15. bölüm · Yarım Kalan Yeminler
14. BÖLÜM
Oğuz Komutan’ın odasından çıktığımda, harekât merkezinin loş koridorundaki buz gibi hava yüzüme bir kırbaç gibi çarptı. Sağ böğrümdeki dikişler, attığım her adımda etimi diri diri koparıyor gibi sızlıyordu ama içimdeki o çılgın yangın acıyı tamamen hissizleştirmişti. Koridorun duvarları üzerime doğru geliyor, az önce masanın üzerine fırlattığım o gümüş künye ve babamın yazdığı not zihnimin içinde birer el bombası gibi patlıyordu.
Siz şimdi benim sadece canı yanmış, dikişleri sızlayan yaralı bir subay olduğumu düşünüyorsunuz, değil mi? Yanılıyorsunuz. Ben şu an kalbinden ve ruhundan en güvendiği adam tarafından vurulmuş bir kadınım. Yıllardır kahramanım sandığım, hasretinden yandığım babam; Şafak Timi’ni, Batur’u ve öz kızını birer piyon gibi o cehennemin ortasına bizzat itmişti. Annemin yaşadığı yalanını uyduran o teröristler miydi, yoksa her şeyi kurgulayan babam mı? Bu sorunun cevabı zihnimi bir karabasan gibi kemiriyordu.
Tam koridorun köşesini dönecekken, karşımdan aceleci adımlarla gelen o tanıdık silueti gördüm. Sarı saçları sıkı bir at kuyruğu yapılmış, üzerinde temiz operasyon üniformasıyla İlay karşımda duruyordu. Beni hastaneden taburcu edildiğim andan beri bir saniye bile yalnız bırakmamış, peşimden karargâha kadar gelmişti. Yüzündeki o her zamanki sarsılmaz Yade Astsubay disiplini, benim bu darmadağın ve öfkeli halimi görünce anında çatladı. Hızla yanıma gelip omuzlarımdan yakaladı.
"Ahen! Ne oluyor, ne bu halin?" diye sordu İlay, sesindeki o gizleyemediği endişeyle doğrudan gözlerimin içine bakarak. "Oğuz Komutan’ın odasından fırtına gibi çıktın. Ne saklıyorsun benden?"
Derin ve hırçın bir nefes aldım. Dişlerimi o kadar sert kenetledim ki çene kemiklerimin sızladığını hissettim. İlay’ın kollarını tutup onu koridorun en tenha, loş köşesine doğru çektim. Artık bu sırrı tek başıma taşıyacak dermanım kalmamıştı.
"Her şey yalanmış İlay..." diye fısıldadım, sesimin titremesine engel olamayarak. "O yatakhanemize bırakılan dosyalar, o yanık fotoğraf, o bizi Karataş Vadisi’ndeki o ölümcül pusuya çeken gizli koordinatlar... Hepsini bizim önümüze bizzat babam atmış. Yüzbaşı Emre Karahan... Şafak Timi’nin o sığınağın kapısını kıracağını, o kışlanın deşifre olacağını çok iyi biliyordu. Bizi o dağlara, o sınır ötesi cehennemine birer piyon gibi bizzat bileyerek itmiş. Annemin yaşadığını söylüyor, boynuma onun künyesini gönderdi ama ben artık kime inanacağımı, neye güveneceğimi bilmiyorum. Kendi öz kızını ve canını birbirine emanet eden bu timi bizzat yem olarak sürmüş. Az önce Oğuz Komutan’a operasyonu durdurmasını, Şafak’ı geri çekmesini söyledim. Ama çok geç... Sınır hattını geçmişler, dönüş yolları tamamen kapanmış."
İlay duyduğu bu sözlerle birlikte adeta yıldırım çarpmışa döndü. O sarsılmaz, soğukkanlı Yade duruşu saniyeler içinde tamamen yok oldu. Gözlerindeki o derin, sarsıcı korkunun dalgalandığını gördüm. Şakağından aşağı soğuk bir ter damlası süzüldü. O an onun da zihninde, hastane koridorunun o loş köşesinde alnını göğsüne yasladığı, o güçlü kolların arasında huzur bulduğu o keskin nişancının, Kuzey’in silueti döndü, biliyordum. İkimiz de aynı amansız acıyla, arkamızda bıraktığımız o iki adamın canı için bu karargâhın ortasında cayır cayır yanıyorduk.
"Durduramıyor muyuz yani?" dedi İlay, sesi ilk kez bir astsubay gibi değil, sevdiği adamı kaybetmekten deli gibi korkan bir kadın gibi titreyerek.
"Durduramıyoruz," dedim, gözlerimi gözlerine dikerek. "Oğuz Komutan 'Eğer o telsizi kapatırsak, Batur ve çocukları o dağların ortasında tamamen kör ve sağır bırakmış oluruz' dedi. Şimdi o öfkeyi yutup harekât masasına dönmek zorundayız İlay. Çünkü Şafak’ın o cehennemden sağ çıkması artık sadece bizim parmaklarımızın ucunda.
"İlay derin bir nefes alıp gözlerindeki o yaşları hızla sildi, yüzündeki o sert ve sarsılmaz askeri disiplini yeniden bir zırh gibi kuşandı. Başını kararlılıkla salladı. "O zaman o masayı o hainlerin başına yıkacağız Ahen. Yürü," dedi.
İki kadın subay, yan yana, omuz omuza o loş istihbarat odasının çelik kapısına doğru yürümeye başladık. İçeri girdiğimizde devasa ekranların, uydu haritalarının ve telsiz cızırtılarının yükseldiği o odada zaman tamamen kilitlendi. Babam, Yüzbaşı Emre Karahan ana analiz masasının hemen sol tarafında dikiliyordu. Rapor bahanesiyle çıkmıştı ama şimdi geri dönmüştü. İkimiz de birbirimizin yüzüne bakmadık, tek bir kelime bile etmedik ama bakışlarımızla odanın ortasında birbirimize resmen meydan okuduk.
İlay hızla telsiz konsolunun başına geçip kontrol panelindeki düğmeleri milimetrik bir hızla sabitledi. Ben de ana analiz masasının başına geçip üç boyutlu taktik haritayı önüme açtım. Haritada yanıp sönen o küçük yeşil noktalar, sınırın beş kilometre derinliğinde, o eski kışla duvarına doğru ölümüne sızan Şafak Timi’nin ta kendisiyydi.
Siz şimdi bizim burada sadece harita kodlarını takip ettiğimizi, askeri bir disiplinle ekranları izlediğimizi sanıyorsunuz, değil mi? Yine yanılıyorsunuz. Telsiz sisteminden statik bir cızırtı koptu ve kulaklığımdan Batur’un o çok tanıdık, boğuk ve ölümcül sesi odayı anında inlettiğinde, içimdeki o devasa koruma içgüdüsü tüm öfkemi tek saniyede kül etti.
"Şafak-1 konuşuyor... Sınır hattı geçildi. Batı kanadındaki kör noktaya sızma pozisyonu alıyoruz. Yade, koordinatları tazele."
Batur’un o hırıltılı nefes alışverişleri odaya sızdığı an, kulaklığın mandalına bastım. Sesimdeki o tüm dikiş acılarını, o babama duyduğum devasa kırgınlığı bastırarak sarsılmaz bir subay tonuyla doğrudan sınır ötesine haykırdım.
"Şafak-1... Alaz konuşuyor. Istihbarat masasındayım. Batı kanadındaki o nöbetçi kulesinin termal görüş açısı şu an tamamen devre dışı. Sızma pencereniz başladı, ilerleyin."
Batur telsizin diğer ucundan sesimi duyduğu an saniyeliğine duraksadı. O okyanus mavisi gözlerindeki o şaşkınlığı ve hastaneden kaçıp bu masaya oturduğumu öğrendiğindeki o korumacı öfkeyi telsiz mandalından bile hissedebiliyordum. Sesindeki o boğuk, imalı ton kulaklığımı yaktı geçti: "Alaz... Sözümü tutmaya geldim. Kulaklıktan ayrılma. Şafak sızıyor."
Ben gözlerimi ekrandaki o yeşil noktalara kilitlemişken, İlay da hemen arkamdan mikrofona doğru eğildi. Gözlerindeki o korumacı yangın harekât odasının loşluğunu kavururken, sesindeki o çelikten telsizci tonuyla Kuzey’in kulaklığına o beklenen taktik bilgiyi fısıldadı:
"Şafak-2, Yade konuşuyor," dedi İlay, ekrandaki termal dalgalanmaları milim kaçırmadan. "Kuledeki nöbetçinin değişimine son kırk saniye. Kasırga... Batı yamaçtaki o sarp kayalığın arkasına pozisyon al. Kör noktan hazır. Sızma hattını temiz tut, bu bir emirdir."
Sınırın ötesindeki kışla duvarının dibinden Kuzey’in o boğuk, hırçın ama sadece İlay’ın anlayabileceği o sarsılmaz sesi yükseldi: "Emir anlaşıldı Yade. Gözün ekranda olsun... Sağ salim döneceğim."
İç sesim o an zihnimin en derin yerinde bir kez daha gururla ve amansız bir yeminle haykırıyordu: Fırtına başladı Alaz... Babanın planı ne olursa olsun, sevdiğin adam sınırın ötesinde senin sesinle dağları yıkıyor. Ve o Şafak sökene kadar, bu telsizin başından tek bir milim bile geri adım atmayacaksın. O timi oradan sağ salim çıkaracaksın.
💦💦💦
Batur Tunca
Gecenin o simsiyah, yırtıcı karanlığında, karargâhın pistinden havalanan kapkara Sikorsky helikopterinin pervaneleri gökyüzünü bıçak gibi ikiye bölüyordu. İçerideki barut, motor yağı ve metal kokusu genzimizi yakarken, kırmızı gece ışığının loş aydınlığı Şafak Timi’nin o kaskatı kesilmiş yüzlerine vuruyordu. Herkes kuşanmıştı. Üzerimizdeki o kapkara operasyon üniformaları, namluya sürülmüş intikam şarjörleri ve saniyeler önce o sorgu odasında gardiyanların kemiklerini kırarak söktüğümüz o sınır ötesi koordinatları... Her şey hazırdı.
Helikopterin amansız sarsıntısı arasında sırtımı metal gövdeye yasladım. Elim, piyade tüfeğimin kabzasına adeta kaynaklanmış gibi kenetlenmişti. Gözlerimi karşıdaki boşluğa diktiğimde, zihnim beni hastane odasındaki o son saniyeye fırlatıyordu. Ahen’in o yorgun ama boyun eğmeyen ela gözleri, dikişlerinin acısına rağmen bana bakarak "O itlere bir Türk subayının kanının ne kadar ağır olduğunu bizzat ödetin," deyişi... Kulaklarımdan gitmiyordu.
Siz şimdi benim sadece askeri bir emri yerine getirmek için bu helikopterde oturduğumu, o sınır hattını geçmek için sabırsızlandığımı sanıyorsunuz, değil mi? Yanılıyorsunuz. İçimdeki o yangın, o üniformanın arkasına sakladığım o devasa, o adsız yangın beni bu demir gövdenin içinde diri diri kavuruyor. Ben oraya sadece bir sınır ötesi harekâtı tamamlamaya gitmiyorum. Ben oraya, kollarımda kanı kuruyan o güzel kadının, Alaz'ımın intikamını o dağlara kanla kazımaya gidiyorum. Bir subay olarak dik duruyorum, evet. Ama bir aşık olarak o kışlanın taşını taş üstünde bırakmamak için içimdeki o vahşi canavarın zincirlerini tamamen salmış vaziyettedir Sungur.
Hemen solumda Kuzey, keskin nişancı tüfeğinin dürbününü son kez silerken gözlerindeki o Kasırga kararlılığını görebiliyordum. Bakışları pencereden dışarıdaki o zifiri karanlık sarp yamaçlardaydı ama aklının hastane koridorunda, alnını göğsüne yaslayan Yüzbaşı İlay’da kaldığını çok iyi biliyordum. Aramızda henüz tek bir kelime konuşulmamıştı ama ikimiz de aynı koruyucu yangınla, arkamızda bıraktığımız o iki kadın subay için bu cehennemin ortasına dalıyorduk. Tuna ve Koral ise helikopterin kapısına yakın sandıkların üzerinde, el bombalarının pimlerini son kez kontrol ediyorlardı. Tuna’nın yüzündeki o arsız fırlamalık tamamen silinmişti; gözlerinde sadece bir komandonun o buz gibi, acımasız avcı hırsı vardı. Koral ise her zamanki gibi sessizdi, o donuk esmer yüzünün ardında ne sakladığını hâlâ çözemiyordum ama duruşu çelikten farksızdı.
"Sungur, sınır hattına son bir dakika!" diye bağırdı helikopter teknisyeni, telsiz kulaklığının üzerinden el işaretiyle bizi uyararak.
Kaskımın kulaklığını düzelttim, telsiz mandalına bastım. Sesimdeki o buz gibi, tüyler ürperten tonu helikopterin o çılgın pervane sesinin arasından time ulaştırdım. "Şafak, kuşan! Kapı açıldığı an halatlarla batı kanadındaki o kör noktaya sızıyoruz. Gardiyanların verdiği o kule emniyetinin açık penceresi tam üç dakika. O sürede içeri girdik, girdik. Yoksa o kışlayı kafamıza yıkarlar. Alaz için... Bu vatan için o dağları onlara mezar edeceğiz!"
"Emredersiniz komutanım!" diye gürledi tüm tim, helikopterin gürültüsünü bastıran tek bir çelik sesle.
Kara helikopterin yan kapısı büyük bir gürültüyle geriye doğru çekildiğinde, sınır ötesinin o dondurucu, barut kokulu ayazı yüzümüze bir tokat gibi çarptı. Helikopter sarp, dişli kayalıkların üzerinde sabitlendi. Kalın, siyah sızma halatları aşağıya doğru fırlatıldı.
Halata ilk yapışan ben oldum. Eldivenlerimin arasındaki o halatın sürtünme sıcaklığıyla, gecenin o zifiri karanlığının içine doğru hızla kaydım. Ayaklarım sınır ötesinin o lanetli toprağına değer değmez piyade tüfeğimi omzuma sabitleyip namluyu kışlanın batı duvarına doğru doğrulttum. Kuzey, Tuna ve Koral da hemen arkamdan saniyeler içinde yanıma indiler. Helikopter geldiği gibi sessizce gölgelerin içinde kaybolurken, Şafak Timi sınırın beş kilometre derinliğinde, o eski kışlanın kör noktasında tamamen tek bir vücut olmuştu.
Telsiz sisteminden statik bir cızırtı koptu ve kulaklığımdan o çok tanıdık, hırıltılı ama bir o kadar da sarsılmaz o kadın sesi anında zihnimi darmadağın etti."Şafak-1... Alaz konuşuyor. İstihbarat masasındayım. Batı kanadındaki o nöbetçi kulesinin termal görüş açısı şu an tamamen devre dışı. Sızma pencereniz başladı, ilerleyin.
"Ahen’in sesiydi bu. Hastane yatağından kalkmış, o dikiş acılarına rağmen karargâhtaki o istihbarat masasının başına geçmiş ve bizim her nefesimizi yönetmek için telsizin ucuna sızmıştı. Şaşkınlığım saniyeliğine beni durdursa da, içimdeki o devasa koruma içgüdüsü telsiz mandalına basmama yetti.
"Alaz..." dedim, sesimdeki o bastırmaya çalıştığım ama tamamen kontrolden çıkan o boğuk, imalı tonla. "Sözümü tutmaya geldim. Kulaklıktan ayrılma. Şafak sızıyor."Tüfeğimin emniyetini açtım, gece görüş gözlüğümün arkasındaki okyanus mavisi gözlerimi kışlanın demir kapısına diktim. Ve siz, bu dağların bizim için bir son olacağını düşünen o hainler... Şimdi arkamda Alaz’ın o sarsılmaz sesi, yanımda Şafak Timi’nin o ölümcül öfkesiyle o kapıdan içeri giriyorum. Bu gece o kışlayı sizin için cehenneme çevirmezsem, Sungur adı bana haram olsun.
****************
Kuzey Arslan
Mühimmat depolarına giden o zifiri karanlık ana dehlizin kapısında, Şafak Timi adeta etten ve çelikten bir duvara dönüşmüştü. Batur en önde, o devasa cüssesiyle kapının gölgesine sinmiş, okyanus mavisi gözlerini dehlizin derinliklerine dikmişti. Tuna ve Koral ise sırt sırta vermiş, arkamızdan gelebilecek herhangi bir sızmaya karşı namlularını karanlığa doğrultmuşlardı. Ben ise keskin nişancı tüfeğimi tamamen sırtıma sabitlemiş, elimdeki piyade tüfeğinin kabzasını parmaklarımın arasında adeta ezerek bekliyordum.
Siz şimdi bizim bu karanlık dehlizin kapısında sadece bir sonraki askeri adımı planladığımızı, soğukkanlılıkla Batur’un işaretini beklediğimizi sanıyorsunuz, değil mi? Yine yanılıyorsunuz. Kulaklığımdan sızan o statik cızırtının arkasında, Ankara’daki o loş odada nefesini tutmuş bizi izleyen İlay’ın kalbinin ritmini duyabiliyordum. O telsizin başındayken, benim de burada her nefesimde onun adını zihnime kazıdığımı bilmiyordunuz. Biz dağlarda ölümün üzerine yürüyen iki sert kalptik ama şu an sınırın beş kilometre derinliğinde, o şerefsizlerin ininde tetiğe basarken bile aklımın menzilinde sadece o sarışın kadın, Yade’m vardı.
"Şafak-1," dedi kulaklığımdan Ahen’in o hırıltılı ama sarsılmaz sesi. "Önünüzdeki dehliz doğrudan ana mühimmat deposuna bağlanıyor. Termal kameralarda içeride ağır silahlı yedi terörist tespit ettik. Giriş kapısının hemen üzerinde iki adet el yapımı patlayıcı düzeneği var. Kapıyı zorlayarak açarsanız tuzak devreye girer."
Batur telsiz mandalına basarak o buz gibi, tüyler ürperten tonuyla cevap verdi: "Anlaşıldı Alaz. Yade, o düzeneği devre dışı bırakacak frekans köprüsünü taktik tablete aktar."
Saniyeler içinde İlay’ın o çelik gibi sert ama içindeki o devasa endişeyi her kelimesinde hissettiğim sesi doğrudan kulaklığımda yankılandı. "Frekans köprüsü Sungur'un tabletine gönderildi Kasırga," dedi İlay. Sesindeki o hafif titremeyi timde sadece benim avcı kulaklarım yakalayabilirdi. "Tuzakları geçmek için tam yirmi saniyeniz var. O sürede frekansı kilitlemezseniz o dehliz hepinize mezar olur. Acele et Kasırga... Dikkatli ol."
"Emir anlaşıldı Yade," dedim, sesimdeki o sarsılmaz, deli fişek Kasırga tonunu doğrudan Ankara'daki o loş masaya ulaştırarak. "Frekans kilitleniyor. Merak etme, o klasörü kafamda paralaman için geri döneceğim."
Batur tabletten gelen frekans kodunu dehlizin girişindeki panel kapısına senkronize ederken, ben de tüfeğimin emniyetini açıp arkasında durdum. Zaman bizim için saniyelerle yarışan ölümcül bir kumara dönmüştü. Paneldeki kırmızı ışık yeşile döndüğü an, Batur ağır çelik kapıyı tek bir hamlede omuzlayarak içeriye fırlattı.
İçerisi, tavanına kadar mühimmat sandıkları, doçka mermileri ve roketatarlarla dolu devasa bir depoydu. Ve tam ortada duran o yedi ağır silahlı terörist, kapının kırılmasıyla birlikte neye uğradıklarını şaşırarak silahlarına uzanmaya çalıştılar. Ama karşılarında Şafak Timi’nin o ölümcül, durdurulamaz öfkesi vardı.
"Şafak, temizle!" diye kükredi Batur.
Odanın içinde susturuculu namlularımızdan çıkan o kurşunlar adeta ölümcül bir melodi gibi patlamaya başladı. İlk hamlede tam önümdeki iki teröristi göğüslerinden vurdum; bedenleri mühimmat sandıklarının üzerine yığılırken arkadaki diğer üçü depodaki beton sütunların arkasına siper alarak rastgele ateş açmaya başladılar. Susturucusuz ağır silahlarının sesleri deponun içinde sağır edici bir gürültüyle yankılanırken, depodaki o çiğ ışıklar mermilerin kıvılcımlarıyla havada uçuşuyordu.
"Tuna, sol kanattan baskı kur! Koral, roket sandıklarını emniyete al!" diye bağırdım, bir yandan da sütunun arkasından kafasını uzatan teröristin alnının ortasına tek bir mermi bırakırken.
Tuna, belindeki el bombasını pimi çekilmiş bir hırsla sol taraftaki mühimmat yığınının arkasına fırlattı. Devasa bir alev topu deponun sol kanadını aydınlatırken, patlamanın şiddetiyle kışlanın altındaki o beton zemin delice sarsıldı. Toz ve duman bulutu depoyu kapladığı an görüşümüz tamamen sıfıra inmişti.
Siz şimdi bizim o gri dumanın içinde kör gibi kaldığımızı, düşmanın bizi gafil avlayacağını sanıyorsunuz, değil mi? Yine yanılıyorsunuz. Telsiz frekansımızdan İlay’ın o her şeyi gören, milimetrik telsiz kodları kulağıma bir can simidi gibi akıyordu.
"Kasırga, sağ çaprazındaki iki numaralı sütunun arkasında iki termal hareketlilik var, sana doğru nişan alıyorlar!" diye haykırdı İlay telsizden. Sesindeki o saf korku ve koruma içgüdüsü, o dumanın ortasında benim için en net dürbüne dönüşmüştü.
Hiç düşünmeden, o duman bulutunun içine doğru, İlay’ın bana söylediği o sağ çapraza doğru gövdemi fırlatıp yere sildim. Peş peşe iki el ateş ettim. Dumanın arkasından gelen o iki hırıltılı düşüş sesi, İlay'ın haritadaki o keskin gözlerinin bizi ölümden nasıl çekip çıkardığının en büyük kanıtıydı. Depodaki son terörist de Batur’un namlusundan çıkan kurşunla yere serildiğinde, kışlanın kalbi, o devasa mühimmat deposu tamamen Şafak Timi’nin kontrolüne geçmişti.
Tüfeğimin sıcak namlusundan yükselen o hafif dumanı üflerken telsiz mandalına bastım. Göğüs kafesim aldığım o hararetli nefeslerle hızla inip kalkıyordu ama sesimdeki o sarsılmaz, o mağrur Kasırga tonunu doğrudan Ankara’daki o masaya, Yade’min kalbine ulaştırdım.
"Depo tamamen temizlendi Yade," dedim, sesimi biraz daha alçaltarak sadece onun duyabileceği o özel tonla. "Mühimmatları patlayıcılarla tuzaklıyoruz. Şimdi o asıl liderin saklandığı üst kat kışla odasına, Alaz'ın intikamını tamamen almaya çıkıyoruz. Önümüzü temiz tut."
Kulaklığımdan İlay’ın derin, rahatlamış bir nefes aldığını hissettim. "Mühimmat odasının üst dehliz hatları tamamen temiz Kasırga... O liderin leşini almadan o dağlardan dönmeyin, gözüm üzerinizde," dedi İlay, o sert astsubay disiplininin arkasındaki o devasa sevdasını sesine mühürleyerek.
Ve siz, bu kışlanın derinliklerinde saklanıp Türk askerinin gücünü sınamaya kalkan o son şerefsizler... Şimdi arkamda İlay’ın her şeyi gören o sarsılmaz iradesi, yanımda Şafak Timi’nin o durdurulamaz öfkesiyle o liderinizin odasına doğru tırmanıyorum. Bu gece bu dağları sizin tepenize tamamen yıkıp, o intikamı kanla almazsam, Kasırga adı bana haram olsun.
*************
Ana ekranda mühimmat deposunun patlama ısısıyla yeşilden kırmızıya dönen termal dalgalarını izlerken, göğüs kafesimin altındaki dikişler saniyelerdir aldığım o hararetli nefeslerle birlikte yırtılacak gibi sızlıyordu. Ama bunu ne yanımdaki İlay’a ne de odanın diğer ucunda bir heykel gibi dikilen babama belli etmeye niyetim vardı. Telsizden Kuzey’in o boğuk, mühimmat dumanıyla hırıldayan sesi kesildiğinde, parmaklarımı hızla klavyenin üzerinde gezdirerek kışlanın üst kat tavan planını önüme açtım.
Siz şimdi benim bu loş odada, sadece askeri bir ekranın başında Şafak Timi’nin ilerleyişini izleyen soğukkanlı bir analizci subay olduğumu sanıyorsunuz, değil mi? Yanılıyorsunuz. Ben az önce o sandalyede kanlar içinde bıraktığım o iki gardiyanın hesabını bizzat Batur’un yumruklarıyla, Kuzey’in kurşunlarıyla kesmiş bir Alaz Üsteğmen’im. Ama içimdeki o amansız, o dondurucu öfke hâlâ sönmedi. Çünkü o kışlanın en üst katında, o zırhlı kapının arkasında saklanan o asıl lider, bana o bıçağı saplayan ellerin arkasındaki asıl iblisti. Ve en önemlisi... Boynumda sallanan o gümüş künyenin, sekiz yıldır öldü bilinen annem Umay Karahan’ın o sığınakta tutulduğu yalanının ya da gerçeğinin tek anahtarı o adamın ağzındaydı. Babamın kurduğu o devasa kumarın, bizi piyon gibi bu sahaya süren o gizli planın deşifre olması için o liderin canlı ele geçirilmesi ya da o odada tamamen yok edilmesi gerekiyordu. İnanıp inanmamak arasında kavrulduğum bu satranç tahtasında, şimdi kendi hamlemi yapma sırası bende idi.
"Alaz," dedi İlay, elini telsiz konsolunun üzerinden milim oynatmadan bana doğru eğilerek. Sesi, az önce Kuzey'le yaptığı o ölümcül telsiz koordinasyonundan sonra hâlâ hafifçe titriyordu ama o sarsılmaz Yade disiplinini anında kuşanmıştı. "Şafak mühimmat deposundan çıktı, üst kat dehliz hattına yükseliyorlar. Ancak üst kat koridorundaki termal hareketlilik aniden tavan yaptı. Liderin özel korumaları barikat kuruyor. Batur’a o kör noktayı vermen lazım, süreleri daralıyor."
Gözlerimi ekrandaki o üç boyutlu mimari plandan ayırmadan kulaklığımın mandalına hırsla bastım. Sesimdeki o tüm kırgınlıkları, o babama duyduğum devasa kızgınlığı bastırarak, sinesinde çarpan o Türk subayı gururuyla doğrudan sınır ötesine, Batur’un kulaklığına haykırdım.
"Şafak-1, Alaz konuşuyor," dedim, sesimdeki o sarsılmaz, net tonu koridorun her bir duvarına mühürleyerek. "Mühimmat deposunun çıkışındaki o demir merdivenleri tırmandığınız an üst kat koridoruna ulaşıyorsunuz. Ancak tam karşınızda, liderin odasına çıkan o ana koridorda ağır makinelilerle barikat kurulmuş durumda. Oraya düz girerseniz Şafak o dehlizde açık hedef olur. Dinleyin beni... Merdivenlerin hemen sağındaki o havalandırma tünelinin eski sac kapağı var. Koral o kapağı tek hamlede sökebilir. O tünel doğrudan liderin odasının banyosuna açılıyor. Arkalarından sızacaksınız."
Sınırın beş kilometre derinliğindeki o eski kışlanın merdiven boşluğunda, Batur’un okyanus mavisi gözlerindeki o kapkara ecel parıltısı telsizden gelen sesimle birlikte yeniden alev aldı. Batur’un telsiz mandalına basarken çıkardığı o derin, boğuk nefes alışverişini kulaklığımda bizzat hissettim.
"Anlaşıldı Alaz," dedi Batur, sesindeki o imalı, korumacı ve dünyayı yakmaya hazır olan o Sungur tonuyla doğrudan zihnime sızarak. "Havalandırma tüneline giriyoruz. Sen o masadan ayrılma, gözün üzerimizde olsun. O odada sana dokunan o ellerin hesabını bizzat o liderin boğazını sıkarak bitireceğim. Kulaklıkta kal."
Ben Batur’un bu sarsıcı sözleriyle birlikte ekrandaki yeşil noktaların sağdaki o kör tünele doğru süzülüşünü izlerken, odanın en arkasındaki gölgede duran babamla, Yüzbaşı Emre Karahan’la göz ucuyla saniyeliğine göz göze geldik. Yüzündeki o kaskatı, acımasız istihbaratçı maskesinin arkasında, planının son aşamasına yaklaşmanın verdiği o dondurucu harareti görüyordum. İkimiz de konuşmuyorduk ama iç sesim o an babamın gözlerinin içine bakarak sinsice haykırıyordu: İzle Yüzbaşı... diyordu içimdeki o öfkeli ses. Kurduğun o kirli oyunu, Şafak Timi’ni ve beni yem olarak ileri sürdün. Annemi o kışladan söküp almak için bu kumarı oynadın. Ama yemin ederim, o kapı açıldığında arkasından çıkacak olan her neyse, o telsizin başında o gerçeği bu masaya ben gömeceğim. Ne senin planın, ne de o hainlerin tuzakları benim timimi orada harcatamayacak.
İlay parmaklarını hızla ekranda gezdirip Batur’un tünel içindeki termal takibini sabitledi. Şafak Timi, dökülen kanların hesabını sormak ve o gizemli planın perdesini tamamen indirmek için o üst kat odasına, Alaz’ın o büyük intikam andına doğru saniyelerle yarışarak sızmaya devam ediyordu. Dışarıda o büyük sınır ötesi cehenneminin fırtınası koparken, karargâhtaki o telsizin başında, Şafak’ın ve o gizli sırların kaderi artık tamamen bizim parmaklarımızın ucundaydı.
💦💦💦
Emre Karahan
Harekât merkezinin o loş, uğultulu aydınlığında, ana analiz masasının hemen arkasındaki o karanlık gölgede dikilirken gözlerimi devasa ekranlardaki o yeşil noktalardan bir an bile ayırmıyorum. Önümde kızım, Üsteğmen Ahen Karahan kulaklığına sımsıkı yapışmış, sinesindeki o sarsılmaz Türk subayı gururuyla Şafak Timi’ni o kışlanın dehlizlerinde adım adım yönetiyor. Bana duyduğu o devasa öfkeyi, o haklı kırgınlığı masaya fırlattığı gümüş künye gibi görebiliyorum. Yüzüme her baktığında gözlerinde gördüğüm o hesap soran, o dondurucu bakışlar ciğerimi söküyor.
Siz şimdi beni sadece kendi hırsları, kendi gizli operasyonları için öz kızını, canını birbirine emanet etmiş o asil Şafak Timi’ni gözünü kırpmadan ateşe atmış acımasız, kalpsiz bir komutan sanıyorsunuz, değil mi? Yanılıyorsunuz. Bir baba olarak içimdeki o yangın, şu loş odadaki tüm dijital ekranların hararetinden katbekat daha büyük bir cehennemle kavuruyor beni. Sekiz yıldır her gece yastığa başımı koyduğumda, resmî kayıtlara 'şehit' yazılıp üzeri kapatılan o dosyayı, Umay’ımın o zifiri karanlık sığınaklardaki çaresiz nefesini zihnimde taşıyorum. Devletin resmî emirlerle, arkasında iz bırakmayan o gizli kamplar için sınır ötesi bir harekât başlatmayacağını en iyi ben biliyordum. Bir oyun kurmam gerekiyordu. Büyük, tehlikeli ve her bir adımı kanla yazılacak devasa bir kumar oynamak zorundaydım.Evet, kızımı o cehennemin ortasına bizzat ben çektim; o dosyaları yatakhanelerine ben bıraktırdım, o yanık fotoğrafın arkasındaki 27 - 14 - 9 - 41 şifresiyle onları o doğu sığınağına bizzat ben ittim. Çünkü biliyordum ki, o sığınağın demir kapılarını ancak Ahen’in o sarsılmaz iradesi ve Şafak Timi’nin o ölümcül öfkesi kırabilirdi. Onları birer piyon gibi ileri sürdüm ama o kışlanın tamamen deşifre olması, Ankara’nın Cumhuriyet tarihinin en büyük sınır ötesi harekât emrini imzalaması için bu can pazarını göze almak zorundaydım.
Gözlerim Ahen’in boynundaki o parıldayan gümüş künyeye takılıyor. O künyeyi ona gönderirken kalbimin nasıl ortadan ikiye bölündüğünü sadece bu odadaki gölgeler biliyor. Kızımın o işkence odasında aldığı o her darbeyi, kaburgalarındaki o kırılma hissini ve karnına saplanan o buz gibi kasatura yarasını hastane koridorunda tabip albaydan dinlerken dişlerimi öyle sert kenetledim ki ağzımın içi kan doldu. Kendi hırsım, kendi dinmeyen hasretim yüzünden öz kızım kollarımda can veriyordu az kalsın. Ama bir subay, bir istihbaratçı olarak sahada duygulara yer olmadığını binlerce kez tecrübe ettim ben. Eğer o gün o sığınakta Şafak’ın burnu sürtülmeseydi, Ahen o asil duruşuyla o koğuştaki masumları korumak için kendini feda etmeseydi, devlet bugün o dağları haritadan silmek için bu devasa orduyu sınırın ötesine yığmazdı. Planımın ilk, en kanlı ve en acı verici aşaması benim için bir baba olarak koca bir mağlubiyet ama bir komutan olarak kesin bir zaferle bitti.
Şimdi telsizden Batur’un o boğuk, Sungur kimliğine bürünmüş ölümcül sesi odayı inletiyor. Ahen’e "Sözümü tutmaya geldim, kulaklıktan ayrılma" derken, o mavi gözlerindeki o sarsılmaz intikam andını bu masanın başından bile net bir şekilde hissedebiliyorum. Batur Tunca o kör öfkesiyle ve Alaz'ına olan o adı konulmamış sevdasıyla o kışlanın üst kat kapısını kırıp içeri sızarken, benim ona gösterdiğim hedefleri tek tek yok edecek. Ankara’nın onayladığı o büyük cehennem kargaşasının içinde, o dağlar roketlerle, bombalarla yerle bir edilirken ben o karmaşanın tam kalbine sızıp Umay’ımı o sığınaktan söküp alacağım.Kızım bana ne kadar öfkelenirse öfkelensin, Şafak Timi beni ne kadar bir hain olarak görürse görsün umurumda değil. Bu gecenin sonunda, o Şafak büsbütün sökene kadar ya ailemi o eve sağ salim geri götüreceğim ya da o kışlanın dehlizlerini kendime de, o hainlere de kalıcı bir mezar edeceğim. Bizim hikayemizde yeminler yarım kalabilir, ama dökülen kanların hesabı asla yarım kalmaz.
“Kusursuz bir tiyatro, kırık kalplerin üzerinde oynanırmış. Biz dağlarda tetiğe basanlar ve masada harita yönetenler, senin o gizli satranç tahtanda birer piyonduk baba... Ama unuttuğun bir şey var; o Şafak büsbütün sökene kadar, piyonlar da kendi kaderini kanla yazmasını çok iyi verir.”
"Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın." 🇹🇷🇹🇷🇹🇷
