32. bölüm · Zamanı Bekleyen Aşk

32- Sınav Kaygısı

sudenur kayhan

“İnsan bazen bildiklerinden değil, yapamadıklarından korkar; ama yanında doğru biri varsa o korku da hafifler.”

Nevra Yılmaz’ın Anlatımıyla;

Pazartesi sabahı gözlerimi açtığımda, alarm çalmadan uyanmıştım. İçimde garip bir sakinlik vardı; panik yoktu ama ciddiyet kendini hissettiriyordu. O gün iki sınavım vardı: Kimya ve Fizik. Pazar günü son çalışmalarımı tamamlamıştım. Takıldığım soruları Enver’le uzun uzun konuşmuş, formülleri ezberlemekten çok mantığını kavramaya çalışmıştık. Özellikle fizik sorularında, onun sabırla aynı konuyu farklı yollarla anlatması içimi rahatlatmıştı. Artık bildiklerimden emindim; geriye sadece doğru zamanda doğru şekilde hatırlamak kalıyordu.

Hızlıca hazırlandım. Aynaya baktığımda yüzümde uykudan çok odaklanmış bir ifade vardı. Kahvaltı yapmadım; içim almayacağını biliyordum. Çantamı omzuma taktım, notlarımı son bir kez kontrol ettim ve evden çıktım. Hava serindi, sabahın o kendine özgü sessizliği sokaklara hâkimdi. Durağın oraya geldiğimde Enver henüz gelmemişti. Birkaç dakika sonra onu uzaktan gördüm. Elini hafifçe kaldırıp selam verdi. Yanıma geldiğinde, kelimelere gerek kalmadan “hazırım” der gibi baktık birbirimize.

Okula yürüyerek gitmeye karar verdik. Yol boyunca çok konuşmadık ama o sessizlik rahatsız edici değildi. Enver arada “İyi misin?” diye sordu, ben de başımı sallayıp gülümsedim. Yan yana yürümek, sınav sabahı bile insana tuhaf bir güven veriyordu. Okula beklediğimizden erken vardık. Bahçede serin havada beklemek istemedik, kantine indik.

Kantinin içi henüz kalabalık değildi. Sıcak çikolata aldım; ellerimi bardağın etrafına sarınca içim biraz daha ısındı. Çantamdan notlarımı çıkardım ve Enver’e uzattım. O da hiç vakit kaybetmeden sayfaları çevirdi. Eksik gördüğü yerlere küçük eklemeler yaptı, bazı formüllerin yanına kısa açıklamalar yazdı. Sonra bana dönüp, sanki ilk kez anlatıyormuş gibi değil de beraber çalışıyormuşuz gibi sakin sakin detayları tekrar anlattı. Kimyada tepkime türlerini, fizikte ise özellikle zorlandığım hareket sorularını. Anlattıkça kafamdaki boşluklar dolduğunu hissettim.

Zil çaldığında notlarımı tekrar çantama koydum. Birinci ders Tarih’ti. Sınıfa girdiğimizde herkesin havası aynıydı; sınavlar yüzünden sınıf alışılmadık derecede sessizdi. Fısıltı bile yoktu. Öğretmen bunu fark etmiş olacak ki dersi uzatmadan ama verimli bir şekilde anlattı. Not alanlar, dikkatle dinleyenler… Kimse dağılmıyordu.

Ben sıramda otururken bir yandan anlatılanları dinliyor, bir yandan da aklımdan “Hazırım” cümlesini geçiriyordum. Enver’in az önce yazdığı küçük notlar, kantindeki sıcak çikolata, sabahki o sessiz yürüyüş… Hepsi üst üste gelmişti. O an fark ettim: Sınavlardan çok, kendime güveniyordum. Ve bu güveni tek başıma değil, paylaşarak kurmuştum.

Tarih dersinin bitmesiyle zil çaldığında sınıfta bir hareketlenme oldu ama kimse gerçekten rahatlamış değildi. Teneffüs, normal bir teneffüs gibi değildi; herkes sınav modundaydı. Enver’le göz göze geldik, ardından Tuna ve Yelda da yanımıza geldi. “Kantin,” dedi Tuna kısa ve net bir şekilde. Kimsenin itiraz edecek hâli yoktu.

Birlikte kantine indik. Kalabalık artmaya başlamıştı ama yine de hızlıca aldıklarımızı aldık. Ben yine sıcak bir şey istedim; Yelda meyve suyu aldı, Enver ve Tuna da küçük atıştırmalıklarla yetindi. Ayakta kalabalığın içinde durmak yerine kantinin kenarındaki yüksek masaya geçtik. Masanın etrafında yarım daire gibi dizildik; sanki gayriresmî bir çalışma masası kurmuştuk.

Tuna hemen konuyu açtı. “Tamam,” dedi, “son beş dakikalık beyin toparlama seansı.” Yelda gülerek gözlerini devirdi. “Sanki beynimiz dağılmış gibi,” dedi ama yine de çantasını açıp notlarını çıkardı. Enver, benim defterimi işaret etti. “Kimya mı, fizik mi?” diye sordu. “Kimya,” dedim. “Özellikle denge konusu.”

Enver hızlıca küçük bir şema çizdi. Tuna araya girip “Bu formül sınavda çıkmazsa hocaya dava açarım,” deyince Yelda kahkahayı patlattı. Gülüyorduk ama kimse konudan kopmuyordu. Her espri, bir bilgiyi hatırlatmanın bahanesi gibiydi. Yelda, “Şu soruyu biri bana bir daha anlatsın,” dediğinde Enver sabırla anlatmaya başladı, ben de arada eksik kalan yeri tamamladım. İlk kez, gerçekten birlikte çalıştığımızı hissettim.

Bir ara Tuna bana dönüp, “Bak,” dedi, “panik yok. Sakin yaz, bildiğini dök.” Bu cümle beklemediğim kadar iyi geldi. Yelda da başını salladı. “Zaten çalıştın,” dedi. “Şimdi sadece hatırlayacaksın.” Enver ise bana bakıp gülümsedi. “Yanındayım,” dedi kısaca. Bu tek kelime, bütün teneffüse bedeldi.

Zil çalmaya yakın, notlar tekrar çantalara girdi. Masadan ayrılırken herkes biraz daha toparlanmış görünüyordu. Espriler yerini daha kararlı ifadelere bırakmıştı ama gerginlik yoktu. Sınıfa doğru yürürken içimden şunu geçirdim: Bu teneffüs, sadece bir mola değildi. Birlikte odaklanmanın, birbirini dengelemenin küçük ama güçlü bir hâliydi.

Tarih dersinin bitmesiyle zil çaldığında sınıfta bir hareketlenme oldu ama kimse gerçekten rahatlamış değildi. Teneffüs, normal bir teneffüs gibi değildi; herkes sınav modundaydı. Enver’le göz göze geldik, ardından Tuna ve Yelda da yanımıza geldi. “Kantin,” dedi Tuna kısa ve net bir şekilde. Kimsenin itiraz edecek hâli yoktu.

Birlikte kantine indik. Kalabalık artmaya başlamıştı ama yine de hızlıca aldıklarımızı aldık. Ben yine sıcak bir şey istedim; Yelda meyve suyu aldı, Enver ve Tuna da küçük atıştırmalıklarla yetindi. Ayakta kalabalığın içinde durmak yerine kantinin kenarındaki yüksek masaya geçtik. Masanın etrafında yarım daire gibi dizildik; sanki gayriresmî bir çalışma masası kurmuştuk.

Tuna hemen konuyu açtı. “Tamam,” dedi, “son beş dakikalık beyin toparlama seansı.” Yelda gülerek gözlerini devirdi. “Sanki beynimiz dağılmış gibi,” dedi ama yine de çantasını açıp notlarını çıkardı. Enver, benim defterimi işaret etti. “Kimya mı, fizik mi?” diye sordu. “Kimya,” dedim. “Özellikle denge konusu.”

Enver hızlıca küçük bir şema çizdi. Tuna araya girip “Bu formül sınavda çıkmazsa hocaya dava açarım,” deyince Yelda kahkahayı patlattı. Gülüyorduk ama kimse konudan kopmuyordu. Her espri, bir bilgiyi hatırlatmanın bahanesi gibiydi. Yelda, “Şu soruyu biri bana bir daha anlatsın,” dediğinde Enver sabırla anlatmaya başladı, ben de arada eksik kalan yeri tamamladım. İlk kez, gerçekten birlikte çalıştığımızı hissettim.

Bir ara Tuna bana dönüp, “Bak,” dedi, “panik yok. Sakin yaz, bildiğini dök.” Bu cümle beklemediğim kadar iyi geldi. Yelda da başını salladı. “Zaten çalıştın,” dedi. “Şimdi sadece hatırlayacaksın.” Enver ise bana bakıp gülümsedi. “Yanındayım,” dedi kısaca. Bu tek kelime, bütün teneffüse bedeldi.

Zil çalmaya yakın, notlar tekrar çantalara girdi. Masadan ayrılırken herkes biraz daha toparlanmış görünüyordu. Espriler yerini daha kararlı ifadelere bırakmıştı ama gerginlik yoktu. Sınıfa doğru yürürken içimden şunu geçirdim: Bu teneffüs, sadece bir mola değildi. Birlikte odaklanmanın, birbirini dengelemenin küçük ama güçlü bir hâliydi.

Fizik sınavı için zil çaldığında sınıf bir anda tamamen sessizleşti. Bu sessizlik, az önceki kantin gülüşmelerinden sonra keskin bir geçiş gibiydi. Sıralar tek tek düzeltilirken kalemlerin masaya konma sesi bile fazla geliyordu. Öğretmen ağır adımlarla sınıfa girdi, sınav kâğıtlarını masasına bıraktı ve gözlüğünü taktı. O an içimdeki bütün düşünceler sustu.

“Kâğıtlar dağıtılmadan önce hatırlatayım,” dedi ciddi bir sesle, “herkes sadece kendi bilgisine güvenecek.” Bu cümleyle birlikte kâğıtlar sıralara dağıtıldı.

Önüme gelen sınav kâğıdına baktığımda ilk sorudan itibaren tanıdık konular olduğunu fark ettim. Kalemim kendiliğinden hareket etmeye başladı. Enver’le kantinde konuştuğumuz soruların benzerleri karşımdaydı. Zamanı kontrol ettim; panik yapmadan yazabilecektim. Sınıf o kadar sessizdi ki sadece sayfa çevirme sesleri duyuluyordu.

Yaklaşık yirmi dakika geçmişti ki sınıfın arka tarafından bir sandalye sesi geldi. Başımı istemsizce kaldırdım. Fizik öğretmeni, arka sıraya doğru yürüyordu. Adımları netti, duraksamıyordu. Birkaç saniye sonra sert ama kontrollü bir ses duyduk. “Kağıtları kapat,” dedi. Ardından bir başka öğrenciye döndü. “Sen de.”

Sınıfın içindeki hava bir anda değişti. İki kişi… kopyadan yakalanmıştı. Kimse konuşmadı, herkes önüne baktı ama gerginlik hissediliyordu. Öğretmen kâğıtları aldı, isimlerini not etti. “Sınavınız geçersiz,” dedi sakin ama tartışmaya kapalı bir tonla. O an, kimsenin aklından geçen şey sınav değildi; sınıfın ortak gerilimiydi bu.

Öğretmen yerine döndüğünde sınıfı süzdü. “Bu tür durumlar, diğer öğrencilerin dikkatini dağıtıyor,” dedi. Sonra saatine baktı. “O yüzden,” diye devam etti, “herkesin toparlanabilmesi için sınava on dakika ek süre veriyorum.”

Bu cümleyle sınıfta görünmez bir nefes alındı. Kimse sevinç göstermedi ama kalemlerin hareketi biraz daha rahatladı. Ben de omuzlarımın gevşediğini hissettim. Ek süre, sadece zaman değil; zihinsel bir rahatlama da vermişti.

Tekrar kâğıdıma döndüm. Son soruda bir an duraksadım. Aklıma Enver’in kantinde çizdiği küçük şema geldi. Aynı mantık. Aynı yol. Kalemim hızlandı. Soruyu bitirdiğimde içimde tuhaf bir tatmin vardı. Saate baktım; hâlâ vaktim vardı. Cevaplarımı baştan sona bir kez daha kontrol ettim.

Sınav bittiğinde kâğıdı teslim ederken öğretmenin yüzüne baktım. Ne sertti ne yumuşak; adildi. Yerime döndüğümde Enver’le göz göze geldik. Hiç konuşmadık ama bakışlarımızda aynı şey vardı: Elimizden geleni yapmıştık.

Fizik sınavı, sadece formüllerden ibaret değildi. O ders, o sınıf, o an… Hepimize sessiz bir ders daha vermişti.

Kimya sınavı için zil çaldığında, fiziktekinden çok daha ağır bir hava çöktü sınıfın üzerine. Masama otururken içimde tuhaf bir huzursuzluk vardı. Fizikte kendime güvenmiştim ama kimya… Ne kadar çalışırsam çalışayım bazı konular benimle inatlaşırdı. Öğretmen kâğıtları dağıtırken avuçlarımın içinin hafifçe terlediğini hissettim.

İlk soruyu okudum. Sonra bir kez daha. Tanıdık geliyordu ama cevabı net değildi. İkinci soruya geçtim, üçüncüye… Zaman ilerledikçe içimdeki panik sessizce büyümeye başladı. Kalemim duruyordu. Düşünüyordum ama düşüncelerim bir yere bağlanmıyordu. Sınıfa baktım; herkes yazıyordu. O an insanın kendini ne kadar yalnız hissedebileceğini fark ettim.

Başımı hafifçe yana çevirdiğimde Enver’i gördüm. Sakin görünüyordu. Kalemi düzenli aralıklarla hareket ediyor, durup düşünüyor, tekrar yazıyordu. Ona bakmam bile içimi biraz rahatlattı ama kâğıdıma döndüğümde durum değişmedi. Bazı soruları boş bırakmak zorunda kaldım. Saat ilerledikçe boğazıma bir düğüm oturdu. Yapamıyorum düşüncesi zihnime yerleşmişti artık.

Sınavın bitmesine az kala Enver kalemini bıraktı. Kâğıdına son bir kez baktı. Sonra, kimsenin dikkatini çekmeyecek bir anda, çok hızlı ama kararlı bir hareketle bana doğru eğildi. Ne olduğunu tam anlayamadan önümdeki kâğıt değişti. Kendi kâğıdım gitmiş, Enver’inki önümdeydi. O da benim boşluklarla dolu kâğıdımı alıp kendi önüne koymuştu. Kalbim o an yerinden fırlayacak gibiydi.

Gözlerimi kaldırıp ona baktım. Bana bakmıyordu; sanki hiçbir şey olmamış gibi sınavın bitmesini bekliyordu. İtiraz edemedim. Konuşamazdım. Sadece kâğıda baktım. Cevaplar düzenliydi, nettı, doluydu. Elim titredi. O an hissettiğim şey sadece şaşkınlık değildi; derin bir minnettarlıktı.

Zil çaldığında herkes kâğıtlarını teslim etmeye başladı. Ben de ayağa kalktım. Kâğıdı öğretmene verirken dizlerim hâlâ titriyordu. Yerime döndüğümde Enver de kalkmıştı. Hiç konuşmadan çıktık sınıftan.

Koridora adım attığımız anda içimde tuttuğum her şey bir anda çözüldü. Hiç düşünmeden Enver’e döndüm ve sımsıkı sarıldım. O da beni tereddütsüz sardı. Kafamı omzuna koydum. “Teşekkür ederim,” diyebildim sadece. Sesim titriyordu.

Sonra biraz geri çekilip yanağından öptüm. O an ne öğretmenler, ne okul, ne sınav vardı. Enver hafifçe gülümsedi ama gözlerinde ciddi bir ifade vardı. “Sonra konuşuruz,” dedi alçak bir sesle. “Şimdi sadece sakinleş.”

Haklıydı. Ama o sarılma, o küçük öpücük… Kimya sınavından çok daha fazlasını geride bırakmıştım o an.

Kimya sınavının bitmesinden yaklaşık yarım saat sonra okul yönetimi kısa bir mola verdi. Koridorlar yavaş yavaş dolarken, az önceki sınavın ağırlığı herkesin yüzündeydi. Kimse yüksek sesle konuşmuyordu; fısıltılar bile isteksizdi. Kantine inmek yerine sınıfın önündeki banklarda toplanmayı tercih ettik. Hepimiz aynı yorgunlukta, aynı hayal kırıklığında buluştuk.

Oturur oturmaz içimde tuttuğum her şey bir anda boğazıma düğümlendi. Kimya… Ne kadar uğraşırsam uğraşayım bazı konular benden kaçmıştı. Sorular gözümün önünden gitmiyordu. Yelda başını geriye yaslayıp derin bir nefes aldı. “Ben de dağıldım,” dedi. Tuna, “Aynı soruya beş dakika baktım, hiçbir şey olmadı,” diye homurdandı. Mert sessizdi ama yüz ifadesinden onun da pek farklı olmadığını anlamak zor değildi.

Ben konuşamadım. Gözlerim dolmuştu ve bunu saklamak için başımı öne eğmiştim. Neredeyse ağlayacaktım. Tam o sırada Enver yanıma yaklaştı. Hiçbir şey sormadan, kimseye aldırmadan beni göğsüne doğru çekti. Başımı omzuna koyduğum an kendimi tutamadım; nefesim düzensizleşti.

“Bak,” dedi sakin, alçak bir sesle, “yalnız değilsin.” Elini sırtıma koymuştu, ritmik bir şekilde bastırmadan, sadece varlığını hissettirecek kadar. “Hepimiz zorlandık. Bu sınav tek başına hiçbir şeyi belirlemiyor.” Bir an durdu, sonra ekledi: “Sen elinden geleni yaptın. Yapamadıkların, senin eksikliğin değil.”

Yelda bize bakıp yumuşak bir sesle, “Gerçekten öyle,” dedi. “Kimya bugün herkesi dağıttı.” Tuna başını salladı. “Bu sınavdan sağlam çıkan yoktur,” diye ekledi. Mert de ilk kez konuştu: “Bazen kötü geçer. Önemli olan buradan nasıl çıktığımız.”

Enver beni biraz daha kendine yaklaştırdı. “Şimdi nefes al,” dedi. “Sonra yolumuza bakarız.” Onun bu sakinliği, kelimelerinden çok duruşu beni toparladı. Gözlerimi sildim, derin bir nefes aldım. Hâlâ üzgündüm ama artık yalnız değildim.

O mola, sadece bir ara değilmiş meğer. Hepimizin biraz dağıldığı ama birbirini yeniden topladığı kısa bir durakmış.