20. bölüm · Yeryüzü Koruyucuları -BAŞLANGIÇ-
19.BÖLÜM (ŞİFACI)
Ders sonrası kafalarını dağıtmak isteyen grup aktivite odasına yani her zamanki yerine gidiyorlardı. Neşe, can sıkıntısından telefonunu çıkardı ve tüm dünyadaki koruyucuların ortak kullandığı sosyal medya olan İyeKor’a giriş yaptı, usulca grubun arkasından yürürken haber akışındaki gönderiler yeterince şaşırmasına neden olmuştu.
“Kardeşim, bir sorun mu var? Furkan’la ilgiliyse ağzına sıçabilirim.” Esra, kardeşinin arkadan yürümesini hayra yormamış, nedenini bilmek amacıyla koluna girmişti. Göz ucuyla sosyal medya uygulamasındaki videoyu gördüğünde kardeşinin yüz ifadesini takındı, “Millet, aktivite odasında kavga var!”
Diğerleri de arkalarına dönüp bir süre Karaman kardeşlere baktılar. “Kimler kavga ediyormuş?” Liya, merakına yenik düşerek kızların baktığı videoya göz gezdirdi. “Galaxi takımı karışmış, büyük olay.” Neşe herkese telefondaki videoyu gösterirken Özgür; “Kız kavgaları her zaman eğlenceli olur, hadi ne duruyoruz.”
Herkes ayaklandığında Kerem’de grubu kaçırmamak adına peşlerinden gitti, nefes nefese aktivite odasına vardıklarında kavganın farklı bir yere evirildiğini fark ettiler. “Millet, Evrin dönmüş!” Esra, büyük bir keyifle söylediğinde Aslı, Evrin’e tokadı yapıştırdı.
Toprak, toplama sınıfın arkasında olduğunu Esra’nın sesiyle fark etmişti. Evrin yanağını eliyle bastırırken ağlıyor gibi görünüyordu, sonunda kahkahalarına dönüştüğünde; “Sen buna tokat mı diyorsun?” dedi, herkesin fısıltılar eşliğinde durum değerlendirmesi yaptığına şahitlik ettiler.
Topluluk; ‘Aslı bunu yanına bırakmaz,’, ‘Deli cesareti varmış kafa tuttu resmen,’, ‘Bu kız kimdi?’, Tarzında fikirlerini beyan ediyorlardı. “Sen ayinlerine devam et bence.” Evrin kahkaha atmaya devam ederken, Neşe telefonuyla çekim yapmaya başladı, Özgür; “Yürü be kızım!” yanındaki yabancı birini dürtüp; “O bizim gruptan,” diyerek hava atıyordu.
“Gördünüz değil mi? İlk tokadı o attı, artık atacağım her dayak nefsi müdafaa sayılır, çek arkadaşım kameraya, Aslı’nın tokadını da çektin mi?” Evrin, topluluğa konuşurken aşırı sinirli hali gözünü kör etmişti, çekim yapan Neşe’yi dahi tanıyamadan kameraya doğru hiddetini gösterdi ve çevik hareketlerle dönüp Aslı’ya sağlam bir Osmanlı tokadı indirdi.
Aslı, çığlıklar eşliğinde kendini yere atarken Evrin ona doğru eğilip alaycı bir tavırla; “İşte sana gerçek bir tokat.” diye söylediğinde Özgür de kalabalığa karşı döndü. “Evrin, Evrin, Evrin!” yeterince bağırdığında grubun kalanı da eşlik ediyordu, bizimkileri gören kalabalık hep bir ağızdan Evrin’in ismini bağırıyordu.
“Özgür! Manyak mısınız, kalabalığı niye delirtiyorsunuz?” Toprak, bu yaşananların daha kötüye evirileceğini düşünüyordu, arkadaşlarını uyarmasına rağmen kalabalık çoktan sürü psikolojisine girmişti bile. Esra, Toprak’ın kulağına eğilip; “Kavga etmeleri gerekiyordu, sakın karışma yoksa zamanın akışını bozarsın.” dediğinde anlamlandıramayan gözlerle bakmaya başladı, bir anlıkta olsa kızların zaman gezginleri olduğunu unutmuştu.
Evrin ve Aslı saç saça girip kavgaya devam ederken kırmızı enerji aura ortalarında belirdi, Toprak iki de bir zaman gezginleri ve Evrin arasında gözlerini gezdirirken Karaman kardeşler kafalarını; ‘sakın karışma!’ anlamında sağa sola sallamaya devam ediyorlardı.
Aslı’nın enerji özü ortalarında şiddetli bir patlama yaratırken kalabalık dumanlar arasında kalmış hiçbir şey göremiyordu. Uzay, koşar adım aktivite odasına giriş yaptığında olanları büyük bir dehşet içinde izlemişti. Evrin’in bedeni öylece karşı duvara savrulurken gördüğünde Aslı’nın üzerine doğru yürüyordu. “Sen ne yaptığını zannediyorsun?”
Aslı bir şekilde sevgilim dediği adamın yanında olacağını umarak kendini acınası bir hale soktu sonra Evrin’i işaret ederek; “Bana saldırdı, öldürecekti, kendimi korudum, lütfen bana inan, Uzay bana inanman lazım.” dediğinde kalabalıktan aksini söyleyen sözler yankılanmaya başlamıştı bile.
“Değneği bile olmayan koruyucuya ayinle saldırırken aklın neredeydi? O kız benim enerji ikizim!” Üstüne yürürken aklından tonlarca fikir geçiyordu, bunlardan en güçlüsü hangi şekilde öldürecek olmasıydı. Toprak çevik hareketlerle Uzay’ın önünde set oldu. “Şimdi sırası değil,”
“Biri gardiyanları çağırsın artık!” Toprak, put gibi duran kalabalığa seslendiğinde birkaç kişinin hareketlendiğini gördü sonra arkadaşına döndü. “İkimizin de sahipsiz kalmasını istemiyorsak bir şeyler yapalım, Evrin’i kurtarmamız gerek.” Omuzlarından tutarak sarstı, aklınca kendine getirmeyi deniyordu.
“Alin için yaptığım şifa tılsımı hala sende değil mi, nerede?” Uzay sonunda anın getirdiği öfkeden sıyrılmış ve sağlıklı düşünmeye başlamıştı. “Odamdaki sağ komodinde.” Toprak yerini tarif ettiğinde, Uzay arkadaşını Evrin’in yığılan bedenine doğru ittirdi. “Ben gider alırım, sen en acil şekilde Evrin’i toprakla temas edebileceği bir yere götür, çabuk!”
Uzay portal açarak içinden geçip gittiğinde Toprak da koşarak Evrin’in yanına gitti, çabucak kucağına alıp götürmeye çalışırken arkadaşları da peşinden gidiyorlardı. Sonunda karargahın dışına çıktılar, en yakındaki ağacın gölgesine bıraktığında diğerleri de etrafında toplanmıştı bile. “Hepsi benim yüzümden, Aslı’ya karşı çıkmasaydım kavga yaşanmayacaktı, özür dilerim.” Alin, Liya’nın tam arkasından konuştuğunda bütün gözler ona döndü.
“Saçmalama senin bir suçun yok, kavgaya karışmak Evrin’in kendi seçimiydi.” Neşe bir yanından Alin’e sarılıp onu rahatlatmaya çalışıyordu. “Korkma, kendi istemediği sürece şifacıya bir şey olmayacak.” Diğer yandan da Esra sarıldığında gözlerini yerde bilinçsizce yatan Evrin’e sabitlediler.
Bulundukları yere portal açıldığında elinde şifa tılsımı ile Uzay belirdi, hızlı hareketlerle Evrin’in göğsüne doğru tutuyordu. “Sende elini koy, birlikte daha güçlü oluruz.” Toprak’a da yardım etmesi için direktifini verdiğinde beraberce tılsımı bedenin üstünde tutup hasar enerjisini çektiklerini hayal ettiler, tılsım parlamaya başladığında karargahta olaya şahit olan meraklı gözler etraflarına toplanmıştı bile.
Tılsım iyice yandığında daha fazla dayanamayacaklarını anladılar, öylece boş bir yere fırlattıklarında toprağın içine gömüldü. Evrin’den hareketlenme geldiğinde iyileştiğine sevinen herkes kendince kutlama yapıyordu, Alin bile fısıltıyla; “Çok şükür iyisin.” diyebilmişti.
Gözlerini usulca birkaç kez kırpıştırıp enerji ikizlerini gördüğünde gülümsemeye çalıştı. “Neler gördüğüme inanmayacaksınız.” Gözleri tekrar kapandığında yerden apar topar kaldırıp kucağına alan kişi bu sefer Uzay oldu. Kalabalığın arasından geçerken birçok meraklı gözler eşliğinde karargah hastanesine götürüyordu, içten içe Evrin’e teşekkür etti, sayesinde Aslı’dan kurtulmak için bir nedeni olmuştu, sağlam bir neden.
---
1 HAFTA SONRA…
“Yine halledemediğin bir şey olursa beni aramaktan çekinme olur mu?” Yeni eleman başını olumlu anlamda salladığında memnuniyetle gülümsedim, Hüseyin abi hala işi bırakmama karşı olsa da kararıma saygı duymuş en kısa sürede yeni elemanı eğitmem karşılığında işten ayrılabileceğimi söylemişti.
Mesai bitiminde her zamanki gibi kapının dışına oturdum, iki kişi idare ettiğimizden sızlanmadan günü bitirebilmiştim. Hüseyin abi içeriden iki çayla gelip yanımdaki boş sandalyeye oturdu, cebinden son haftalığımı çıkardığında yine utana sıkıla almıştım. “Senin yerini tutmayacak ama bulduğun eleman da gayet iyi çalışıyor, gel uğra bak kapımız sana her zaman açık biliyorsun.”
İkram ettiği çaya şeker atıp karıştırdım, bir yudum alıp tadına baktıktan sonra; “Sağ olasın abi, uğramaz olur muyum? Bulduğum her fırsatta geleceğim.” Dedim. Yalan söylemiş olmak hoşuma gitmiyordu ama insanlara da koruyucuları anlatamazdım, ben zar zor ikna olmuşken daha önce hiç enerji aurası görmemiş birine anlatabilmek dünyanın en meşakkatli işiydi.
Çayın kalanını sessizce içip bitirdiğimde son kez vedalaşıp börekçiden ayrıldım, usulca evime doğru yürürken hala küçük bir yanım ‘kararından emin misin?’ diyerek beni zorluyordu, istemsizce attığım adımların, beni Nermin annemin mezarına götürene kadar düşüncelerimle boğuştuğumun farkında değildim.
Girişteki plastik sürahiyi alıp hayrat çeşmesinden biraz su doldurdum, elimde sürahiyle mezarın başına vardığımda ilk önceliğim yabani otlardan kurtulmak oldu. “Annem ben geldim, özledin mi kızını?” sanki son görüşmemizden sonra bir asır geçmiş gibi ot bağlamıştı yine, toprağını bir güzel temizledikten sonra daha önce ektiğim karanfillerinin kuruyan yapraklarını topladım ve getirdiğim sürahiyle diplerine su döktüm.
“İsyan gününde yanında kalmaya devam etmem seni çok mutlu etmişti değil mi? Bir yanın beni gerçek aileme vermeyi hiç istemedi.” Yüzü bir siluet gibi gözümün önüne geldiğinde istemsizce dokunmak istedim, elimi uzattığımda dumanlar içinde kayboldu.
“Bir süre sana yaptıklarının bedelini o Erdi denen şerefsize ödetmek için koruyucuları kabul etmek istedim ama başıma gelmedik şeyler kalmadı.” Aptallığıma güldüğümde Nermin annem yaşasa neler diyeceğini de içimden tahmin ediyordum. ‘Bunların hepsini bir tecrübe olarak al ve yoluna devam et, ilahi adalet er ya da geç yerini bulur.’
İlahi adalet, ne zaman tecelli edecek kestiremiyordum çünkü Aslı’nın bile bir şekilde benimle olan münakaşasından sonra sıyrılacağından adım gibi emindim. “Daha akıllıca seçimler yapmaya karar verdim annecim, adaletin yerini bulması için bizzat müdahale olacağım.” Başındaki isim yazan mermere dokundum, yapacağım şeyler için şimdiden özür dilemenin bir başka yolunu dener gibiydim.
Oturduğum yerden kalktım, karargahta yaşanan kavganın duruşması 1 saate görülecekti, şansıma koruyucu mahkemesinin neye benzediğini de öğrenmiş olacaktım. Mahalleyi öylece aştığımda öncelikli olarak eve uğrayıp duruşma için şık bir şeyler giymek oldu, normalde insanların dünyasında da bu tarz duruşmalarda şık ve resmi görünmenin önemli olduğunu düşünüyordum, gerçi katiller ve canilerin de benzer durumdan indirim almasına karşı olsam da iyi hal indirimi denen zırvalıklar her zaman olacaktı.
Mezuniyet sonrasındaki iş görüşmelerinden kalan takımlarımı jilet gibi üstüme çektikten sonra otobüse bindim, işin kötü yanı Nermin annemin evinden karargaha gitmek en az 2 aktarma yapmama neden olacak kadar uzaktı. Sonunda vardığıma sevineceğim hiç aklıma gelmemişti, yakın zamanda bana ait olan değneğime kavuşup yol çilesinden boyut sıçraması yaparak kurtulmak istiyordum.
Kapıda annemi görmemle bana sarılması bir oldu, yanında babam arkasında da arkadaşlarımın hepsi beni bekliyordu. “Güzel bir karar çıkacak bundan eminim.” Desteğini de olumlu düşüncelerini söyleyerek belli ediyordu sırasıyla herkes desteğini gösterdiğinde mahkemenin yapılacağı birime doğru yürümeye başladık, grubun içinde olmayan Uzay sonunda karşı cepheden koşarak yanıma gelmeyi başarmıştı.
“Tan ailesi sağlam hazırlanmış, kayıt alanları ve şahitleri teker teker susturmaya çalışmışlar fakat birkaç tanesinden anı akışı almayı başardım, 2 kişi de bizim lehimize bizzat şahitlik yapacaklarını söylediler.” Uzay’a ‘anladım.’ Dercesine kafa salladım.
Günlerdir ben çalışırken gizlice kanıt toplamaya çalışıyordu, grubun geri kalanı da yardım etmeyi ve şahitlik yapmayı kabul etmişlerdi, içten içe bu kadar kısa zamanda samimi ve içten dostlara sahip olduğum için şükrediyordum.
Sonunda duruşmanın görüleceği alana geldiğimizde bizimkileri izleyen ve şahitler bölümüne bıraktıktan sonra bende davalı/davacı sandalyelerinden birine geçtim, herkes sessizlik içerisinde savcı, baş hakim ve diğer üye hakimleri bekliyordu, kimsenin daha önce Aslı’ya kafa tutmadığını varsayıyordum çünkü izleyen bölümü tıklım, tıklım olmuş kapılar açık tutulduğu için dışarı taşmıştı.
Sonunda Aslı ve yandaşları duruşmanın yapılacağı alana geldiğinde keyfi gayet yerinde olmalıydı çünkü bana karşı resmen zafer kazanmış gibi seviniyordu, o yerine otururken ben moralim bozukmuş gibi davranıyordum, ne olursa olsun yine ceza alacak ve bana karşı artık bu kadar cesaretli olamayacaktı.
Yargılayacak olan karar vericiler de geldiğinde telefonuma gelen mesajla irkildim, göz ucuyla baktığımda; “Baş Hakim’e rüşvet vermişler, Toprak kanıtı birazdan mahkemeye ulaştıracak, mümkün olduğunca oyala” Yazıyordu, kimden geldiğine baktığımda tanıdık biriydi elbette. Göz ucuyla mesajı gönderen Uzay’a ‘tamam’ anlamında göz kırptım.
“Dosya No: 2019/128 Karargah sınırları içerisine darp suçu, duruşmayı açıyorum.” Tokmağını kaldırıp tabağına vurduğunda salonda tok sesten başka bir şey duyulmadı, ardından savcı ayağa kalkıp; “Mağdur Evrin Ulus Gök, karargahta eğitim görmeye devam ettiğini ve değneği dahi olmamasına rağmen sanık Aslı Tan’ın kendisine enerji özü ile saldırdığı şikayetiyle dava açmıştır.” Davanın konusunu belirttiğinde hakim Aslı’nın oturduğu alana bakarak; “Tarafınıza atılan iddialar için ilk savunmanızı yapınız.” Diyerek söz hakkı verdi.
“Aktivite odasında lideri olduğum galaxi takımında yer alan Alin Görgün ile konuşuyorduk, karşılıklı olarak seslerimiz yükseldiğinden kavga olarak varsayıldı. Evrin adlı şahıs, konu onunla ilgili değilken müdahale etmek istedi ve üstüme saldırdı, karargah hastanesinden alınan darp raporunu delil olarak mahkemeye sunuyorum, beni öldürmeye çalıştı hakim bey elinden kurtulamayacağımı anladığımda mecbur kaldım, yaptığım müdahalenin nefsi müdafaa olarak sayılmasını talep ediyorum.” Aslı’nın ilk savunmasından sonra duruşma salonunda büyük bir uğultu baş gösterirken görevliler katılımcıları susturmaya çalışıyordu.
“Sessizlik.” Hakim de tokmağını birkaç kez masaya vurarak sükunetin sağlanması için müdahale etmek durumunda kalmıştı. “Evrin Hanım, Sanık Aslı Tan ve Alin Görgün arasında yaşanan tartışmanın sizin ile alakalı olmamasına rağmen konuşmalara müdahale ettiğiniz iddialarında bulunuyor, bu konu hakkında duruşmadaki ilk savunmanızı yapınız.”
Benzer bir iddiada bulunacağını tahmin ettiğimden birkaç gün önce Alin ile ağız birliği yapma kararı almıştık çünkü ikimizin de Aslı’dan nefret ettiği apaçık bir gerçekti, gayet haklı bir tavırla ayağa kalkarak ilk savunmamı yapmak için hazırlandım. “Hakim Bey, Alin ile 15 yaşından beri tanışıyoruz ve kendisi yakın arkadaşım diyebileceğim kişilerdendir. Galaxi takımına girmeden önce ve sonrasında Aslı Tan tarafından ayrımcılığa uğradığına şahit oldum, kendisi sadece takım arkadaşına değil bana ve karargahtaki birçok koruyucuya zorba eylemlerde ve sözlü tacizde bulunmaktadır. O gün Alin Görgün hiçbir şekilde kaba kuvvette bulunmamasına rağmen Aslı Tan tokat atmıştır, arkadaşımın kendini koruyamayacağından endişeliydim ve ilk niyetim arkadaşımı kurtarmaktı.”
İzleyen kitleye doğru elimi uzatıp şahitleri gösterdim. “Şahitlerin dinlenmesini talep ediyor ve mahkemeye sunduğumuz anı akışı raporlarını siz değerli karar vericilere sunuyorum.” Anı akış raporlarını ve Neşe’nin çektiği kavga görüntülerini mahkemeye sunduğumuzda doktor tarafından alınan Aslı’nın enerji özü kalıntıları raporunu da kararı verecek olan heyete uzattım.
Bir süre iki tarafın da verdiği kanıtlara göz gezdiren heyet kulaktan kulağa fısıldaştıktan sonra baş hakime sözü devrettiler. “Talebiniz kabul edildi, duruşma süresince ismi geçen Alin Görgün’ü şahit kürsüsüne çağırıyorum.” Alin, şahit kürsüsüne çıktığında, yasaların önünde doğruyu söyleyeceğine dair yemin ederek başladı. “Beni takımına kabul etmesinin tek nedeni; enerji ikizim ve kendisinin kuzeni olur, Tuğra Sancar’ın ayak diretmesiydi, 2 ay önce yeryüzü oyunlarında büyük bir yara aldı ve hala hastanede yaşam savaşı veriyor efendim. Aslı Tan, bunun benim suçum olduğunu söyledi ve bu yüzden de haksız sebeplerle beni takımdan attı, nedenini sormak için aktivite odasındaki konuşmalarımız tehditli kavgaya dönüştüğünde Aslı bana tokat atan kişi oldu, Evrin’in tek niyeti beni o anda koruma amacıydı çünkü ben hayatta kendimi savunamazdım.”
Fazladan haklı sebep ekleyerek beni savunduğunda karşıdan minnetle gülümsedim, Alin gibi birkaç kişi daha benim ve Aslı için şahitlik yaptıktan sonra delillerin ve şahitlerin anlattıklarını tartışıp bir karar varılması hususunda duruşmaya yarım saatlik bir ara verildi.
“Toprak nerede kaldı, fazla vaktimiz yok?” Duruşma başında Uzay’ın mesajına istinaden sorumu da ona yönelttiğimde cebindeki telefona sarılıp rehberden numarasını buldu, birkaç çalıştan sonra açtı. “Duruşma bitmek üzere neredesin sen?” Hattın ucunda soluk soluğa birkaç defa nefes verdiğinde bir şeylerden kaçıyor gibi bir izlenim oluşturmuştu, biraz daha sessizlikten sonra; “Aslı’nın muhbirleri beni buldu kaçmaya çalışıyorum, portal falan açın bana yoksa yetişemeyebilirim.” Dediğinde Uzay ceketinin cebinden değneğini çıkarıp spiral şeklinde bir portal yarattı.
“Portalı görebiliyorum beni içine çek.” Nefes alışverişi öyle hızlıydı ki son dakikada atlamayı başarmıştı çünkü hemen önümüze elinde kaset benzeri bir cisimle yerdeydi. “Elime vurdu puşt, düşmüştü, son anda yakaladım.” Kaset gibi olan cismi bana uzatırken yerde hala nefesini düzene sokmaya çalışıyordu.
“Sana güvenmediğimden değil ama yine de bir kontrol edelim.” Uzay, ben tam alacakken ellerimizin arasından bir hışımla çekti. Değneğini cisme dokundurup ardından kafasına tuttu, anı akışını zihninde kontrol ederken gözleri komple beyaza dönmüştü, bir süre öyle kaldıktan sonra gözleri yine eski halini aldı ve süper haber, gülümsüyordu. “Vay adi herif, 5 milyon para almış.”
Ailem ve geri kalanı da konuşmalara kulak misafiri olduğunda kısaca özetleme gereği duydum. “Millet iyi haber, karar verecek olan hakim, Tan ailesinden rüşvet almış ve kanıtta elimizde, Aslı artık paçayı sıyıramayacak.” Şimdiden haklı zaferini kutlayan kişi artık bendim, beni destekleyen arkadaşlarım da dahil herkes tebrik etmeye başlamıştı bile.
Yargı kolları tekrar yerlerine geldiğinde duruşmanın başlaması için gereken açılış komutu verildi. “Yarım saatlik bir aradan sonra hakimler kararını verdi, herkes ayağa kalksın davanın kararını açıklıyoruz.” Şimdi elimdeki kozu salmanın tam sırasıydı masada açık etmem için bekleyen kaseti elime aldım. “Karar açıklanmadan önce bu duruşmanın adil bir şekilde yapılmadığını belirtiyorum ve karşı taraftan rüşvet aldığınız için sizi kınıyorum.” Dediğimde salonda uğultular yükselmeye başlamıştı bile.
“Rüşvet mi? Karargahın yeminli hakimine ne cüretle iftira atmaya kalkarsın!” Panik duyguları alevlendiğinde dediklerimde ne kadar haklı olduğumu biliyordum, uğultular eşliğinde elimdeki kaseti sallayarak duruşmayı izleyenlere gösterdim.
“Kanıt olmasaydı iftira diyebilirdim, lütfen yansıtın görüntüleri bu rezilliği görmeyen kalmasın.” Uzay yanıma ulaşarak değneğiyle önce kasete dokundu sonra mahkeme salonuna yansıtmaya başladı, baş hakim sıfatındaki adamın açıkça Aslı’yı savunan avukat aracılığıyla para alıyordu, herkesten ‘yuhalama’ sesleri duyulduğunda ne olacağı artık belliydi, benim haklı zaferim.
Duruşma ertelendi fakat mevcut geçerli karar Aslı’nın 1 yıl boyunca koruyucu mesleğinden ve karargahtan uzaklaştırılması oldu, benim tarafımda olanlar haklı zaferimi tezahüratlarla kutlarken mahkeme salonundan ayrıldık, ailemin referansıyla ilk kutlamayı yaşlı çınarın gölgesinde yapmaya karar vermiştik, önceki kuşak ile bizim kuşağımız bir aradaydı bu sefer.
“Öncelikle davamda bana yarımcı olan, desteklerini esirgemeyen herkese çok teşekkür ederim, sizler olmasaydınız bunu asla başaramazdım.” Eskiden bu kadar hırçın ve sonunu düşünmeden hareket etmemin sebebini karakterime bağlardım fakat bu son yaşananlardan sonra daha net anlamıştım, Nermin annem vefat ettikten sonra kendi canım dışında kaybedecek hiçbir şeyim kalmamıştı ve bu yüzden yaptığım eylemlerin de sonunu düşünmüyordum.
Şimdi yanımda olan onca insanı gördükçe fevri hareketlerimin onları da etkileyeceğine emindim, artık tek başıma bir evde günlerimi geçirmiyordum çünkü. “Sen belki de ilk kez, koruyuculara haksızlık gördüğünde susmamaları gerektiğini öğrettin, eğer o gün kavgamıza müdahale etmeseydin şimdiye kadar dışlanmış ve zorbalığa uğruyor olurdum bu yüzden sana çok teşekkür ediyorum Evrin, bir kez daha hayatımı kurtardın.”
Alin ayağa kalkıp kocaman sarıldı, teşekkürünün içtenliğinden hiç şüphem yoktu, onu gören kızlar da ayaklanıp sarıldığında sıkışık bir yumak olsak da birliğin ne kadar güçlü olabileceğinin canlı bir kanıtı olarak duruyorduk. “Bizi niye unutuyorsunuz?” Özgür ve diğerleri de katıldığında daha da büyük bir sevgi yumağı olacağımızı tahmin etmediğimden baya havasız kalmıştım, ben sızlanmaya başladığımda sevgi yumağını sonlandırdık.
“Şunlara baksanıza tam bir takım gibi olmadılar mı?” Annem kendi arkadaşlarına bakarak bizim hakkımızda fikirlerini belirtmeye başlamışken Uzay’ın annesi Aydan Hanım da tam yanından ona katıldı, “Kaç kişiler bir bakalım, 9, takım kurmak için ideal bir sayı bence de.” Oradan Selin Hanım annemlere doğru; “Biz 8 kişiydik fazlasıyla yeter.” Diyerek aralarında muhabbete dalmışlardı.
Hep birlikte yerlerimize geçtiğimizde kızlar benden daha heyecanlı gibiydi, annemlerin muhabbetine ortak olmayı seçmişlerdi. “Tanışmamız çok absürt şekilde olmadı mı?” Liya ortaya attığı yeni bir konuyla herkese söz hakkı tanımıştı, Özgür; “Sormayın karargaha ilk gelişim kavgayla başladı.” Dediğinde Liya yanından dürttü. “Ben seni gördüm biliyor musun? Bende annemle ilk kez gelmiştim o gün, gerçi bizim ikizler bana bakarak gülüyorlardı.” Top Karaman kardeşlere döndüğünde ikisi de aynı anda; “Yanlış anladın biz sana gülmemiştik ki?”
Sonra şaka yapar bir tavırla Esra; “Gerçi karargaha gelmende biraz parmağımız olabilir,” dedi. Liya kafası karışmış bir yüz ifadesiyle kızlara bakarken o haline bir kahkaha patlatıp dürttüm, “Ya, gördün mü? İlk tanıştığımız gün dersten sonra kızlar bana böyle bir cümle kurduğunda bende bu tarz bir tepki vermiştim.”
Grupça gülüp eğlenirken aramızdaki sessiz kendini belli etmişti. “Alin, bir sorun mu var?” Göz ucuyla ara sıra baktığımda sürekli telefonunu kontrol ettiğini görmüştüm haliyle içimdeki meraklı rahat durmayarak muhatabına sorumu yönelttim. Alin; “Tuğra işte, hastaneden ararlar diye rahat oturamıyorum. Aslı sağ olsun sonunda takımdan attı, ona yıllardır katlanmak yeterince eziyet gibiydi zaten fakat bunun nedeninin sevdiğim adamın zarar görmesi olacağını düşünememiştim.” dediğinde gözlerinin dolduğunu görebiliyordum.
Bazı şeyler için teselli hiçbir işe yaramıyordu ve maalesef bu konu onlardandı, yine de ortak olabileceğimi düşünerek tırnak etlerini parmaklarıyla yolmaya çalıştığı elini tuttum. “Her zaman bir umut vardır, sakın üzülme ne olur.” Son anda üstümde kullandıkları şifa tılsımı aklıma geldiğinde; “Alin, şifa tılsımı! Biz bunu niye düşünmedik ki?” Ben apar topar ayaklandığımda sorgu dolu tüm gözler beni izliyordu.
“Uzay, daha önce üstümde kullandığınız şifa tılsımı nerede?” Soruyu yönelttiğim kişi panik havasıyla kalkıp savurgan birkaç hareketiyle sağı solu gösterip kem, küm ediyordu, “En son enerjiyi nötrlesin diye toprağa attık, dur getireyim ama ne yapacaksın?”
“İyileştirmemiz gereken biri daha var çünkü.” Dediğime kısaca soru soran bakışlarını atsa da gitmekten geri durmadı, bizim ekip komple ayaklandığında Toprak; “Kişisel bir tılsım değil sadece etkilerini hafifletir, işe yarayacağından emin misin?” diye sordu. “Gerekirse ben varım, tılsımı enerji ikizleri için kişiselleştiremez miyiz?” diyerek nam-ı değer ‘kitap kurdunun’ sorusuna, soruyla cevap vermiştim, düşünmek için biraz zaman istedi.
“Tılsım işlerinden Uzay anlar sen ona sor en iyisi,” diyerek topu arkadaşına atmayı seçti. O sırada babam; “Deneyin bakalım, belki şansınız yaver gider ve işe yarar.” yanımıza geldiğinde desteklercesine cevap verdi. Uzay sonunda elinde taşla geri döndüğünde gelmek isteyen arkadaşlarımızı da alarak karargah hastanesinin yolunu tuttuk.
Yolda kişiselleştirme konusunu sorduğumda yapılabileceğini fakat önce hastayla empati kurmam gerektiğini ve içten bir şekilde iyileşmesini istemem gerektiğini belirtti, yıllar önce konuyu bir ara Alin’den yana açtığını ve benim düşüncelerimi sorduğunu hatırlıyordum, sanırım ben farkında olmasam da gizliden gizliye yardım etmemi sağlamıştı.
Hastanenin içine girerek koridor boyunca yürüdük, Aslı sağ olsun beni de ölümün eşiğine getirdiği gün Evren ile daha fazla sohbet etme imkanı bulmuştum, şifa güçlerimin kardeşim sayesinde ve onun ata miras yeteneği olduğunu öğrenmiştim. Toprak haklıydı, enerji ikizlerinin ata miras yetenekleri de birbirine benziyordu. Mesela annemin miras yeteneği hayat verirken Erdi’nin ki can alabiliyordu, zıt bile olsa birbirine benzer olması beni acayip şaşırtmıştı.
Yoğun bakım ünitesinin önüne geldiğimizde görevli hemşirenin herkesin girmemesi gerektiğini sadece hastaya yardım edebilecek kişilerin gelebileceği direktifini verdiğinde Alin, ben ve Uzay’ın girmesi konusunda karar kıldık. Koruyucu kıyafetleri giyindikten sonra Alin, enerji ikizinin kaldığı yatağa kadar eşlik etti.
Kafasını yan döndürmüş olsalar da sırtına aldığı yaradan dolayı yüzükoyun yatıyordu, başındaki monitör sürekli değerlerini ölçtüğünden tekdüze ‘bip’ sesi çıkarıyordu. Ben öylece bakakalmışken Uzay omzuma dokundu; “Hadi neyi bekliyoruz?” İçten içe; ‘Kendimi hazır hissetmeyi bekliyorum.’ Diyemeyeceğimden derin bir nefes aldım.
Alin; “Herkes; sevdiğinden ne yapacağını kestiremedi, ilk aklına gelen kendini siper etmek oldu diyerek beni teselli etmeye çalıştı. 1 Aydır ne yaşadığımı bir ben bir Allah biliyor, düşünün sırf kötü bir şey olabilir diye dokunamıyorum bile.” Empati kurarak hastalık enerjisini alabileceğimi biliyor olmalıydı ki sahip olduğum gergin ruh halimden anlamış ve bir şekilde yardım etmeye çalışıyordu, istemsizce bir elimde tılsım varken diğer elimi de Tuğra’nın yarasının üstüne koydum.
‘Acılı arkadaşım seni çok özlemiş, lütfen bize geri dön.’ Kollarımın damarlarından siyah gölgeler geçmeye başladığında Tuğra’nın sırtında olması gereken acıyı kendi sırtımda hissediyordum, işin iyi yanı doğru yolda olduğumu artık biliyordum. Acı yavaşça artıyor ve dayanmamı güçleştiriyordu, benim zorlandığımı gören Uzay; “Sana destek olalım mı?” dediğinde zorlukla kafamı olumlu anlamda salladım.
Alin ve Uzay ellerini, bana dokunmak için uzattı fakat hala tam manada hafiflettiklerini söyleyemezdim. Ben zorlandıkça içimden bir ses; ‘Ben olmadan tam potansiyelde kullanamazsın, yardım etmeme izin ver.’ Ses bana ait gibiydi ama Evren’in söylediğine adım gibi emindim. ‘Daha fazla dayanamıyorum kardeşim, sen devam et.’ Kendi sesimi dinlerken bedenim üstündeki irademin iplerini saldım.
İstemsizce hiçbir şey değişmemiş gibiydi, aynı odadaydım, aynı şeyleri görüyor ve aynı şeyleri duyuyordum, tek fark artık bedenimi kontrol edemiyor olduğumdu. Acıyı hissetmiyordum, sırtıma vuran o sızı kaybolmuştu sanki. Evren’in daha da ileri gittiği belliydi, bu durum Uzay’ın dikkatinden kaçmamıştı. “Evrin, bu kadarı fazla kendine zarar vereceksin!”
Gözleri dehşet ifadesine bürünmüştü, hakimiyet kuramadığım gözlerim Uzay’ı radarına aldığında Evren’in kontrolündeki bedenim; “Ben Evrim değilim!” dedi. Kardeşim gerçekten böyle mi görüyordu dünyayı? Ona ait olmayan bir bedende sanki kendi yaşıyormuşçasına izlediği bir hayat vardı, bunca senedir deneyimlediğini ilk kez yaşamam sanırım sadece bana tuhaf geliyordu.
Alin ile birbirlerine baktıktan sonra gözleri yeniden bedenimde sabitlendi, Evren son raddeye kadar iyileştirmeye devam ediyordu. Yaşananları öylece arka perdeden izlerken bedenime çekilen siyah gölgeler kayboldu, ben bundan sonra neler olacak diye düşünürken Tuğra’nın üstündeki yaradan elimi çekti, artık yeri sadece normal bir et parçası gibiydi, monitör deli gibi öterken hasta gözlerini yavaşça araladı.
“Tuğra! Yaşıyorsun, gerçekten yaşıyor, gözlerini açtı.” Alin, ilk hasta yatağındaki sevgilisine doğru hamle yapmış olsa da sonrasında bulunduğumuz yerden ayrılıp en yakınındaki hemşireye haber vermek için koştu. “Hastalık enerjisini atman gerek, gidelim artık.” Uzay, portal yaratırken Alin geri gelip bedenime sarıldı, hissedememenin verdiği garipseme ile izlemeye devam ediyordum.
“Bundan sonra ne olursa olsun yanındayım, sen bana canımın içini geri verdin.” Alin daha çok sıksa da hala bir his belirtisi alamamak tamamen korkutmaya başlamıştı. Bedenim artık daha fazla ayakta duramıyor gibiydi, göz perdesi siyaha bürünüp yine dünyayı görmeye devam ediyordu.
“Evrin’in artık götürmem gerek, yine ziyarete geleceğiz.” Uzay, bedenimi Alin’den ayırıp portalın içine çekti fakat gözlerim artık daha fazla açık kalamadı. Bir süre daha hissizlik ile devam eden dakikalar sonunda gözlerimi öz irademle yeniden açmayı başardım, sırtımda çimleri hissedebiliyordum artık.
Buğulu bakan gözlerim, tepemde oturur vaziyette beni bekleyen Uzay’ı seçebiliyordu, öylece birbirimize bakarken neler olduğunu çözmeye çalışan surat ifadesine tepki bile vermeden öylece süzmeye devam ediyordum. “Evrim’i arıyorsan burada yok.” Dediğimde allak bullak ifadesi yerini dehşet içinde izleyen gözlere bıraktığında iştahlı bir kahkaha attım, yatar vaziyette sıkılıp doğrulmaya çalışırken birkaç hamle geri kaçışını izledim ve bu daha da çok gülmeme neden olmuştu. “Şaka yapıyorum, gel buraya deli.”
Kısa süreli bir tereddüt yaşasa da açtığım kollarım karşılık buldu, bir süre sessizce birbirimize sarıldık. “Hastaneden beri tuhaf şeyler oluyor, kafam karıştı ama sen açıklamak yerine şaka yapıyorsun.” Başından beri onu keklediğimi düşünüyor olmalıydı, yeteneği tam potansiyelde kullanabilmek için kardeşime ihtiyacım vardı fakat bunu kime anlatsam inanmayacaklarını bildiğimden söyleme gereği duymamıştım, gerçi şimdi inanmayacak olsa da söylemenin bir zorunluluk olduğunun farkındaydım.
“Evren’in şifacı yeteneğini tam olarak kullanabilmek için ruhlarımızı değiştik, tamam garip geliyor olabilir ama dünyayı benim gözlerimden nasıl deneyimlediğini gördüm çok tuhaftı, her şeyi görüp duyuyor ama hissedemiyor.” Karşımda sevdiğim adamın; ‘yarısını anladım, yarısını anlamadım,’ bakışlarını izlerken, daha anlaşılabilir olarak nasıl açıklayabilirim diye düşünüyordum.
“Doğmadan ruhlarımız birbirine bağlandığı için aslında yıllardır aynı bedeni paylaşıyormuşuz,” Biraz daha açıklama yaparak anlamış olmasını umuyordum, bana dahi akıl almaz gelirken başkasının bunu mantıklı bir kalıba sığdırabileceğini düşünemiyordum çünkü.
Bir süre kendi içinde muhakeme yaptıktan sonra; “Toprak o zaman başından beri haklıydı, kimsenin sahipsiz olduğu falan yoktu, ne kadar aptalmışım.” Dediğinde bu sefer kafası karışan bendim, bunu da “Anlamadım ne demeye çalışıyorsun?” diyerek suratına cevap vermesini isteyen yüz ifademle izah etmeye çalıştığımda Uzay’ın yüzü üzgün bir halde yere eğildi.
“Senden uzaklaşmam tamamen sahipsiz koruyucu olduğumu düşünmemdi, yılların hatırını bir kalemde silip seni asıl hak edene bırakmak en doğru seçenek gibi gelmişti.” Klasik hareketini yaparak gözlerini benden kaçırarak suçlu hissettiğini tescilletirmiş oldu fakat ben asla Uzay’ın bu tarz saçma şeylerden dolayı kendini suçlamasını istemiyordum.
Ona doğru bir hamle yaparak kocaman sarıldım, istekli göründüğümü göstermek için kollarımla daha da sıktığımda karşılık verdi, kafamı omzuna yasladığımda o da kafasını bana doğru yasladı. “Seni asla önemsiz şeyler yüzünden suçlamayacağımı biliyorsun, öz ailemden bile önce en değer verdiğim insansın.”
Gerçi benden uzaklaşmak için Aslı’yla yakınlaşmasını affedememiş olsam da göz ardı etmeyi seçecektim, her kim olursa olsun aramıza giremeyeceğini bu olaylar sayesinde tekrar tescilletmiş olmamızın haklı gururundan yaşanmış olan olumsuzlukları yok sayma kararı aldım. Kafamı yasladığım omzundan kaldırıp bir süre yüzünü inceledim, sessizce birbirimize bakmayı sürdürüyorduk. Uzay bir milim yaklaştıkça bende yaklaştım, gittikçe aramızdaki çekimin büyüyüp alevlendiğini görmemek aptallık olurdu.
Dudakları karşıdan davetkar görünürken benden önce davranıp benimkinin tadına baktığında bir süre sadece nefeslerimizin birbirine karıştığı seslerle muhteşem bir an yaşıyorduk, mantık kendini bilinçaltının uzak köşelerine yollarken sadece üreme içgüdüsü taşıyan hormonlarımızın kontrolünde öpüşmeyi sürdürdük, saçlarımdan birkaç tutam bütün büyüyü bozma girişiminde bulunurken gülerek birbirimizden ayrıldık.
“Aklımda bir fikir var ama hiç hoşlanmayacaksın.” Dediğimde tekrar öpmek için hareketlenen bedenini geri çekti, şu an aklında bir şey oluşmadığına emindim çünkü boş gözlerle süzüyordu.
“Benim hoşlanıp hoşlanmamam önemli değil zaten ben istemesem de yapacaksın.” Aklıma koyduğum şeyde ne kadar kararlı olduğumu bilmesinden oldukça memnundum, bana engel olmak yerine destekleyeceğini görmek oldukça iyiydi çünkü onsuz bunu yapmam mümkün değildi.
“Annem, bana biraz anlattı. Babanı, benimle ilgili vaatlerle kandırıp yıllardır korumak için sessiz mücadele vermişsin. Artık o vaatlerini yerine getirelim, ben her an başıma bir şey gelecek mi diye düşünmekten çok sıkıldım, yanında olduğumdan emin olursa artık öz ailen ile karşı karşıya gelmek zorunda kalmazsın.” Sabırla bitirmemi beklese de isteğim onu memnun etmemiş gibiydi, bir açıdan kendime tehlikeye attığımın farkındaydım.
“Evrin, dediğin mantıklı olabilir ama onu tanımıyorsun, kandırdığımızı anlarsa işler daha da sarpa sarar, işte o zaman babamın gazabıyla yüzleşiriz.” Endişeli ifadesini beni ne kadar düşündüğüne yorsam da babasına bir nevi gerçekleri söyleyecek ve dürüst olacaktım eğer gidişat kusursuz işlerse, sadece başımdaki bela değil tüm yeryüzü rahat bir nefes alacaktı.
“Gerekirse zihin yoluyla haberleşip ağız birliği yaparız, istediğini aldığını düşündüğü için çok fazla kurcalamayacak bile, babanı tam tanımıyor olabilirim ama hakkında bildiğim en önemli şey; sonucu, gidişattan daha çok sevdiği. Lütfen bu seferlik güven bana, tamam mı?” Israrcı tavrımı sürdürdüğümde dahi tereddütlerini bastıramıyordum, kısa bir süre düşünmek için kendine zaman tanıdı.
Bir süre ciddi olup olmadığım hakkında kendi içinde muhakeme yaptıktan sonra bulunduğumuz yere portal açtı. “Hest-a Mayp-u Kaedov.” Neden sürekli bu ayin cümlesini kullandığını anlamasam da önümüzde oluşmuş portaldan sorunsuzca geçtik, bir süre boş koridorda yürürken az ileride gelen adamlardan biri Uzay’a selam vermeden ilerlemedi, yanında yabancı biri olarak beni gördüğünde boş gözerle süzüp gitti.
Önümüze çıkan ilk kapıyı tereddütsüz, çalmadan açtığında geçmesi için bekledim. Erdi, sakince oturduğu koltuğunda çayını yudumlarken az çok bizim yaşlarımızda bir çocukta ona eşlik ediyordu, göz radarı ikimize çevrildiğinde geldiğime şaşırmış gibiydi. “Güzel haberler getirdiğinizi hissediyorum.” Derken Uzay ilerlemeye devam etti tam arkasından eşlik ediyordum, yanındaki boş gördüğü ikili koltuğa otururken bende tam yanına geçtim.
“Hislerinde yanılmıyorsun baba,” Uzay bu sefer tam aksine ‘baba’ kelimesini bastırmadan konuştuğunda Erdi’nin garipsemesine neden oldu fakat bu hali daha da hoşuna gitmiş gibiydi. “Buraya gelmek için ben ısrar ettim.” Dediğimde sorgulayan bakışlarını doğrudan üzerimde hissediyordum, sanırım benden böyle bir adım beklemiyordu, zaten benden beklenen bir hareketim de değildi.
“Görüyor musun Emir, sevgi nelere kadir. Düşmanlarımın kızını ayağıma kadar getirdi.” Adının Emir olduğunu öğrendiğim çocuk Erdi’ye hak verircesine; “Evet efendim.” Diyerek destekledi. Uzay’ın düşüncelerine seslenerek kim olduğunu çözemeye çalışıyordum. ‘Denek dediğin çocuk bu mu yoksa?’ Kafasını olumlu anlamda salladığında iyice incelemeye aldım, şu ana kadar denek olduğuna dair hiçbir belirti görememiştim.
“Yıllarca başka birine ailem dedim, biyolojik ebeveynlerim beni üstlerinden atmak için sizi bir bahane olarak kullandı, koruyucular deseniz zaten kendini bir şey sanan bir avuç embesilden ibaret, ben diyorum ki aramızdaki savaş baltalarını gömelim ve yeni bir sayfa açalım.” Sözlerim daha çok bir teklif gibiydi ve bunu da açıkça tavırlarımla ifade ettiğimi düşünüyordum, ateş grubu olduğunu bildiğimden duygularımı maskelemeyi başarmıştım bu sayede aslında hala ondan nefret ettiğimi anlayamayacaktı çünkü artık o nefreti yönlendirdiğim yer bambaşkaydı.
Çayından son yudumunu da alarak önündeki masaya geri bıraktı, gözleri bir beni bir Uzay’ı süzüyordu. “Dediklerin ne kadar doğru olsa da bana katılmak için küçük bir sınavdan geçmen gerek.” Teklifime yeni bir şart eklediğinde dahi tavrımı bozmama kararı aldım, kısa bir telefon görüşmesi yaptığında buraya birini çağırdığını duymuştum çok geçmeden de kapı iki kez tıklatıldıktan sonra açıldı.
İçeri giren kişiyi gayet tabi tanıyordum, geçen aylarda bana öldüresiye işkence eden naneli sakız çiğneyen adamın ta kendisiydi. Elinde silahla yanımıza kadar ulaştığında Erdi’de ayaklandı, ağır adımlarla adamın yanına ulaşıp elindeki silahı aldı. “Evrin buraya gel.” İlk kez ismimle hitap etmesine mi şaşırsam yoksa yine öldürmeyi deneyecek olmasına mı bilememiştim, sorgulamadan kalkıp yanına ulaştığımda Uzay’ın sesini zihnimde duyuyordum. ‘O silah senin için değil, gelen için, sınavın bu.’ Erdi o sıra silahı bana doğru uzattı.
Emir fark ettirmeden gelen adamın kollarına arkadan yapıştığında, hedefte kendisinin olduğunu anlamıştı, bir süre çırpınsa da çabaları sonuçsuz kalıyordu. “Yanımda yer almanın birincisi ve en büyük kuralı; intikamını alacak kadar yürekli olmaktır.” Donuk bir ifadeyle onun için en önemli kuralını bana açıklarken tereddüt ediyor muyum diye bakıyordu.
Elinden silahı kavrayıp emniyetini açtıktan sonra mermiyi yerine oturtmak için şarjörü geri çekip bıraktım, Nermin annem vefat ettikten sonra sıranın bana gelebileceğini bildiğimden ilk işim reşit olduğum gibi silahlı güvenlik kursuna yazılmak olmuştu, evde bulundurmam meşrulaştıktan sonra düzenli olarak atış talimine de gidiyordum, bir gün işime yarayacağını bilmeden gitmenin haklı gururuyla dolu halde Erdi’ye doğru uzattım.
Kafamın yana eğildiğini bile yeni fark ediyordum, muzip bir gülümseme ile öylece ona doğru tuttum gariptir ki aynı şekilde o da bana bakıyordu. “İlahi adalet günün birinde illaki tecelli eder, ben intikamımın peşinden gitmem o benim ayağıma gelir.”
Namlunun yönünü bana eziyet eden adama doğru çevirip bir an dahi düşünmeden iki bacağına da sıktım; “Yaratığın açlığını giderebilirsin Emir.” Görüş radarımı Emir’e doğru çevirdiğimde onaylarcasına kafasını salladı, bacaklarına sıktığım adamın acı içerisinde kıvranmasını seyrederken Emir enerjisini çekmeye başlamıştı bile, ağır adımlarla yanlarına kadar ulaşıp bir tekme de ben savurdum.
“Cehennemde görüşürüz.” Gözlerimi dahi kırpmadan enerjisinin tükenip boş bir ceset torbasına dönüşünü izledim, Uzay haklı olabilirdi belki vicdan azabı duyacaktım ama alışacaktım da yüzümdeki hoşnut ifadeyi bozmadan baba-oğul’un dikildiği yere döndüm, Erdi arkaya bağladığı ellerini kurtarıp birini elimi sıkmak için bana uzattı.
“Direnişe hoş geldin.”
---
1 YIL SONRA…
Bütün grup yine yaşlı çınarın altında toplanmıştık bile, bugün istemsizce daha da heyecanlıydım. Nedenini adım gibi bilsem de sakinleşemiyordum bir türlü, bütün gece uyku girmemişti gözüme acaba sahip olacağım değnek neye benziyordu.
Ben düşüncelerimde kaybolmuşken birinin beni dürttüğünü bile sonradan fark etmiştim. “Bak ne diyor bizimkiler, sayıca gayet iyiyiz siz değneklerinize kavuştuktan sonra takım kuralım.” Ben dünyaya dönmüşken Uzay’ın dediklerini birkaç kişi daha onayladı.
“Güzel fikir tabi ama ismini ne koyacağız?” Fikirlerine soruyla cevap verdiğimde gruptan bir sürü fikir çıkmaya başladı, herkes bir isim beyan ederken iyice uğultu olmuştu. “Sen ne düşünüyorsun?” Karşımda hep bir ağızdan konuşan Karaman kardeşler sayesinde aklımda hiçbir isim fikrinin oluşmamasından kaynaklı birkaç düzensiz ses dışında bir şey çıkmamıştı ağzımdan, başta bireysel olsak da bizi toplama sınıf adı altında birleştirmişlerdi en büyük fikir bundan yola çıkarak aklıma gelen şeylerdi. “Aklımda kesin bir şey yok ama toplama sınıfımıza yaraşır bir isim olmalı.” Deyiverdim bende.
“Sigma, matematikte toplama anlamına gelir.” Özgür, aniden ortaya bir isim fikri attığında birkaç kişi de onu destekler biçimde fikirlerini beyan etmişlerdi. “Yalnız o isim olmaz.” Dedi Esra, ardından Neşe de “Sigma karargahlarca uğursuz kabul edilir.” Dediğinde, anlamayan gözlerle süzdük, Toprak’ta hak verircesine; “Kızlar haklı, o ismi hangi takım aldıysa başlarına kötü şeyler gelmiş.” Diye konuştu.
“En son alan takım canice katledildi diye biliyorum bende.” Tuğra da fikrini beyan ettiğinde Alin onu desteklercesine; “2 Yıl önce ödev konumuzdu.” Diye ekledi.
“Bence bunu yaşlı çınara soralım, bize uygun olup olmadığını öngörebilir belki.” Uzay kafasıyla yaşlı çıkarı işaret ettiğinde herkes o yöne doğru bakmaya başladı. “Burada iş bana düşüyor sanırım, herkes dediklerime harfiyen uysun.” Esra, toprak grubu koruyucu olarak moderatörlüğü üstlenmişti. Hepimiz ona uyarak yaşlı çınarın önünde bir çember oluşturduk, bir uçtan dokunduğunda halkanın diğer ucundaki kişi olan Liya da aynısını yaptı. “Kalanınız el ele tutuşsun, iletişim sırasında asla bağlantıyı koparmayın.”
Gerekli açıklamaları yaptığında çember şeklinde, ele ele tutuşmuş vaziyette oturur pozisyona geldik. “Çemberdeki herhangi bir kişiyi belirleyin ve o konuşsun, yaşlı çınarın tercümanlığını ben üstleneceğim çünkü.” Ayin cümleleri fısıldarken sesli bir şekilde; “Sana danışacağımız bir konu var, ulu çınar ağacı, bize cevap verebilir misin?” dedi. Artık karargahta olduğumuzdan şüpheliydim çünkü göz perdem artık bembeyaz bir hiçliği görüyordu istemsizce oturduğum yere baktığımda ayaklarımın yerini ağacın kökleri almıştı.
“Takım ismi olarak Sigma’yı almak istiyoruz, söyle ulu çınar, bizim için uğursuzluk getirir mi?” Uzay soruyu grup adına sorduğunda bir süre kimseden ses çıkmadı, ne kadar o halde kaldığımızı kestiremiyordum fakat sonunda cevap gelmiş gibiydi.
“Eksik kişiler tamamlandığında uğur getireceğini söyledi.” Esra gereken cevabı aldığında çınar bizimle iletişimi kesti, bir anda beyaz hiçliğin ortasından kendimizi karargah bahçesinde yeniden bulduk. Herkes deneyimi garip bulurken o şaşkındı, ne olduğunu sormak için yanına gittim fısıltıyla; “Tereddütlü söyledin bir sorun mu var?” dedim çünkü duygu dalgalanması olumsuz derecede yoğundu.
“İçimizden biri aynı potansiyeli göstermiyor sanırım, yaşlı çınar sanki onu neden iletişime sokmuşum diye bana kızdı.” Zaten bir anda oturduğumuz yere dönmemiz hayra alamet değil gibiydi Esra’nın dediklerine birebir uyması da üstüne tuz biber ekmişti acaba grubumuzdaki uyumsuz kim olabilirdi?
Yardımcı seremonisine az bir zaman kala toparlanan grup karargah içerisindeki okula doğru giderken biraz arkalarından kızlarla yürüyorduk Kerem’in endişeli halini fark eden Özgür soru sormak için eğilmiş olsa da tam arkalarında olduğum için net duyuyordum. “Hayırdır kardeşim bir sorun mu var?”
Kerem içinde tutuğu şeyi söyleyip söylememek konusunda kararsız gibiydi biraz muhakemeden sonra; “Siz bembeyaz hiçlik gördüğünüzü söylediniz ama ben o sırada hala karargahın bahçesini görüyordum, ayaklarım hiç ağaç köklerine dönüşmedi, bende bir sorun mu var acaba?”
Sessizce arkalarından uzaklaşıp ikizlerin arasına geçtim, Liya ve Alin’de ne olduğunu öğrenmek için dibimizdeydiler. “Kızlar, Kerem denen çocuk yaşlı çınarı hissedemedim dedi biz iletişimdeyken beyaz hiçliği görememiş.” Dediğimde zaten şüphelenen kişiye yani Esra’ya bakıyordum. “Kime dedi?” Neşe kime söylerken duyduğumu sorduğunda kafamla kısaca kolunu Kerem’e dolamış olan Özgür’ü gösterdim.
“Özgür sonunda sınıfta tek erkek ben kalmadım diye seviniyordu, sakın bir şey demeyin tersleyebilir.” Liya, kısaca bize uyarısını yaptığında ona ha verircesine kısa kelimelerle destekledik.
Daha sonrasında konuyu dağıtan başka şeylere dalarak seremoninin yapılacağı odaya geldik bizimle birlikte birkaç küçük sınıf daha değneklerini almak için can atıyordu, ara sıra ders sonralarında bizim yanımıza gelip muhabbet etmeye çalışan birkaç küçük çocukları gördüğümde el salladım, onlar da gülerek karşılık verdiler.
“Teorik eğitimlerini tamamlayan koruyucu adayları yol arkadaşlarını seçmek için çok çalıştılar, hepimiz bugün burada onların yanında olmak için buradayız.”
Görevli açılış konuşmasını yaptığında geçen sene aynı seremoniyi izlediğim zamanlar zihnime hücum etti, arsızca sorduğum; ‘hanginiz gücümü benimle paylaşmak istiyor?’ sorusuyla daha zamanımın gelmediğini söyleyen insanların arasında mekik dokuyordum, şimdi ise alkış ve ıslıklarla dolu tezahüratlar benim içindi.
“Şimdi herkes sırayla değneklerine kavuşacaklar.” Sıranın en başındaki toplama sınıftan kimse öne atılacak cesareti gösterememişken arkadaşlarıma baktım, onaylar tepkileri aldığımda ilk kişinin ben olmam konusunda hemfikir olduk. Avuç içlerimi uzatarak enerji özümü ortaya çıkardım, tek elime alıp yukarı kaldırdığımda artık tek söylemem gereken ayin cümleleriydi.
“Ben seni değil, sen beni seçiyorsun.
Aydınlattığın yol, yolum olsun.
Sen ruhumdan bir parçasın,
Benimle beraber yaşlanacaksın.”
Parmak uçlarımda toplanan enerji özü milyonlarca parçaya ayrıldı ve her değneğe dokunmaya başladı, tam bir görsel şölendi, bir süre daha dolaştı ama hiçbir değneğe düşmedi onun yerine milyonlarca parça bir bütün haline gelip yeniden elimde toplandığında ben dahil seremoniyi izleyen herkes şaşırmıştı.
“Neler oluyor, neden birine düşmedi?” Değneklerden kaldırıp yönümü izleyen kalabalığa çevirdim, aşırı utanmıştım neden utandığımı da bilmiyordum üstelik, her an sahneden kaçabilirdim. Gözlerim aileme ve arkadaşlarıma soru sorar gibi bakarken onlar da bir bana bir etrafa bakıyorlardı.
Belirsizlik sessizliğe evirildiğinde o sessizliği bozan tek şey bütün karargahta yankılanan siren sesi olmuştu, tetiklercesine insanlardan uğultular yükselirken dışarıdan biri sınıfa kan ter içinde girdi.
“Seremoniyi durdurun, karargah saldırı altında!”
