13. bölüm · Yarım Kalan Yeminler
12. BÖLÜM
Hastane odasının ağır ahşap kapısı Ahen ve Batur'un arkasından kapandığında, koridorun o steril ve soğuk sessizliği yeniden Şafak Timi’nin üzerine çökmüştü. Tuna, hırçın adımlarla önden kantine doğru ilerlerken, Kuzey ve İlay adımlarını yavaşlatarak koridorun biraz gerisinde kaldılar. Karataş Vadisi’nin o barut kokan cehenneminden çıktıklarından beri, ikisi de birbirinin yüzüne doğrudan bakmaktan kaçınmıştı. Ama şimdi, o ölümcül pusu atlatılmış ve Alaz sağ salim yatağına yerleşmişken, aralarındaki o aylardır üniformanın arkasına sakladıkları görünmez çelik yay tamamen gerilmişti.Kuzey, kollarını göğsünde bağlamış bir halde yürürken, göz ucuyla hemen sağ çaprazında adımlayan İlay’ı süzdü. Genç kadının saçları hâlâ o sığınak fırtınasının yorgunluğunu taşıyor, o çelik gibi sert Yade Üsteğmenin duruşunun arkasında sabaha kadar harita başında ömür tüketmenin o derin bitkinliği saklanıyordu. Kuzey, hayatında ilk kez o deli fişek, her an patlamaya hazır keskin nişancı kimliğini bir kenara bıraktı.
"Çok yüklendin kendine," dedi Kuzey birden. Sesindeki o her zamanki sert, hırçın ton gitmiş; yerine sadece İlay’ın duyabileceği kadar alçak, korumacı ve boğuk bir sıcaklık gelmişti.İlay adımlarını hafifçe yavaşlattı. Gözlerini koridorun beyaz zemininden ayırıp Kuzey’in o fırtınalı bakışlarına dikti. Dişlerini hafifçe kenetledi ama o sarsılmaz soğukkanlılığını bozmadı. "Yüklenmek zorundaydım Kasırga," dedi, sesindeki o telsizci disipliniyle. "Eğer o haritada milimetrik bir hata yapsaydım, eğer o roketin koordinatını sana bir saniye geç verseydim... Şu an hiçbirimiz bu koridorda nefes alıyor olmayacaktık."Kuzey durdu. Onun durmasıyla birlikte İlay da adımlarını tamamen kilitledi. Hastane koridorunun o tenha, loş köşesinde iki asker karşı karşıya kaldı. Kuzey, kollarını çözdü ve İlay’a doğru bir adım atarak aralarındaki o askeri mesafeyi tamamen yok etti. Heybetli cüssesiyle genç kadının önünde dikilirken, gözlerindeki o deli dalgalar İlay’ın tüm savunma hattını saniyeler içinde paramparça etti."Ama buradayız," dedi Kuzey, elini hafifçe kaldırıp İlay’ın şakağına düşen o hırçın saç tutamını son derece şefkatli, parmakları titreyerek kulağının arkasına doğru iterken. O sert, tetik çeken elleri, İlay’ın tenine değdiği an dünyanın en yumuşak dokunuşuna dönüşmüştü. "Buradayız Yade... Çünkü sen sahada benim gözüm, kulağım oldun. Ben dağda o tetiğe korkusuzca basıyorsam, arkamda senin o sarsılmaz iradenin olduğunu bildiğim için basıyorum. Kendini suçlamayı bırak artık. Sana bir şey olsaydı... ben o vadiden canlı çıksam da yaşayamazdım."İlay, o sarsılmaz telsizci duruşunu hayatında ilk kez o saniyede tamamen kaybetti. Nefesi boğazında düğümlendi, göğüs kafesi Kuzey’in o çok yakından gelen sıcak nefesiyle çılgın gibi inleyerek yükseldi. Kalbinin o steril koridorda yankılanan atışını duyabiliyordu. Kuzey ona ilk kez askeri bir kodla değil, ruhunun en derin yerinden gelen o asil adamlıkla bakıyordu. Aramızda henüz adı konulmamış o mesafeli aşk gerilimi, Şafak Timi’nin o en sert iki üyesini hastane koridorunun ortasında birbirine tamamen mühürlemişti.
İlay gözlerini bir an bile o fırtınalı kahverengilerden ayırmadı. İçindeki o güçlü, her şeyi kontrol altında tutmaya çalışan Yade Üsteğmen, Kuzey'in parmaklarının sıcaklığı tenine değdiği an adeta silah bırakmıştı. Yavaşça elini kaldırdı, Kuzey'in üniformadan sıyrılmış o geniş sivil omzuna dokundu. Parmakları kumaşı sıkarken, o kaskatı askeri mesafeyi kendi elleriyle tamamen yok etti. Başını hafifçe öne eğip, alnını Kuzey'in göğsüne yasladı.
"Beni bir daha o telsizin başında yalnız bırakma Kasırga," diye fısıldadı İlay. Sesi ilk kez bir subay gibi değil, sevdiği adamın gitmesinden deli gibi korkan bir kadın gibi titriyordu. "Sen dağda o tetiğe her bastığında, benim burada kalbim duruyor. Sana bir şey olsaydı, ben o haritaları da o koordinatları da kendi ellerimle yakardım."Kuzey, İlay'ın bu ani teslimiyetiyle göğsünde hissettiği o hafif ağırlık karşısında derin, huzurlu bir nefes aldı. İki güçlü kolunu birden genç kadının beline doladı, onu kendi heybetli cüssesinin içine saklar gibi sımsıkı göğsüne bastırdı. Çenesini İlay'ın saçlarının üzerine yaslarken, o sarp dağların hırçın keskin nişancısı gitmiş, yerine kalbinin menzilini tamamen bu kadına sabitlemiş bir adam gelmişti. Hastane koridorunun o ıssız köşesi, Şafak Timi'nin en sert iki kalbinin en yumuşak sığınağı olmuştu. Zaman durmuştu, Karataş Vadisi'nin barut kokusu ikisinin arasında tamamen silinip gitmişti.Ancak odadaki bu yüksek voltajlı romantizm, koridorun sonundan gelen o tanıdık ve fırlama sesle bıçak gibi kesildi."Oooo! Şafak Timi’nin çelik sertleri koridorda bahar temizliği yapıyor bakıyorum!"Tuna, iki elinde karton kahve bardaklarıyla köşeyi döndüğü an manzarayı görmüş ve gözlerinin içi çılgın bir fırlamalıkla parlamıştı. İlay, yıldırım çarpmış gibi bir hızla Kuzey’in göğsünden ayrılıp üstünü başını düzeltmeye çalışırken, Kuzey kollarını hırsla göğsünde bağlayıp Tuna’ya öyle bir baktı ki, elindeki kahveler o saniyede donabilirdi."Ulan Tuna," diye kükredi Kuzey, sesini koridorda yankılatmamaya çalışarak adımlarla üzerine yürüdü. "Senin o ayarsız zamanlamanı siktirme şimdi bana! Ne işin var oğlum senin burada, kantinde ayna aramıyor muydun sen?"Tuna hiç bozuntuya vermeden kahvelerden birini Kuzey’in göğsüne doğru uzattı, yüzünde arsız bir sırıtış vardı. "Yahu Kasırga’m, canım kardeşim... Ben size enerji takviyesi getirdim, fena mı?" diyerek gözlerini İlay’a çevirdi. Kaşlarını yukarı aşağı oynatarak sinsice gülümsedi. "Az önce bana 'klasörü kafanda paralarım, hastaneden aşağa fırlatırım' diyen o hırçın Yade Üsteğmenime bak sen hele. Demek ki harita notlarının arasında gizli bir aşk koordinatı da varmış da bizim haberimiz yokmuş. Vay be, Koral haklıymış, bu odada normal tek bir insan yok!"İlay utançtan alev alev yanan yanaklarını gizlemek için rapor dosyasını hızla Tuna’nın göğsüne doğru dürttü. "Tuna, o boş çeneni kapat yoksa yemin ederim o kahveleri sıcak sıcak kafandan aşağı boşaltırım!" dedi, sesindeki o sert askeri tonu geri kazanmaya çalışarak."Aman tamam, Şafak’ın hırçın kadınları yine devrede!" diyerek yapmacık bir korkuyla geri çekildi Tuna. Kuzey arkadan Tuna’nın ensesine okkalı bir şamar indirdi. Üçünün bu didişmesi koridorun o soluk havasını tamamen dağıtırken, Şafak Timi’nin kalbindeki o sarsılmaz aile sıcaklığı, bu kez Kuzey ve İlay’ın o yeni filizlenen aşkıyla birlikte hastanenin tüm katını ısıtmaya yetmişti.
Tuna yediği şamarın acısıyla ensesini ovuştururken, yüzündeki o muzip sırıtıştan hiçbir şey kaybetmeden geri adım attı. "Tamam be, vurmayın! Bir kahve getirelim dedik, resmen timin ortak şiddet hedefi oldum," diyerek elindeki diğer bardağı da İlay’a doğru uzattı. "Al Yade Üsteğmen'im, al iç de şu yanaklarının kırmızılığı belki biraz geçer. Ben kantine, Koral’ın yanına kaçıyorum. Adam beton meton ama en azından durup dururken şamar atmıyor."Tuna kahveleri teslim ettikten sonra arkasını dönüp kalçasını kıvıra kıvıra, ıslık çalarak koridorda ilerlemeye başladı. Köşeyi dönüp gözden kaybolduğu an, koridorun o köşesi yeniden sadece ikisine kalmıştı.İlay elindeki sıcak karton bardağa bakarken yanaklarının hâlâ alev alev yandığını hissediyordu. Az önceki o sarsılmaz teslimiyetinden eser kalmamış, o eski, mesafeli ve sert Yade Üsteğmen kimliği utangaçlığının arkasına bir kalkan gibi sığınmıştı. Bakışlarını Kuzey’e çevirmeden kahvesinden bir yudum aldı.Kuzey ise göğsüne uzatılan kahve bardağını parmaklarının arasında sıkarken, gözlerini bir an bile İlay’ın üzerinden ayırmıyordu. Yüzünde, az önce Tuna’ya fırlattığı o ölümcül ifadeden çok farklı, muzip ve alttan alttan insanı eriten bir tebessüm vardı."Eee, Yade Üsteğmenim," dedi Kuzey, sesindeki o boğuk, hırçın ama bir o kadar da sıcak tonla. İlay’a doğru bir adım daha yaklaşıp aralarındaki mesafeyi yeniden milimetrik bir seviyeye indirdi. "Klasörü kafamda paralamaktan bahsediyordun az önce. Ne oldu o sert duruşa? Tuna’yı görünce sığınak görmüş terörist gibi kaçacak yer aradın sanki."İlay bakışlarını hızla kahve bardağından kaldırıp Kuzey’in o fırtınalı kahverengi gözlerine dikti. Kaşlarını hafifçe çatarak o sert, hırçın ifadesini takınmaya çalıştı ama dudaklarının kenarındaki o sinsi kıvrılmayı gizleyemedi."Çok konuşma Kasırga," dedi İlay, sesine o taktiksel ciddiyeti katmaya çalışarak. "Dua et hastanedeyiz ve Alaz içeride. Yoksa o klasörü Tuna’nın kafasında paralamadan önce senin o keskin nişancı gururunu bu koridorun zeminine sererdim. Hem... ne o öyle belime sarılmalar, göğsüne yatırmalar falan? Timin disiplinini tek saniyede altüst ettin."Kuzey hafifçe güldü. O sarp dağların acımasız keskin nişancısı, İlay’ın bu hırçın laf yetiştirme çabası karşısında tamamen teslim olmuş gibiydi. Kahve bardağını tutmayan boş elini yeniden kaldırdı. Bu kez parmaklarının tersini İlay’ın o alev alev yanan yanağına usulca sürttü. Dokunuşu o kadar hafifti ki, İlay’ın içindeki o çelik yayların birer birer gevşemesine yetti."Timin disiplini de, o askeri kurallar da şu an umurumda değil Yade," diye fısıldadı Kuzey, yüzünü genç kadının yüzüne doğru biraz daha eğerek. Gözlerindeki o derin, sarsılmaz sevda koridorun loş ışığında bile cayır cayır parlıyordu. "Ben o vadide senin telsizden gelen sesini duyduğum an, o sarsılmaz iradene bir kez daha vuruldum. Sen benim arkamı kolladığın sürece, ben bu canı bin kez de olsa ortaya koyarım. İstediğin kadar hırçınlaş, istediğin klasörü kafamda parala... Ama bir daha benden o askeri mesafeyi bekleme. Çünkü ben o mesafeyi az önce senin alnını göğsüme yasladığın an tamamen imha ettim."İlay duyduğu bu sözlerle birlikte kahve bardağını elinde sıkarken, göğüs kafesinin çılgın bir ritimle yükseldiğini hissetti. Kuzey her zamanki gibi ne kadar dik başlı ve sarsılmazsa, aşkında da bir o kadar amansız ve netti. İkisi de üniformanın arkasına gizledikleri o devasa koru artık tamamen serbest bırakmışlardı. Şafak Timi'nin en sert iki kalbi, bu kez o loş koridorun ortasında, birbirlerinin nefesinde tamamen kaybolmuştu.
*************
Askeri hastanenin alt katındaki loş kantin, plastik sandalyelerin gıcırtısı ve köşedeki eski çay ocağından yükselen buharla kendine has kasvetli bir sessizliğe gömülmüştü. Ancak bu sessizlik, elindeki boş kahve bardağıyla masanın başında fır dönen Tuna’nın varlığıyla çoktan sabote edilmişti. Masanın diğer ucunda, kollarını göğsünde bağlamış bir heykel gibi kaskatı oturan Koral, o donuk esmer yüzüyle sadece önündeki ahşap masanın damarlarını izliyordu.Tuna, parmaklarının arasında çevirdiği plastik kaşığı masaya hafifçe vurarak Koral’ın tam önünde durdu. Kaşlarını yapmacık bir merakla yukarı kaldırıp yüzünü iyice arkadaşına yaklaştırdı."Yahu Koral," dedi Tuna, sesine o her zamanki arsız, fırlama tonu katarak. "Sabahtan beri karşımda oturuyorsun, yemin ederim şu masadaki tahta bile senden daha fazla reaksiyon gösterdi dünyaya. Oğlum azıcık kımılda lan, nefes alıyor musun almıyor musun belli değil. Hastanenin bodrum katından mermer mi çaldık, ne yaptık? Bu nasıl bir beton duruşudur?"Koral bakışlarını masadan milim bile oynatmadı. Sadece şakağındaki o sert kasın hafifçe seğirdiğini gören Tuna, tehlikeli sularda yüzdüğünü çok iyi biliyordu ama durmaya hiç niyeti yoktu."Bak diyorum sana," diye devam etti Tuna, çay ocağına doğru dönerek. "Seni bebekken kundak yerine doğrudan çimento torbasına sarmışlar. Estetik sıfır, duygu sıfır... Lan insan bir döner de 'Tuna sen ne salak adamsın' falan der. Küfrünü bile özlettin be vicdansız."Koral derin, bıkkın bir nefes aldı. Bakışlarını yavaşça kaldırıp Tuna’nın o sırıtan yüzüne diktiğinde, gözlerindeki o buz gibi sertlik kantindeki o azıcık sıcaklığı da saniyeler içinde dondurdu."Tuna," dedi Koral, sesi her zamanki gibi pürüzsüz, sakin ama bir o kadar da ölümcüldü. "Siktir git şuradan. O boş çeneni şimdi burada siktirme bana. Zaten Karataş Vadisi’nden beri kafamın içinde barut kokusu dönüyor, bir de senin şu sinek vızıltısı gibi sesini çekemeyeceğim. Kalk git çay tazeleyip gel, yoksa o bardağı o çenene dikiş niyetine gömerim."Tuna ellerini havaya kaldırıp zafer kazanmış gibi sırıttı. "Hah! Şükürler olsun, çelik adamımız dile geldi," diyecekti ki, kantinin cam kapısı hafif bir gıcırtıyla aralandı.İçeriye, ellerindeki karton kahve bardaklarıyla Kuzey ve İlay girdi. Az önce koridorun köşesinde yaşanan o sarsıcı yakınlığın izleri ikisinin de üzerinde taptaze duruyordu. İlay, rapor klasörünü göğsüne sıkıca bastırmış, yanaklarındaki o hafif pembeliği gizlemek için gözlerini doğrudan masaya dikmişti. Kuzey ise kollarını bağlamış, yüzünde o her zamanki hırçın ama alt metni tamamen huzurla kaplı o dik duruşuyla İlay’ın hemen bir adım arkasından adımlıyordu.Tuna onları görür görmez gözlerinin içi çılgın bir fırlamalıkla parıldadı. Hemen masanın ortasından fırlayıp ikisinin önünü kesti. Kaşlarını yukarı aşağı oynatarak sinsice gülümsedi."Oooo!" diye bağırdı Tuna, sesini kantindekilerin duymayacağı şekilde bastırarak. "Bak hele bak... Şafak Timi’nin çelik sertleri kantine teşrif etmiş. Yalnız koridordan buraya öyle bir bahar havası taşımışsınız ki, yemin ederim içerideki çay ocağının buharı bile sizin şu elektriklenmenin yanında sönük kalır. Yade Üsteğmen’im, tekrar ediyorum rapor notlarının arasına gizli bir aşk koordinatı da sıkıştırmışız herhalde, baksana yanakların Halep gülü gibi açmış."İlay utançtan başını daha da eğerken, klasörü hırsla Tuna’nın göğsüne doğru dürttü. "Tuna, o boş çeneni kapat yoksa buradan sağ çıkamıyacaksın!" diye tersledi.diye tam gürleyecekti ki, masadan aniden yükselen o çok sert ve ağır adım sesiyle birlikte Koral oturduğu sandalyeden bir anda ayağa fırladı.Yüzünde en ufak bir şaka ya da yumuşama belirtisi olmayan Koral, Tuna’nın az önce koridorda İlay ve Kuzey için kurduğu o "Adam beton meton ama en azından durup dururken şamar atmıyor" lafını ona bizzat hatırlatmak ister gibi dik adımlarla Tuna'nın yanına ulaştı. Ve kimsenin beklemediği bir anda, tok ve çok sert bir şamarı Tuna’nın ensesine indirdi! Kantinde yankılanan o net et sesinin ardından Tuna sarsılarak öne doğru bir adım attı, elindeki boş bardağı masaya düşürdü. Gözleri faltaşı gibi açılmış, eli anında ensesine gitmişti. "Oğlum ne yapıyorsun lan!" diye kükredi Tuna, canının acısıyla Koral’a bakarak. "Hani sen durup dururken şamar atmıyordun? Koridorda arkandan temiz konuştuk, düştüğümüz hale bak!"Kuzey ise bu manzara karşısında sinsi, imalı bir sırıtışla Koral'a doğru diklendi. O sığınak girişindeki telsiz feryadını, Koral'ın o Ahen için kaskatı kesilen halini çok iyi hatırlıyordu."Ulan Koral..." dedi Kuzey, sesini iyice kısarak ve bakışlarıyla masayı işaret ederek. "Bize diyordun, hırçın mırçın diyordun da... Koral farksız mıymış lan? Sen de o telsiz frekansında Emre Yüzbaşı’yla konuşurken 'Ahen ölüyor!' diye feryat ederken farksız mıydın sanki? Sen de o kız için deliye dönmedin mi, neyin artistliğini yapıyorsun burada?"Koral’ın o hiç oynamayan mimikleri Kuzey’in bu imalı sözleriyle birlikte saniyeliğine kaskatı kesildi. Gözlerindeki o derin, karanlık sırrın ve o sığınak girişindeki telsiz feryadının deşifre olma korkusu şakağından aşağı soğuk bir ter damlası olarak süzüldü. Ama o profesyonel asker maskesini milim oynatmadı. Kuzey’in bu sözleri tamamen tim arkadaşlığına ve Ahen'e duyulan kardeşlik acısına yorduğunu anladığı an derin bir nefes aldı."Boş yapmayı kesin," dedi Koral, sesindeki o kaskatı ve emredici askeri tonla havayı anında dondurarak. Belindeki kriptolu cihazı cebinden çıkardı. "Oğuz Komutan’dan az önce şifreli mesaj düştü. Karargâha gitmemiz gerekiyor. Karataş Vadisi’nden getirilen o iki esir gardiyanın ilk sorgu hazırlığı bitmiş, bizi bekliyorlar. Görev var. Şafak kuşanıyor."Odadaki o neşeli ve romantik hava, "Görev" kelimesinin o soğuk ağırlığıyla bir anda yok oldu. İlay klasörünü düzeltti, Kuzey o sarsılmaz Kasırga kimliğine saniyeler içinde geri döndü.Tuna yüzündeki o arsız sırıtışı tamamen silmişti. "Ben yukarı, Batur’u çağırmaya gidiyorum," dedi Tuna, adımlarını hızla kapıya doğru yönlendirerek. "O itlerin karşısına Sungur olmadan çıkarsak sorgu odasının tadı çıkmaz zaten."Tuna hızla kantinden çıkıp asansöre doğru koşarken; Koral, Kuzey ve İlay kantinin o loş ışığında, dökülen kanların hesabını sormak için sabırsızlanan o amansız askeri iradeyle çoktan tek bir vücut olmuşlardı.
**********
Tuna, kantinin cam kapısını hızla arkasından itip asansörün düğmesine çılgınlar gibi basarken, ensesindeki o sızı çoktan geçmiş, yerini o bildiğimiz askeri heyecana ve operasyon hırsına bırakmıştı. Asansör yoğun bakım katına ulaştığında, dik ve aceleci adımlarla koridoru geçti. Koridorun o sakin, steril havası, genç askerin postallarından yükselen o tempolu sesle bir anda bölündü.Ahen’in kaldığı o normal hasta odasının ağır ahşap kapısının önüne geldiğinde, ne nezaket düşünecek vakti vardı ne de aradaki o mesafeli aşk gerilimini böleceği için çekinecek hali... Kapıyı paldır küldür, büyük bir gürültüyle açarak içeri daldı.İçeride, Batur battaniyenin kenarını düzeltmiş, Ahen’in o yorgun ama parıldayan ela gözlerine okyanus mavisi bakışlarını dikmiş vaziyette, odanın ortasındaki o yüksek gerilimli sessizliğinin en derin yerindeydi. Tuna’nın içeri fırtına gibi dalmasıyla ikisi de aynı askeri refleksle başlarını kapıya doğru çevirdiler."Sungur!" diye bağırdı Tuna, nefes nefese kalmış bir halde kapının eşiğinde dikilerek. Yüzündeki o arsız fırlamalıktan eser kalmamıştı, gözleri tamamen bir Bordo Bereli ciddiyetiyle parlıyordu. "Töre’den şifreli mesaj geldi. Karataş Vadisi’nden helikopterle getirilen o iki esir gardiyan... Alaz’ı o odaya kapatan, o kasaturayı saplayan şerefsizler karargâhın ana sorgu odasına alınmış. İlk sorgu hazırlığı bitti, Töre bizi bekliyor. Görev var, Şafak kuşanıyor!""Görev" kelimesi ve o esirlerin haberi odanın içine düştüğü an, Batur’un okyanus mavisi gözleri saniyeler içinde tamamen karardı, simsiyah bir fırtınaya dönüştü. Az önceki o mahcup, aşık adam bir salisede yok olmuş; yerine o dağları teröristlere dar eden, intikam yeminiyle kuşanmış ölümcül Sungur Üsteğmen gelmişti. Kollarını yavaşça indirdi, yumruklarını o kadar sert sıktı ki parmak boğumlarının kütürtüsü odanın içinde yankılandı.Yavaşça yatağa, Ahen’e doğru döndü Batur. Gözlerini son bir kez onun gözlerine dikti. O bakışların içinde hem "Sözümü tutmaya gidiyorum" andı vardı hem de o sarsılmaz koruma içgüdüsü... Dudaklarının kenarına o amansız, mağrur tebessümünü yerleştirdi."Sana söz verdim Alaz," dedi Batur, sesindeki o buz gibi, tüyler ürperten ton odadaki havayı dondururken. "Gidip o şerefsizleri o vadiye canlı canlı gömeceğim. Sen sadece dinlenmene bak. Şafak senin için o odayı cehenneme çevirecek."Ahen, dikişlerinin acısına rağmen yatağından hafifçe doğrulmaya çalıştı, ela gözlerindeki o sarsılmaz subay gururuyla Batur’a baktı. "Yolunuz açık olsun Sungur..." dedi, hırıltılı ama inanç dolu bir sesle. "O itlere bir Türk subayının kanının ne kadar ağır olduğunu bizzat ödetin."Batur arkasını bile dönmeden, postallarını yere vurarak Tuna ile birlikte odadan mermi gibi fırladı. Ağır ahşap kapı arkalarından sertçe kapandığında, oda yeniden o steril sessizliğe gömülmüştü. Ama dışarıda, karargâhın o karanlık ve soğuk dehlizlerinde, dökülen her damla kanın hesabını sormak için yola çıkan Şafak Timi’nin o ölümcül fırtınası çoktan serbest kalmıştı.
💦💦💦
Şafak Timi, hastanenin sivil kıyafetlerinden sıyrılıp karargâhın mühimmat odasında kapkara operasyon üniformalarını kuşanırken, üssün en ücra ve en loş dehlizinde zaman tamamen durmuştu. Birinci derece gizlilik taşıyan, sadece yüksek rütbeli istihbarat subaylarının giriş yetkisinin bulunduğu eski arşiv deposunun ağır çelik kapısı sessizce aralandı. İçeriye, adımlarını bir avcı titizliğiyle gizleyen o gölge süzüldü. Yüzündeki o profesyonel ve sadık asker maskesi milim kıpırdamıyordu ama göğüs kafesinin altındaki o çılgın ritim, içindeki devasa çaresizliği ele veriyordu.Deponun tavanından sarkan tek bir çıplak ampul, sarı ve cılız ışığını eski çelik dolapların üzerine sızdırıyordu. O loş ışığın bittiği, gölgelerin en koyu olduğu köşede, sırtı kapıya dönük bir şekilde dikilen Yüzbaşı Emre Karahan duruyordu. Üniforması pürüzsüzdü, duruşu bir dağ kadar sarsılmazdı ama omuzlarındaki o görünmez yük, deponun rutubetli havasını daha da ağırlaştırıyordu.İki figür, karanlığın tam ortasında, birbirlerinin nefes alışverişlerini duyacak kadar yakın bir mesafede karşı karşıya kaldı."Batur’u odadan çektim komutanım," dedi köstebek, sesini odanın duvarlarında eritecek kadar kısık tutarak. "Töre’nin sorgu emrini bahane ettim. Şafak Timi şu an kuşanıyor. Saniyeler sonra karargâhın ana sorgu odasına, o iki esir gardiyanın karşısına inecekler."Emre Karahan yavaşça arkasını döndü. Sarı ışık, yüzünün yarısını gölgede bırakırken, o kaskatı ve acımasız komutan maskesinin ardındaki bir babanın vicdan azabı ilk kez bu kadar çıplak bir şekilde açığa çıkmıştı. Gözlerini köstebeğin gözlerine dikti. "Sungur ne durumda?" diye sordu, sesi buz gibi ve derinden geliyordu."Gözü dönmüş vaziyette," dedi köstebek, yutkunarak bir adım geri çekildi. "Ahen’in o odada maruz kaldığı işkenceleri, o dikiş acılarını bizzat kendi ağzından dinledi. Batur o iki gardiyanı o sorgu odasında canlı bırakmaz komutanım. Eğer o itler Batur’un o ölümcül gazabını gördüklerinde can havliyle konuşmaya başlarsa... Senin adını verirlerse ne yapacağız? Karataş Vadisi’ndeki o pusunun, o üç büyük konvoyun aslında senin kurduğun o büyük tiyatronun birer parçası olduğunu ağızlarından kaçırırlarsa her şey biter! Kendi ellerimizle kurduğumuz bu devasa kumar saniyeler içinde patlar!"Emre Karahan hafifçe güldü. Bu gülüş, insanı iliklerine kadar üşütecek cinsten, kibirli ama bir o kadar da sarsıcı bir gülüştü. Masanın üzerinde duran, kenarları yıpranmış o eski operasyon fotoğrafına parmaklarının ucuyla dokundu. Fotoğrafın köşesinde, Umay Karahan’ın el yazısıyla karalanmış olan o 27 14 9 41 şifresi hâlâ parıldıyordu."Konuşamayacaklar," dedi Emre Karahan, sesindeki o mutlak kararlılıkla deponun duvarlarını döverek. "O iki gardiyan, Batur o odaya girmeden önce tamamen susmuş olacak. Onların o hücreden sağ çıkmasına izin vermeyeceğim. Sen sadece soğukkanlılığını koru ve Şafak’ın içindeki o sadık yerini muhafaza et."
"Yapamıyorum diyorum size!" diye sesini yükseltti köstebek birden, gözlerindeki o sarsılmaz asker maskesi ilk kez tamamen paramparça olmuştu. Çaresizlik ve suçluluk duygusu sesini titretiyordu. "Ahen’in o hastane yatağındaki bembeyaz yüzünü her gördüğümde vicdanım beni boğuyor. Şafak Timi benim kardeşlerim, benim ailem! Onların yüzüne her baktığımda arkalarından çevirdiğimiz bu kirli oyun yüzünden kendimden iğreniyorum. Bu esaretten çıkmak istiyorum artık komutanım, ne olur bırakın beni."Emre Karahan’ın gözleri bir salisede tamamen karardı. Adımlarını köstebekle arasındaki mesafeyi yok edecek kadar sertçe öne attı. Güçlü eli, köstebeğin operasyon yeleğinin yakasına öyle bir kenetlendi ki, aralarındaki o rütbe hiyerarşisi deponun zemininde ezilip gitti."Çıkamazsın," diye fısıldadı Emre Yüzbaşı, sesi bir yılanın tıslaması kadar alçak ama bir o kadar da ölümcüldü. "Çünkü bu oyundan çıktığın an, o çok sevdiğin aileni bir daha asla canlı göremezsin. Unutma... Karının her sabah yürüdüğü o güvenli sokağı da, çocuklarının devam ettiği o okulu da bizzat ben koruyorum. Eğer benim kurduğum bu satranç tahtasında tek bir piyonu bile yerinden oynatıp planımı sabote etmeye kalkarsan, aileni o sınır ötesindeki köpeklerin önüne bizzat kendi ellerimle atarım. Seni bu dünyada kimse kurtaramaz."Köstebek, duyduğu bu dondurucu tehdit karşısında kaskatı kesildi. Sırtından aşağı soğuk bir ter boşanırken, Emre Karahan’ın ellerindeki o çelik kelepçeden kurtulmanın imkansız olduğunu bir kez daha anladı. Yıllardır ailesinin canı, bu adamın iki dudağının arasındaydı. Esirdi. Şafak Timi’nin kalbindeydi ama ruhu tamamen bu karanlığa gömülmüştü."Yani..." dedi köstebek, sesi bir hırıltı halinde dökülürken. "Her şey... Sadece eşiniz Umay Karahan için mi?"Emre Karahan yakasını yavaşça bıraktı, üniformasını düzeltti ve bakışlarını yeniden o yanık fotoğrafa çevirdi. Yüzündeki o sarsılmaz, kibirli maskeyi yeniden yüzüne geçirdi."Planın ilk aşaması kanlı da olsa bitti," dedi Emre Karahan, sesi bir emir kadar kesindi. "Şafak Timi o doğu sığınağını tamamen deşifre etti. Şimdi devlet o koordinatlara, Cumhuriyet tarihinin en büyük sınır ötesi harekâtını başlatmak zorunda kalacak. Ve o devasa karmaşanın, o patlayan roketlerin ortasında ben sekiz yıldır kayıp olan Umay’ımı o sığınaktan söküp alacağım. Sen sadece görevini yapacaksın. Ahen hiçbir şey bilmeyecek, o sadece annesini kurtaran bir kahraman olarak kalacak. Şimdi o odaya geri dön, hiçbir şey olmamış gibi Batur’un yanında dur ve o itleri nasıl susturacağımı izle."Yüzbaşı Emre Karahan arkasını döndü, pelerin gibi duran askeri parkasını üzerine geçirip deponun diğer gizli kapısından bir gölge gibi sıyrıldı ve karanlıkta kayboldu. Köstebek ise elindeki o kirli esaretin ağırlığıyla, titreyen parmaklarını hırsla yumruk yaptı. Derin bir nefes alarak yüzündeki o profesyonel, sadık asker maskesini yeniden kuşandı. Hiçbir şey olmamış gibi, karargâhın koridorlarında operasyon kıyafetleriyle bekleyen kardeşlerinin, Şafak Timi’nin yanına doğru yürümeye başladı. Okuyucu için çember daralıyordu ama o ölümcül hain, ailesinin hayatı pahasına Şafak Timi'nin en güvenilen yerinde, tam kalbinde nefes almaya devam ediyordu.
"Biz dağlarda ölümün üzerine korkusuzca yürüyen iki sert kalptik. Ama o loş koridorun köşesinde, alnımı onun göğsüne yasladığım o salisede anladım; benim asıl sığınağım o sarp yamaçlar değil, onun beni dünyadan saklayan o güçlü kollarıydı..."
Şairinde dedigi gilbi;
"Barut kokar papatyam, mehtabimız kanlıdır
Adsızlarin yurdunda, yalnız vatan şanlıdır..."🇹🇷🇹🇷
