3. bölüm · Yeryüzü Koruyucuları -BAŞLANGIÇ-

2.BÖLÜM (ENERJİ GRUBU)

Esra Iraz

Issız ve soğuk burası…

Her yer küf ve pas kokuyordu, geniş buğulu camların ardından dışarısı görünmüyordu bile. Üşümeye başladığımda ellerimi kollarıma sardım, açıkta olduğunu fark etmemle üstüme baktım, dün akşamki geceliğim duruyordu, sahi ben buraya nasıl gelmiştim?

Etrafı tanımak adına biraz yürüdüm, eski bir fabrikaya benziyordu, paslanmaya bırakılmış devasa makinelerin ardında geniş bir açıklık yer alıyordu, anlayacağınız tam bir fare yuvasıydı. Ayağıma batan şeyle durdum, yarıktan sızan kan ayağımı ıslatırken canım yanmaya başlamıştı bile, aşağıya doğru eğildiğimde küçük bir cam parçasının ayağıma batmış olduğunu gördüm, çıkarmak için bir hamle de bulunduğumda akan kanın kırmızı değil de koyu turuncu olduğuna şahitlik ediyordum.

Fabrikanın girişinden birden çok ses duyulduğunda ayağımdaki acıyı yok sayma kararı aldım, paslı makinelerden birinin arkasına geçtim. Bakımsız, kullanışsız, terk edilmeye yüz tutmuş buraya kim gelmek isterdi ki?

Sesler iyice yaklaştığında saklandığım yere daha çok sindim ve karşıyı görebilmek için kafamı biraz uzattım. Birçok şık giyinmiş ama bir o kadar da serseri tipli, ızbandut gibi adamlar ortalarında sürükledikleri kafasına siyah kumaş parçası geçirdikleri adamı ortaya doğru getirdikten sonra yere attılar, biri yere attıkları adamın üstüne doğru tükürdü, iğrenerek bakıyordu. “Bağlayın şunu, uyandığında zorluk çıkarmasın.”

İçlerinden birinin söylediği komuta uyarak oldukça kalın olduğunu gördüğüm halatla bağlamaya başladılar, emir veren adam cebinden sigara paketini çıkarıp bir tane yaktı, diğerleri yerde baygın yatan adamı bağlamayı bitirdiklerinde farklı köşelere çekildiler. “Patrona haber verdin mi?”

Sigara içen adamın yanında dikilen bir başka adamın sorduğu soruyla yerde yatan bağlı adamı izlemeyi bırakıp yanındakine döndü. “Vermez olur muyum 2 dakikaya burada olur.”

Sigara içen adamın alay dolu cümlesi yanındaki adamı da güldürdü. “Biraz uğraştırdı bizi ama olsun zoru severim.” O sırada girişten adım sesleri bulunduğumuz alana doğru arttığında patronlarının giriş yaptığını tahmin etmiştim, yerde bağlı adamdan ne istiyorlardı ki?

Karşıdan gelen kişi Erdi idi, serseri tipli adamların gerçek sahibi belli olmuştu ama kimi kaçırdığına ya da neden benim bunlara şahitlik ettiğim soruları yanıtsızdı. Hızlı adımlarla yerde baygın yatan kişinin önüne kadar ulaştı, yüzünde bariz bir sevinç vardı fakat bunun alaydan ibaret olması ne kadar gaddar olabileceğinin canlı bir kanıtı gibiydi, gülen yüz ifadesi aniden ciddiye büründüğünde saklandığım yere daha çok gömüldüm, bu yüz ifadelerine karşı tanıdıkmış hissi bütün korkumu bir üst seviyeye çıkarıyordu. “Uyandırın şunu!”

Erdi’nin emir dolu cümlesiyle elinde sigara olan adam, karşısında yatan adamın önüne çöktü. Sigarasını açıkta kalmış koluna söndürdüğünde ufak çaplı bir irkilme yaşadı, uyandığı anlaşıldığında serseri adam tutsak adamın başındaki bez parçasını çıkardı.

Ama, ama bu babamdı! Kolundaki acıyı yok sayarcasına karşısında tüm ihtişamıyla dikilen Erdi ’ye bakıyordu. Kolum sızlamaya başladığında anlam veremeyerek baktım, elimle acıyan tarafa sürtmeme rağmen hiçbir şey yoktu, sanki babamın kolunda değil benimkinde söndürmüşlerdi. Acıyı yok saymaya çalışarak daha çok ilgimi çeken karşıda yaşananları izlemeye devam ettim. “Seni yeniden görmek güzel eski dostum.”

Babamın söylediği bu cümle Erdi’nin iştahlı bir kahkaha atmasına sebep olmuştu. Yüzünde birçok yara izi vardı, ağzından akan kan kurumuş artık derisinin bir parçası olmuştu, demek buraya getirilmeden de baya hırpalanmıştı. “Eskiden olsa doğru diyebilirdim ama biz dost değiliz.”

Erdi’nin söylediği bolca alay yüklü cümlenin ardından onu ve diğer adamlarını güldürmüştü, babam ise şu an ortamda tiksinirmiş gibi bakan tek kişiydi. “Alya’yı elinden aldığım için böyle yapıyorsun, üstünden çeyrek asır geçti hala neyin hırsı bu?”

Babamın karşı cümlesi Erdi’yi kızdırmış olacak ki sert bir yumruk indirdi, ağzına dolan kanı bir çırpıda tükürürken sahip olması gereken acının bende olduğunu yeniden ıstıraplı bir şekilde hissetmiştim, kenara sokulup bir elimle yüzümü ovuşturdum, bu nasıl mümkün olabilirdi?

“Alya benim enerji ikizimdi, onunla birleşmek benim hakkımdı ama sen, can dostum bildiğim sen onu benden çaldın.” Erdi, babamın suratına tükürürcesine konuşuyordu o ise daha çok dik durmaya çalışarak o haliyle bile meydan okuyordu.

“Alya beni seviyordu, sırf sen onun enerji ikizisin diye seninle birleşmek zorunda değildi. Hoş, gerçi artık enerji ortağı değilsin.” Dediğinde Erdi ayağına sert bir tekme savurdu, an anda babama atılmış olmasına rağmen acından yere çöken benim bedenimdi, istemsizce ağzımdan çıkan küçük bir iniltiye de engel olamamıştım, babamda tek bir hareketlilik yok iken ben nasıl hissedebiliyordum?

“Sevdiğim kadını elimden almış olabilirsin ama benim bambaşka planlarım var.” Erdi sağa sola volta atıyordu, ellerini arkaya bağladığında kısa olsa da ‘kötü adam gülüşü’ diyebileceğimiz bir kahkaha attı. “Kızınızı elinizden alacağım.”

Tuhaftır ki bu sefer delirmişçesine gülen babamdaydı, tüm fabrika onun sesi ile yankılanırken etraflarında duran adamlar kısa bir şaşkınlık yaşamışlardı, kimse bu tepkiyi kestirememiş olmalıydı. “İşte onu nasıl yapacaksın merak ediyorum, Evrin’in daha nerede olduğunu bilmiyorsun, kimse bilmiyor.”

Erdi’nin, yüz ifadesi çabucak sinire dönüştüğünde afili bir yumruğu daha babamın suratında patladı. Yüzüm alev çıkarırcasına acıyordu, hissettiğim darbeler yetmezmiş gibi bir de üstüne bu eklenmişti. Hedefinin babam olduğu her bir darbe, canımın acısına sebebiyet veriyordu, neden benim hissettiğimse hala büyük gizemini koruyordu. “Sen öyle san! Yıllarca baksın diye teslim ettiğiniz o sıradan öldü, ben öldürdüm. Her zaman bir adım önündeyim Sadi, kendi tarafıma çekeceğim onu ve ölümün kendi kızının elinden olacak.”

Yıllarca anne dediğim kadını Erdi mi öldürmüştü yani? Acıyla yanan bedenime bir de bunun ıstırabı çökmüştü, doyumsuz hırsının kurbanı etmişti annemi, boşu boşuna kara toprağa yollamıştı, nasıl bu kadar zalim olabilirdi. ‘Burada olduğunu hissediyorum kızım, buraya nasıl geldiğini bilmiyorum ama acımı almayı kes lütfen kendi canın yanıyor.’ Zihnimde babamın sesinin yankılanması bunu nasıl yapabiliyor? Sorusunu da beraberinde getiriyordu, dahası burada olduğumu nasıl hissetmişti?

‘Baba isteyerek yapmıyorum, buraya nasıl geldiğimi de bilmiyorum.’ Zihnimde yankılanan kendi sesimi dinlerken babamın duymasını umut ediyordum.

“Evrin er geç senin bir sahtekâr olduğunu anlayacak, onu kendi tarafına çekemeyeceksin.” Babam sinirli bir şekilde Erdi ’ye bakarken zihnimde tekrar onun sesi yankılandı. ‘Artık gitmelisin meleğim, iyi olacağıma söz veriyorum.’

Ortam silikleşmeye başladığında yerini zifiri bir karanlık alıyordu, son kez babamın olduğu tarafa baktım, yüzüne baktım. O anda gözlerini bana çevirdi, oradaki son anlarımı gözlerinin içine bakarak geçirdim, sonrasında tamamen karanlık…

“Evrin! Evrin uyan.” Kolumu biri dürtüyordu, anlamsız birkaç mırıldanma eşliğinde yatağın diğer tarafına döndüm. Bir dakika! Rüya mıydı yani? Oysa hiç olmadığı kadar gerçekçiydi, sanki gerçekten oradaydım. “Uzay daha sabahın körü, bırak beni.”

Uzay’ın sıkıntıyla iç geçirdiğini uzun nefes verişinden anlayabiliyordum, uykuya devam etme kararım onu memnun etmediği için dürtmeye devam ediyordu, oflayarak yattığım yerden doğruldum, sırtımı başlığa dayadım. “Ne oldu sabah sabah, beni bu saatte uyandıracak kadar acil olan ne?” Uzay’ın endişeli yüzü beni de endişelendirmeye yetmişti.

“Sadi amcayı kaçırmışlar.”

---

“Saçmalık tamamen saçmalık.” Salonda sakince oturan bana karşı Uzay bir sağa bir sola volta atıp duruyordu, rüyamda yaşadığım olayın her detayını anlatırken gergin hali daha da şiddetlenmiş salona kadar taşınmıştı.

“Ya babamı gördüm diyorum sana, rüya desem rüya gibi de değildi. Acısını aldığımı söyledi, ona atılan yumrukların her zerresini hissettim.” Sonunda volta atmayı bırakıp yanıma oturdu, düşünceleri arasında kaybolduğundan adımın Evrin olduğu kadar emindim, bana döndüğünde gözlerinin parladığını açıkça görebiliyordum, üstündeki mevsimlik ceketinden çıkardığı mavi sopasını üstüme doğru tutmaya çalıştığında geriye doğru eğildim. “Ne yapıyorsun?”

“Bana doğru gelir misin? Anılarına erişeceğim.” Ne yaptığını bilmediğimden çekingen bir şekilde ona doğru yaklaştım, mavi sopasının şekilli ucunu iki kaşımın arasına yerleştirdi. “Gözlerini kapat.”

Uzay’ın emir dolu cümlesine uyup gözlerimi sıkıca kapattım, sopasının değdi yer alev gibi yanıyordu bir anda rüyamda gördüklerimi tekrar yaşıyormuşçasına gözlerimin önünde akmaya başlamıştı, bu genç yaşımda daha neler görecektim kim bilir. Akış bittiğinde sopasını alnımdan çekti, gözlerimi açtığımda Uzay’ın şaşkın bakışlarına maruz kalmayı beklemiyordum. “Bu nasıl olur?”

“Sana doğru söylüyorum demiştim.” Dediğimde şaşırmış olsa da emindi, yanımdan kalktı düşünceleriyle geçirdiği birkaç dakikadan sonra elini bana doğru uzattı. “Gidiyoruz.” Çekimser tavrımı sürdürsem de ısrarcı bakışlarının hapsinden kaçamıyordum, uzattığı elini tutmak yerine kalkıp karşısına dikildim. “Nereye gidiyoruz?”

Elindeki sopasını bana karşı salladığında, sıkıntıyla yutkundum yine ışınlanarak bir yere gidecektik sanırım. “Karargâhın baş koruyucusuna.”

---

Yeniden karargâh denilen o ihtişamlı yapıya girdiğimizde birkaç farklı koridor aştık ve bir üst kata çıktık, sonunda bir kapının önünde durduğumuzda Uzay ardı ardına tıklayıp giriş komutunu bekledi, içeriden bir onay cümlesi geldiğinde kapıyı açtı. Başıyla ufak bir selam verdi karşıda oturan adama, en fazla 50’li yaşlarda göstermesine rağmen saçında gözle görülür yoğunlukta beyazları olan kişi bizi gördüğünde oturduğu masanın karşısındaki koltukları göstererek oturmamızı istedi. “Efendim rahatsız ediyoruz ama danışmak istediğimiz bir konu vardı?”

Karşımızda oturan adam bir süre bizi süzdükten sonra Uzay’a doğru dönerek muhatabına aldı. “Yanında gelen koruyucu ilk kez görüyorum, farklı bir karargâhtan mı geldi?” Gözlerini Uzay’dan ayırıp bana çevirdiğinde daha yeni tanıştığım insanlara karşı takındığım, tavrımı ortaya koyma kararı aldım, ben sessizliğimi sürdürürken cevaplayan tarafın Uzay olmasına izin verdim.
“Özür dilerim tanıştırmama izin verin, kendisi Alya ve Sadi Gök çiftinin kızları Evrin, hani enerji ikizleriyle bağlarını koparan çift.”

Uzay’ın baş koruyucu dediği adam anladığını belirterek kafasını salladı, gözlerini ben ve Uzay arasında gezdiriyordu. “Demek meşhur çiftin kızlarısın, yer aldıkları takım döneminin en iyisiydi kimse böyle bir delilik yapacaklarını düşünmezdi, peki benden yardım istediğiniz konu nedir?”

“Bu sabah Sadi amcanın, Erdi tarafından kaçırıldığı haberini aldım, babasının durumundan haberdar olmasını istediğim için Evrin’e uğradım fakat karşılaştığım şeyler bambaşkaydı, müsaade ederseniz göstermek istiyorum.” Uzay büyük bir ciddiyetle durumu özetleyip üstüne benim zihnimle, baş koruyucunun zihni arasındaki anı akışı için bir köprü kurarak yaşananlara şahitlik etmesini sağladı.

“Acısını alabilmesi, ata miras yeteneği şifacı olan bir koruyucunun yapacağı türden şey fakat benim anlam veremediğim tek konu, Evrin olayların içinde olmasına rağmen onu nasıl yatağında uyurken bulabildiğin.” Uzay, beklediği cevabın bir kısmını almışa benziyordu ama sormak istediği başka bir konu var gibiydi. “Peki Erdi neden Sadi amcayı böyle saçma bir nedenden kaçırdı ki?”

Bu soru benim de ilgimi çekmişti, ısrarcı bakışlarım odada bulununlar tarafından fark edildiğinde baş koruyucu olduğunu öğrendiğim adam konuşmayı devraldı. “Geçen zamanın intikamını almak istiyor olabilir, kendi içinde kurduğu savaşın ilk yarısını kaybetti ve şimdi ki kozunu Evrin üzerinde kullanmak istiyor da olabilir, büyük ihtimal kendi yöntemleriyle yetiştirmeyi deneyecektir, bu arada enerji grubunu biliyor musun?”

Cümlesini bitirene kadar ortaya konuşmuş sonunu bana bakarak tamamlamıştı, enerji grubu dediği şeyin ne olduğu hakkında bir fikrim olmadığından sessizliğimi sürdürmeye niyetliydim ama baş koruyucu benden ısrarla bir cevap bekliyordu. “Ne demek istediğinizi anlamadım efendim, ben içinde bulunduğunuz dünyada büyümedim.” Baş koruyucu verdiğim cevap karşısında kısa süre düşündü ve sanırım bulabildiği en hızlı çözümü bulmuştu. “O zaman önce Uzay sana yerleşkeyi ve koruyucuları tanıtsın, enerji gruplarını ve hangi gruba dahil olduğunu da öğretsin, şimdilik Evrin senin öğrencindir.”

---

Baş koruyucu denilen adamın odasından çıkmıştık şu son iki günüdür sıklıkla tekrarladığı gibi bileğimden tutmuş beni sürüklüyordu, bir çeşit labirenti andıran bu koridorlara alışamayacaktım galiba, her yerde tanıdık duvarlar, tek başıma kalsam kaybolacağımdan adım gibi emindim, bir aşağı kata indik ve yeniden birkaç koridor değiştirdik, geçtiğimiz son koridor kendini büyük bir açıklığa bıraktı. “Burası neresi böyle?”

Gördüklerim karşısında dudağım uçuklasa umursamazdım herhalde çünkü açıklığın dört bir yanında son teknoloji bilgisayarlar, büyük camdan ekranlar vardı ve muhtemelen insan yapımı değillerdi, insanların kullandıkları daha sıradan ve teknolojisi zayıftı. Her yerde koşuşturanlar vardı ve acelesi oldukları gayet anlaşılıyordu. Uzay, benim ayran budalası gibi izlediğimi görünce sırıttı. “Şu an karargâhın ana kumanda odasına bakıyorsun, bir ara sana detaylı anlatırım ama şimdi gitmemiz gerek.”

Tekrar koluma yapışıp beni başka bir koridora sürükledi, karargâh denen yapıdan çıktığımızda yerleşkenin girişine yakın bir binaya doğru çevirdi yönünü, 4 katlı ve şehirde bulunan devlet okullarından farkı olmayan yapıya doğru gidiyorduk. İçerisine girdikten sonra giriş kapısına yakın duvara asılmış büyük panonun önünde durduk. “Derslikler doluymuş yardımcı seremonisinin yapıldığı oda boş görünüyor, şimdilik orayı kullanabiliriz.”

Giriş katı içerisinde, tabelasında kütüphane kapısındaki gibi kabartmalı şekil olan sınıf kapısının önüne geldiğimizde cebinden çıkardığı mavi sopası ile kapıdaki şekli çizdi, parlamasıyla kapı kendiliğinden açıldı, Uzay eli ile sırtıma dokundu bunun içeri gir komutu olduğunu anladığımda ağır adımlarla odayı incelemeye aldım.
Odanın dört ayrı duvarı, dört farklı rengi barındırıyordu, sağ köşede cam vitrinlere kapatılmış bir sürü Uzay’ın sopasına benzer sopalar vardı. Tam karşı duvardaki devasa camda duvarlardaki gibi dört ayrı rengin üzerine farklı şekiller çizilmişti. “Bakıyorum çok beğendin.”

Uzay beğendiğimi anlamış olacak ki bunu dillendirmeyi seçmişti, bense ona cevap vermek yerine sol tarafa döndüm. Milyonlarca kişinin küçük çerçevelerde resimleri duruyordu, o kadar çoktu ki bu resimler tek tek incelemeye kalksam günlerimi alabilirdi. “Sağ tarafta senin sopana benzer sopalar var ama hepsi neden beyaz?”

Sorduğum soruya karşı sadece tebessüm etmişti, sopaların olduğu alana yürümeye başlayınca bende onu takip ettim. “Bunlar sopa değiller Evrin, değnekler bir koruyucunun en önemli silahıdır. Biz koruyucular iki ırk arasındaki melezler olmamızdan dolayı gücümüz sınırlıdır ama bu karşında gördüğün değnekler bir çeşit iletken görevi görüyor yaptığın ayini tamamlamanı sağlıyorlar.”

Gözümü sopa, pardon değneklerden ayırıp Uzay’a çevirdim, onun gözleri de benimle buluştuğunda geri çekerek değneklere bakmaya devam etti. “Peki bunlar neden beyaz, seninki mavi ama?”

Sorumu yenilediğimde tekrar gözlerini değneklerin üzerine sabitledi. “Her bir koruyucu teorik eğitimini tamamladığında değneğiyle taçlandırılır, bu değneklerden biri onun için yaratılmıştır, koruyucu bunu hisseder zaten. Seçtiği değneği kendi enerji özüyle birleştirdiğinde artık o değnek tamamen ona aittir ve hiçbir koruyucu o kişinin değneğiyle ayin yapamaz.”

“Peki ayin?” Diye sorduğumda ufak çapta bir kahkaha attı. “Her şey sırayla küçük hanım, artık hazırsan eğitimlerine başlayabiliriz.” Beraber odanın diğer ucuna doğru gittik, birkaç adet üst üstte konulmuş puflardan iki tanesini ortadaki açıklığa doğru getirdik, nedense bu karargâh yerleşkesi denen yerin bütün odalarının merkezinde açıklık vardı.

“Her koruyucu akil baliğ olduğu andan itibaren eğitim görmeye başlar, ilk önce sana temel konulardan başlayarak anlatacağım.” Ben ortadaki açıklığa getirdiğimiz puflardan birine oturmayı seçerken o değneğini karşıma doğru uzattı, büyük camdan bir ekran yukarıdan önümüze doğru indi.

“Sana daha önce de anlattığım gibi; biz koruyucular var olan iki boyut arasına bir kapı görevi görüyoruz. Sakın bu koruyucuları yanlış anlamana neden olmasın, yeraltı sakinleri zamanla acımasız ve cani biri haline geldiler, sahip oldukları güçlerini kötüye kullanmaya kalktılar. Eskiden yeryüzü onlar için daha yaşanılır bir haldeydi ama zamanla sıradan insanları kaçırıp onlar üzerinde deneyler yapmaya kalktılar, kimini kendilerine benzetmeye çalıştılar, kimini meleze dönüştürerek aramıza sızdırmaya. Bu yüzden de yeryüzüne çıkmaları tamamen engellendi, sadece yüksek rütbeli koruyucular, orada gardiyan olmak için eğitilmiş koruyucular ve eğitim kapsamında görmeleri ve öğrenmeleri için öğrenciler inebiliyor.”

Uzay bir yandan anlatırken bende karşımdaki ekrana bakıyordum, her ne anlatıyorsa o konu hakkındaki deliller ve görüntüler çıkıyordu. Daha önce eğitim için inen çocukların fotoğrafları yer alıyordu, resimlerden gördüğüm kadarıyla yeraltı dünyası dediği yer karanlıktan ibaretti ya da sadece ben öyle görüyordum.

“İnsanlardan sadece azınlıkta bir grup bizi ve yeraltını biliyor, bunlara Nermin ve Sevinç teyze de dahil o yüzden karargâhı saklamak zorundayız, sahip olduğumuz güçlerimizi ve yaptığımız ayinleri insan ırkı gözlerindeki perdeden dolayı göremiyorlar ama biz yine de tedbiri elden bırakmıyoruz çünkü bazı sıradan insanların görme yetisi var, koruyucuları gördüklerinde delirebiliyorlar ve bu zamana kadar da birçok örnekleri mevcut.”
Karşıdaki ekranda akıl hastanesinde çekilmiş bir hastanın fotoğrafı vardı, kameraya karşı bağırmış olmalı ki ağzı yırtılacak kadar açıktı, ben fotoğrafa iğrenerek bakarken Uzay da kaldığı yerden devam etmeyi seçti.

“Koruyucuların en önemli özelliğiyse onu var eden enerji özüdür, kâinatta daha önce yaşamış ve hala yaşıyor olan her bir canlı da var olan tek ortak payda sahip oldukları enerjileridir, insanlar kendilerinde bulunan bu enerji yoğunluğunu hissedebilirler, gözlemlendiği kadarsa onların enerji yoğunluğunun bir rengi yok şeffaf dumansı bir şekilde tabir ediliyor, gece halkının ise iki farklı renk gözlemlendiği için iki farklı gruba ayrılıyorlar; barışçıl ve iyi olanlarda gördüğümüz beyaz, kötü ve uzak durman gerekenlerin de siyah. Biz koruyucularda gözlemlenenler ise dört farklı renk olduğundan, renklere benzer element isimleri vermeyi tercih etmişlerdir, yani dört ayrı element ismi, dört ayrı grubu temsil ediyor.”

Karşımdaki ekrana baktığımda dört ayrı renk ve üzerinde devasa camda gördüğüm simgeler belirdi. “Senden içlerindeki bir rengi söylemeni istiyorum.” Dediğinde biraz düşünmek için zaman ayırdım, Uzay’ın değneği maviydi bu da beni mavi rengi söylemeye itiyordu.

“Mavi” Kelimeyi bir andan söylediğimde tuhaf bakışlarına maruz kaldım, hem ne vardı ki? Bana birini seç demişti bende seçmiştim.

“Mavi, güzel seçim.

Mavi, yani Su grubu; Bende dahil olmak üzere bu grubun özelliklerini taşıyan koruyucular içinde su bulunan her bir maddeyi kontrol etme özelliğine sahiptirler. Hz. Musa peygamberi bilirsin kavmiyle mısır kıralı ve ordusundan kaçarken denizi yardığı söylenir, herkes Allah’ın bahşettiği bir mucize olarak bahse de gerçekte bir su grubu koruyucusuydu, hatta elindeki sopa değneğiydi ve yere vurduğu anda denizi ikiye böldü bu da en iyi kanıt zaten. Allah tarafından peygamberlik görevi verildiğinden bu grubun en önemli temsilcisi olmuştur. Ayrıca bu grup görselliği temsil eder; yani anı akışlarını yönetmek, illüzyon yaratmak ve farklı boyutlara kapı açmak gibi, sana göstermeme izin ver.”

Değneğini öne doğru uzatıp cam ekranın yanına doğru tuttu, farklı dildeki cümlelerini söylediğinde hiçbir şeyi gözü görmüyor gibiydi, değneğinin şekilli ucundan mavi enerjisini çıkararak karşımızda daire şeklini oluşturuyordu, bunu gördüğünde sesini daha fazla yükseltti o volümünü yükselttikçe yarattığı daire de onunla büyüyordu, söylediği sözler bittiğinde değneğini ceketine geri koydu. “Nasıl beğendin mi?”

Uzay sormasaydı bile beğendiğimi söyleyebilirdim çünkü karşımda gördüğüm manzara inanılmazdı, oturduğum puftan kalkıp yaratılmış dairenin önünde Uzay’ın tam yanında yerimi aldım. “İstediğin bir yeri görmek istiyorsan sana gösterir mi?”

“Tabi ama nereyi görmek istiyorsun ki?” Diye sorduğunda aklıma annem ile babamın konuştuğu uçurum gelmişti, denizin o mis gibi kokusu, ağaçların güzelliği başımı döndürmeye yetmişti.

“Beni geçmişe götürdüğünde annem ile babamın konuştuğu bir uçurum vardı, orayı gösterebilir misin?” Dediğimde sırıttı ve değneğini ceketinden çıkarıp portal’a tuttu ve anında o yer gözlerimin tam önüne serildi, onlarca yıl geçmesine rağmen güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş hatta daha güzel olmuştu. “Bir gün buraya beraber gider miyiz?”

“Gideriz elbette ama şimdi eğitimine geri dönmeliyiz.” Geri dönüp, getirip bir türlü oturmadığı pufuna sonunda oturmuştu, portal kendiliğinden yok olduğunda bende kendi pufumdaki yerimi aldım. “Kalan 3 gruptan birini seçmeni istiyorum şimdi de.”
Karşımdaki ekranda anlatmadığı diğer renkler belirdiğinde gözlerimi onlara diktim. “Kırmızı.”

“Ateş.” Bu kelimeyi söylerken hoşuna gitmiş gibiydi.

“Kırmızı, Ateş grubu;

Bu gruba sahip koruyucular daha önce söylediğim üzere ateş ve içinde ateş bulunan her bir maddeyi kontrol etme özelliğine sahiptirler, ayrıca bu grubun insanları azınlıktadır çünkü herkese geçmeyen ateş grubu çekinik gen ile aktarılır, babam ateş grubu bir koruyucu ama ne yazık ki ben enerji grubumu annemden almışım.
Ateş grubu duyguları temsil eder, duygularını yönetme, duygu durumunu değiştirebilme, bunu silah olarak kullanabilme gibi bir de bu grubun mensuplarına ait çok nadir kesiminde bulunan mirasçısı asırda bir gelen yetenekleri vardır; ‘Zümrüt-ü Anka’ Anka kuşunun efsanesini bilirsin, öleceğini anladığı anda kendini ateşe verir ve küllerinden yeniden doğar, bu yüzyılın mirasçısı annen Alya’ydı. Seninle geçmişe gittiğimizde ilk yaşananları hatırlıyorsun değil mi? Ayin biter bitmez bir patlama olmuştu, yaşamaları Zümrüt-ü Anka yeteneği sayesinde.”

Karşımdaki ekranda annem ile babamın savaştığı an gösteriliyordu, ayin bitmiş ve annem gözlerini açmıştı, o anda gözlerinden yayılan ışık tüm bedenini kaplamış babama da sıçramıştı. Tam o anda bir ışık patlaması oldu ve ekran yeniden eski halini alarak Uzay’ın anlatmadığı 2 renge döndü “Biz niye daha önce fark etmedik?”

“Ben sana hepsini göstermedim de ondan, çok soru soruyordun.” Dediğinde ona doğru tabiri caizse ‘salak mısın?’ bakışı atıyordum, bana doğru göz ucuyla baktığında ufak bir tebessüm gönderip yeniden önüne döndü.

“Kalan son gruplardan birini daha seç Evrin, bakma bana öyle her şeyi sırayla öğreneceksin.” Uzay tekrar sözü bana bıraktığında dahi kızgın bakışlarımı atıyordum, benim hayatımı ben bilmiyordum bana sırayla değil hepsini anlatmalıydı.
“Sarı.” Dediğimde cümlelerine başlamak için hazırladı kendini.

“Sarı, Hava grubu;

Bu grubun koruyucuları tam bir gökyüzü insanıdır, hava ve içinde hava olan her şeyi kontrol etme özelliğine sahiptirler. Tüm kanatlı hayvanların özelliklerini kopyalayabilirler ayrıca hava grubuna mensup kişiler düşünceleri temsil eder, zihin oyunları konusunda tam bir ustadırlar. Rüyanda babanın seninle zihin yoluyla iletişim kurduğunu söylemiştin değil mi? Bu grubun özelliği sayesinde.”
Uzay anlatmayı bitirdiğinde şaşkınlığımı gizleyemiyordum, ben nasıl bir alemin içine düşmüştüm böyle? “Kahverengi demeyeceğim zaten bir tek o kaldı.” Dememle Uzay’ın yüzü memnun olur bir hal aldı.

“Peki o halde. Kahverengi, Toprak grubu;

Bu grubun özelliklerine sahip koruyucular da toprak ve içinde toprak olan her maddeyi kontrol etme yetisine sahiptirler, enerji gruplarının içindeki en bilge gruptur, bu yüzden liderler hep Toprak grubundan çıkar. Bu grubun temsil ettiği şeyse dokunma duyusudur, çok iyi iz sürerler, yere dokundukları anda bulamayacakları hiçbir şey yoktur ayrıca doğal olmayan her şeyi etkisiz hale getirme hatta yok etme özellikleridir.”

Uzay anlatmayı bitirdiğinde benim aklım hala babamı gördüğüm rüyadaydı, babamın acısını alabilmek bir tarafa dursun ben rüyada olduğumu sandığımda bile aslında, o anda yaşanan olayların tam ortasında olduğuma bir yanıt bulamamıştım, hayır anlattığı hiçbir grupta bu özellik yoktu. “Uzay?”

“Efendim?” Değneğiyle cam ekranı yukarı geri gönderip bana döndü.
“Sana bir şey sorabilir miyim?” Daha önce oturduğumuz pufları yerine götürürken cevapladı sorumu. “Sor, dinliyorum.”

“Tamam babamın acısını alabilmemin sebebi miras yetenekmiş ama hala yatağımda uyurken ruhumun tam olayların ortasında olmasını açıklayamıyorum bir türlü.” Merakıma yenik düşerek açtığım ağzımı kapattım, Uzay elini çenesinde gezdirerek düşünmek için zaman tanıdı kendince. “Baş koruyucunun da emin olamadığı bir durum, yüzyıllardır varız biliyorsun belki bir ara araştırabiliriz.” Anladım manasında kafa salladım, Uzay’ın daha anlatacakları olduğunu bildiğimden sessizliğimi koruyarak devam etmesini bekledim.

“Temel konuları geçtiğimize göre artık asıl konulara başlayabiliriz, bir koruyucu için en önemli şeylerden biri de enerji özünün hangi gruba ait olduğunu bilmesidir. İş ondan sonra da bitmiyor, hangi gruptaysan bundan sonra sadece kendi özünü tanımaya ve o alanda eğitim görmeye başlayacaksın. Şimdi enerji grubunu öğrenil mi?” Dediğinde bir heyecan dalgası bedenimi sarmaya başlamıştı bile, streste işin içine girince içinden çıkılamaz bir yolun başına ulaşmıştım bile, Uzay elinde tuttuğu değneğini hatırlayıp ceketinin iç tarafına geri soktu.

“Şimdi senden enerjini hissetmeni istiyorum, içinde dolaştığını hayal et, damarlarında gezdiğini, durma gözlerini kapat.” Uzay’ın söylediğini yapıp gözlerimi kapattım, ne demişti? Enerjinin içinde dolaştığını hisset ama olmuyordu, hissetmeye çalışıyordum ama olmayan bir şeyi nasıl hissedebilirdim ki? “Hissediyor musun?”

O anda gözlerimi açtım, olmuyordu işte yapamıyordum. “Gözlerini neden açtın?” Karşımda öyle bir duruyordu ki sinirlendiğini görmemek için kör olmak falan gerekiyordu. “Olmuyor Uzay, olmuyor tamam mı? Gözlerimi kapattığımda koyu bir karanlıktan başka bir şey görmüyorum ben.”

Uzay sıkılmış olacak ki sesli verdi nefesini, sağa sola birkaç tur attıktan sonra aklına bir şey gelmiş olmalı ki bana umut yüklü gözlerle bakmaya başladı. “Tamam şöyle yapıyoruz; sana daha somut şekilde anlatacağım, şimdi kapat gözlerini ben yönlendireceğim.”

Komutuna uyarak tekrar kapattım gözlerimi, bu sefer pek umutlu değildim açıkçası ya da sadece tekrar olmamasından korkuyordum. “İçindeki enerjini beyaz bir ışık huzmesi olarak düşün, hani ellerini bağladığımda gördüğün gibi, sonra o enerjinin tüm vücudunda gezdiğini hayal et, unutma enerji sensin.”

Aynen dediği gibi düşünmeye başladım, tüm vücudumda o beyaz ışık huzmesinin dolaştığını, sanki gözlerimle görüyormuşçasına hayal etmeye çalıştım.

“Miden de bir burkulma hissedeceksin, o anda ellerini fazla uzatmadan karşıya aç, avuç içleri yukarı baksın, dua ediyormuş gibi.”
Uzay cümlesini bitirdiğinde bende kendimi hazırladım, midemde ufak çapta burkulma baş göstermeye başlamıştı bile.
Ellerimi aynen söylediği gibi açtım, dua eder gibi evet. “Çok güzel, şimdi vücudunda gezinen enerjinin parmak uçlarından dışarıya çıktığını hayal et, uçlarının yandığını hissedeceksin.”
İçimde arsızca dolaşan beyaz enerjinin yukarı çekildiğini hissetmemle midemde olan sızı şiddetleniyordu, parmak uçlarım uyuşuyordu evet hissedebiliyordum.
“Evrin gözlerini aç, hemen!”

Anlamayarak gözlerimi açtığımda, bana doğru şaşkın bakışlar atan bir çift Uzay ile karşılaştım, baktığı yere bakmamla aynı şok dalgası beni de etkisi almıştı. Rüyamda ayağım kesildiğinde akan kanın rengi gibiydi, nihayet sessizliğini bozdu.

“Ama… ama nasıl ya? Bu baya turuncu!”