19. bölüm · Yeryüzü Koruyucuları -BAŞLANGIÇ-

18.BÖLÜM (SEÇİMLER-SONUÇLAR)

Esra Iraz

19 YIL ÖNCE…

Bolca eğlendiği bir rüyadan tatlı bir gülümsemeyle uyandı küçük Uzay, bugün onun doğum günüydü ve ailesi tarafından lunapark için söz almıştı. Bir çırpıda kendini yataktan kaldırıp banyoya koştu, aynayı görebilmek için banyonun içindeki taburesini lavabonun önüne kadar getirdi. Üstüne çıktıktan sonra kendi diş fırçasını ve macunu buldu, becerebildiği kadar dişlerini fırçaladıktan sonra aynaya kocaman gülümsedi.

“Anne, anne.” Koşar adımlarla banyodan çıktı, niyeti bir an önce annesini uyandırmaktı, bir yandan bağırıyor bir yandan da yatak odasına doğru dönüyordu. Koridoru yarılamıştı ki dış kapının anahtar sesi duyuldu.

Babası telefonda hararetli bir konu konuşarak eve girmeye çalışıyordu. “Ne demek kemik gelişimi yavaş?” Biraz telefonun ucundakini dinledikten sonra; “Tamam da ne kadar beklememiz gerekiyor yani?” Biraz daha telefondaki sesi dinledikten sonra; “Anladım, bunu sonra konuşuruz ikinci denemeler için daha çok denek lazım en az 3,”

Hattın ucundaki ses; “Bugün toplamaya başlayacağız,” dediğinde Erdi’nin keyfi yerine gelmişti, telefon başındaki hiddetini biraz azaltmak zorunda kaldı çünkü koridorun başındaki Uzay ile göz gözeydiler. “Halletmeden beni aramayın!”

Tuşlu telefonu bir çırpıda kapatıp ceketine tıktı, eğilip oğluna doğru kollarını açtı; “Gel bakalım aslan parçası, uyandın mı?” Uzay koşarak kollarını kocaman açan babasına sarıldı, “Uyandım tabi, annem söz verdi bugün doğum günüm diye lunaparka gideceğiz.”

Sarıldığı kollarını gevşetti, bugün denek toplama günüydü ve işinin başında olması gerekiyordu bir yandan da oğlunun doğum günü olduğunu tamamen unutmuştu, ailesinin yanından ayrılmadan da bir şekilde süreci yönetebileceğine karar verdi. “Hadi gel o zaman anneni uyandıralım.” Baba-oğul yatak odasına doğru evin hanımını uyandırmaya gitmişlerdi.

O saatlerde başka bir evin hanımı da kahvaltı sofrasına zeytin ve peynir dilimlerinin olduğu tabakları koymakla meşguldü, küçük Emir kucağındaki beyaz pelüş tavşanıyla uykulu gözlerini mutfak kapısından annesine dikmişti.

“Minik tavşanım uyanmış mı?” Aynur, kapının kenarındaki oğlunu gördüğünde boşta kalan elini tutarak kahvaltı masasına oturttu. “Uyandım annecim.” Uyku mahmurluğuyla yarım ağız kurduğu cümlesinden sonra annesi dilimlediği ekmeklerden birini alarak bal sürüp oğluna verdi, Emir küçük lokmalarla yerken babası Adil de mutfak kapısında görülmüştü.

Hafta sonunu fırsat bilen Yılmaz ailesi yoğun geçen çalışma haftasını yerel panayıra giderek değerlendirmeye karar vermişlerdi, kahvaltılarını yapıp hazırlandılar. Şehirlerinde yaz ayının gelişini yerel panayırla karşılayan halk için vazgeçilmez bir etkinlikti, 3 gün boyunca süren konserler olur açılan stantlarda alışveriş yapmak isteyenler cezbedelerdi.

Merkeze yakın bir otoparka arabasını yanaştıran Adil ve diğer aile üyeleri gördükleri eğlenceli manzara karşısında sevinçlerini saklamadılar, Aynur sonunda oğlunun bolca eğleneceğini ve yorgunluktan uyuyakalıp gecesinde ebeveynlerini rahat ettireceğini biliyordu bu yüzden keyfi bir hayli yerindeydi.

“Anne bak atlı karınca! Binebilir miyim?” Emir, annesinin elinden tutmuş halde sürükleyerek atlı karıncaya doğru götürüyordu. “Dur bakalım önce bir bilet alalım.” Aynur, atlı karıncanın yanındaki bilet gişesine sıraya girdi. Parasını ödeyerek beraber binecekleri biletleri aldığında yeniden binmek sıraya girdiler.

Sıra onlara geldiğinde Aynur, oğlunun binmek istediği ata oturttu yanındaki ata da kendi bindi. “Emir, sıkı tutun oğlum.” Annesinin dediklerini duymuyordu bile, gerçek bir atmış gibi hayal ediyor çayırlarda at üstünde koşuyordu.

“Anne, dönme dolaba binelim ne olur?” Uzay, annesinin elini bir o yana bir bu yana sallıyordu. Diğer eliyle de dönme dolabı işaret ediyor, binmek istediğini açıkça belli ediyordu. “Bebeğim o senin yaşına göre biraz büyük bak ileride daha güzel oyuncaklar var.” Aydan, ne kadar ilgisini başka yöne çekmeye çalışsa da başarılı olamadı, eşinden de destek alıp oğlunu ikna etmeye çalışmak istedi fakat Erdi hala telefonda birileriyle konuşuyordu.

“Bari bugün yapma şunu, oğlumuzun doğum günü.”

Her ne kadar yaptıklarını onaylamasa da çoğu zaman sevdiğinden sesini çıkarmıyordu, sitemkar tavrını eşine yöneltmiş olsa da o hala telefona cevap veriyor karısına da 1 dakika işareti yapıyordu. “Diğer iki denek hazır mı? Eksik olan hangisi?”

Aydan, sabırsızlığını eşine belli ederken Uzay, annesine olan ısrarını sürdürüyordu. “Anne, hadi ne olur?” Eşi ve oğlu arasında mekik dokuyordu ve dahası eşinin umursamazlığından sıkılmıştı sinirle; “Baban burada ne yaparsa yapsın, gel binelim en azından daha fazla sinir olmam.” Küçük Uzay istediğinin olması şerefine annesinin elini bıraktı, koşar adım dönme dolaba giderken Aydan da peşinden; “Beni bekle düşeceksin!” diye uyararak takip etti. Erdi hala telefondan operasyonu yönetmeye çalışıyordu.

Uzay, koşarken onun yaşlarında biriyle çarpıştı, ikisi de önlerine bakmamalarının ceremesini çekiyorlardı. Dizini tutarak ağlayan çocuğu gördü, düşmenin şiddetiyle ayakkabısının teki çıkmıştı, biraz uğraşarak giymeyi başardı. “Özür dilerim, çok mu acıyor?” Ağlayan çocuğun yanına gidip önüne oturdu, kanayan yarasını gördüğünde üflemeye başladı. “Annem söyledi üfleyince geçiyormuş.”

Aydan ve Aynur, çarpışarak yere düşen çocuklarının yanına ulaşmıştı bile. Aydan çantasından kolonya ve yara bandı çıkardı. “Ah be oğlum, önüne bakmadın bak arkadaşın yaralandı. Kusura bakmayın ne olur, kolonyayı dökün mikrobunu alsın.” Aynur, tanımasa da yardım eli uzatan kadına gülümseyerek elindeki kolonya şişesini aldı, Emir’in dizindeki yaraya döktüğünde canı yandığı için biraz ağlamıştı.

“Çocuk işte olur böyle şeyler, düşe kalka büyüyecekler.” Aydan’ın elinden yara bandını da alıp dizindeki yaraya yapıştırdı. “Koşarken ayakkabım çıktı, takıldım öyle çarpıştık, özür dilerim.” Uzay kendince özrünü dilediğinde Aynur kendi oğlunu kaldırıp karşısındaki çocuğun yanağını sıktı. “Ne kibar çocuk yetiştirmişsiniz, teşekkür ederiz.” Sonra oğlu Emir’e dönerek; “Bizde biraz dinlenelim, elimi bırakmak yok tamam mı?”

Vedalaşarak ayrılan anne oğuldan sonra Aynur, oğlunu görebildiği en yakın içecek standının önündeki taburelere oturttu. “Emir, babanı gördün mü?” Emir’in işaret ettiği yere baktığında Adil’in büyükler için kurulan şişe vurma oyununun önünde atış denemesi yaptığını görüyordu, istemsizce tebessüm ederken eşine nasıl aşık olduğunu yeniden hatırladı.

Aynur, eski anılarının arasında gezinirken Emir, annesinin bluzunu çekiştiriyordu. “Anne, tavşanım. Tavşanım yok!” Bir anlıkta olsa dünyadan kopmuştu ki oğlunun sayesinde gerçeğe ışık hızıyla dönüş yaşıyordu, etrafına bakındı ama tavşanı kendisi de göremiyordu.

“Emir, annecim. Buradan sakın ayrılmıyorsun tamam mı? Tavşanını bulup getireceğim.” Emir, annesini onaylarcasına kafasını salladığında Aynur, son kez uyaran gözlerle oğluna bakıp pelüş tavşanı son gördüğü yere doğru gitti, onun yaşlarındaki çocukla çarpıştığında yere düşmüş olmalıydı.

Düştüğü yere doğru giderken bulamazsa Emir’i nasıl sakinleştireceğini kara, kara düşünüyordu bir yandan. Hem uyku arkadaşı hem de duygusal destekçisiydi, onsuz uyuyamaz Yılmaz ailesinin ebeveynlerini çileden çıkarırdı. Biraz daha yaklaştığında yabancı birinin tavşanı yerden aldığını gördü, adımlarını daha da hızlandırdı. “Özür dilerim ama tavşan oğlumun, az önce düşürdük.”

“Öyle mi? Bende birinin düşürmüş olabileceğini tahmin ettiğimden yakındaki standa bırakacaktım.” Yabancı, Aynur’a pelüş tavşanı uzattı. Aynur; “Oğlumun uyku arkadaşı, eğer kaybetseydik neler olacağını tahmin bile edemiyorum, teşekkür ederim.” diyerek uzatılan tavşanı aldı.

Yabancı; “Rica ederim ne demek, benim de evladım var, sizi anlayabiliyorum.” dediğinde Aynur, gülümseyerek yanından uzaklaştı. Erdi, kadını oyalarken çoktan adamları Emir’i bulunduğu yerden kaçırmıştı bile, yarım ağız gülümsüyordu, bu sefer çalışmalarının güzel sonuçlar vereceğini hissediyordu.

Aynur, bulduğu tavşanı göstermek için oğlunu bıraktığı sandalyeye baktı fakat Emir orada yoktu. İçini telaş sardığında babasının yanına gideceğini düşünerek Adil’in oyun oynadığı standa koştu, eşi her şeyden habersiz son atışını kaçırdığına üzülüyordu. “Adil, bırak oyunu şimdi Emir kayıp!”

“Nasıl kayıp, beraber değil miydiniz?” Elindeki küçük top mermiler atan silahı sahibine teslim etti, bir yandan eşini kalabalığın arasından çıkarmaya yeltendi. “En son neredeydiniz?”

“Tavşanını düşürmüş, koştururken bi’ çocukla çarpıştı dizi yaralandı diye şuradaki standa oturttum, bekle dedim döndüğümde yok.” Elindeki tavşanla Emir’i son gördüğü yeri gösterdi, Adil hızlı adımlarla sahibiyle konuşmaya gitti. Aynur da peşinden yetiştiğinde sadece; “Baba diyerek yerinden kalktı, şuraya koştu.” dediğini duymuştu, stant sahibi ileriyi gösteriyordu.

Aynur ve Adil stant sahibine teşekkür edip gösterdiği yöne doğru giderken bir yandan da oğullarının ismini bağırıyorlardı, bulamadıkları her dakika endişeleri ve acaba başına iş mi geldi korkusuyla yüzleşiyordu. “Oğlum kayboldu, yardım edin!” Aynur’un yardım çığlıklarını Uzay, az uzaktan da olsa duymuştu fakat Erdi, oğlunu kucaklayıp; “Doğum günü çocuğu, pasta yiyelim mi?” dediğinde dikkati tamamen dağılmıştı, şimdi babasından hangi pastayı istediğini düşünmekle meşguldü.

---

YERYÜZÜ OYUNLARINDAN 1,5 AY SONRA...

Seçimler...

Sonuçları her ne olursa olsun hayatın hala yaşanabilir olduğunu düşündüren yegane şey, ben seçtim sonuçlarına da katlanmalıyım döngüsü. Ölümlü yaşamlarımızda döngüyü kırmak tamamen imkansız gibi görünüyor değil mi? Evet aslında bir nevi imkansız, çünkü seçimlerimiz ve iradelerimizin dışındakiler de sonuçları belirleyen en önemli unsurlardır.

Bende bir süredir seçimlerimin sonuçlarıyla yüzleşiyordum, bizimkileri ikna etmek kolay olmadı tabi ama başardığımı hissediyordum. “2 Limonata alabilir miyiz?” Müşterinin biri masadan bağırdığında sesin geldiği yere döndüm. “Hemen getiriyorum.” Mutfak tarafına dönüp üst raftan temiz 2 bardak aldım, sürekli karıştıran plastik içecek standından doldurup isteyen masaya bıraktım.

Neredeyse 1 aydır şehir merkezine çok yakın konumda bulunan yerel börekçide çalışıyordum, özellikle Nermin annemin evine daha yakın olsun istemiştim, bizimkiler söylense de genelde orada tek başıma kalıyordum.

Tabi ki karargahtaki sınıfımla görüşmelerimiz günden güne azalmıştı hatta ben yokken toplama sınıfına yeni biri bile katılmıştı, ara sıra telefon edip bana olanları anlatıyorlardı, kaçırdığım ders notlarını getirme bahanesiyle görüşmüş oluyorduk, gerçi 2 haftadır gelmemelerinin sebebini artık dönmeyecek olmamı kabullenmeleri olarak yorumluyordum.

Yeni gelen müşteriye kısaca selam verdikten sonra siparişini aldım, 1 porsiyon kıymalı böreğini hazırlarken koruyucu takımının karşı yöne koştuğuna şahitlik ediyordum, biraz sonra da yaratık görünmüştü, etrafındaki kalkanı yırtıp dünyamızın boyutuna geçmeye çalışıyordu. Gülümseyerek işime kaldığım yerden devam etmeyi seçerken ne kadar doğru bir karar verdiğimi tekrar, tekrar tescil ettiriyordum.

Saatler hızla akıp geçmiş, vardiyam bitmişti. Kapının önündeki boş sandalyelerden birine otururken ayaklarımın sızladığını yeni fark ediyordum, ben dizlerimi ovuştururken dükkan sahibi yanıma gelip oturdu, cebinden bu haftaki yevmiyemi çıkarıp uzattığında aldım. “Emeklerine sağlık Evrin, yarın biraz dinlen bizim hanımı çağırdım yerine bakacak.”

“Teşekkür ederim abi, Gülsüm Yengeye selamlarımı ilet olur mu?” Başını olumlu anlamda salladıktan sonra yanımdan kalktı, bense biraz daha oturma kararı almıştım. Tam yeni bir müşteri içeri girerken ayaklandım dükkan sahibi Hüseyin abi eliyle otur işareti yapıp kendi ilgilenmeye koyuldu, sağ olsun vefalı insanlardı, mesai saatimden fazla çalışmama her seferinde karşı çıkıyorlardı.

“Mesain bitmiş bakıyorum.” Kendimce sızlanırken sesin sahibine dikkat kesildim, Uzay kaldırımın kenarından geçip yanımdaki boş sandalyeye oturdu. “Çok şükür, yoruldum vallahi.” verdiğim cevaba kıs kıs gülerken bende eşlik ettim. Hüseyin abi içeriden iki çayla yanımıza geldi, “İçin bakalım gençler, hararetinizi alır.”

Kısaca teşekkür edip çayları elimize aldık, ben iki şekeri birden atıp karıştırırken Uzay kaşığı çay tabağına bıraktı. “Şekerli nasıl içiyorsun onu?” Ne zaman beraber çay içsek aynı cümleyi kuruyordu aynı ifadeyle bende; “Asıl sen şekersiz nasıl içiyorsun?” Deyip yüzümü buruşturduğumda yine o meşhur mimiklerinden birini takındı.

Birkaç yudumu sessizce aldık fakat benim aklımda başka şeyler vardı, Aslı gibi. Oyunlardan sonra ayrılacağım demişti ama hala ses seda yoktu, ne zaman sormaya kalksam geçiştiriyordu. “Hala Aslı’dan ayrılamadın değil mi?”

Onu en beklenmedik anlarda vurmayı çok seviyordum, genelde düşünmek için zamanı olmadığından doğruyu söylemeye eğilimliydi. “Tan ailesi çok güçlü maalesef, haklı bir sebep bulup ayrılamazsam beni karargahta barındırmazlar, biliyorsun zaten babam yüzünden…”

Devamını getiremedi, getirsin de istemiyordum zaten. Benim koruyuculardan soğumam, Uzay’ın hayatının sürekli yokuş aşağı gitmesi bir nevi şerefsiz Erdi’nin başımıza ördüğü çoraplar yüzündendi. Çay bardağını önümdeki masaya bırakıp kolumun birini sırtına doladım, başımı omzuna koyunca o da elindekini masaya bırakıp bana eşlik etti.

“Ne zamandır birlikte uçuruma çıkmıyoruz, gidelim mi?” Anın büyüsünden Uzay’ın teklifiyle sıyrıldım, “Çok yorgunum, başka bir gün yapamaz mıyız?” Mevsimlik hırkasının iç cebinden değneğini gösterdiğinde yürüyerek gitmeyeceğimizi anlayıp muzip bir gülümseme takındım, “Bak o zaman olur, bekle içerden çantamı alıp geliyorum.”

Ben ayaklanıp içeri giderken kapının dışında beni bekliyordu, askılıktan çantamı ve hırkamı alıp çıkmadan önce Hüseyin Abi’ye de ‘görüşürüz’ demeyi ihmal etmemiştim. Eskisi gibi kol kola ağır adımlarla şehrin sokaklarını turladık, lisede sıkça uğradığımız çay ocağında mola verip birer kivi içtikten sonra pasajın üst katına çıktık, burada sık dükkan yoktu ve kamera sayısının da az oluşunun bahanesiyle etrafını kolaçan edip portal açtı, Uzay’dan önce davranıp adımımı attığımda artık mis gibi deniz havası toprak kokusuyla buluşmuştu bile.

Arkamdan geldiğinde portal kapandı ben biraz ilerlemiştim ki kollarını önüme doğru kavuşturdu, bende kollarının üstüne sardığımda bir süre öylece zamanın akmasına izin verdik, kafamın arkasını göğsüne yatırırken yaptığımızın yanlış olduğunu söyleyen mantığım ile duygularının hapsinden kaçamayan kalbimin arasında büyük bir savaş veriyordum.

“Oturalım artık ne olur ayaklarımın altı acıyor.” Dudaklarımı büzüp Uzay’a doğru döndüm, yalandan sızlanıyormuş gibi yaparken gafil avlandım, dudaklarıma bir buse kondurup kaçarken çocukça şakalarına eşlik etmeye karar verdim. Kısa bir kovalamacanın ardından manzarası güzel olan ağaç gölgesi bulduk, şükürler olsun sonunda oturabilmiştim.

“Karargaha dönmeme konusunda bu kadar kararlı olduğunu fark edemedim.” Ben manzaranın tadını çıkarırken bende bunu diyeceğini tahmin edememiştim, bir an yüzüne bakarak derin bir iç çektiğimde, sıkıcı konu hakkında bahsettiğinin farkına varmıştı fakat omuz silkerek cevap beklercesine bakış atmaya devam etti.

“Aman ya! Özlüyorum biraz aslında, yakaladın beni.” Ailem de tonlarca kez sorduğu için, kafamda uzun süre muhakeme kurma şansım olmuştu. Sorularının hapsinden kaçmak için Nermin annemin evinde kalma kararı almış olsam da ara sıra özlediğim anlar oluyordu. “Ne bileyim? Sizler gibi içinde doğmuş olsam daha kolay adapte olabilirdim belki.”

Eskiden fantastik kitapları, filmleri ve bunun gibi yapımları okumaya, izlemeye bayılırdım. Çoğu zaman şöyle bir gücüm olsa neler yapardım diye düşündüğüm anlar da olmuştu ama içinde yaşamak tamamen farklı bir mevzuydu, ölümle burun buruna geldiğim anlarda yaşama isteğimin beni ne kadar aciz bıraktığını gördüğümde artık daha fazla devam edemeyeceğimin farkındaydım.

Uzay; “İlk kez portal ile yolculuk ettiğimizde bana ne dediğini hatırlıyorsun değil mi?” dediğinde, kafamda anılarımı taramaya başladım. Hangisinden bahsediyordu ki? Liseye gittiğimiz, isyan gününü mü? Yoksa Sevinç Teyzenin evinde duyduklarımdan sonra olanları mı? “Hangi zamandan bahsediyorsun?”

“Bu yaptığın büyücülük, sen kesin büyücüsün!” Beni taklit ederek kurduğu cümle yüzünden kahkahama engel olamamıştım, Uzay’da eşlik ettiğinde gülüşlerimiz ormanın ortasında yankılanıyordu. Aynı şekilde bende onu taklit ederek; “Aslında böyle anılmaktan hoşlanmayız.” Konuşmasını boğuk bir sesle ve yapmacık bir egoyla gösterdiğimde daha çok kahkaha atıyorduk.

“İçinde büyümemiş olabilirsin ama bir de şöyle düşün, öğrendiğinden beri çok yol kat ettin. Evrin, korkutmak istemem ama babamın sana zarar verememesindeki en büyük faktör benim, enerji ikizi olduğumuz için dokunamıyor.” Gülerken ne ara ciddi konuya döndüğünü anlayamıyordum. Çalıştığım börekçiye müdavim Astrolog Abla’nın dediği gibi ikizler burcu olmasından mı kaynaklıydı acaba?

“Baban olabilir ama şu şerefsizden bahsetmesek mi?” Üstümdeki tehdidin pek tabi farkındaydım, bilicimin yerinde olduğu her an varlığını ensemde hissediyordum. Garip bir ürperti vücudumu ele geçirdiğinde biraz sonra başlayacak olan gezginliği sezmiştim Uzay’ın dikkatini iyice çekebilmek için bileğini sıkıca tuttum. “Ruhum birazdan astral boyuta çekilecek, bu sefer benimle gelmek ister misin?”

Garip surat ifadesini, tam olarak ne dediğimi anlamadığına yorup cevap vermesini beklemeden Erdal Bey’in öğrettiği ayin cümlelerini içimden tekrar ediyordum. ‘Yolculuğuma eşlik edebilmen için seni yanıma çağırıyorum, Uzay Aksu’ Gezginler enerji ikizlerini de yolculuğa çıkarabiliyormuş, bunu Toprak’ı fakında olmadan çıkardıktan sonra öğrenmiş olmam da ayrı bir garipti zaten.

Bilincim kapandığında yeni bir yere çekilmenin verdiği karadelik hissine bile alışmıştım, etrafımda olanları görmeye başladığımda Uzay, yanımda ilk çıktığım zamanlardaki gibi tepkiler veriyordu. “Siktir! Neredeyim ben?” Verdiği küfürlü tepkiye kıkırdadığımda dehşetle bakan gözleri beni buldu. “Bu-bu-bunu, sen mi yaptın? Bedenlerimize ne olacak?”

Anlamlandıramayan gözlerini benden ayırıp dolaşmaya başladı elinin birini duvardan geçirip geri çekti, bense hallerine sadece yarım ağız bir gülüş atıyordum.

“Sana anlatmama izin verseydin inan bana şartlar daha iyi olabilirdi.” Onunla kafa bulduğumu anlamış olacak ki yanıma geri döndü, pişkince sırıtırken kollarımı göğsümde kavuşturdum.

“Lafımı bana satmayın hanımefendi, öpücük borçlarınız daha da birikecek haberiniz olsun.” Şakayla karışık beni öpücükle tehdit etmeye çalışıyordu, ondan önce davranıp dudaklarının tadına baktığımda daha da şaşırmıştı. “Ruhlar birbirine dokunabiliyor mu?”

“Tabi ya ne sandın?” Sanki rolleri tamamen değiştirmiş gibiydik, en azından neler hissettiğimi daha iyi anlayabilirdi, ilk zamanlar kendime ve etrafımdakilere deli gözüyle bakmayı tattırdığım için keyfim bir hayli yerindeydi. “Hadi bakalım, şimdi buraya neden çekildik, kime bağlıyız bunu öğrenmemiz gerek.”

Etrafı kolaçan ederek, temkinli adımlar atıyordum Uzay’da bana uyarak arkamdan takip etmeye başladı bir yandan da arkayı kolluyordu. Bir süre yürüdükten sonra uzun kırmızı pardesü giymiş yüzlerine maske ve siyah eldiven-ayakkabı kombini yapmış insanlar gördüğümde geniş koridorun köşesinden bakmaya başladım, tam üstümden kafasını uzatmış Uzay’da seyrediyordu.

Kısık seste; “Bunlar da neyin nesi?” demeye çalıştı, bende aynı şeyi düşünüyordum aslında. “Uzaktan takip edelim, nereye gidiyorlar acaba?” Köşeden ayrılıp yürümeye devam edince arkamdan takip etti, sonunda karargahın arenasına benzer bir açıklığın kapısından içeri girdiklerinde kuytu bir köşeye çömeldim. Uzay, ben ne yapıyorsam aynısını yapıyordu.

Binden fazla insan olduğuna emindim ama hepsi aynı şekilde giyinmişti, kimliklerini sakladıklarına adım gibi emindim. Katlardaki koltuklarına oturan son birkaç üye sonrasında maskesi altın renkli olup diğerlerinden bariz ayrılan, yönetici olduğunu tahmin ettiğim kişi topluluğun ortasındaki meydanda yerini aldı, gümüş renk maske takan iki kişi de birkaç adım arkasında duruyordu. “Öncüler!”

“Önder’e selam olsun!” Siyah maskeliler hep bir ağızdan bağırdıklarında yerimde zıplamıştım, yanımda benimle birlikte çökmüş Uzay’a baktığımda dikkatlice izliyordu.

Önder dedikleri altın maskeli kişinin yanına yaka paça birini getirdiler, kafasına geçirdikleri bez yüzünden etrafını göremiyor gibiydi, dizlerinin üstüne çöktürdüklerinde yalvaran cümlelerini topluluğa söylemeye çalışıyordu. “Lütfen beni öldürmeyin! Acıyın yalvarıyorum, ben size ne yaptım?”

“Yaverler, celladı çağırın!” Önder emrini verdiğinde arkasındaki gümüş renk maske takan kişiler kapıya doğru ilerledi. Bir süre sessiz geçti, o kadar sessizdi ki bu kadar insanın arasından yaprak kıpırdamıyordu.

Kırmızı maskeli bir adam kapıda göründüğünde tezahürat benzeri tek düze cümle kuran öncüler eşliğinde içeri girdi, arkasında yaverler dedikleri birinin elinde kafayı gövdeden ayıracak kadar büyük bir balta taşırken diğeri de üstü kurumuş kanlarla kaplı, balta izleri olan kütüğü getiriyordu. Elindekileri önder dedikleri maskelinin önüne yerleştirdiklerinde bile hala tezahüratlara devam ediyorlardı.

Uğultuyu fırsat bilerek; “İnsanı niye öldürüyorlar ki?” Uzay’a yönettiğim soruyu sorduğumda, gözlerini dahi kırpmadan yaşananları seyretmeye devam ediyordu. “Öncü Tarikatından bahsettiklerini duydum ama hiç canlı görmemiştim.” Bu işin gittikçe daha da karanlık bir noktaya çekileceğini hissediyordum. Korku dolu gözlerle etrafı incelemeye devam ederken tam olarak ideolojileri neydi? Bunu çözmeye çalışıyordum.

“Üstün insan ırkları, sıradanlar ile çetin bir savaşa girmek üzere. Muharebe öncesi zafer ayini başlasın.” Cellat dedikleri kırmızı maskeli, yaverin getirdiği kütüğe kafasını koyduğu kurbanın bezini çıkardı diğer yaverin elinden de baltayı aldığında, kalabalıktan şiir benzeri cümleler hep bir ağızdan duyuluyordu.

“Üstün insan ırkları, yeni düzeni kucaklıyor. Kan kırmızısı ay, göğe yükseliyor. Ademin evladı senin için kurban ediliyor, zafer yakın, zafer çok yakın.”

Üç defa aynı dizeleri söylediklerinde cellat, kurbanın boynunu gövdesinden ayırdı. Şok olmuş bir halde kopan kelleye daha fazla bakmamak için arkamı döndüğümde Uzay’ın hala pür dikkat izlediğine şahitlik ediyordum, iğrenti bir ifadeyle; “Nasıl soğukkanlı izleyebiliyorsun?” diye sorduğumda dahi mimik oynatmamıştı. “Daha önce birini öldürdüm, vicdanın susmak bilmiyor ama alışıyorsun.”

Bir an; ‘acaba gerçekten tanıdığım insan mı bu cümleleri kuruyor?’ diye düşünmüş olsam da karşımdaki manzara beni yanıltmıyordu, cani diyebileceğim bir babanın elinde büyümüş çocuktan daha azını bekleyemezdim.

“Öncüler, gece halkının yanında savaşma sözü verdi. Mevcut düzen sonlanırken ön saflardaki cesur yürekli askerler olacağız, güzel bir gelecek bizleri bekliyor.” Önder, tekrar kalabalığa seslenirken ön sırada oturan siyah maskeli birkaç kişi, yerdeki kurbanın vücudunu dışarı sürüklüyordu. Oluk, oluk kan dışarı boşalırken sürüklendiği için yerde gövdenin izini çıkarıyordu.

“Öncüler, birlikte güçlü!” Birkaç kez büyük kalabalık aynı cümleyi tekrar ettikten sonra gece halkına özel selamlarını Önder’e doğru verdiler. Ayin bitmiş olmalıydı herhalde, siyah maskeliler oturdukları yerden sırasıyla kalkıp çıkışa doğru rota belirlemişlerdi.

“Topluluktan hissettiğim duygu kurbana karşı ego ve küçümsemeydi, birkaç enerjinin tereddüt ettiğini de dalgalanmadan anladım.” Kısık seste, yaşananların duygu kritiğini Uzay’a belirttiğimde biraz düşünmek için zaman tanıdı. Sınıf arkadaşlarımın gönderdiği notlar sağ olsun, az çok duygu dalgalanmalarını hissetmeyi ve onları okumayı çözebilmiştim, en azından bana bu gibi yolculuklara çıktığımda artı sağlıyordu.

“Deneğin başarıya ulaşmasını bekliyor olmalılar, Evrin gözlerimle gördüm! Yaratık resmen çocukla konuşuyordu. Yeteneklerini tam kapasite çalıştırdığında hiçbir koruyucunun kendini savunma şansı olmayacak!” Durumun dehşet verici olduğunu Uzay’ın verdiği tepkilerden anlayabiliyordum.

Cevap vermek üzereyken başka bir yere çekiliyor gibi hissediyordum, sanırım bağ kurduğumuz kişi buradan portal ile ayrılıyordu. “Uzay, bağ kurduğumuz kişi nereden geldiyse oraya dönüyor, hazırlıklı olalım bizi görebilir.” Kafasıyla onay işareti verdiğini ruhlarımızın çekildiği son anlarda görmüştüm.

Portal karanlık bir odaya çıktığında gözlerim etrafı seçemiyordu ben saklanacak yer ararken, Uzay; “Bana hain diyene bak, öncü tarikatının sadık üyesi çıktı.” Alay dolu cümlesini bağ kurduğumuz cübbeli kişiye kuruyordu, gözlerim yavaş yavaş karanlığa alıştığında maskesi elinde bir adet Toprak duruyordu.

Elindeki gümüş renkteki maskesine dikkat kesildiğimde arkasına sakladı. “Açıklamama izin verir misiniz?” Ben daha nerede olduğumuzu anlamaya çalışırken, Uzay üstüne yürümeye devam ediyordu. “Astral gezginiyken olmaz!” Benim ani çıkışım ikisinin de dikkatini kendi üzerime çekmeme yetmişti. “Bizimle olan bağlarını kopar, Nermin annemin evinde buluşalım.”

Toprak, bir an ikimizin suratına adlandıramayan gözlerle baktı sonra gülerek ikimizde gözlerini gezdirdi. “Bende nasıl öğrendiler diyordum. Benimle olan yolculuğun bitti, geri dön Evrin Ulus Gök” İkisine de eğer onlarla bağ kurabilirsem beni bedenime nasıl yollayacaklarını öğretmiş olmamın haklı gururuyla karadelik hissine kendimi bıraktım.

Öz ailemin ‘Gök’ olan soyadını kabul etmiş olsam da benliğim ‘Ulus’ soy ismini bırakmak istemiyordu, kimseden itiraz gelmemişti Nermin annemin varlığını böyle yaşatabildiğimi düşünüyordum. Sonunda ağaç gölgesinde öylece yatan bedenlerimize ulaştığımızda, sakin hareketlerle doğruldum fakat bu hisse alışkın olmayan Uzay’ın vereceği birkaç tepki var gibiydi. “Sanki bedenim saatlerce, aralıksız dövülmüş gibi, sen hep bunu mu yaşıyorsun?”

Kısaca onaylarcasına kafa sallamak yeterli gelebilirdi, ayaklanmaya çalışırken ona da elimi uzattım sorgulamadan eşlik etti. “En kısa zamanda bu gibi durumlar için sana bir şifa tılsımı yapmam lazım, çekilecek çile değil.” Söylene söylene kalktığında cebinden değneğini çıkarıp portal oluşturdu, içinden geçerken Nermin annemin evinde eş zamanlı bir portal olduğunu görüyordum diğerinden de Toprak geçmişti çünkü.

“Oturmadan önce çay suyunu ateşe koyayım, aç olan var mı?” Benim tabirimle karşımdaki iki dingile doğru dönerek soru sorduğumda yönümü çoktan mutfak tarafına çevirmiştim bile. “Biraz acıktım sana yardım edebilirim.” Diye Toprak arkamdan gelmeye yetenince Uzay’da; “Neyse bir şeyler atıştıralım.” Diyerek bize katılmıştı.

Mutfağa geçer geçmez çelik çaydanlığın altına tatlı su doldurup ocağa aldım, akşamdan yaptığım yemeği ısıtırken tabak, çatal, kaşık gibi malzemelere de onlar eşlik ediyorlardı. Kısa sürede sofrayı hazırlayıp masadaki yerlerimize oturmuştuk bile. Benim Toprak’a arsızca sorduğum; “Anlat bakalım, ne bu tarikat işleri?” sorusuyla yemekten bir kaşık almıştı ki boğazına kaçan yudumla birkaç defa öksürmek durumunda kalmıştı, kısa sürede kendini toparlamayı başardı.

Toprak; “8 Yıl önce Evrin, Alin’i iyileştirirken onlar beni buldu.” Diyerek söze başladığında iki çift göz ona dikkat kesildik, parkta Alin denen kızla ve sevgilisiyle tanıştığımı hatırlıyordum, hastalığından bahsettiği zamanı, acısını anlamak istediğimi de anımsıyordum fakat sonrası yoktu, kendimce düşüncelere dalmışken Toprak’ın anlattıklarına odaklanmaya karar verdim.

“Gamze adındaki kız sayesinde örgüte girme fırsatı buldum, Ömer Bey’e danıştığımda casus olarak aralarında kalmaya devam etmemi ve tarikat hakkında bilgi toplamamı istedi, kurul da karşı çıkmayınca oyuna devam ettim, şu an önder dedikleri yöneticinin sağ koluyum yani eski dostum senin dediğin gibi bir hain değilim.” Son cümlesini Uzay’a doğru iğneler biçimde kurduğunda açıkça gözlerini devirip takmadığını belli etmişti.

“Örgütün; ideolojisi, yapısı ve ast-üst şeması belli yani. Kim bunlar, koruyucu falan mı?” Uzay, detaylı bir sorgu istediğinden emin tavırlarla Toprak’ı zorluyordu. Biraz kendi düşüncelerinde vakit geçirdikten sonra; “Üyelerin hepsi koruyucu ve görü yeteneğine sahip insanlardan oluşuyor, kendilerini üstün insan ırkı olarak görüp yeryüzündekileri küçümsüyorlar. Karanlık boyutun halkına hizmet edip seviyelere ayırdığımız yaratıkların geliştirilmesi için üs ve laboratuvar benzeri yerleri ayarlayıp malzeme temin ediyorlar.” Dedi.

Tabağımdaki yemekten bir lokma daha alıp mideme gönderirken; “Gece halkının yeryüzündeki iletişim ve koordinasyon ağı yani.” Deyiverdim, ikisi de onaylayıp önündeki yemeklere döndüler. “Ama zafer ayini dedikleri şey akıl alır gibi değil, insan kurban etmek mi, eski çağlarda mı aşıyoruz?” Yeni bir soruyla yeniden tüm gözler beni bulmuştu, pek tabi haklıydım, neredeyse yarım saat önce masum bir insanın canına kastetmişlerdi.

“Tarikatın en eski geleneklerinden, hala devam etmesi beni de şaşırtıyor zaten, infaz için gelen kütük karargahtaki yaşlı çınarın tohum kardeşiymiş, bunu öğrenince şok oldum.” Toprak, kendi tarzında cevabını verirken Uzay’da yemeğine odaklıydı, gayet takmadığını belli eden alaycı bir tavırla; “Konuştu yine kitap kurdu.” Konuşup yemeğine devam etti Toprak, sinirlenmiş olacak ki elindeki kaşığı masaya vurdu. “Senin benimle derdin ne?”

Gözleriyle birbirini öldürmeyi dener gibi bakışlarını sabitlediler, Uzay’da aynı şekilde kaşığını masaya bıraktı. “Partide Evrin’i öptün, unuttuğumu mu sanıyorsun?” Yok artık! Hala aynı konuda olduklarına inanamıyordum.

“Toprak’ı ben öptüm, hala çocuk gibisiniz.” Kendi tabağımı masadan kaldırırken ikisine de bıkkınlıkla bakıyordum, ‘ah Evren! Keşke doğsaydın da beni bu iki salakla uğraşmak zorunda bırakmasaydın,’ diye geçirdim içimden.

Toprak; “Evrin, seni seçti diye ben karşı çıkıyor muyum? Gerçi sevgilisiniz ama Aslı’dan ayrılamadığına göre hala bir şansım var.” Derken, bense şu son 1,5 ayda yaşananları gözden geçiriyordum. Kızlarla mangal akşamı konuştuklarımızı kapı ağzından dinleyen kişi ne yazık ki Toprak olmuş, sakin kafayla gerçek duygularımı ona açarak bizden olmayacağını anlatmıştım, ne kadar Uzay ile birlikteliğimizi kabul etmiş olsa da atışmalarına engel olamıyordum.

Toprak’ın pişkin hallerine sinirlenen Uzay, bitirdiği tabağı eline alıp kalkarken hala masada oturan arkadaşının üzerine doğru eğildi; “Aklından bile geçirme!” tehditkâr cümlesini belirtip yanımdaki mutfak tezgahına tabağını bıraktı. Toprak’a nispet yapar gibi beni öpmeye yeltenecek iken ittirdim, kavgalarına dahil olmayacaktım. “Ben size bu evde atışmayacaksınız, uslu duracaksınız demedim mi?”

Yemek yiyen herkes sofrayı toplamama yardım ederken bende çayı demledim, üst dolaplardan içecekleri koyacağımız bardakları alıp tepsiye yerleştirdim. Çekmeceden tek bir çay kaşığı çıkardım, bu dingiller tatlıyla savaş açmış gibi şekersiz içiyorlardı.

Çayın yanına çekirdek gibi hafif atıştırmalıklar da çıkarıp salondaki orta sehpayı donatmıştık, televizyonu internete bağlayıp YouTube’dan video açtık. “Diğerleri nerede kaldı, arasanıza?” Geçen günlerde tatil günümü bahane edip toplama sınıfı çağırmıştım, birlikte belki de son kez eğlenip veda etmek için güzel bir yoldu.

Kapı zili salonda duyulduğunda ev sahibi olarak kapıyı açtım. “Hoş geldiniz.” Gelenler toplama sınıfımızın tamamıydı elbette, Neşe’nin enerji ikizi Furkan ve Toprak’ın kardeşi, Samet’te ekstraydı. Hepsini içeri buyur ettiğimde kendilerine oturacak yer buldular, kızlar oturmadan önce sırayla bana sarılmayı ihmal etmemişlerdi.

“Seni çok özledik.” Karaman kardeşler birlikte aynı cümleyi kurduğunda hepsinden benzer cümlelerde nidalar yükselmişti, bir kişi hariç. Kerem dedikleri çocuk, sınıfa benden sonra katıldığı ve tam olarak tanımadığı için sessizce etrafındakileri seyretmeyi seçmişti.

“Millet, biraz canınızı sıkacak ama karargaha dönmeye istekli değilim. Toplandığımız bu güzel gecenin veda partisi tadında olması gerekiyordu, sizlerle tanışmış olmak benim için paha biçilmez bir hediye gibi o yüzden bana kattığınız her şeyi deneyim olarak alıp yoluma devam edeceğim, sizleri çok seviyorum.”

Veda konuşması yaparken bu kadar duygusal olacağımı tahmin etmiyordum, gözlerimin dolduğunu gören arkadaşlarımın hepsi ayaklandı, kocaman bir sarılmayla bana eşlik ettiler sonrasında üçlü koltukta aralarına oturttular.

“Kimse bunu veda partisi olarak saymayacak haberin olsun.” Liya, yanımda uzanıp tek başına sarıldığında Esra ve Neşe de diğer yanımda hep bir ağızdan; “Geri döneceğin günü iple çekiyoruz.” Dediler. Zaman gezginleri olduklarını düşündüğümde elbet bir gün döneceğimi biliyorlardı fakat o gün, bugün değildi.

Çaylar, kahveler eşliğinde bütün gece şakalaşıp sohbet etmiştik. Muhteşem ilerlerken Kerem adındaki koruyucunun da nasıl dahil olduğunu öğrenmiştim, Tan ailesinin neden olduğu bir olay yüzünden ailesine iftira atılmış ve bütün fertleri karargahtan uzak kalmıştı, para ve gücün nelere kadir olduğunu bir kez daha duyma şansı elde etmiştim.

Gece sonu misafirleri yolcu ederken Uzay’ın kalmak istemesi üzerine misilleme olarak Toprak’ta kalmak istemişti, kesin bir dille; “Kavga çıkarmak yok, gecenin bir yarısı sokağa atarım valla,” diye tehdit etmeyi ihmal etmedim tabi ki.

Misafir odasında Uzay’ın her zaman bir yatağı bulunduğundan, Nermin annemin odasını da Toprak için ayarlayacaktım. Temiz yastık ve örtüleri odaya getirdiğimde gardırobun kenarından beni seyrediyordu, “Yalı kazığı gibi durma, gel de yardım et bakalım.” Harekete geçirecek cümleyi söylediğimde kavuşturduğu ellerini çözüp çarşafın bir tarafından tutmaya başladı.

İki taraftan da çekiştirip geçirmeye çalışıyordum ama Toprak bir türlü beceremiyordu, “Çok çekme, senin tarafın uzun kalıyor.” Biraz sertçe kendime çektim fakat bu sefer de benim tarafımdaki uzun duruyordu, sinirle nefesimi dışarıya verirken hızlıca çekti, dalgınlığıma gelen bir an olması sebebiyle çarşafla üstüne doğru yığıldım.

“Nefesin yüzümü okşarken benden vazgeçmemi isteyemezsin.” Çarşafa dolanmış bir haldeydik, yüzlerimiz birbirine o kadar yakındı ki, göz ucuyla her hattını ezberlercesine seyrediyordum. Ne kadar o anda takılı kaldığımızı bilmiyordum, seçimimin sonuçlarını tekrar gözden geçirmeyi isteyecek kadar yoğun akan duygularını hissedebiliyordum.

“Yatağını kendin yapabilirsin.” Üstümden çarşafla birlikte Toprak’ı da atıp odadan resmen kaçtım, koridordan salona geçtim, nefes nefese kalmanın getirdiği boğaz kuruluğu yüzünden sürahiden bardağa biraz su doldurup birkaç yudum aldım, Uzay balkona çıkmış öylece dışarıyı seyrediyordu.

“Sen daha uyumadın mı?” Seslendiğimi duyunca kısa bir süreliğine arkasına baktı, beni görünce önüne döndü.

Elimdeki bardağı bırakıp balkona doğru rota aldım, akşamüzeri yaptığı gibi bu sefer de ben, kollarımı arkasından sarıp yanağımı sırtına yasladım.

Çok kısa süre öyle durduktan sonra pratik hareketlerle beni kendine çevirdi, gülümseyerek bakıyordum ama ‘neler oluyor?’ diyen iç sesimi de bastıramıyordum. “İçeride ne gördüğüm umurumda değil, sen benimsin.”

Odada yaşanan absürt olayın görülmüş olmasının getirdiği suçluluk duygusunu bastıramıyordum, yine de içinin biraz daha rahatlamasını umarak; “Ben seçim hakkımı çoktan kullandım, senden yana.” Dedikten sonra öpmeye yeltendim fakat beni ittirdi, içindeki siniri bastırdığının farkındaydım ama elimden hiçbir şey gelmiyordu.

“Sessizce oturalım biraz.” Oturmak için sandalyeleri ayarladığında biraz ayrı olduğunu fark ettim, iki elimle tutarak kendimi ona yaklaştırdım. Bir süre sadece karşıda yanan sokak lambalarını ve şehrin sessizliğe gömülmüş halini seyrettik, ikimizden de çıt çıkmıyordu.

“Mezarlıkta Evren’in bana ne dediğini merak etmiyor musun?” Sessiz geçen dakikaları sonunda Uzay bozduğunda, aklım o günkü yaşananlara takılmıştı. “Aslında, belki aranızdaki özel bir şeydir diye kestirip atmıştım.” Deyiverdim bende, anladım manasında kafa salladı.

“Hayır özel değildi.” Cümlesini öyle manzaraya bakıp söyledikten sonra gözlerini bana sabitledi. “Evren bana; ‘Evrim’le birlikte değilseniz asla kendiniz olamayacaksınız’ dediğinde sözlerini anlamsız bulmuştum, ta ki oyunlardan seni kaçırıp bana gerçek hislerini açıkladığında aklım başıma geldi.”

Benliğimiz, sadece en yoğun bağ kurduğumuz kişilere gösterilen ruhun özel yanı. Kardeşim haklıydı, insanların yanında maske takarak gezen bizlerin bile en içten hislerini saklamadan gösterebildiği nadir kişileri vardı, benim içinse bu Uzay’dan başkası değildi, tahmin ederim ki artık Uzay’da benim gibi düşünüyordu.

“Kimsenin yanında kendim gibi olamam sanıyordum, gözlerinin içindeki beni görene kadar.” Duygularımızın esiri olmuştuk ama bundan zerre pişmanlık duymuyordum, arsız isteklerle birbirimizi süzdükten sonra dudaklarının tadına varabilmek için iyice uzandım, bir süre sadece nefes alışverişlerimizin arasında öpücüklerimiz yankılanıyordu, bunca seçimin arasında en doğrusu olduğunu biliyor ve pişmanlık duymuyordum.

---

“Bugün tatil, biraz daha uyusam, ne olur?” Çok güzel bir rüyanın ortasında dürtüldüğüm için omuz atıp birkaç kelime mırıldandıktan sonra diğer tarafa döndüm, zaten erken kalkıyordum bir güncük uyusam ne olurdu sanki?

İstemsizce gözlerimi açtığımda, dibimde bakışlarını bana kilitlemiş bir adet Toprak gördüğümden yatakta zıpladım, “Ödüm koptu, mal mısın?” Uyku sersemliğim hayatım boyunca hiç bu kadar çabuk kaybolmamıştı, üstümdeki dehşet dolu ifadeyi atamadığımdan karşımda kahkaha atıyordu.

“Kalk kız, kahvaltı edelim.” Üstümdeki yorganı çekmeye çalışırken karşı atak olarak bende bırakmamakta direniyordum, sonunda akşamki gibi bir an yaşanmaması için sertçe çekmeye çalışırken bıraktım, üstümdeki yorganla beraber yeri boylamıştı. “Popom acıdı ya!”

Yerde kalçasını ovuştururken ben kıs kıs gülmekle meşguldüm. “Çay suyunu koy sen, bende lavaboya girip geliyorum.” Uykumun kaçması şerefine yataktan kalkıp lavaboya koşturdum, Uzay ortalarda yoktu sanırım erken çıkmıştı.

Gerçi Toprak, sağ olsun tatilde ettiğim keyif kahvaltımı da mahvetmiş; “Karargahtan aradılar seni, koruyucu kaydını sildirmen gerekiyormuş.” Diye beni apar topar oraya götürmüştü, suratımda memnuniyetsiz bir ifade ile yerleşkeyi dolaşıyordum.

“Kayıt için geldiğim gün de aynı şekilde sürüklemiştin, doğruyu söyle hoşuna mı gidiyor?” O gün aklıma geldiğinde kafam karmakarışıktı ve düzgün düşünemiyordum, şimdi gayet keyfim yerinde ve ne istediğimi biliyordum, olduğum yerde durup ellerimi belime koydum.

“Koruyucu olmak istemiyorum diyen sen değil miydin, şimdi niye böyle yaptığını anlamıyorum?” ‘Sorma ben anlıyor muyum?’ Diyesim geldi ama vazgeçmiştim, gözlerim yaşlı çınarı radarına aldığında adımlarımı o yöne çevirdim, gövdesine dokunurken oturmaya yeltendim.

“Toprak grubu bir arkadaşım söylemişti, karargahtaki en yaşlı ağaçmış.” Dediğinde bir an neyden bahsettiğini düşünmeden edememiştim, sonra koridorda ikizlerin bizi karşılaştığı günü anımsayınca dediğini anladığımı belirtmek için kocaman gülümsedim, sanki aşırı sinirlenmiş gibi yaparak; “Tekrar söylüyorum, bana ne!” o günkü halime benzetmeye çalışmış olmalıyım ki kahkahalarına engel olamamıştı.

İkimiz de yaşlı çınarın altına oturup derin bir iç çektik sonra Toprak; “Koruyucularla tanışman pek iyi geçmedi anlaşılan, bırakmayı bu kadar istediğine göre.” dediğinde, daha önce benzer bir cümleyi annemle tanışmam için söylediğini hatırlamıştım, değiştirdiği versiyon şu an hissettiklerime birebir uyuyordu.

“Sen aklımı okudun az önce.” Şaşırmıyordum bu sefer, daha çok kabulleniş gibiydi. Toprak da “Doğru tahmin” cümlesiyle neler hissettiğimin farkındaydı, çünkü az önceki cümlemin tınısıyla aynıydı, soğuk ve kasvetli.

“İster inan ister inanma ama ne hissettiğini anlayabiliyorum, öncülere neden katıldığımı sanıyorsun? Öyle berbatlar ki bir an hepsinin yok olmasını istedim.” Son cümlelerini söylerken ne kadar içerlediğini ve sinirlendiğini görebiliyordum, ilk tanıştığımız zamanlardaki fevri ve paranoya hallerinden sıyrılmış gibiydi artık, kat ettiği yoldan dolayı onu içten içe tebrik ediyordum.

“Karargâhın düzeni ve süregelen ast-üst kuralları çok canımı sıkıyor, birbirine üstünlük taslayan insanlar, resmen bu duvarların arasında gücü sayesinde korku salan bir sürü koruyucu var.” Benzer yönlerimizi bir anlık ortaya dökmüş yaralarımızı paylaşıyorduk, desteklercesine anlık birbirimizi süzdükten sonra önümüzdeki manzarayı izlemeye devam ettik.

“Son kez bana karargahı gezdirir misin, yıllardır beni bulmak uğruna kendini heba ettiğin enerji ikizim?” Ayaklanıp elimi Toprak’ı kaldırmak için uzattığımda minnetle uzattı. “Memnuniyetle gezdiririm, seni bulmak için deli damgası yediğim enerji ikizim.” Eski günlerdeki gibi kol kola girip karargahın iki delisi gibi görünen yürüyüşümüzle dolaşmaya başladık.

Arenanın önünden geçiyorduk, Uzay’la ikisini itekleyerek çınara sürüklediğimi hala çok net hatırlıyorum, yüzümde kocaman bir gülümsemeyle oradan da ayrıldık. Karargahın içine girdiğimizde Toprak geniş hole giden koridora yönelirken ben aktivite odasının olduğu yere dönmeye çalışıyordum, “Evrin nereye, kaydını sildirmeyecek miydik?”

“Aktivite odasına da gidelim, ondan sonra sildiririz.” Dudaklarımı büzüp köpek yavrusu gibi yalvaran gözlerimi Toprak’a diktiğimde kısa bir kahkaha attı, “Tamam deli kız gidelim.”

Aynı saçma yürüyüşle aktivite odasına kadar gittik, kapısına geldiğimizde; “Lütfen bundan sonrasını düzgün gidelim, bir saygınlığım var biliyorsun.” dedi ve karşılıklı kahkahamızı patlattık, yanımızdan geçen birkaç koruyucu ne olduğunu anlamayan bakışlarla bizi süzüp yollarına devam etse de anırarak gülmeye devam ediyorduk.

“Aslı, bunu bana yapamazsın! Tuğra uyandığında ne diyeceksin, enerji ikizini takımdan attım artık rahatız mı?” Herkes halka olmuş yaşanan kavgayı seyrediyordu, ne olduğunu görmek için Toprak’ı da oraya sürükledim, kızın arkası dönük olsa da kim olduğunu çıkarmıştım Alin’in ta kendisiydi.

“Kuzenime yalvardım ama dinlemedi, sen ona yüksün! Hastanede hala canıyla uğraşıyor, senin yüzünden. Ne yapmamı bekliyordun? Takımın oylamasına sundum kabul ettiler, şimdi ne halin varsa gör!” Aslı, resmen kıza öfkesini kusuyordu. Allah aşkına kimse de ne yapıyor bu? Demiyordu.

“Karargahta herkesi gücünle korkutuyorsun, takımına nüfuzlu ailen sayesinde en iyilerini topluyorsun ama vasatın önde gidenisin.” Alin, tam olarak Aslı’ya söylemek istediğim bütün kelimeleri kurmuştu, merak edip daha yakından bakmak istedim.

“Bana bak? Sen kim olduğunu sanıyorsun!” Bana yaptığı gibi üstüne yürümeye başladı, birkaç defa ittirdi fakat Alin yere düşmemekte direniyordu. ‘Sadece bir kere vur, bak nasıl dahil oluyorum seyret.’ diye içimden geçirirken sadece Aslı’nın zayıf bir anını kolluyordum. “Senin gibi onlarcası gelse beni alt edemez, Tuğra yüzünden katlanıyordum sana gerçi artık seni koruyacak sevgilin de yok.”

Ve beklenen olmuştu, Alin’in ani geri geri yürümeyi bırakmasıyla Aslı yerle buluştu ve kalkıp kıza afili bir tokat attı. “Alin’e mi gücün yetiyor, gel benimle kapış.” Kollarımı sıvayarak olaya dahil olmaya çalıştığımda Toprak kolumu tuttu. “Ne yapıyorsun?”

“Kendini bilmeze had bildirmeden buradan ayrılmayacağım.” Zaten yeterince Aslı denen züppe kıza katlanmıştım, nasılsa koruyucu kaydımı sildirecektim niye geri durmam gerektiğini anlamıyordum. Tuttuğu kolumu bir hışımla Toprak’tan kurtardım.

“Sana dahil olabilirsin demedim acemi, bu işe karışma!” Aslı, gerçekten fazla olmuştu. Alin ile Aslı’nın arasına kadar girdim, bir yanda onun yüzünden enerji ikizimle gizli saklı ilişki yaşıyordum, sinir katsayım yeterince fazlaydı anlayacağınız.

“Koruyucunun acemisi olabilirim ama sıradanlar gibi Alin’e tokat attığında iş değişti cicim, üstünlük taslamandan çok sıkıldım, burada kimse senin kölen değil.” Tehditkar gözlerimi Aslı’dan çekip bizi izleyen insanlara çevirdim. “Siz de arenada aslan izler gibi bakıyorsunuz aman bana bulaşmasınlar diye, burada yaşanan haksızlığı nasıl mideniz alıyor?” Gözlerim Alin ile denk geldiğinde beni tanımış olmalı ki; “Evrin, beni hatırlıyor musun?” dedi.

Olumlu anlamda gülerek kafa salladım ve sonra yeniden gözlerim tehditkar bakışlarla Aslı’ya döndü. “Dağ keçisi işte, boynuzlarını sokmadan rahat etmeyeceksin değil mi?” Aslı sonunda benim istediğimi yapıyor ve sinirlenmiş üstüme yürümeyi deniyordu.

Toprak’ın kısa bir telefon görüşmesi yaptığını ve Uzay’a durumdan bahsettiğini bile duymuştum ama çok geçti, o gelene kadar ben Aslı’nın saçını başını yolardım çünkü. “Kaşınıyorum güzelim, gel de kaşı.” Ellerimle pişkince gel, gel yaparken sinir bozucu şekilde gülüyordum, bir ara kahkahamın sessizlik içindeki aktivite odasında yankılandığına kalıbımı basabilirdim.

Beklediğim oldu Alin’e yaptığı gibi tokat attı, acımış gibi yanağıma elimi bastırıp kafamı yana eğdim, haklı zaferini kutlarcasına göğsünü gererek dikiliyordu. Başta sesim sanki ağlıyormuşçasına çıksa da kahkahalara döndürdüm, Aslı’da dahil herkes ‘Ne oluyor?’ dercesine bakarken dizlerimi döverek gülmeye devam ediyordum.

“Sen buna tokat mı diyorsun?” Daha çok gülerken artık bütün karargah tarafından deli ilan edildiğime yemin edebilirdim. “Sen ayinlerine devam et bence,” Kahkahalarımın arasında artık gözlerimden yaş geliyordu, Aslı denen şırfıntı nasıl biriyle uğraştığının farkında bile değildi. Bizi izleyen topluluğa dönerek işaret parmağımı sallıyordum. “Gördünüz değil mi? İlk tokadı o attı artık atacağım her dayak nefsi müdafaa sayılır, çek arkadaşım kameraya Aslı’nın tokadını da çektin değil mi?”

Etrafa dönerek konuştuğumdan ne zaman hamle yapacağımı bile fark etmeden bir tane Osmanlı tokadı yapıştırdım, çığlıkları eşliğinde yere attı kendini. “İşte sana gerçek bir tokat,” Hıncımı alamadığımdan üstüne çıktım, artık korku dolu bakışlardan çok ismimin geçtiği tezahüratlar duyuyordum. “Bırak saçımı! Sana diyorum bırak!” Altımda debelenip duruyordu, az bile yapıyordum bu şırfıntıya.

Beni üstünden atamayacağının farkındaydı ama yine de direnmekte kararlı gibiydi, biraz daha çırpındı fakat faydasızdı ben istemediğim sürece kalkması mümkün değildi. Altımda öylece can çekişirken kırmızı enerji özü ortaya çıktı, kaba kuvvette önüme geçemeyeceğini anlamış olmalıydı ama hile yapması daha da sinirlenmeme sebep olmuştu, uzanıp kulağına eğildim. “Acemi ve değneksizim, gücünü bende kullandığın gibi kaybeden sen olacaksın.”

Ama beni dinlemedi Ateş özü resmen suratımda patladığında nereye savrulduğum hakkında bir fikrim yoktu, en son korku dolu bakışlar arasında gözlerim kapanmaya başladı...

---

“Hoş geldin kardeşim.” Yine bembeyaz bir hiçliğin ortasında öylece dikiliyordum, kardeşim Evren’i gördüğümde anlamıştım olanları, salak Aslı beni ölümün eşiğine getirmişti. “Ah! Yine beraberiz kardeşim.”