9. bölüm · Yarım Kalan Yeminler
8. BÖLÜM
Batur Tunca
Helikopterlerin pervaneleri gecenin karanlığını yırtarken içimdeki öfke motor sesinden daha gürültülüydü. Şarjörü silahıma yerleştirirken tek bir şey düşünüyordum: Dayan Alaz, seni o cehennemden çekip çıkarmaya geliyorum.Metal gövdenin içindeki loş, kırmızı savaş ışığı timin yüzlerine vuruyor, her birini karanlıkta parlayan birer heykel gibi gösteriyordu. Yanımda oturan Tuna’nın parmakları tüfeğinin gövdesinde ritim tutuyor, gözlerindeki o her zamanki muzip fırlamalıktan eser kalmadığını ele veriyordu. Karşımdaki Kuzey, dişlerini o kadar sert kenetlemişti ki çene kemiğinin her sarsıntıda nasıl gerildiğini görebiliyordum. İlay ise kucağındaki harita tabletine sabitlenmiş, adeta gözleriyle oradaki koordinatları delmeye çalışıyordu. Ve Koral... En arkada, gölgelerin en koyu olduğu köşede, her zamanki o sessiz, okunmaz ifadesiyle oturuyordu. Hepsi bendeki o ölümcül hırsın farkındaydı ama hiçbiri konuşmuyordu. Çünkü bilirlerdi ki, Şafak Timi’nden biri eksildiğinde, içerideki o aile bağı bir mühimmat zinciri gibi birbirini çeker ve patlamaya hazır bir bombaya dönüşürdü.Sınır hattının o sarp, dişli kayalıkları helikopterin altından birer birer kayıp giderken, göğsümün ortasındaki o sızı yerini buz gibi bir kararlılığa bırakmıştı. Ahen’e hislerimi söylemek için hep doğru zamanı beklemiştim; oysa ölümün kol gezdiği bu topraklarda "doğru zaman" diye bir şey olmadığını acı bir tokatla öğrenmiştim. Eğer ona bir şey olursa, eğer o şerefsizler onun o dik duruşuna, o güzel yüzüne zarar verdiyse, bu dağları onlara mezar etmeden buradan dönmeyecektim. Telsizden kulaklığımıza sızan hışırtıyla birlikte pilotun sesi yükseldi: "Sungur, iniş bölgesine iki dakika. Doğu sığınağının güney yamacına sızacaksınız. Görüş sıfıra yakın, dikkatli olun." Silahımın mekanizmasını son kez, büyük bir gürültüyle çektim. Namluya sürülen her mermi, içimdeki intikam yeminine atılan bir imza gibiydi. Gözlerimi ekibe çevirdim, kaskımın altından fısıldadım: "Hazır mısın Şafak? O kapıyı kırıp, Alaz’ımızı almaya gidiyoruz."
Helikopterin tabanı altımızdaki sarp kayalıklara yaklaşırken rüzgâr metal gövdeyi delice sarsıyordu. Kapı büyük bir gürültüyle yana doğru açıldı; içeri dolan buz gibi dağ havası yüzümüze çarptığı an Şafak Timi için zaman durdu, av başladı. Halatları aşağı bıraktığımız o birkaç saniye içinde kimsenin gözünde korku yoktu. En önde ben, arkamda Kuzey, peşimizde diğerleri... Karanlığın kalbine, o dipsiz vadiye saniyeler içinde sızdık. Ayaklarımız nemli toprağa bastığı an helikopter üzerimizdeki gürültülü gölgesini çekerek karanlıkta kayboldu. Şimdi dağla, düşmanla ve içimizdeki o amansız öfkeyle baş başaydık."Telsiz sessizliği," diye fısıldadı İlay kulaklıktan. "Sığınağın dış hatlarına sızana kadar çıt çıkmayacak."Sıra halinde, ağaçların ve kayaların gölgesini kendimize siper ederek ilerlemeye başladık. Adımlarım o kadar hızlıydı ki arkamdaki Tuna’nın bana yetişmek için nefes nefese kaldığını hissediyordum. Ama yavaşlayamazdım. Beynimin içinde sadece Ahen’in o dumanların arasında kaybolurken bana "BATUR!" diye haykıran çaresiz sesi yankılanıyordu. Kulaklarımdan gitmiyordu o ses. Haklıydım, onu koruyamamıştım ama şimdi buradaydım. Gerekirse bu sığınağın taşlarını tek tek ellerimle sökecek, onu o köpeklerin elinden çekip alacaktım.Doğu sığınağının dış emniyet tellerini görebileceğimiz o sarp tepeye ulaştığımızda, Kuzey elini kaldırarak timi durdurdu. Herkes bir anda yere çöktü, silahlar karanlığa doğrultuldu. Kuzey termal dürbününü gözüne yaklaştırıp sığınağın girişini taramaya başladı. Ben de tüfeğimi omzuma yaslayıp nişangâhtan aşağıya baktım. Taş ocağının eski patikası bomboş görünüyordu. Nöbetçi kulelerinde sadece iki kişi vardı.
Çok sessiz," diye mırıldandı Tuna telsizin düğmesine hafifçe dokunarak. "Sınır ötesindeki en büyük kamplardan biri burası diyorlardı ama resmen in cin top oynuyor."İçimde bir şeylerin ters gittiğine dair o tanıdık, lanet olası avcı sezişi yeniden uyandı. Bu kadar kolay olamazdı. Ahen’in annesinin dosyasından çıkan o şifreli koordinatlar bizi doğrudan buraya getirmişti ama bu sessizlik normal değildi. Sanki... Sanki burası bizi içeri çekmek için bilerek sessiz bırakılmış devasa bir kapandı. Gözlerim istemsizce timin en arkasında, çevre emniyeti alan Koral’a kaydı. Karanlıkta yüzü seçilmiyordu ama duruşundaki o kaskatı soğukkanlılık içimdeki şüphe yangınını hafifçe körükledi. Ama hemen kafamı iki yana sallayarak bu düşünceyi zihnimden kovdum. Şimdi sırası değildi. Şimdi sadece Ahen vardı.Tam Kuzey’e sızma emrini vermek için elimi kaldıracaktım ki, kulaklığımızdan ani ve hışırtılı bir frekans patlaması yükseldi. Bu telsiz sesi karargâhtan, Oğuz Komutan’dan geliyordu. Ama sesi her zamankinden çok farklıydı; nefes nefeseydi ve içinde saf bir dehşet barındırıyordu:"Şafak! Hareketi durdurun! Derhal geri çekilin! Tekrar ediyorum, sızmayı iptal edin ve güneye doğru geri çekilin!"Donup kaldım. Parmaklarım tüfeğimin tetiğinde kaskatı kesildi. "Töre, burada Sungur," dedim, sesimdeki öfkeyi bastırmaya çalışarak. "Sığınağın girişindeyiz komutanım. Hedefe ulaştık, Alaz içeride. Geri çekilme yok!""Sungur, emre itaat et!" diye kükredi Oğuz Komutan telsizden. "İstihbarat uyduları az önce hareketlilik tespit etti. Batı ve doğu kanadınızdan üzerinize doğru gelen üç büyük askeri konvoy var! En az yüz elli ağır silahlı terörist tam olarak bulunduğunuz koordinata, sizi çembere almak için ilerliyor! Saniyeleriniz var, orası cehenneme dönecek! Geri çekilin!"
Telsizden gelen o son kelimeler yatakhanede oturan timin üzerine buz gibi çöktü. Kaçırılan koordinatların, sahte izlerin, her şeyin devasa bir oyun olduğunu o an anladım. Biz buraya Ahen’i kurtarmaya gelmemiştik; birileri bizi buraya, bu vadinin ortasına bilerek yem olarak atmıştı.Tuna, İlay ve Kuzey şok içinde bana baktılar. Gözlerinde "Ne yapıyoruz?" sorusu vardı. Arkada duran Koral ise telsizden gelen bu ölümcül habere rağmen milim kıpırdamamıştı. Yüzünde en ufak bir şaşkınlık yoktu."Sungur..." dedi İlay, sesi ilk kez titreyerek. "Kuşatılıyoruz. Geri çekilmezsek hepimiz burada kalırız."Dişlerimi birbirine o kadar sert bastırdım ki çenemin çatırdayacağını sandım. Bakışlarımı o karanlık sığınağın demir kapısına diktim. Ahen oradaydı. Şu an canı yanıyordu, belki de bilinci kapalıydı ve benden bir işaret bekliyordu. Onu bir kez daha o karanlıkta yalnız bırakamazdım. Askerlik emre itaat etmekti, doğruydu. Ama benim kalbim, ruhum ve canım o kapının arkasındaydı.Tüfeğimin emniyetini sertçe açtım, ayağa fırladım."Siz geri çekilin," dedim time dönerek. Sesim o odadaki loş kırmızı ışıktan daha ölümcüldü. "Ben Ahen’i almadan bu dağdan tek bir adım bile geri atmayacağım."
💦💦💦
Karanlık...Önce hiçbir şey hissetmedim. Ne soluduğum o rutubetli havayı ne de bedenimi esir alan o ağır sızıyı. Zihnim, maruz kaldığım o ağır travmanın etkisinden kaçmak için kapılarını öyle sıkı kapatmıştı ki, kendimi dipsiz bir kuyunun dibinde, zamansız ve mekansız bir boşlukta süzülüyor gibi hissetmiştim. Fakat bilincin o acımasız geri dönüşü gecikmedi. İlk olarak ağzımın içindeki o paslı, metalik kan tadı uyandırdı beni. Ardından, göğüs kafesime batan her nefeste sol yanımı çılgın bir alev gibi dağlayan o keskin acı... Kaburgalarım kırılmıştı, bunu anlamak için bir hekime ihtiyacım yoktu.Göz kapaklarımı açmaya çalıştım ama her biri tonlarca ağırlıktaki demir kütleler gibiydi. Kirpiklerimin arasından süzülen loş ışık, zihnime darbe üstüne darbe indiren o baş ağrısını tetikledi. Dudaklarımdan istemsizce boğuk, hırıltılı bir inilti döküldü."Ahen..."Bu ses tanıdıktı ama timime ait değildi. Hafif bir aksanı vardı. Ethan... Gözlerimi tamamen araladığımda, toplama koğuşunun o nemli taş zemininde yattığımı fark ettim. Başım, İngiliz Yüzbaşısı Ethan’ın dizine yaslanmıştı. Yüzü toz toprak içindeydi ama ela gözlerinde, az önce o sorgu odasında bıraktığım vahşete inat, insanı sakinleştiren bir şefkat vardı. Elindeki yırtık, ıslak bir kumaş parçasını hafifçe alnıma, patlayan elmacık kemiğime bastırdı. Acıyla dişlerimi birbirine kenetledim."Sakin ol," diye fısıldadı Ethan, sesini gardiyanların duymaması için olabildiğince alçak tutarak. "Seni o odadan getirdiklerinde nefes almıyordun neredeyse. O canavarlar... Sana bunu yapmalarına izin vermemeliydim."Konuşmak istedim ama çatlayan dudaklarım buna izin vermedi. Sadece başımı hafifçe iki yana sallayarak onu susturdum. Pişman değildim. Bakışlarımı koğuşun loş köşelerine çevirdiğimde, az önce ekmeğimi verdiğim o küçük çocuğun ve annesinin bir sütunun arkasından dolu gözlerle beni izlediğini gördüm. Çocuk güvendeydi. Annesi güvendeydi. Demek ki o sandalyeye bağlanıp aldığım her darbeye, kaburgalarımdan gelen o kırılma sesine değmişti. Bir Türk subayı olarak arkamda duran masumları korumuş, o şerefsizlerin karşısında diz çökmemiştim. Tükürüğümle karışık kanı yere sızdırırken içimden aynı kelimeyi fısıldadım: Asla.Ethan, cebinden çıkardığı küçük bir metal matrayı dudaklarıma yaklaştırdı. Birkaç damla soğuk su boğazımdan aşağı süzülürken nefesim biraz olsun düzene girmişti. Sırtımı arkamdaki soğuk duvara yaslamama yardım etti. Bedenimdeki her bir kas isyan bayrağını çekmiş gibi titriyordu ama bakışlarımdaki o dik duruşu, o buz gibi askeri ciddiyeti geri kazanmak için kendimi zorladım."Zaman..." dedim, sesim boğazımdaki kan yüzünden hırıltılı çıkmıştı. "Ne kadar oldu Ethan?""Bilmiyorum," dedi Ethan başını iki yana sallayarak. Gözleri yırtılmış üniformamdaki kan lekelerinde geziniyordu. "Seni buraya atalı birkaç saat geçmiş olmalı. Gece yarısını çoktan geçtik."Tam ona kampa dair yeni bir analiz sorusu yöneltecektim ki, oturduğum taş zemin hafifçe sarstı.Çok uzaktan, dağların arkasından gelen boğuk bir gürültü... Bir patlama sesi.Ethan’la aynı anda göz göze geldik. O da benim gibi bir askerdi ve bu sesin ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu. Bu bir gök gürültüsü değildi. Bu, ağır mühimmatların, roketlerin toprağı dövme sesiydi. Hemen ardından, kampın dış hatlarından gelen hafif ama peş peşe yankılanan o tanıdık senfoni kulaklarımıza ulaştı.Ceviz sesi... Bizim piyade tüfeklerimizin, Şafak Timi’nin silahlarının o kendine has ölümcül ritmi.Kalbim göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi hızla atmaya başladı. Acıyı unuttum, kırık kaburgamı unuttum. Dudaklarımın kenarında, o metalik kan tadının arasında amansız, mağrur bir tebessüm belirdi. Gelmişti. Benim kurban olduğum, o mavi gözlerinde ölüm taşıyan beyefendi emirlere karşı gelmiş, bu dağları yıka yıka peşimden gelmişti.Ethan elimi sıkıca tuttu, gözleri faltaşı gibi açılmıştı. "Dışarıda neler oluyor?" diye sordu heyecanla.Gözlerimi demir kapıya diktim, sesimdeki o sarsılmaz inanç koğuşun rutubetli duvarlarında yankılandı:"Şafak doğuyor, Yüzbaşı... Benim timim geldi."
Dışarıdaki patlama sesleri dalga dalga taş duvarları sarsmaya devam ederken, koğuşun o ağır ve umutsuz havası bir anda dağılmıştı. İnsanlar birbirine bakıyor, çocukların ağlayışı kesiliyordu. Herkes dışarıda kendilerini kurtarmak için ölümüne savaşan bir gücün olduğunu hissetmişti. Ama bu heyecan çok uzun sürmedi.Ağır demir kapının kilidi büyük bir gürültüyle açıldı. İçeriye az önce beni o sandalyede hırpalayan iki gardiyan girdi. Ancak yüzlerinde en ufak bir panik, korku ya da acele yoktu. Aksine, adımları son derece yavaş ve rahattı. Silahlarını omuzlarına asmış, sanki dışarıda kıyamet kopmuyormuş gibi pişkin birer gülüşle bize bakıyorlardı."Ne o?" dedi içilerinden biri, dışarıdan gelen roket sesine doğru kafasını sallayarak. "Gelenlerin olduğunu sanıp umutlandınız mı yoksa?"Ethan dişlerini sıkarak ayağa kalkmaya yeltendi ama elimle onun göğsüne dokunarak durdurdum. Şu an hamle sırası bizde değildi, ne düşündüklerini anlamam gerekiyordu.Diğer gardiyan pis bir kahkaha attı. "Boşuna o kulaklarınızı kabartmayın kadın. Dışarıdakiler o vadiye adım attıkları an etrafları sarıldı bile. Üç koca konvoy tepelerine çöküyor. Buraya değil girmek, o çemberden canlı çıkmaları bile imkansız. Yani kurtarıcılarınız şu an kendi canlarının derdine düştü."Duyduğum kelimeler sol yanıma, o kırık kaburgalarımın tam üzerine ikinci bir darbe gibi indi. Konvoylar... Kuşatma... Batur’un, İlay’ın, tüm timin o vadinin ortasında sıkıştığı gerçeği zihnimde şimşek gibi çaktı. Ama yüzümdeki o buz gibi, ifadesiz askeri maskeyi düşürmedim. Onlara timimin çaresiz kaldığına inandığımı göstermeyecektim.Gardiyanlar koğuşun ortasına doğru ilerlediler. Dışarıdaki savaşı umursamadıklarını, buradaki mutlak güçlerinin hâlâ devam ettiğini kanıtlamak istiyorlardı. İlk gardiyan, köşede torununa sarılmış, sessizce dua eden o yaşlı amcanın önünde durdu. Yaşlı adam korkuyla gözlerini kapattı."Kes şu mırıldanmayı ihtiyar!" diyerek adamın göğsüne botunun tabanıyla sert bir tekme indirdi gardiyan. Yaşlı amca acıyla inleyerek sırtını duvara çarptı, torunu çığlık atarak dedesine sarıldı.İçimdeki o çelik yay bir kez daha kırıldı. Acıyı, kırık kemiklerimi, ciğerlerime batan o keskin nefesi tamamen unuttum. Duvarın kenarından destek alarak, her bir hücremin acıyla feryat etmesine meydan okuyarak ayağa kalktım. Adımlarım sendeliyordu ama duruşum tam bir üsteğmene yakışacak kadar dikti."Sana yetmedim mi it!" diye kükredim. Sesim koğuşun tavanında yankılandı.Gardiyan şaşkınlıkla arkasını döndü. Beni yığılmış, bilincini kaybetmiş bir halde bırakmayı bekliyordu ama karşılarında hâlâ dimdik duran bir Türk askeri vardı."Hâlâ akıllanmadın mı sen?" diyerek elimdeki copunu havaya kaldırdı ve üzerime doğru yürümeye başladı. "Demek o sandalyedeki porsiyon az geldi. Seni bu sefer tamamen susturmam gerekecek.""Dene..." dedim, ağzımdaki kanı onun tam önüne tükürerek. "Dene bakalım elindeki o demir parçası olmadan karşımda ne kadar erkek kalabileceksin."Gardiyan saf bir öfkeyle üzerime atıldı. Copunu tam başıma indireceği an, aldığım o ağır yakın dövüş eğitiminin refleksleri bedenimi yönetti. Başımı hafifçe sağa kaydırarak darbeden kaçtım. Adrenalin vücuduma öyle bir pompalandı ki, sol böğrümdeki kırık kemiğin acısını saniyeliğine bloke etti. Sol elimle adamın copu tutan bileğini kavrayıp aşağı doğru büktüm. Gardiyan acıyla inlerken, sağ dirseğimi tam çene kemiğine geçirdim.Kemik sesinin yankılandığı o an, gardiyan geriye doğru sendeledi. Ama işi şansa bırakamazdım. Adamın belindeki kılıfa uzandım. Parmaklarım, orada asılı duran o soğuk, geniş namlulu askeri av bıçağının kabzasına kapandı. Bıçağı kılıfından tek bir hamlede çekerken, çelik parçasının çıkardığı o tiz ses koğuştaki herkesin nefesini kesti.Şimdi silah bendeydi. Ve benim, timimi o kuşatmadan çıkarmak için bu kapıyı her ne pahasına olursa olsun açmam gerekiyordu.
Ancak hesaba katmadığım, bedenimin bana ihanet edeceği gerçeğiydi. Bıçağı öne doğru savurmak için hamle yaptığım o salisede, sol böğrümdeki kırık kaburgam yerinden oynamışçasına ciğerime battı. Gözlerimin önü saniyeliğine tamamen karardı, nefesim boğazımda kilitlendi ve o ölümcül refleks anında milimetrik bir gecikme yaşadım.Karşımdaki gardiyan, o saniyelik duraksamamı fırsat bildi. Yüzündeki o şaşkınlık anında vahşi bir hayvancıl hırsa dönüştü. Sol eliyle bıçağı tutan bileğime asılırken, sağ eliyle belindeki diğer kasaturayı çekti.Göremedim.Sadece... Karnımın sağ tarafında, kaburgalarımın hemen altında buz gibi, soğuk bir sızının içeri doğru kaydığını hissettim.Zaman o an gerçekten durdu. Dışarıdaki o roket patlamaları, Şafak Timi’nin tüfek sesleri, koğuştaki kadınların ve çocukların çığlıkları... Hepsi derin bir suyun altına gömülür gibi bir anda sustu. Kulaklarımda sadece kendi kalbimin o çok yavaş, hantal atışının sesi kaldı.Güm... Güm... Güm...Bakışlarımı yavaşça aşağıya indirdim. Gardiyanın kirli, nasırlı eli karnımın üzerindeydi. Kabzasına kadar gövdeme saplanmış olan o siyah askeri bıçağı tek bir hamlede, acımasızca geri çekti. Çeliğin etimden ayrıldığı o an, içeri giren soğuk hava karnımı bir alev gibi yaktı. Sıcak, koyu renkli kan, yırtık üniformamın kumaşını aşarak parmaklarımın arasından taş zeminine doğru sızmaya başladı."Ahen!"Ethan’ın feryadı koğuşun rutubetli duvarlarında yankılandı ama ses bana çok uzaktan, fırtınalı bir denizin ötesinden geliyordu. Dizlerimin bağı çözüldü. Bedenim o soğuk, nemli taş ocağı zeminine doğru devrilirken, gözlerim tavandaki o çatlak, gri tavana dikildi."Gördün mü Türk askerini?" diye tükürdü başımda duran gardiyan, elindeki kanlı bıçağı üniformasına silerken. "Şimdi o dışarıdaki köpeklerin gelip senin leşini toplasın."Beni orada, kendi kanımın gölünde bırakıp kapıya doğru ilerlediler. Demir kapı üzerimize büyük bir gürültüyle kapandı ve kilitlendi.Ethan saniyeler içinde yanımda bitti. Dizlerinin üzerine çöküp elleriyle karnımdaki o derin yaraya bastırmaya çalıştı. Parmaklarının arasından fışkıran kanı durduramıyordu, yüzündeki o soğukkanlı müttefik yüzbaşı maskesi tamamen paramparça olmuştu. "Kapatma gözlerini Ahen! Bana bak, sakin ol, nefes al!" diye bağırıyordu.Dudaklarım aralandı ama dışarı sadece hırıltılı bir kan damlası çıktı. Acı o kadar büyüktü ki, bilincim beni kurtarmak için karanlık kapılarını yeniden aralıyordu. Tavandaki o çılhark ampul yavaş yavaş kararmaya başladı.Zihnim benden uzaklaşırken, kulaklarıma dışarıdaki o çatışmanın içinden tek bir ses ulaştı. Çok uzaktan, barut kokularının arasından gelen, çaresiz, yırtıcı bir haykırış...Batur’un sesiydi bu.“Dayan Alaz... Geliyorum...” diye bağırıyordu sanki dağlara karşı.Göz kapaklarım tonlarca ağırlıkla üzerime kapanırken, içimden son kez fısıldadım. Yetiş Batur... Yetiş kurban olduğum, vaktimiz kalmadı...
.................
Batur Tunca
Bir asker, çaresizliğin ne demek olduğunu barut kokusunun genzini yaktığı anlarda öğrenmezdi. Çaresizlik; ruhunun diğer yarısı o karanlık sığınakta acı çekerken, senin elinde koca bir orduya kafa tutacak öfkeden başka hiçbir şeyin olmamasıydı.Oğuz Komutan’ın telsizden yükselen "Geri çekilin, kuşatılıyorsunuz!" kükreyişi kulaklarımı delip geçerken, vadinin her iki kanadından üzerimize doğru akan o üç devasa terörist konvoyunun projektörleri karanlığı yırtmaya başlamıştı bile. Ağaçların arasından peş peşe doçkalar, ağır makineli tüfekler patlıyordu. Toprak altımızda delice sarsılıyor, parçalanan kaya parçaları üzerimize savruluyordu. İntihar gibi bir pusuya düşmüştük."Sungur, geri çekilmemiz lazım!" diye bağırdı İlay, bir kayanın arkasına siper alıp üzerimize gelen ilk araca doğru şarjörünü boşaltırken. Sesi roket patlamalarının arasında zar zor duyuluyordu. "Çember kapanıyor!""Gitmeyeceğim!" diye kükredim. Gözüm sadece o sığınağın demir kapısındaydı. "Alaz içeride! Onu burada bırakıp tek bir adım atan olursa önce beni vursun!"Tam o sırada, akılalmaz bir şey oldu. Az önce telsiz kulelerini taradığını söyleyen Kuzey ve hemen yanındaki Koral, ellerindeki anti-tank roketatarlarıyla öne fırladılar. Koral, o her zamanki donuk ve ifadesiz yüzüyle, üzerimize doğru hızla gelen ilk konvoy aracına nişan aldı. Göz göze geldik. O an onun gözlerinde şüphe değil, ne pahasına olursa olsun bu vadiden çıkma hırsı vardı."Yolu açıyorum, kapıya koş!" diye bağırdı Koral.Fıss-güm! Koral’ın ateşlediği roket, konvoyun en önündeki zırhlı aracı tam kalbinden vurdu. Araç devasa bir alev topuna dönüşerek patikanın ortasında yan yattı ve arkasından gelen diğer araçların yolunu tamamen kapattı. Hemen ardından Kuzey’in roketatarı patladı. Vadinin dar geçidinde peş peşe patlayan o iki araç, Emre Yüzbaşı’nın planladığı o yüz elli kişilik orduyu bir anda kendi kurdukları pusu hattının arkasına hapsetmişti. Düşman konvoyları dar yolda birbirine girmiş, alevler arasında kalmıştı. Şafak Timi, o pisi pisi düştüğümüz ölüm çemberini askeri dehasıyla bir saniyede yarmıştı."Tuna, İlay, Kuzey! Hattı tutun, arkadan gelenleri durdurun!" diye bağırdım ve arkama bile bakmadan sığınağın demir kapısına doğru ölümüne bir koşu başlattım. Koral da hiçbir şey söylemeden, elindeki tüfekle hemen sağ çaprazımdan beni kollayarak peşime takılmıştı. İçimdeki o köstebek şüphesini tamamen silmiştim; o an sadece Ahen vardı.
Sığınağın girişindeki iki nöbetçiyi Koral’la aynı anda tek atışta indirdik. Kapıya ulaştığımda nefesim ciğerlerimi parçalayacak gibiydi. Ağır, paslı demir kapı kilitliydi. Zamanım yoktu. Belimdeki C4 patlayıcıyı çıkarıp kilidin üzerine yapıştırdım. Fünyeyi taktım."Koral, siper al!"Geriye doğru fırladığımız anda fünyeye bastım. Sağır edici bir patlamayla demir kapı menteşelerinden sökülerek içeri doğru devrildi. Toz ve duman bulutunun içine mermi gibi daldım. Sığınağın o rutubet ve nem kokan karanlık koridorlarında postallarımın sesi yankılanıyordu. Karşıma çıkan ilk koridorda, elleri havada ne yapacağını bilemeyen iki gardiyan gördüm. Gözüm dönmüştü. Silahımın dipçiğini ilkinin yüzünde patlattım, Koral arkadaki diğerini tek hamlede yere serdi."Alaz!" diye bağırdım, sesim koridorlarda yırtıcı bir hayvan gibi yankılandı. "Ahen! Neredesin!"Koridorun sonundaki o büyük toplama koğuşunun kapısına ulaştığımda, içeriden gelen esirlerin çığlıklarını duydum. Demir parmaklıklı kapıyı omzumla iterek içeri daldım. Ve o an... Göğüs kafesimin ortasındaki kalbimin durduğunu, ruhumun benden sökülüp alındığını hissettim.Ahen yerde yatıyordu.O her zaman dimdik duran, herkese kafa tutan benim güzel Alaz'ım, o soğuk, nemli taş zeminin üzerinde, kendi kanından oluşan koyu renkli bir gölün ortasında hareketsizce yatıyordu. Yırtılmış askeri üniformasının sağ tarafı, karnının altı tamamen kan içindeydi."Hayır..." dedim, sesim boğazımda bir cam kırığı gibi dağıldı. Silahımı yere nasıl fırlattığımı, dizlerimin üzerine nasıl çöktüğümü hatırlamıyordum bile. "Hayır, hayır, hayır!"Onu kollarımın arasına aldım. Başını göğsüme yasladığımda, ellerim anında onun o sıcak, durmayan kanıyla kaplandı. Dünyadaki tüm askeri eğitimler, tüm o soğukkanlı üsteğmen kimliğim o saniyede yok oldu. Sadece aşık bir adamın çaresiz feryadı kaldı geriye."Ahen, aç gözlerini! Kalk hayır, kapatma gözlerini kurban olduğum!" diye bağırdım, sesim çatlıyor, gözlerimden akan yaşlar onun toz içindeki yüzüne damlıyordu. Ellerimle karnındaki o derin bıçak yarasına bastırmaya çalıştım. Parmaklarımın arasından sızan o kanı durduramıyordum. "Bak ben geldim. Söz verdim sana, bırakmam dedim. Gitmiyoruz hiçbir yere, bana bak!"Ahen’in göz kapakları hafifçe titredi ama açılmadı. Dudaklarının kenarından süzülen kan, çenesine doğru akıyordu.Tam o sırada, baş ucumuzda duran o solmuş İngiliz üniforması içindeki adam öne çıktı. Ela gözlerinde derin bir üzüntü ve çaresizlik vardı. İki eli de Ahen’in kanına bulanmıştı."Ben Yüzbaşı Ethan," dedi hafif İngiliz aksanıyla, sesi titriyordu. "Bizi korumak için yaptı... Gardiyanlar köşedeki yaşlı bir adama ve çocuğa saldırıyordu. Onların önüne atıldı. Kendini feda etti. Gardiyanı durdurmaya çalışırken... kaburgalarındaki kırık yüzünden hamle yapamadı ve gardiyan kasaturayı karnına sapladı. Çok kan kaybetti, saniyeler önce bilincini kaybetti. Durduramadım..."Ethan’ın kelimeleri beynimin içinde birer kurşun gibi patlarken, arkamda duran Koral’ın adımlarının sesini duydum. Başımı kaldırıp Koral’a baktığımda, onun o hiç oynamayan mimiklerinin ilk kez sarsıldığını, gözlerindeki o gizli dehşeti gördüm. Koral, Ahen’in bu ölümcül halini gördüğünde, Emre Yüzbaşı ile kurdukları o kusursuz planın, o kibirli tiyatronun aslında Ahen’i nasıl bir ölüme sürüklediğini o an fark etmişti."Koral, telsizden helikopter iste!" diye kükredim, Ahen’i sımsıkı göğsüme bastırarak. "Hemen sıhhi tahliye iste! Ölüyor Koral, ölüyor!"Ahen’in başı kollarımdı cansızca yana doğru düştü. Zaman tükeniyordu.Sonrasında ise...
***************
Batur, Ahen’i kucağına aldığı an zaman tamamen durdu. Ahen’in başı omzuna düşmüş, o her zaman meydan okuyan ela gözleri tamamen kapanmıştı. Parmaklarının arasından süzülen sıcak kan, Batur’un kamuflajını sırılsıklam ederken içindeki asker çoktan ölmüş, geriye sadece sevdiği kadını kurtarmak için dünyayı yakmaya hazır o aşık adam kalmıştı."Koral! Sana telsizden sıhhi tahliye iste dedim!" diye kükredi Batur, sesi sığınağın taş duvarlarını çatlattı.Koral arkada kaskatı kesilmişti. O her zamanki okunmaz, buz gibi esmer yüzü ilk kez paramparça olmuştu. Gözleri, Ahen’in kendi kanının gölünde yatan o cansız bedenine sabitlenmişti. Yıllardır canını birbirine emanet eden bu tim için Alaz'ı bu halde görmek kaldırılması imkansız bir yüktü. Koral, içine düştüğü o devasa şok ve acıyla sarsılırken, hırsla ana telsize uzandı. "Merkez! Şafak konuşuyor! Alaz ağır yaralı, bıçak darbesi var! Acil sıhhi tahliye lazım, hemen!" diye kükredi.Ethan!" diye bağırdı Batur, yüzü Ahen'in kanıyla yıkanmış bir halde ayağa kalkarken. "Esirleri topla! Hepiniz peşimizden gelin, durursanız ölürsünüz!"İngiliz Yüzbaşı Ethan, saniyeler içinde koğuştaki o yirmi kişiyi, kadınları ve çocukları organize etti. Batur, Ahen’i göğsüne sımsıkı bastırarak koridora fırladı. Koral en önde, gözü dönmüş bir vahşilikle tüfeğini doğrultup karşılarına çıkan son iki gardiyanı saniyeler içinde etkisiz hale getirdi. Artık geri dönüş yoktu.Sığınağın kapısından dışarı çıktıkları an, Karataş Vadisi’nin cehenneme döndüğünü gördüler. Koral ve Kuzey’in patlattığı o iki zırhlı araç yolu kapatmıştı ama arkadaki devasa terörist ordusu araçlardan inmiş, yaya olarak tepeye doğru tırmanıyordu. Tuna, İlay ve Kuzey kurdukları o ince savunma hattında, mermileri tükenmek üzereyken ölümüne bir direniş gösteriyorlardı."Sungur çıktı! Alaz kucağında!" diye bağırdı Tuna telsizden, bir yandan da üzerlerine gelen el bombalarından kaçmak için kendini yere atarak.İlay, Ahen’in o kanlar içindeki halini gördüğü an acı bir çığlık attı ama gözyaşlarını namlusunun arkasına gizledi. "Hattı koruyun! Sungur geçene kadar tek bir şerefsiz yaklaşmayacak!"Batur, kucağındaki Ahen ile birlikte o mermi yağmurunun, patlayan roketlerin ortasına daldı. Kulaklarının dibinden vızıldayarak geçen kurşunları umursamıyordu bile. Tek bir şeye odaklanmıştı; Ahen’in göğsünün hafifçe inip kalkmasına. Nabzı her geçen saniye biraz daha zayıflıyordu.
"Ahen... Kurban olduğum, dayan," diye fısıldadı Batur, vadinin sarp kayalıklarından aşağıya doğru delice koşarken. "Sana söz verdim. Seni o eve sağ salim götüreceğim. Ben sana daha sevdiğimi söylemedim, gidemezsin..."Tam o anda, Ahen’in parmakları çok hafifçe titredi. Bilinci, o ölümcül karanlığın içinden bir saniyeliğine, sadece bir saliseliğine yukarı çıktı. Acıyı artık hissetmiyordu ama Batur’un kalbinin o çılgın gibi atışını göğsünde duyabiliyordu. Güçlükle göz kapaklarını araladı. Görüşü tamamen bulanıktı ama Batur’un o mavi gözlerindeki o devasa korkuyu ve aşkı gördü. Sol eli, son bir gayretle Batur’un boynuna doğru uzandı, parmakları kamuflajının yakasına tutundu.Dudakları milim kıpırdadı, dışarı sadece hırıltılı bir nefes çıktı ama Batur o kelimeyi kalbiyle duydu:"Batur..."Ve Ahen’in eli, Batur’un boynundan yavaşça kayarak aşağı düştü. Başının arkası Batur'un koluna cansızca yaslanırken, o küçük parmakların kamuflajdaki tutunuşu tamamen son buldu."AHEN!" diye kükredi Batur, vadinin karanlığını yırtan feryadı silah seslerini bile bastırdı. "HAYIR! Kapatma gözlerini, AHEN!"Şafak Timi, arkalarında kurtardıkları esirler ve kucaklarındaki o ölümün kıyısındaki Alaz ile birlikte, gece yarısının o en zifiri karanlığında cehennemden farksız olan vadinin derinliklerinde kaybolurken, telsizlerden sadece acı feryatlar yükseliyordu. Ve o gece, Şafak Timi için güneş hiç doğmayacak gibiydi.
"Kollarımda taşıdığım sadece sevdiğim kadın değil... Kalbimin ta kendisi."
"Ruhumun senden, İlâhî, şudur ancak emeli:
Değmesin mâbedimin göğsüne nâmahrem eli!
Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli,
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli."🇹🇷🇹🇷🇹🇷
