18. bölüm · Yeryüzü Koruyucuları -BAŞLANGIÇ-

17.BÖLÜM (YERYÜZÜ OYUNLARI PART-2)

Esra Iraz

Karargahta bayraklar yarıya indirilmiş bütün yerleşke içlerindeki çığlığı bastırmak için uğraşan, sessizlik yemini etmiş gibi ağzı bıçak açmayan insanlarla doluydu, önlerindeki 3 tabut batı karargahının bayrağı ve ülkelerinin bayrağına sarılıydı, her tabutun başında cenaze kime aitse onun resmi bulunuyordu.

Fotoğrafta gülümseyen hayat dolu 3 koruyucu şimdi cansız biçimde karşılarında yatıyordu, en sevdikleri ve daha niceleri son yolculuklarına eşlik etmek için törenin başlamasını bekliyorlardı.

“Koruyucular susmayın artık! Yiğitlerimiz savaş meydanında şehadet şerbetini içtiler, bugün susmak yerine onlara layık bir uğurlama yapacağız, düşmanlarımıza inat!” Kalabalığın arasından ortaya çıkan koruyucu sonunda töreni başlatacak konuşmayı yaptığında, bütün karargah ayaklandı. Topluca destek verircesine bağırıp çığıran insanlarla sessizlik bıçak gibi kesildi, rahmetli her koruyucu için tanıyan biri kalabalık arasından sıyrılıp başardığı işlerden, fedakarlıklarından, özverilerinden, yeteneklerinden övgüler ile bahsetmeye başladılar.

“Sabri nazik ve yardımsever biriydi, yaratık tam saldıracak iken önüme atladı, bir can kurtarmak pahasına kendini feda etti!” Arkadaşı, ağlayarak kurduğu cümleyi zar zor toparlarken bitap düşmüş yere yığılacak gibiydi, yanındaki takım arkadaşları ayakta durmasına yardım ediyorlardı.

“Umut yaralı takım arkadaşına yardım ederken gafil avlandı, adı gibi umutları ve hayalleri vardı, küçük kızının büyüdüğünü göremeyecek, onun kızını birlikte büyüteceğiz.” Karısı, kucağındaki kızıyla eşinin tabutunun başına ilerledi. Sadece karşısındaki bayraklara sarılı tabutu görüyordu dengesini kaybedecek gibi olduğunda yanına başka biri koştu, kucağındaki çocuğunu yanında duran arkadaşı aldığında, hıçkırıklarının arasında gözyaşları ıslattı tabutu, sanki sevdiğine sarılıyormuşçasına sarıldı tahta parçasına.

“Buse, yaratığı yok etmek pahasına kendi canını ortaya koydu, savaş onun fedakarlığı sayesinde sona erdi, büyük risk aldı hiçbirimiz onu unutmayacağız.” Takım arkadaşlarından durumu iyi olan Zafer de konuştuğunda takımın ayakta kalanlarıyla tabutun başına geldiler, etrafında son kez toplanıp ellerini tabuta yaslayıp; ‘Galaxi’ diye bağırdılar. Takım içindeki yakın arkadaşı Meliha fısıltıyla;” Her zaman bir parçası olacaksın.” Dedi.

3 şehit cenazesi sevdiklerinin omuzlarına alınarak yerleşkenin mezarlığına doğru adım adım yol almaya başladı, karargahın bando takımı cenaze marşı çalarak önde konumlandılar ardında omuzlarda taşınan cenazeler ve üç yanında toplanmış diğer eşlikçiler nizami biçimde ilerliyorlardı.

Üzgün ve bir o kadar da gurur duyan bakışlar, sevdiklerini son yolculuğuna uğurladıkları açık mezarların önünde toplandılar. Her koruyucu kendi seçtiği dine uygun gömülmek için omuzlardan indirildiler, birinci derece akrabaları merhumun hangi dine mensup olduklarını belirtti. 3 cenazenin Müslüman olduğu anlaşıldığında gömülmeden önceki cenaze namazının kılınması için imamın verdiği direktiflere uyuldu.

Sırasıyla namazları kılınıp duaları okunan şehitlerin defin işlemleri yapılırken en sevdikleri teker teker üstlerine toprak atmaya başladılar, bütün bunlar olurken aynı mezarlık içinde acılı bir anne bambaşka bir mezarın yanı başında oturuyordu ara sıra elindeki pelüş bir oyuncağı koklayıp öpüyordu. Uzay’ın baya ilgisini çektiği bu kadının yanına gitmek için ayaklandığında küreği eline takım arkadaşlarından biri tutuşturdu. “Haydi sende el et.” Sorgulamadan bir kürekte o attı ve sonrasında uzaklaştı.

Kadının yanına yaklaştıkça mezarın bir çocuğa ait olduğunu fark etti, Emir Yılmaz yazan isim taşının yanında bir de fotoğraf duruyordu, istemsizce birini aşırı anımsattığını düşünüyordu neler olduğunu öğrenme istediğini bastıramayarak mezarın diğer tarafına konumlandı. “Oğlunuz muydu?”

Acılı anne, yaşlı gözlerini yanına gelen yabancıya çevirdi. Uzay’ın dikkatini tarihler çektiğinde garipsemişti 19 yıl geçmesine rağmen annenin acısı dinmemişti ve katlanarak arttığına şahitlik ediyordu, gerçeğin yatandan fazlası olduğuna emindi.

“Emir, oğlum! Yoksa sen mi geldin, ölmedin değil mi? Ölmediğini biliyordum.” Keder içindeki kadın bir umut bekliyordu, herkese oğlunun ölmediğini söylüyordu onun için en doğru seçenek buydu.

Kadının gözlerindeki parıltıyı gördüğünde anlamıştı az çok ne olduğunu, gidişini atlatamayan birinin bakışlarını nerede görse tanıyordu. “Hayır ben oğlunuz değilim ama yüzü çok tanıdık, sanki daha önce tanıştık.”

Kadının umut dolu gözleri Uzay’ın ben değilim demesiyle söndüğünde arkasında birinin durduğunu hissediyordu istemsizce döndüğünde orta yaşlı bir adam ile karşılaştı. “Eşimin kusuruna bakmayın, oğlumuzun öldüğünü kabul edemiyor bir türlü kimi görse soruyor.”

“Bu mezar boş, ölmedi biliyorum. Beni kandırmak için yapıyorsun her şeyi.” Adam, eşini oturduğu mezarın başından kaldırmak istese de başaramadı her seferinde ellerini üstünden atıyordu, başarılı olamayınca yanından ayrıldı.

“Eskiden deniz kıyısındaki meydanda lunapark kurulurdu, oğlumuz 5 yaşındayken orada kayboldu bir daha varlığından haber alamadık, yasal süreçlerden dolayı nüfustan düşürmek zorunda kaldık. Neredeyse 20 yıldır kayıp öldüğünü düşündüğüm için mezar yaptırdım fakat eşim Aynur hiçbir zaman kabul etmedi, sen oğlumuzu nereden tanıyorsun genç adam arkadaş mıydınız?”

Mahcup bir tonda olanları anlattığında, Uzay’ın gözü çocuğun fotoğrafına doğru kaydı, kesinlikle birini anımsattığına emindi. “O senelerde lunaparkın kurulduğunu hatırlıyorum, eşinizin yardım edin oğlum kayıp dediği anı da öyle, sadece siması aşırı tanıdık geliyor sanki daha önce görmüşüm gibi, sizleri de rahatsız etmiş bulundum kusura bakmayın.”

Adam cebindeki cüzdanını çıkardı oğluna ait olan bir vesikalık çıkarıp Uzay’a verdi. “Elimizde kalan son fotoğrafını elimden geldiğince çoğalttım, görmüş olabilecek kim varsa veriyorum.” Fotoğrafı incelediğinde arkasındaki telefon numarasını fark etti. “Eğer bir gelişme olursa veya bulursan bu numarayı arayabilirsin.”

---

Ameliyathane girişinde bir umut doktorun güzel haberlerle çıkmasını umuyorlardı, saatlerdir içeriden ses çıkmamasını hala hayra yoran Görgün ailesi hüzün dolu Sancar ailesini teselli etmek için tüm kadro oradaydı.

Sonunda kapı açıldı fakat telaşlı bir hemşire olacağını tahmin edemediklerinden hep beraber kapıya doğru ayaklandılar. “Tuğra Sancar için acil AB+ kan verecek birine ihtiyacımız var!” Ona kan verebilecek biri olan annesi Cavidan çoktan baygınlık geçirmiş ve müşahede odasındaydı, verebilecek diğer kişi olan Alin; “Ben verebilirim” diyerek hemşireyi takibe koyuldu.

Beraberce kan verecekleri alana ulaştıklarında geriye doğru yaslanabileceği hastane sandalyesine oturdu, boşta kalan eliyle hala gözyaşlarını silmeye çalışıyordu, hemşirenin bir süre damar yolunu açıp transfer için kan torbasını ayarlamasını izledi, eline bir top tutuşturup sıkması için direktif vererek ayrıldı.

Ne zaman gözlerini kapatmaya çalışsa o an gözünün önüne geliyordu, sağlık ekiplerinin kısa sürede ulaşmış olması büyük anlamda sevdiği adamın hayatını kurtarmıştı, en azından kurtarılabilecek olması dahi içinin yangınını soğutmaya yetmiyordu. “Önüme niye geçtin ki?” Sakinleştirdiği duygularını yeniden hareketlendirmişti, bunun sorumlusu olduğunu biliyor ve ailesinin yatıştırmaları dahi sonuç vermiyordu. “Orada yatan sen değil ben olmalıydım.” Daha çok ağlarken elindeki topu sinirle daha çok sıkıyordu, kendine daha çok kızıyordu.

“Kendine bu kadar eziyet etme, önüne atlamış olması Tuğra’nın tercihiydi.” Aykut, kardeşinin huyunu bildiğinden yanına gitme kararı almış ve şimdi önündeki manzaradan da anlaşılacağı üzere mantıklı bir karar olduğunun farkına varmıştı, yanındaki döner küçük hemşire taburesine oturdu.

“Üstüme siper olmak yerine kalkan oluşturmayı akıl edemedi, şimdi canıyla cebelleşiyor abi, elimden bir tek bu geliyor.” Göz ucuyla verdiği kan torbasını göstererek daha da sesli ağlamaya başladı, Aykut oturduğu yerden kalkıp kardeşine sarıldı.

“Sadece görü yeteneğim var kardeşim, sizin savaş taktiklerinizden anlamam ama şundan emin ol kimse sevmediği bir insan için kendini siper olarak kullanmaz.” Alnından öperek ayrıldığında yatıştırmak amacıyla gülümsüyordu.

Hazır olan kan torbasını almaya gelen hemşire yüzünden konuşmalarını yarıda kestiler, Alin neler olup bittiğini öğrenmek istiyordu. “Tuğra’nın durumunda bir değişiklik oldu mu, ameliyat hala devam ediyor mu? Bir şey söyleyin ne olur?”

Hemşire kısa bir tereddüt ’ün ardından bildiği kadarını anlatmanın doğru bir karar olacağına kanaat getirdi. “Taştan oku çıkardıkları sırada aşırı kan kaybı olmuş, onun dışında olumlu geçtiğini söylediler tabi en doğru bilgiyi ameliyat sonrasında doktordan alırsınız, siz de biraz burada dinlenin hemen ayaklanmayın!”

Gerekli bilgiyi alan Görgün kardeşlerin keyfi biraz olsun yerine gelmişti, hemşire torbayı alıp çıktığında Aykut kardeşine doğru; “Hadi ağlama artık, korkma kocasız kalmayacaksın” dediğinde bunu sadece kızdırmak için söylediğinin ikisi de farkındaydı.

Yine de Alin çok kızmış gibi yaparak; “Abi ya!” dedi ve elinde sıktığı topu Aykut’a fırlattı.

---

Portal beni ulaştırmak istediği yere bıraktığında garipsedim çünkü annem ve babamla yaşadığım eve değil de Nermin annemin evindeydim. “Alışkanlıktan beni eski evime bıraktı.” Kendi kendime söylenip kıkırdarken üçlü koltuğa attım bedenimi.

Kafamda çalan müzik nereden geliyor bilmiyordum, içimde büyük bir hareketlilik, peki ya neden bu kadar heyecanlı atıyor kalbim…

İstemsizce elim dudaklarıma gittiğinde utanma hissimi bastıramadım, sahi niye hala kıkırdıyorum? Bir cesaret söylemiş olduklarım ve sonrasında yaşananlar. Zihnimde tekrar ettikçe daha coşan duygularımı bastırmam gerektiğinin farkındaydım, en azından şimdilik.

Televizyonun siyah ekranından gördüğüm berbat halimi fark ettiğimde artık bu paçavra gibi olmuş elbiseden kurtulmam gerektiğinin farkına vardım, şimdilik en iyisi ılık bir duş alıp dinlenmekti. Evde yalnız olmanın verdiği rahatlıkla televizyonu açıp müzik kanalı buldum, telefonum ortalıkta yoktu ve sanırım bir daha onu göremeyecektim de.

Kumandadan yüksek sese getirip duşa hazırlanmak için odama geçtim, bütün gece çektiğim işkencenin tüm izlerini başka birine verdiklerine sevineceğim aklımın ucundan geçmezdi, sanki dün akşam partiden sonra eve gitmiş gibi hiçbir yara izi yoktu.

“Hastanede olmaktansa evde olmak çok güzel.” Kendi kendime verdiğim sesli teselliler her zaman iyi hissetmemi sağlıyorlardı, bedenimi saran bez parçalarından kurtulup kendimi duş almak için banyoya attım bir yandan yankı yapan müzik sesinden hangi şarkı olduğunu tahmin etmeye çalışıyor bir yandan ritme ayak uydurarak yürüyordum.

Bu banyo süresince devam etti, sanırım gerçekten birine yoğun duygular hissettiğinde özellikle de bu duygu sevgiyse tüm bedenin ayak uyduruyordu. Kafama havluyu sadrazam takkesi gibi oturttuktan sonra bornozuma sarılıp banyodan ayrıldım, bilen bilir duştan sonra yapılan en zevkli şeylerden biri yatağına yatıp biraz öyle vakit geçirmektir.

Odama doğru gidip kafa dinleme hayalleri kurarken dış kapının açılma sesini duydum, bizimkilere yedek anahtar vermiştim Uzay da gönderdiğinden bahsetmiş olmalıydı, yalnız kalamayacağımı anladığımda hızlıca üstüme bir şeyler geçirmeye çalıştım, annemin ismimi seslendiğini duyabiliyordum artık.

“Geliyorum birazdan siz salona geçin” Tam olarak kimlerin geldiğini bilmediğimden hızlıca bulabildiğim en iyi şey sanırım eşofman takımımdı, seri hareketlerle giyinip kafamdaki havluyu bırakarak salona çıktım.

Toplama sınıfımın tamamı artı Toprak burada anne ve babamla birlikte gelmişti, gözüm başka birini daha aradığında onu görememenin hayal kırıklığını saklamaya çalışarak gülümsedim. “Hoş geldiniz.” Beni aşırı neşeli, enerjik ve sapasağlam görmeyi beklemediklerinden fazlasıyla şaşırmışlardı. Aslında bir yandan haklı olduklarını düşünmeden edemiyordum, işkence edilen grubun içinden haberimi aldıklarından bu yana beni görememişlerdi akıllarında bambaşka bir görüntü çizdiklerinden de adımın Evrin olduğu kadar emindim.

“En son gezgin olarak yanıma uğradığında berbat haldeydin, nasıl oldu bu?” Annem ben her ne kadar bir şeyimin olmadığı imajını çizsem de merak eden yanını saklayamıyordu, sımsıkı sarıldık birbirimize, kanlı canlı karşısında duruyor olmam derin bir ‘oh’ çekmesine yetmişti.

“Her şeyi anlatacağım ama gece partiden beri bir şey yemedim, kurt gibi açım.” İsteksizce sarılmayı bırakan annemin ardından babam ve sırasıyla herkesin içi rahatlamış ve destek kucaklaması yapmıştık, bu kadar kısa zamanda aile gibi olacağımızı düşünmediğimden hala garip geliyordu bu durum.

“Bizde bunu düşündüğümüzden bir sürü et aldık, arka bahçede mangal yaparız.” Babam orta sehpaya bıraktıkları poşetleri gösterirken kocaman gülümsedim, işte buna asla hayır demezdim.

“Hadi, hazırlayalım o zaman.” İkizler bir anda ortaya atılıp aynı anda kurduğu cümle yüzünden bütün gözlerin onlara dönmesini olmasını sağladılar fakat herkes kızların direktifiyle hareketlenmişti. Erkekler dışarıda mangalı yakmak için giderken bizler de mutfakta diğer hazırlıklar için uğraşıyorduk, gerçi daha çok bizimkiler uğraşıyordu.

“Başına 24 saatte çok şey geldi bırak biz yapalım,” dediler ve elime neyi alsam geri aldılar hatta Liya bana kahve yaparak; “Sen sadece dinlenmene bak, biz hallederiz.” Diyerek beni resmen saf dışı bırakmıştı, sadece tabağın çanağın yerini gösteriyordum.

Kahve de bitti fakat canım oturmaktan da fazlasıyla sıkılmıştı, yanlarından ayrılıp salona kaçtım evin anahtarlarını alıp dış kapıdan dışarı adımımı atmıştım ki karşımda Toprak arkası dönük bir şekildeydi.

“Ön tarafta ne yapıyorsun ki?” Birinin onu basacağını düşünmediğinden elinde sigarayla bana döndü, kim olduğumu bilemediğinden elindekini yere atıp dumanları savuşturuyordu. “Başkası sandım, ziyan oldu.” Yere atarak mundar ettiği sigaraya baktıktan sonra gözleri yeniden beni buldu.

“Sigara içtiğini bilmiyordum.” Dedim bende rahat tavırlarla kapının önündeki 3 basamağın ortasına oturdum. “Canım istiyor öyle arada, bizimkiler bilmiyor ama sakın ha!” Bazen cüssesine bakarak koca adam olduğunu sanıyordum ama gerçekler bir hayli farklıydı oysa ki, sonunda içini rahatlatmak için kafamı olumlu anlamda salladığımda derin bir nefes almıştı.

“Söylemem ama bana da paketinden bir dal verirsen.” Bir an söylediğimin ciddiyetini sorguladıktan sonra paketten çıkarıp verdi yanımdaki merdivene oturmak istediğinde az yana kaydım, cebinden çıkardığı çakmakla ateşe verdikten sonra yerine koydu, yan yana gökyüzüne ilk yudumu göndermiştik bile.

“İçtiğini bilmiyordum.” Lafımı bana geri sattıktan sonra kısa bir gülüş atıp yeni bir lokma almak için hazırlandı, aslında hak verdiğimi de söylemeliydim. Tanışalı çok zaman geçmemişti ve çoğu huylarımızı ve alışkanlıklarımızı da yeni öğreniyorduk. “Sahi gece boyu işkence gören birine göre fazlasıyla iyisin, bilmediğimiz neler oldu?”

Bir anda bunu sormasını beklemediğimden ciğerime çekmeye çalıştığım duman yemek boruma kaçarak öksürmeme sebep oldu, bir süre nefesimi düzene sokmaya çalışmaktan olsa gerek sabırla sırtımı sıvazlayıp geçmesini bekledi. Uzay ile aramızda geçen mevzu bir süre daha sır kalacağı için biraz eksik anlatma kararı aldım.

“Şerefsiz Erdi’nin insafına geldim galiba, benim çektiğim bütün acıyı ve yaraları içeriden bilgi sızdırdığını iddia ettiği köstebeğe aktardılar tabi sonra oyunlara saldıkları yaratığın görünümüne hapsedip beni koruyuculara öldürtmeye çalıştı.”

Gülerek anlatıp sonrasında elimdeki daldan bir yudum daha aldım, anlattıklarımın garip olmasına karşın artık bana da normal gelmesi hayra alamet değildi, sanki her anlattığım yemek yiyebilmek ve su içebilmek gibi doğal şeylerdi. “Arenada Uzay’ın önüme attığı kolye kan tılsımıymış bende sonradan öğrendim, kendini öldürteceksin diye aklım çıktı.”

Garip olan bir diğer şeyse bunun anormal olduğunu ben dışında kimse düşünmüyor olduğuydu, mesela Toprak’ın az önce söyledikleri gibi. Başıma gelenlerin normal karşılanması ve en azından tılsımlı bir kolye taktığım için beni öldüremeyecek olmaları yeni katıldığım bu dünya için sıradandı, belki bir gün ben de ayak uydurabilirdim ama o gün bugün değildi.

“Sigara canımı alkol istetti, gidip bira alalım.” Şimdi Toprak’ın benden beklemeyeceği şekilde anormal bir cümle kurduğumda bir an ciddi miyim diye baktı ve sonra; “Dur bakalım içeriye de soralım kaç kişi içecekse ona göre alırız.” dedi. En azından tepkilerini hemen verip yeni bir fikir ortaya atabiliyordu, kendisi ayaklandığında bana da kalkmam için elini uzattı.

---

Ameliyathane önündeki bekleyiş sonunda son buldu ve kapının açılmasıyla operasyona giren doktor göründü, Tuğra’nın durumunu öğrenmek isteyenler umut yüklü gözlerle bekliyordu, Cavidan hala müşahade odasında baygındı bu yüzden Fırat oğlunun durumunu öğrenmek için kalabalığın önüne atıldı. “Doktor söyle lütfen, nasıl oğlumun durumu?”

“Sırtından giren taştan ok göğüs kafesine takılmış çıkarmaya çalışırken biraz kan kaybetti, ameliyat başarılı geçiyordu fakat öngöremediğimiz komplikasyonlar sonucu ameliyat sonrasında yoğun bakıma aldık, bir süre durumunu gözlemleyeceğiz şimdi yapmamız gereken tek şey beklemek, geçmiş olsun.” Doktor öylece iki ailenin arasından geçip gittiğinde Fırat sakin kalmaya çalışarak koridordaki sandalyelerden birine attı kendini.

Yakup, dünürüne destek olmak adına yanına oturdu eşi Şermin de kocasının yanına geçti. Ellerinden beklemek dışında bir şey gelmiyordu ve bu herkesin canını sıkıyordu, Alin bir umut belki yanına girebileceğini umarak doktorun gittiği yöne koştu, bir süre gittiği yönü kestirmeye çalıştı sonunda arkasından tanıdı o yöne adeta depar atarak ilerledi az kalsın koridorda birine çarpacak iken son anda yön değiştirdi ve doktorun önüne geçti.

“Kusura bakmayın sizi durdurdum,” Nefes nefese kalmıştı bir elini ‘dur!’ anlamında karşıya uzattı ve düzene girmesini bekledi. “Enerji ikizim,” biraz daha düzene sokmaya çalıştı boğazı bir anda koşturup yetişmeye çalışmaktan kupkuru olmuştu. “Tuğra, onu görmek istiyorum, lütfen!”

Ellerini önlüğün cebine atan doktor bir süre sessizce dikildi, “Ağır bir operasyon atlattı, çok sürmesin.” sakin ve düz bir ses tonuyla konuştuktan sonra Alin’in yanından geçerek uzaklaştı tam birkaç daha adım atmışken tekrar durdu. “Alin!” Seslenilen yere baktığında doktor aynı ifadeyle ona bakmaya devam ediyordu. “Yoğun bakımdayken yanına girmek için çok uğraşıyordu, şimdi senin sıran.” Son sözünü söyleyip oradan uzaklaştığında Alin doğruca yönünü yoğun bakım ünitesine çevirdi.

Koridordan geri dönüp koşa, koşa yoğun bakım ünitesini buldu. Görevli hemşireye doktorun haberi olduğuna ve izin aldığına dair direktifini de verdiğinde girişi meşrulaştı, hijyen kuralları gereği koruyucu mavi önlüğünü ve maskesini giydi, Tuğra’nın ameliyattan sonra transfer edildiği yatağı yoğun bakım hemşiresinin yardımıyla buldu.

Sırtına aldığı yaradan dolayı yüzükoyun yatırmışlar, kafasını nefes alabilsin diye yarım döndürerek altına destek koymuşlardı. Öylece yaşlı gözlerle izledi bir süre, daha saatler önce yan yana ve güvende idiler şimdi ise sevdiği adam sırf kendisi yüzünden canıyla cebelleşiyordu. “Benim aptal sevgilim, niye önüme atladın ki?”

Yüzüne birkaç damla daha yaş düştüğünde eliyle topladı, diğerini damar yolu açılmamış elini tutmak için kullandı. “Bazı zamanlar yarı uyanıktım, sen fark etmesen de ben çok net duyuyordum ne konuştuğunu.” Yıllar sonra yine aynı durumdaydılar ama tek bir farkla, rolleri değiştirmişlerdi bu sefer. “Bu sefer ben söylüyorum bi’ tanem, iyi olman içimden elimden geleni yapmak istiyorum.”

Sesli ağlamamaya çalışıyordu fakat burnuna dolan gözyaşları yüzünden içine çekerken çıkan seslere engel olamamıştı. “Geldiğinde ne zaman seni duysam ilk tanıştığımız günden beri sürekli aynı cümleyi duyuyorum, uyandığında bana anlatmak zorundasın.”

Yüzünü okşadı biraz gözyaşlarını sildiği eliyle, sınavlarının bittiğini düşünüyorlardı fakat hayat yeniden yıllar sonra hastaneye hapsetmişti, isyan etmek istemiyordu, etmeyecekti de nefes alabiliyorsa hala bir umut vardı. “Artık ertelemeyeceğim, bu hastaneden sağ salim çıktığın gün söz evleneceğiz.”

Sözünü yeni bitirmişti ki irkildi, Tuğra tutuştukları elini sıkıyordu. Monitör sabit bir seste öterken aniden hızlandı neler oluyor dercesine etrafına bakarken monitöre gözü ilişti, tansiyon düşüyor kalp atışı anormal derecede artıyordu. “Neler oluyor? Hemşire yok mu? Biri yardım etsin?”

Elini bırakmak istese de sıkıca tuttuğu için başarılı olamıyordu, Tuğra’nın bedeni titrerken içeriye giren doktor ve hemşireler yüzünden sağa sola itiliyordu, ellerini birbirinden güçlükle ayırdılar. “Hanımefendi artık çıkmanız gerek!”

Alin’i yataktan uzaklaştırmaya çalışan hemşireye dağ gibi durarak cevap veriyordu, neler olduğunu bilmeliydi. “Lütfen neler oluyor, kötü olmasın ne olur, Tuğra!” Hemşirenin biraz daha iteklemesiyle sendeleyip yere düştü, iyice uzaklaştırdığından emin olduktan sonra hemşire; “Müdahale etmemize izin verin, iyi olmasını en çok sen istersin.” dediğinde Alin onaylarcasına kafa sallamakla yetindi.

Yatağın etrafındaki perdeyi sonuna kadar örttükleri için hiçbir şey göremiyordu, seslerin normale döndüğünü duymadan bulunduğu yerden ayrılmayacaktı, sevdiğini öylece terk edip gitmeyecekti. Olduğu yerde şoka girmiş ve hiçbir şeyi gözü görmüyordu, kulaklarına ulaşan seslerden idrak edebiliyordu sadece, monitördeki ses sonunda eski ritminde ötmeye başladığında perdeyi açtılar karşılarında yere çökmüş yarım yamalak bakan birini beklemeden. Doktor sonunda Alin’e doğru eğilip aynı donuk ifadesiyle; “Birbirinizden uzak kalmanız gerekecek.” diyerek hemşirelerle oradan ayrıldı.

---

Mangal partimiz sonradan dahil olanlarla iyice kalabalıklaşmıştı. Annemler eski takım arkadaşlarına haber vermiş, Neşe enerji ikizi Furkan’ı çağırmış, Samet’te Esra’nın burada olduğunu duyunca abisini bahane edip annesi Selin Hanımla birlikte gelmişti. Her gelen elinde bir sürü alkol ve çerezle geldiğinden kısa sürede büyük bir etkinliğe dönüşmüştü, Arda Bey yoktu gelemeyişini de eşi karargahtaki cenazelerden ötürü olduğunu açıkça belirtmişti.

Belli bir vakit geçtiğinden alkole dayanıksızlar yavaşça kendini belli ederken bende masadaki kullanılmayan tabak, bardak ne varsa toplamaya başladım, beni gören kızlar yardım ettiğinden kısa sürede halledip mutfağa geçtik.

Getirilen bulaşıkları bir kişi duruluyor diğeri makineye yerleştiriyordu, tabakların olduğu dolaba yönelen Liya temiz birkaç tane çıkarıp paketi açılmamış çerezlerden birini alıp doldurmaya başladı bir yandan da kızlarla iki de bir göz kontağı kuruyordu ben tam ne zaman açılacak derken; “Anlatmadığın başka bir şey de varmış gibi hissediyorum.” Dedi.

Dolaptan bir bira daha almışken muhatabı olduğum cümleden dolayı kapağını kapatmak için ekstra çaba göstermek zorunda kaldım sanki elim ayağım birbirine dolaşmış gibiydi, bozuntuya vermemek adına; “Yok aslında neden öyle düşündünüz ki?” diyerek rahatça sandalyeye oturup elimdeki biranın kapağını açmaya başladım fakat biraz çalkalanmış olmalı ki açar açmaz köpükler fışkırmaya başladı ben panikten birazını elime ve yere dökmüş olsam da lavabonun başındaki Esra bez alıp yardıma koştu.

“Hareketlerinle o kadar belli ediyorsun ki konuyu bilmesek de bir şeyler sakladığını anlayabiliyoruz.” Bir yandan silip bir yandan da lafını esirgemeyerek diğerlerinin sesi olduğunda elimdeki kutuyu masaya bıraktım.

“Tamam anlatmadığım şeyler var ama anlatacağım sadece daha çok erken.” İstemsizce utanıp sıkıldığımda kızlar işlerini bırakıp etrafımda toplandı, sanırım ben anlatana kadar rahat vermeyeceklerdi.

“Bütün akşam çıkışa doğru gözlerini kaçırıp durdun tahmin ederim ki şu an burada olan biri değil.” Oha onu da mı fark etmişlerdi, Neşe karşımda ellerini kavuşturmuş dik bir bakış atıyordu. Rahatsızca yerimde kıpırdanırken Liya sözü devraldı. “Seni ararken Uzay diye birine telefon ettik o olabilir mi?”

Büyük kovalamaca, sonunda çıkmaz bir sokakta köşeye sıkışmış hissiyatıyla son bulmuştu. Ben her ne kadar fark etmezler sansam da parçaları birleştiren zeki arkadaşlarım ben anlatana kadar sıkıştırmaya ve imalara devam edeceklerdi o yüzden uzatmadan direkt konuya girmenin daha iyi olacağına karar verdim. “Aileme veya başkasına söylemeyeceksiniz ama söz mü?” Hepsi hep bir ağızdan onaylar cümlelerini kurdular, ben ikizleri garipserken zamanla onlara dönüştüğümüzü fark etmemiştim bile.

“Erdi denen o şerefsiz sadece illüzyon yaratmadı aynı zamanda miras yeteneği miymiş neymiş üstümde onu kullandı, yaşam enerjimi içine sömürdü.” Konu ilgilerini çekmiş olmalıydı ki devamını duymak için bekleyen meraklı gözleri izleyerek devam ettim. “Uzay beni portal açarak savaş hattından kaçırdığında babasının yaptıklarını fark etti düzeltmek için de elinden geleni yaptı ama şey ben gerçek hislerimi itiraf edince,” Konu gerçekten kızları baya etkilemişti ben devam edeyim diye yavru köpek gibi yalvaran bakışlarıyla üstüme binmek üzerelerdi, “Benden cesaretlenip öptü, dudaktan.”

Ben utançtan yüzümü kapatırken ikizler üstüme çullanıp sarıldı, Liya tam olarak Uzay’la ilişkimizi bilmediğinden biraz tereddüt sonrası sarıldı. “O çocukta enerji ikizin değil mi?” Kafa karışıklığını anlayabiliyordum çünkü biz küsken Liya ile yakınlaşmıştık sadece ismen bilmesi gayet olağan kabul edilebilirdi fakat Esra ve Neşe’nin yorum yapacak bir sürü şeyi var gibi duruyordu.

“Birlikte büyüdünüz tabi ki aranızda bir şeyler yaşanmalıydı.”

“Gerçeği açıkladığında söyleyecekti belki de geç olması sorun değil.”

“Çok sevindik!” Yine son cümleyi aynı anda söyleyip bana tekrar sarıldılar, sadece düşüncelere dalan kişinin Liya olması içinde bir şeyler tuttuğunun habercisi niteliğindeydi. “Toprak sanırım savaşamadan seni kaybetti.” Ve tepkisi de gecikmemişti.

Hepsine mutfak masasındaki sandalyelere oturması için işaret verdiğimde yerleşmelerini bekledim, durumun biraz karışık olduğunu biliyordum ama endişelenmeleri gereken başka şeyler de vardı bu yüzden sakince anlatacaktım. “Şimdi şöyle Liya, siz hayatıma girmeden önce Nermin annem de öldükten sonra mental sağlığım bir daha eskisi kadar sağlıklı olmadı. Yanımda olan, beni ayağa kaldıran, kısacası bütün dünyam Uzay oldu. Toprak’ın yeri sizinle neredeyse aynı tek farkı enerji ikizim olması, belki haksızlık olacak ama bendeki yerinin kolayca değişeceğini sanmıyorum.”

Benim üzgün halimi gören kızlar desteklerini ortada birleştirdiğimiz ellerimizle gösteriyordu, Liya’nın ismini geçirmiş olsam da herkes muhatap olduğunun farkındaydı. “Bir de kızlar, koruyucu olma meselesini de biraz düşündüm. Son yaşadıklarım da üstüne tuz biber ekti aslında, ben yapamayacağım galiba, koruyuculuk işini.”

Kimse bunu beklemediğinden olsa gerek hep bir ağızdan bir sürü olumsuz kelime sıralıyorlardı, “Hayır saçmalama,”, “Niye öyle düşünüyorsun,” ve bunun gibi bir sürü şeyle beni kararımdan döndürmeye çalıştıklarından pek tabi emindim fakat gördüklerim ve yaşadıklarımdan sonra bunun düşünecek bir yanının kalmadığını biliyordum.

“Biliyorum bu dünyayı yeni, yeni tanıdığımın farkındayım ama kızlar beni de anlasanız olmaz mı? Her yeni günde acaba başıma ne gelecek diye düşünmek istemiyorum, sözde ölen olmadı dediğiniz yeryüzü oyunları ben geldiğimde 3 tane cenaze kaldırdı.” Alkolün verdiği yetkiye dayanarak ve duygusal promil sınırımı aştığımdan olsa gerek birkaç damla yaş döküldüğünde en yakınımda oturan Liya yanaklarımdan toplayan ilk kişi oldu.

“Niye öyle düşünüyorsun ki koruyucu düzenine bende yeni sayılırım, hatırlasana ilk günlerde millete nasıl baktığımı? Özgür de bak senin gibi o da çok yeni tanıyor.” Bir umut belki kararımdan döndürebileceğini umuyordu, şüphelerim olsa da yaşadıklarım hepsini bastırmayı başarıyordu.

“İstiyorsan biraz zaman ver kendine, gerekirse karargahta seni idare edebiliriz.” Esra, bir anda beni destekler cümle kurduğunda tüm gözleri üstüne alacağını düşünmemiş olmalıydı.

“Kardeşim haklı, hemen kestirip atma uzaklaş, düşün. Akıllıca bir karar vereceğinden eminiz.” Neşe de kardeşine katılır nitelikte konuştuğunda kararımı kabul etmeseler bile makul bir yol bulmayı başarmışlardı, kararımdan dönmem için mucizevi bir şeye ihtiyaç vardı ama kızları daha fazla üzmeyecektim.

“Kızlar haklısınız sanırım, hemen kestirip atmak yerine biraz daha düşüneceğim ama kararım ne olursa olsun yeriniz bende başka, arkadaşlığımızın bitmeyeceğini biliyorum.” Masadan ayaklanıp ayarladığımız çerez tabaklarıyla mutfaktan ayrıldık, fakat şöyle bir gerçek var ki hiçbir arkadaşlık uzun sürmezdi özellikle farklı yaşam yollarına ayrıldığında, yine de onlara küçükte olsa bir umut ışığı bırakmak istiyordum.

---

-CENAZE SONRASI KARARGAH-

Cenaze sonrası topluluk dağılırken yerleşke görevlilerinden biri yanına ulaşıp Baş koruyucunun yaşlı çınar ağacının yanına çağırdığı haberini almıştı, başta garipsemiş olsa da yol boyunca düşündüğü en büyük sebep oyunlardaki karışıklıktı.

Sakince rotasını o yöne çevirdiğinde gün gece dönüyordu, havanın kızıllığını arkasına alarak yürüdü. Ömer Arslan, yaşlı çınarın dibine oturmuş bir elini köklerinden tutmak için kullanıyordu, gözleri açıktı fakat göz bebekleri komple ortadan kaybolmuş beyazı bütün gözünü kaplamıştı. “Çınarı bulabildiğine göre gerçekten potansiyel sahibisin, sanırım yaşlı dostumuza fidan borcum var.”

Uzay, baş koruyucunun kendisi ile konuştuğuna emindi sadece karşısındaki görüntüyü biraz garip bulmuştu. Sessizce durduğu süre boyunca Ömer diğer elini otur işareti vermek için kullandı, isteğini yerine getirerek karşısına oturdu. “Hayır oraya değil ağacın yanına otur ve köklerine dokun.” Diyerek emrini verdiğinde yerinden kalkıp tam olarak söylediğini yaptı, elini köklere koyduğunda küçük bir şok dalgası tüm vücudunda gezinirken daha önce de temas etmiş olmasına rağmen böyle bir şey yaşanmamış ve şimdi yaşanıyor olmasını garipsiyordu.

“Yaşlı çınar hakkında bir sürü efsane ve hikaye bulunur ama koruyucuların büyük çoğunluğu gerçekten varlığını dahi bilmez, çoğu uydurma hikaye olabilir ama şöyle bir gerçek var, gücü yüksek ve liderlik potansiyeli göstermeyen hiçbir koruyucuyu yanına yaklaştırmaz hatta görse dahi onun yaşlı çınar olduğunu anlayamaz.” Sakince hikaye anlatır gibi konuştuğunda ikisinin de gözlerine perde inmiş gibiydi, zaman içerisinde yanından geçip giden, gölgesinde oturabilen ve hatta ailelerinin oturduğu ve kutlama yaptığı zaman dilimi bile gözünün önünden geçiyordu.

Bembeyaz bir hiçliğin ortasında bulunuyor gibiydiler, zemine doğru baktığında ayaklarının yerini ağaç kökleri aldığını fark ettiğinde hareket etmeye çalıştı ama başaramıyordu. “Yaşlı çınar ile bir bütün olduk, istesen de şu an hareket edemezsin.” Yanına baktığında Baş koruyucuyu görebiliyordu, en azından yalnız değildi bu da içine su serpmeye yetmişti.

“Alfa Takımı unvanını almak için çabalayan koruyucuların hiçbiri aslında o statüyü verenin çınar ağacı olduğunu bilmeden savaşırlar, bazıları da gerçek potansiyelinin farkına varamadığından zamanla öldürür, temennim babanın peşinde potansiyelini mahvetmemen.”

Yavaş yavaş bembeyaz hiçliğin ortasından sıyrılıp karargahın bahçesini görmeye başladıklarında artık vücudunun uzuvlarını oynatmanın sevincini yaşayamadan fırça yemek için kendini hazırladı. “İsyan girişiminden sonra seni karargaha kabul etmemin ilk ve en önemli şartı neydi biliyorsun.”

“Biliyorum size kaçan deneği anlatmalıydım, özür dilerim efendim.” Hatasının farkındaydı ve bir şey olmaz diye düşünmüştü, yanıldığını şu an karşısında ona bakan yargılayıcı gözlerden anlayabiliyordu.

“Karargahın son yıllarda yetiştirmeye gönüllü olduğu birkaç koruyucu var, yaşlı dostumuz takım olduklarında kesinlikle Alfa Takım potansiyeli göstereceklerini öngördü, senin onları birleştireceğini söylüyor o yüzden gerçek potansiyelini isyancıların arasında yok etmeni göze almam.” Ömer Arslan sonuna kadar dürüst davranarak iyi tarafı seçmesine yardım etmeyi amaçlıyordu, korku ve baskının işe yaramayacağının en büyük kanıtı karşısında duruyordu çünkü, yerinden sakince kalktı dizleri artık romatizma yüzünden vücudunu taşımakta zorlanıyordu en yakın zamanda doktora gitmeyi düşündü.

“Yani efendim diyorsunuz ki benim birleştirici gücü olacağım bir takım kurulacak ve Alfa Takımı unvanına sahip olacağız doğru mu anladım?” Düşünceleri istemsizce kafasında dolanırken mevcut takımların hiç şansı yoktu hatta yakın zamanda kesin unvanı alır dedikleri Galaxi’nin bile, istemsizce gülümserken son anda bundan vazgeçti tam olarak kimleri toplayabileceğini bilmiyordu ve bu potansiyelde bir takımı oluşturmak yıllar sürebilirdi.

“Döneminizin en seçkin takımı olacağından hiç şüphem yok, sadece şu kıyamet projesi fazlasıyla canımı sıkıyor, sana bir kez daha soruyorum o halde, atladığın bana anlatmadığın bir şey var mı?” Konuyu dağıtıp başka yere çektiğini düşünmekte aptallık ettiğini anlamış olacak ki son anda toparlamıştı, cevap bekleyen bakışları üzerinde bir baskı gibi hissederken ihtimal de olsa söylemeye karar verdi.

“Cenazelerin defin işlemi sırasında çocuğunun mezarı başında bir aileye rastladım, yanlarına gittiğimde bana uzattıkları resmin hayatta kalan son deneğin simasına aşırı benzediğini fark ettim. Çocuklarının kaybolduğunu söylediler bu yüzden gidip bizzat aynı kişi olduğunu teyit etmek istiyorum efendim, izniniz olursa.” Sadece bir ihtimaldi fakat geleceğin Alfa Takımı’nı kurabilmek için değer diye düşünüyordu, hain olarak adlandırılan babası yüzünden yeterince başını eğmek zorunda kalmıştı.

“Sana istediğin kadar izin git ve teyit et, şayet son kalan koruyucu denek o çocuksa elimizden geleni yapıp onu kurtarmalıyız.” Emri alan Uzay son kez onaylarcasına selam verip baş koruyucunun yanından ayrıldı, deneği görmek için bulunduğu yere değneğiyle bir portal açtı, suyun sarmalayan kollarına dalıp içinden ayin cümlelerini kurduğunda sonunda olmak istediği yere ulaşmıştı.

Daha önce deneklerin tutulduğu yerden farklı bir mekanda olduğunu fark etse de bozuntuya vermeden tanıdık birkaç koruyucunun selam vermesiyle ilerledi, önündeki kapıyı sorgulamadan açtığında karşısında daha önce tanık olmadığı bir manzaraya sahip olmanın verdiği şaşkınlığı gizleyerek deneğin yanına kadar ulaştı.

“Hoş geldin, yeni odamı beğendim mi?” Denek oturduğu yerde gülerek elindeki çizgi Roman’ı okumaya devam etti, Uzay gördüğü manzara karşısında garipsiyordu çünkü aynı koruyucunun yakın zamanda küçük bir kafesin içinde açlıktan bağırdığına şahitlik etmiş şimdi ise önünde normal insandan farksız yüzü gülen biri duruyordu.

“Sen artık açım diye bağırmıyorsun?” Merakına yenik düşerek yanına kadar gelip oturdu, marvel evreninin çizgi Romanları önündeki sehpada duruyordu birini alıp sayfalarını karıştırmaya başladı.

“Kaçan kardeşim Arvin sayesinde, içimdeki yaratık nasıl doyacağını öğrendi.” Denek konuştukça Uzay’ın zihnine oyunlardaki anlar geliyordu, deneğin koruyuculardan çıkan enerji özlerini nasıl içine çekip benliğine kattığını görmüştü, “Demek tek ihtiyacı enerji açlığıydı.” Diyerek düşüncelerini sesli bir biçimde ifade etmişti.

Denek elindeki çizgi romandan bir sayfa açıp Uzay’a göstermeye başladı. “İçimdeki yaratık aynı bunun gibi, ben onun konağıyım.” Sayfa tam olarak Eddie Brock karakteri ile Venom’un yarı yarıya göründüğü bir sahneyi gösteriyordu, göz ucuyla incelerken denek konuşmasına kaldığı yerden devam etti. “Onun içindeki Venom beyin yemeyi seviyor, benim içimdeki ise enerji özü.”

Uzay, az çok ne anlatmak istediğini anlamış gibiydi. Evrin merak ediyor diye sinemaya izlemeye gitmişlerdi, Eddie Brock karakterinin içine kaza sonucu uzaydan gelen bir parazit türü giriyor ve olaylar sorasında şekilleniyordu, kıyamet projesiyle benzer yanlarının olmasına şaşırmıştı.

Daha fazla konuyu dağıtmamak adına cebinden vesikalık fotoğrafı çıkardı ve yanındaki deneğe uzattı. “Bu kişi sen misin?” Denek, elindeki romanı bırakıp Uzay’ın elinden fotoğrafı çekti.

“Bunu nereden buldun?” Beklediği cevap bu olmasa da istediğini almış olmanın sevinci büyük bir iç rahatlığına dönüştü, içgüdülerinin kuvvetli olduğunu biliyordu, denek biraz daha fotoğrafı inceledikten sonra cevap bekleyen gözlerini karşısındakine doğrulttu. “Sen kaybolduktan sonra bile ailen seni aramaktan vazgeçmemiş, bu fotoğrafı baban verdi.”

Emir, üzgün yüz ifadesiyle başını eğdi, “Kaç yıl geçtiğini bilmiyorum.” Dedi. Fotoğrafı geri verdikten sonra da tavrını bozmadı. “Ailemi çok özledim.” Kaç yıl geçtiğini hesaplayamıyordu fakat içindeki özlemi de susturamıyordu, o sırada içindeki yaratık hareketlendi konağına söylemek istedikleri var gibiydi. “Başka bir aileye ihtiyacın yok senin ailen benim.”

Deneğin gözleri komple siyaha dönmeye başladığında Uzay, yanından bir hışımla kalktı. İçindeki yaratığın açlığı nüksetmiş olacağı ihtimaline karşı temkinli davranıyordu. Emir, içindeki gün yüzüne çıkmak isteyen yaratığa engel olamayacağını anladığında duvara sabitli çağrı sisteminin ipini çekti.

Yaratık, konağının vücudunda damar yolları benzeri yarıklar oluşturuyordu. Etrafındaki siyah ve mavi karışımı aura gözle görülür haldeydi, Uzay’a doğru bakıp gülümsüyordu. “Enerji özün çok lezzetli görünüyor, beni besler misin?”

Emir yerinden kalkıp adım atmaya başladığında ani refleks olarak Uzay’da geri adım atıyordu, tam olarak ne yaşanacağını bilememenin verdiği rahatsızlık bütün vücudunu uyuşturuyor gibi görünüyordu. Sonunda içeri babasının birkaç adamı sürükleyerek başka bir kurban getirdiklerinde deneğin önüne attılar, mağdurun yardım çığlıkları eşliğinde bütün enerjisini sömürdüğünde rahatlamışçasına hareketlendi.

Yaratık, Emir’in içinde tekrar uykuya yatarken kömür karası gözleri yerini insan gözlerine bıraktı, vücudunu sarmalayan siyah damar yolları içine geri çekildiğinde herkes rahat bir nefes almıştı. “Deneğimizin şovunu beğendin mi?” Erdi, kapıdan göründüğünde tüm gözler ona çevrildi. Adamları ve denek dahil herkes selam verirken Uzay, başını dik biçimde tutuyor ondan korkmadığını açıkça gösteriyordu.

“Yeteneklerini daha göremedik, baba!” Yine aynı ifade ile baba, kelimesini bastırarak söylediğinde Erdi memnun olur biçimde gülümseyerek ellerini arkaya bağlamadan önce eliyle adamlarına çık işareti verdi.

Adamların tamamı odayı terk edip kapıyı kapattıklarında Uzay hiddetle birkaç adım Erdi’nin üstüne yürüdü. “Sana son kez söylüyorum baba, kulağını iyice aç ve beni dinle!” Birkaç adım daha attı, becerebilse gözlerinden ateş çıkaracağından emindi burundan solurken hızlıca dışarıya verdi nefesini. “Bir daha kendi hırsın ve çıkarların yüzünden Evrin’i kullanmaya kalkarsan yemin olsun ki kaçacağın her deliğe girer, seni bulur ve ödetirim, bana ne yaptığın umurumdan değil babam olman da umurumda değil gözünün yaşına bakmam, duydun mu beni!”

Oğlunun tehditkâr bakışlarını bir anlığına da olsa kendi gençliğine benzetmişti, karşısında sinirden dört köşe olmuş Uzay’a karşı hoşnut tavrını bozmamaya direniyordu. “Şu halini izledikçe sevginin neden zayıflık olduğunu daha iyi anlıyorum oğlum,” gözleriyle baştan sona süzdükten sonra konuşmasına devam etmeyi seçti. “O sünepeyi çok mu seviyorsun?”

Erdi’nin son lafından sonra bir an afalladı, konuyu başka yöne çekip kendisini daha da sinir edeceğini düşünmüştü fakat bunun olmayışından gelen kafa karışıklığıyla; “Çok seviyorum.” Diyebilmişti sadece.

“Kız da seni seviyor mu?” Babasına daha da hiddetlenmesi gerekirken ortamın tansiyonu bir anda konunun farklı yere evirilmesinden dolayı düşmüştü, seviyor dese de babasının inanmayacağını biliyordu bu yüzden ceketinin cebinden değneğini çıkarıp anı akışı için bir köprü kurdu. “Kendi gözlerinle gör.”

İkisinin arasında anı akışı kurulmaya başladığında Erdi, film şeridi gibi olanları izledi. Uzay, Evrin’in hayat enerjisini yerine getirmişti ve gerçek hislerini birbiriyle paylaştıkları anlara şahitlik ediyordu, anı akışı sonunda bittiğinde ikisi de öylece bakakaldı, Erdi istemsizce oğlunu kıskandığını fark etti.

“Koruyucu olmaktan bi’ haber enerji ikizini karargâh şimdilik eğitsin, gün geldiğinde sen neredeysen orada savaşacak ne de olsa.” Uzay’ı göz hapsinden kurtaran Erdi, konumundan ayaklanıp deneğin yanına ulaştı. “Emir, son zamanlarda baya yol kat etti. Yeryüzü oyunlarına dahil olan denek kardeşi sayesinde özgürce dolaşabiliyor artık.”

Arkasına dolanarak Emir’in omuzlarını sıktı, yüzü memnun olur ifadeyle bakıyordu. Denek de cevaben; “Size layık bir denek olmak için gerekeni yapacağım efendim.” Diyerek Erdi’yi destekler biçimde konuşuyordu, Uzay ise karşısında yaşananları donuk bir ifadeyle izlemeye devam ediyordu.

“Emir’in içindeki yaratığın potansiyelini tam kapasite çalıştırmak için elimden geleni yapacağım, başardığımda ise isyan harekatı başlayacak, o gün geldiğinde hiçbir kuvvetin bunu durdurmaya gücü yetmeyecek.”