10. bölüm · Yarım Kalan Yeminler

9. BÖLÜM

Elifff 🪐🪐

İlay Yalçın

Ameliyathanenin o kırmızı yanan "Ameliyat" ışığına bakarken gözlerimi bir an bile kapatamıyordum. Ne zaman kirpiklerim birbirine değse, zihnim beni o beyaz koridorlardan alıp saniyeler öncesine, Karataş Vadisi’nen o barut kokan cehennemine fırlatıyordu. Batur, Ahen’i kucağına alıp o sığınaktan çıktığı an, hepimiz ölümün nefesini ensemizde hissetmiştik. Herkes bizim o pusudan şans eseri çıktığımızı sanabilirdi; ama askeri sahada şans diye bir şey yoktu. Sadece saniyelerle verilen doğru kararlar ve timin birbirine olan sarsılmaz güveni vardı.Oğuz Komutan telsizden "Üç büyük konvoy üzerinize geliyor, kuşatılıyorsunuz!" diye kükrediğinde, taktik tabletimdeki kırmızı noktaların vadiyi bir örümcek ağı gibi sardığını görmüştüm. Batı kanadından ve doğu yamaçlarından doçka yüklü kamyonetler, ağır zırhlı araçlar çılgın bir hızla üzerimize akıyordu. Beş kişiydik. Beş Bordo Bereli, koca bir terörist ordusunun tam ortasında pisi pisi tuzağa düşmüştü. Mermilerimiz tükenmek üzereydi, havada uçuşan roketler altımızdaki toprağı delice sarsıyordu.
"Sungur çıktı! Alaz kucağında!" diye Tuna telsizden bağırdığı an, kucağındaki kanlar içindeki Ahen'i gördüm. O an içimden bir parça koptu, nefesim kilitlendi. Ama ağlamaya, dövünmeye vaktim yoktu. Ben bu timin telsizcisiydim, onların sahadaki gözü ve kulağıydım. Eğer ben paniklersem, Şafak Timi o vadiden asla çıkamazdı."Kuzey, Koral! Sağ yamaçtaki o sarp kayalığı görüyor musunuz?" diye bağırdım telsizden, bir yandan da üzerimize gelen ilk terörist grubuna şarjörümü boşaltırken. "Vadinin tek giriş noktası orası! Eğer o konvoyu o dar geçitte kilitleyemezsek, hepimizi burada ezerler!"Kuzey ve Koral hiçbir şey söylemediler. Ne yapmaları gerektiğini söylememe bile gerek kalmamıştı. İkisi de sırtlarındaki anti-tank roketatarlarını o amansız avcı refleksleriyle omuzlarına yerleştirdiler. Koral, o her zamanki donuk, ifadesiz yüzüyle dar geçidin en önünde hızla ilerleyen zırhlı öncü araca nişan aldı.Fıss-güm! Koral’ın ateşlediği roket, zırhlı aracı tam motor bloğundan vurdu. Devasa bir alev topu vadiyi aydınlatırken, zırhlı araç patikanın ortasında yan dönerek arkasından gelen onlarca konvoy aracına geçit vermez etten bir duvar ördü. Hemen ardından Kuzey’in roketi patladı; o da konvoyun en arkasındaki lojistik kamyonunu uçurmuştu. Düşman, kendi getirdiği yüz elli kişilik orduyla birlikte, vadinin o daracık boğazında sıkışıp kalmıştı. Önleri kilitlenmiş, arkaları patlamıştı. Araçlardan inip yaya olarak tırmanmaya çalışıyorlardı ama bu bize ihtiyacımız olan o altın değerindeki birkaç dakikayı kazandırmıştı."Tuna, sis bombalarını patlat!" diye bağırdım.Tuna belindeki üç sis bombasını birden patikanın aşağısına fırlattı. Yoğun, gri bir duman bulutu vadinin dibini kapladığı an düşmanın görüşü tamamen sıfıra indi. Rastgele ateş açıyorlardı ama mermileri kayaları dövmekten başka bir işe yaramıyordu."Sungur, önün temiz! Doğu yamacındaki kuru dere yatağına sığın, o hat karargâhın tahliye helikopterinin inebileceği tek kör nokta!" diyerek haritadan Batur’a rotayı çizdim.
Batur kucağında Ahen ile o dumanın ve mermi yağmurunun ortasından bir hayalet gibi sıyrılırken, biz de arkalarından gelen esirleri koruyarak dere yatağına doğru ölümüne bir koşu başlattık. Koral ve Kuzey arkamızı kolluyor, mermilerinin son damlasına kadar düşmanı o pusu hattında tutuyordu. Helikopter o sarp vadiye pervanelerini kayalara vurma pahasına indiğinde, Şafak Timi imkansızı başarmış, o ölüm çemberini askeri dehasıyla paramparça ederek çıkmıştı.Başımı oturduğum duvardan kaldırıp ellerime baktım. Hâlâ titriyorlardı. O pusudan sağ çıkmıştık, koca bir orduyu o vadiye gömmüştük ama içimdeki o sızı geçmiyordu. Gözlerimi karşıdaki o kırmızı yanan "Ameliyat" ışığına diktim.Biz o cehennemden kurtulmuştuk ama Alaz... Alaz hâlâ o ölümcül pusuyla içerideki o masada tek başına savaşmaya devam ediyordu.
Zihnimi o barut kokulu vadi yamaçlarından zorlukla sıyırıp gözlerimi açtığımda, ameliyathanenin kapısındaki o kırmızı ışık hâlâ koridoru kan rengine boyuyordu. Sırtımı hastanenin o soğuk duvarına yaslayıp timime baktım. Şafak Timi’ni daha önce hiç böyle görmemiştim. Defalarca operasyona çıkmış, ölümün kıyısından dönmüştük ama hiçbir görev bizi ruhsal olarak bu kadar tüketmemişti.Tuna köşedeki plastik sandalyede, başını ellerinin arasına almış, hayatımda ilk kez tek bir şaka bile yapamayacak kadar derin bir sessizliğe gömülmüştü. Kuzey, hemen yanımda duvarı yumruklamaktan elleri kan içinde kalmış bir halde volta atıyor, her dönüşünde dişlerini daha da sıkıyordu. Koral ise koridorun en karanlık, gölgeli köşesinde kollarını göğsünde birleştirmiş, o donuk esmer yüzüyle sadece yere bakıyordu.Ve Batur...Gözlerim onun üzerinde takılı kaldığında, göğsümün tam ortasında tarif edemediğim bir sızı uyandı. Ameliyathanenin tam kapısının önünde, adeta etten ve kemikten bir duvar gibi hazır olda bekliyordu. Üzerindeki kamuflaj hâlâ vadinin çamuruyla, barutuyla ve en çok da Ahen’in sıcak kanıyla sırılsıklam haldedi. Ellerini iki yanına yumruk yapmıştı, parmaklarının arasındaki o kurumuş kırmızılık koridorun beyaz ışığında parlıyordu.O an Batur’un yüzüne, o okyanus mavisi gözlerine baktım. Ve hayatım boyunca unutamayacağım o gerçeği ilk kez o saniyede, tam o koridorda anladım.
Batur, Ahen’e aşıktı.
Bu sıradan bir tim arkadaşlığı, bir silah arkadaşının kaybından duyulan derin bir üzüntü değildi. Batur’un gözlerinde, ruhunun diğer yarısı o kapının arkasında can çekişiyorken dünyaya ait her şeyden vazgeçmiş bir adamın o çılgın, ölümcül yangını vardı. O sarsılmaz, o buz gibi soğukkanlı Sungur Üsteğmen gitmiş; yerine sevdiği kadının eceliyle tek başına savaşan, çaresiz ama dünyayı yakmaya hazır aşık bir adam gelmişti. Yıllardır aynı odada kalmış, aynı ekmeği bölüşmüştük ama rütbelerin, üniformanın ve ölümün gölgesinde bu sevdayı içlerinde nasıl bir kor gibi büyüttüklerini hiçbirimiz fark edememiştik. Ya da Batur, bunu kendine bile ilk kez o gün, Ahen kollarında solarken itiraf etmişti.Tam o sırada, ameliyathanenin üzerindeki o saatlerdir yanan kırmızı ışık aniden söndü.Koridordaki hava bir anda buz kesti. Tuna oturduğu yerden fırladı, Kuzey olduğu yerde donakaldı, Koral kollarını çözüp bir adım öne çıktı. Hepimiz nefesimizi kilitledik.Ağır metal kapı yavaşça aralandı. İçeriden, yeşil önlüğü tamamen kan içinde kalmış cerrah dışarı çıktı. Maskesini yüzünden aşağı indirdi, derin bir nefes alarak doğrudan tam kapının önünde bir heykel gibi dikilen Batur’un üzerine doğru yürüdü."Geçmiş olsun," dedi doktor.O iki kelime koridorun zeminine düştüğü an, Tuna’nın sandalyeye geri yığıldığını gördüm. Kuzey gözlerini tavana dikip sessizce şükrederken, ben de hıçkırıklarımı serbest bırakarak Kuzey’in omzuna kapandım.Doktor, Ahen’in o canavarca darbeye ve kırık kaburgalarına rağmen yaşama ne kadar güçlü tutunduğunu, kritik eşiği atlattığını ama durumunun hâlâ hassas olduğunu anlatıyordu. Onu enfeksiyon riskine karşı yoğun bakıma alacaklarını ve kesinlikle ziyaretçi kabul edilmeyeceğini söyledi.Birkaç dakika sonra, ameliyathanenin büyük kapısından Ahen’in cihazlara bağlı yatağı çıkarıldı. Yüzü bembeyazdı, o her zaman meydan okuyan ela gözleri kapalıydı ama hâlâ o mağrur subayın izleri duruyordu yüzünde. Yatağı yoğun bakıma doğru götürürlerken, Batur’un adımlarla onu takip edişini izledim.Yoğun bakımın o kalın cam kapısının önüne geldiğimizde, Batur elini o soğuk cama yasladı. Gözlerini camın arkasındaki Ahen’den bir saniye bile ayırmıyordu. O camın önünde duran adam, Ahen o gözlerini açana kadar oradan tek bir milim bile kıpırdamayacaktı, biliyordum.İçimde, o pusudan sağ çıkmanın verdiği rahatlama ile Ahen’in yaşadığına dair o devasa şükür birleşmişti. Ama gözlerim koridordaki her bir Şafak Timi üyesinin üzerinde gezinirken içimdeki o telsizci şüphesi yeniden uyandı. Düşman bizi orada bekliyordu, bu pusu tesadüf olamazdı.Ahen o camın arkasında yaşıyordu, Batur onun başucunda nöbetteydi; ama bizi o vadiye yem olarak atan o gizli el, hâlâ bizimle birlikte bu koridorda nefes alıyordu. Ve ben, o haini bulana kadar durmayacaktım.

*************
Yoğun bakım ünitesinin önündeki bekleyiş, zamanın tüm kurallarını altüst eden amansız bir nöbete dönüşmüştü. Şafak Timi, o kalın camın ardında yaşam mücadelesi veren Alaz’ı bir an bile yalnız bırakmamak için koridorda adeta etten bir duvar örmüştü. Ancak bu sarsılmaz nöbet, ameliyathaneden çıkan cerrahın sakin ve yumuşak adımlarıyla bölündü.Doktor, gözlerindeki yorgunluğa tezat, son derece şefkatli ve anlayışlı bir yüz ifadesiyle doğrudan camın önünde duran Batur’un yanına yaklaştı."Beyefendi, hanımefendiler..." dedi doktor, sesini koridorun steril sessizliğinde yumuşak tutmaya çalışarak. "Buradaki bekleyişinizi, arkadaşınıza olan sadakatinizi çok iyi anlıyorum. Ancak operasyondan yeni geldiğiniz her halinizden belli. Üzerinizdeki bu kan, çamur ve barut, yoğun bakımdaki hastamız için şu an ölümcül bir enfeksiyon riski taşıyor. Ahen Hanım'ın bağışıklığı şu an sıfıra yakın."Doktor, İlay'ın dolan gözlerine bakarak sesini daha da yumuşattı."Sizden ricam, lütfen şimdi alt kattaki askeri bekleme odasına inin. Üstlerinizi değiştirin, temizlenin ve biraz olsun kendinize gelin. Bir iki saat boyunca burayı tamamen sterilize edeceğiz. Sonrasında, hastamızın durumuna göre yukarı çıkmanıza bizzat ben izin vereceğim. Lütfen zorluk çıkarmayın, bunu onun hayatı için yapmak zorundayız.""Doktor bey, lütfen..." diye öne atıldı İlay. Sesi yalvarır gibiydi. "Ahen uyanana kadar kapıda beklesek? Söz, uzağında dururuz."Doktor hafifçe gülümsedi, İlay'ın omuzuna şefkatle dokundu. "Anlıyorum hanımefendi, gerçekten anlıyorum. Ama onu gerçekten korumak istiyorsan, şimdi aşağı inmelisiniz. Bana güvenin."Batur, istemeden de olsa elini yavaşça camdan çekti. Dişlerini sıktı, sesindeki o titreyen öfkeyi bastırmaya çalışarak başını salladı. Kuzey ve Tuna, Batur’un her an hırçınlaşacağını anlayarak hemen iki yanına geçtiler. Kuzey, Batur’un kolunu sıkıca kavradı. "Sungur, hadi kardeşim... Doktor bey haklı, enfeksiyon riski var. Alaz için... Bir iki saate temizlenip yine buradayız" diye fısıldadı.Tuna ve Kuzey, Batur’u kollarından çekerek koridorda yürütmeye başladılar. İlay ve Koral da başlarını eğerek peşlerinden yürüdü. Tim, doktorun bu yumuşak ama kesin tıbbi uyarısıyla bir iki saatliğine aşağıya indirilmişti. Koridordaki hareketlilik yavaş yavaş azalmış, nöbetçi hemşireler kendi odalarına çekilmişti.İşte tam o an, koridorun loş ışıkları arasında, gölgelerin içinden bir adam sıyrıldı. Gelişini kimse görmemiş, asansörün veya merdivenlerin sesine dikkat edilmemişti. Bu, Yüzbaşı Emre Karahan'dı. Timin aşağı indiğinden tamamen emin olduktan sonra, kimseye görünmeden, bir hayalet gibi yoğun bakım odasının kapısına ulaştı. Steril önlüğünü ve maskesini takıp ağır kapıyı sessizce araladı. İçeride sadece tıbbi cihazların o ritmik, ruhsuz bip sesleri yankılanıyordu. Yavaş adımlarla yatağa doğru ilerledi.
Yatakta, yüzü bembeyaz kesilmiş, ağzında oksijen maskesiyle yatan Ahen’e baktı. O her zamanki dik başlı, neşeli kızından eser kalmamıştı. Emre Karahan, yıllardır yüzünden bir an bile düşürmediği o sarsılmaz, sert Yüzbaşı maskesini ilk kez o odada yere fırlattı. Omuzları çöktü. Kızının baş ucundaki sandalyeye oturdu ve Ahen’in cihazlara bağlı, buz gibi elini iki elinin arasına aldı.Ahen baygındı. Derin bir narkozun ve ağır yaraların etkisiyle hiçbir şeyi duymuyordu. Kalp grafiğindeki çizgiler yavaş yavaş inip kalkıyordu."Benim güzel kızım..." diye fısıldadı Emre Karahan. Sesi ilk kez bir babanın çaresizliği ve vicdan azabıyla titriyordu. "Biliyorum, bana kızıyorsun. İçinden o ite hesap sorarken aslında beni suçluyordun, anladım. Haklısın da... Seni o cehenneme bizzat ben ittim."Derin, titrek bir nefes aldı. Gözleri dolmuştu ama ağlamamak için dişlerini sıktı."Başka çarem yoktu Ahen. Annen... Umay, sekiz yıldır o şerefsizlerin elinde. Resmî kayıtlara 'şehit' yazıp dosyayı kapattılar ama ben onun yaşadığını biliyordum. Yıllarca sahada iz sürdüm, en sonunda yerini buldum. Ama o sığınağa girmek, o sığınağın kapılarını açmak resmî emirlerle imkansızdı. Devlet, arkasında hiçbir iz bırakmayan o gizli kamp için Şafak Timi’ni göndermezdi. Bir oyun kurmam gerekiyordu. Büyük, tehlikeli bir oyun..."Ahen’in elini daha da sıkı tuttu, sanki özür diler gibi parmaklarını okşadı."İçerideki adamıma o dosyaları yatakhanenize bırakma emrini ben verdim. O yanık fotoğrafı, arkasındaki o 27 14 9 41 koordinat şifresini bilerek önünüze attım. Sungur’un o şifreyi çözeceğini, senin o dosyayı görünce annenin peşinden çılgınlar gibi gideceğini çok iyi biliyordum. Seni o kampa bizzat çektim Ahen. Çünkü o kampın kapısını ancak senin o sarsılmaz iraden ve Şafak Timi’nin o ölümcül öfkesi kırabilirdi. Resmî bir operasyon değil, kişisel bir kurtarma operasyonu başlattım sizin üzerinizden."Yüzünü kızının eline doğru eğdi. Sesindeki suçluluk duygusu odayı yaşanmaz kılıyordu."Ama işlerin bu noktaya geleceğini tahmin edemedim... Karşı tarafa Şafak vadiden yaklaşırken konvoyları yığmalarını, timin burnunu sürtüp geri çekilmesini söylemiştim. Amacım Şafak'ı orada oyalarken, içerideki adamımla seni ve anneni o kargaşada sığınaktan sessizce çekip çıkarmaktı. Ama o şerefsizler... Senin bir Türk subayı olarak o koğuştaki masumlar için kendini feda edeceğini, o gardiyanın karşısına dikileceğini hesaba katamadım. Seni koruyamadım Ahen. Benim planım yüzünden, benim hırsım yüzünden kollarımda can veriyordun az kalsın."Gözlerinden akan bir damla yaş, Ahen’in buz gibi elinin üzerine damladı."Beni affet güzel kızım. Ama yemin ederim, bu oyunun sonunda ikinizi de o eve sağ salim götüreceğim. Kampın konumu doğrulandı, Şafak orayı tamamen deşifre etti. Şimdi devlet o koordinatlara devasa bir sınır ötesi harekât başlatmak zorunda kalacak. Ve ben o karmaşanın içinde anneni o sığınaktan söküp alacağım. Ne pahasına olursa olsun... Siz benim ailemsiniz. Ve bir asker, ailesi için gerekirse tüm dünyayı karşısına alır."Emre Karahan ayağa kalktı. Kızının alnına uzun, babacan bir öpücük kondurdu. Maskesini ve önlüğünü geri takarken, yüzündeki o sarsılmaz, acımasız Yüzbaşı maskesini yeniden kuşandı. Geldiği gibi sessizce, kimseye görünmeden odadan çıkıp hastanenin karanlığında kayboldu. Arkasında sadece tıbbi cihazların o soğuk sesleri ve okuyucunun zihnini darmadağın eden o devasa planın gerçekleri kaldı.

💦💦💦
Batur Tunca

Doktorun o yumuşak ama kesin uyarısının ardından, Tuna ve Kuzey’in kollarımdan çekiştirmesiyle postallarımı hastane zemininde sürüyerek o koridordan indim. Haklıydı, hanımefendinin hayatı her şeyden önemliydi ve üzerimizdeki bu barut kokusu ona zarar verebilirdi. Ama o camın önünden ayrılmak, ruhumu o steril odada bırakıp sadece etten ve kemikten bir gövdeyle aşağıya inmek gibiydi.Alt kattaki askeri bekleme odasına girdiğimizde kimse konuşmadı. Hastanenin bize verdiği o temiz sivil kıyafetleri giymek, üniformanın o zırh gibi koruyan hissini üzerimizden atmak içimizdeki çılgın yangını daha da çıplak bıraktı. Lavabonun başına geçtim. Musluğu sonuna kadar açıp ellerimi defalarca, derimi yüzmek istercesine hırsla yıkadım. Ama gitmiyordu. Parmaklarımın arasındaki o kurumuş kırmızılık, tırnaklarımın dibine işleyen o barut ve kan hissi geçmiyordu. Aynadaki yüzüme baktım; gözlerimdeki o korkuyu, o çaresizliği hayatımda ilk kez bu kadar net görüyordum. Ben Üsteğmen Batur Tunca’ydım. Dağlarda ölümün üzerine korkusuzca yürüyen adam, şimdi beyaz bir binanın bodrum katında sevdiği kızın nefes alması için dua ediyordu.Odaya döndüğümde İlay bir köşeye oturmuş, titreyen parmaklarıyla harekât raporunun taslağını yazmaya çalışıyordu. Gözyaşları sayfanın kenarına damlıyordu ama o telsizci disipliniyle görevini yapmaya zorluyordu kendini. Tuna başını ellerinin arasına almış, sırtını duvara yaslamıştı. Hayatında ilk kez tek bir kelime şaka dökülmüyordu dudaklarından. Kuzey pencerenin önünde durmuş, dışarıdaki zifiri karanlığa bakarak yumruklarını sıkıyordu. Ve Koral... Kapının hemen yanındaki gölgede, kollarını göğsünde birleştirmiş, o donuk yüzüyle sadece zemini izliyordu.
Şafak Timi buradaydı. Bir eksikle, en can alıcı parçamızı yukarıda bırakarak buradaydık.Önüme konulan plastik bardaktaki kahve çoktan soğumuştu ama ben bardağı sıkmaktan parmak boğumlarımın beyazladığını bile fark etmiyordum. Zihnimin içinde sadece Karataş Vadisi’ndeki o cehennem anı dönüyordu. O duman bombası patlamadan önce Ahen’in yanındaki ağaca saplanan o tek kurşun... Bizi o vadinin ortasında bekleyen o yüz elli kişilik terörist ordusu...Bu rastgele bir pusu değildi. Birileri bizim o doğu sığınağına gireceğimizi, Ahen'in o kapının arkasında esir tutulduğunu biliyordu. Ve birileri, Şafak Timi’nin o vadiden canlı çıkmasını istememişti. Gözlerim odadaki çocukların üzerinde tek tek gezindi. Hepsi can dostum, hepsi öz kardeşimdi.Dişlerimi birbirine öyle bir kenetledim ki çenemin çatırdayacağını sandım. Kim olursa olsun, ister sınırın ötesindeki koca bir ordu, ister bu odada benimle aynı soğuk kahveyi yudumlayan o satılmış hain... Alaz’ım o gözlerini açtığı gün, bize bu acıyı yaşatan herkesi bu dünyaya kendi ellerimle gömecektim.

Saat 04.30

Tam iki saat geçmişti. Doktorun bize verdiği o ölümcül süre nihayet dolmuştu. Sandalyeden ilk fırlayan ben oldum. Kimsenin bir şey söylemesine gerek kalmadan, aynı askeri refleksle odadan çıkıp asansöre doğru yürümeye başladık. İçimdeki o saatlerdir duran kalbimin, yukarı yaklaştıkça göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi hızla çarptığını hissediyordum.Yoğun bakım katının koridoruna adım attığımda adımlarım daha da hızlandı. O kalın cam kapının önüne geldim, ellerimi yeniden o soğuk cama yasladım. İçeride, cihazların o ruhsuz sesleri arasında bembeyaz yüzüyle, ağzında oksijen maskesiyle hâlâ o derin uykusunda yatıyordu benim güzel Alaz'ım. Gözleri kapalıydı.Bakışlarımı ondan ayırmadan içimden son kez fısıldadım.Şafak sökecek güzelim... Sen o gözlerini açana kadar, o ela gözlerinle bana yeniden 'Batur' diyene kadar ben bu camın önünde, senin kapında bir köle gibi bekleyeceğim. Söz verdim sana, bırakmam dedim... Gitmene izin vermem.

*************

Asansörün metal kapısı yoğun bakım katında yavaşça açıldığında koridorun o steril sessizliği timin üzerine çöktü. Tuna, Kuzey ve İlay yorgun adımlarla öne doğru ilerlerken, Batur adımlarını biraz yavaşlattı. Yoğun bakımın o kalın cam kapısına varmadan hemen önceki o tenha alanda, timin birkaç adım gerisinde kalmıştı. Genç adamın içindeki o amansız şüphe yangını ciğerlerini kavuruyor, Karataş Vadisi’ndeki o kusursuz pusunun failini arıyordu.Tam o sırada, arkasından gelen hafif bir çift adımın sesi duyuldu. Şafak Timi’nin içinden bir gölge, yüzünde en ufak bir şüphe barındırmayan, o her zamanki sadık silah arkadaşı maskesini takmış bir halde Batur'un yanına kadar yürüdü. İki asker omuz omuza durdu. Gölge, gözlerini karşıdaki boş duvara dikmişti."Sungur..." dedi o hain, sesini koridorun loşluğunda eritecek kadar kısık tutarak. "Ahen o odadan sağ çıktı. Doktor durumunun şu an için stabil olduğunu söyledi ama... Sen hâlâ o vadideki pusuyu düşünüyorsun, değil mi?"Batur derin ve öfkeli bir nefes verdi. Dişlerini birbirine o kadar sert bastırdı ki çene kemiği gerim gerim gerildi. Gözlerini yanındaki adamın o okunmaz bakışlarına dikti."Düşünüyorum," dedi, sesindeki ölümcül kararlılığı saklamayarak. "Çünkü o pusu tesadüf değildi. Birileri bizim o doğu sığınağına gireceğimizi, Ahen'in o kapının arkasında tutulduğunu biliyordu. Şafak Timi’nden bir hain bizi arkamızdan vurdu. Ahen o gözlerini açtığı gün, bize bu acıyı yaşatanı bulup bu dünyaya kendi ellerimle gömeceğim. Bunu bizzat ben yapacağım."Hainin yüzünde en ufak bir mimik bile oynamadı. Sadece başını yavaşça salladı. "Haklısın," dedi büyük bir soğukkanlılıkla. "Ben de seninle birlikteyim Sungur. O haini bulana kadar durmayacağız."
"Durmayacağız," diyerek öne doğru adımladı Batur ve yoğun bakım odasının camına doğru ilerledi. O gölge de hiçbir şey söylemeden, o sadık dost duruşuyla diğerlerinin yanına doğru yürüdü. Batur yoğun bakım camına elini yaslayıp içerideki kadını izlemeye başlarken, o gizli hain kimseye fark ettirmeden hastanenin tenha yangın merdivenlerine doğru süzüldü.Çevresini son bir kez amansız bir avcı gözüyle taradıktan sonra, cebinden o özel kriptolu telsiz cihazını çıkardı. Tek bir tuşa bastı. Hattın diğer ucundan o çok tanıdık, sarsılmış ama buz gibi bir ses yükseldi:"Konuş," dedi Yüzbaşı Emre Karahan. Sesinde ilk kez bir babanın o gizleyemediği dehşeti ve harareti vardı."Ameliyattan çıktı komutanım," dedi köstebek, yangın merdivenlerinin karanlığına sığınarak. "Yoğun bakıma aldılar. Doktor durumunun şu an için stabil olduğunu söyledi ama Ahen... Ahen çok büyük bir fiziksel travma aldı komutanım. Canını zor kurtardık."Hattın diğer ucunda derin, sarsılmış bir nefes sesi duyuldu. Emre Karahan’ın o sarsılmaz, kibirli planı kızının kanıyla boyanmıştı. "Yoğun bakımda demek..." diye mırıldandı Yüzbaşı, sesi ilk kez bir babanın vicdan azabıyla titriyordu. "Sungur ne yapıyor?""Camın önünde nöbette. Gözünü ondan bir saniye bile ayırmıyor. Ve... İşler tamamen kontrolden çıktı komutanım. Batur vadideki o pusunun bir hain işi olduğunu anladı. Şafak Timi'nin içinden bir köstebek arıyor. Ahen gözlerini açtığı gün o haini kendi elleriyle toprağa gömeceğine yemin etti."Emre Karahan birkaç saniye sustu. Sesindeki o sarsılmış ton, yerini yavaş yavaş yeniden o acımasız ve hesapçı subay ciddiyetine bıraktı."Bırak arasın," dedi Emre Karahan, sesi buz kesti. "Batur Tunca o kör öfkesiyle sadece kendi kuyruğunu kovalayacak. Senin o timin kalbinde olduğunu asla çözemez. Sen maskeni düşürme yeter. Planın ilk aşaması kanlı da olsa bitti. Şafak o kampı tamamen deşifre etti. Şimdi devlet oraya devasa bir sınır ötesi harekât başlatmak zorunda kalacak. Ve o karmaşanın içinde, ben Umay’ı o sığınaktan söküp alacağım."Köstebek yutkundu. "Ya Ahen uyanıp her şeyi çözerse? Ya aramızdaki bu bağı fark ederse?"Emre Karahan son kez konuştu, sesindeki o son vurgu köstebeğin bile sırtından aşağı soğuk bir ter boşanmasına sebep oldu:"Ahen hiçbir şey bilmeyecek. O sadece annesini kurtarmak için savaşan bir kahraman olarak kalacak. Sen sadece görevini yap ve gözünü Sungur'un üzerinden ayırma. Bu oyunun sonunda Umay'ı geri alacağız. Ne pahasına olursa olsun."Telefon yüzüne kapandı. Köstebek, ekranı kararan cihazı hızla cebine koydu, yüzündeki o sadık ve profesyonel asker maskesini geri taktı. Hiçbir şey olmamış gibi, yoğun bakım camının önünde Ahen için bekleyen kardeşlerinin, Şafak Timi’nin yanına doğru yürümeye başladı. Okuyucu için çember daralıyordu ama o ölümcül hain, hâlâ Şafak Timi'nin en güvenilen yerinde, tam kalbinde nefes alıyordu.

"Karanlığın en koyu olduğu an, Şafak’ın doğuşuna en yakın olan zamandır. Uyan Alaz... Timin kapında nöbette."

"Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,'
Medeniyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?" 🇹🇷🇹🇷🇹🇷