14. bölüm · Yarım Kalan Yeminler
13. BÖLÜM
Karargâhın en alt katındaki 1 numaralı sorgu odasının önünde, zaman tamamen durmuş gibiydi. Şafak Timi, üzerlerindeki o kapkara, geceyi andıran operasyon üniformalarıyla demir kapının önünde yan yana saf tutmuştu. Batur’un okyanus mavisi gözleri öfkeden o kadar çok kararmıştı ki, bakışları adeta birer ölüm fermanı gibi odanın soğuk duvarlarına vuruyordu. Yumruklarını o kadar sert sıkmıştı ki parmak boğumlarının bembeyaz kesildiğini koridordaki herkes net bir şekilde görebiliyordu.Hemen sağında Kuzey, elindeki keskin nişancı tüfeğinin şarjörünü namluya sürerken gözlerinde amansız bir avcı kararlılığı vardı. Yade Üsteğmen ise elindeki o kalın taktik klasörü göğsüne sıkıca bastırmış, o sarsılmaz askeri disipliniyle kapının arkasındaki verileri saniye saniye kontrol ediyordu. Tuna yüzündeki o her zamanki fırlamalığı tamamen silmiş, jopunun kabzasını elinde büyük bir hırsla çeviriyordu. En arkada duran Koral ise kollarını göğsünde bağlamış, ifadesiz esmer yüzüyle sadece zemini izliyordu. Timin her bir üyesi, o sığınakta Ahen'in dökülen kanının, o demir sandalyede çektiği acıların hesabını sormak için tek bir vücut haline gelmişti.Demir kapının ağır kolu Batur'un sert hamlesiyle aşağı indi. Kapı büyük bir gürültüyle açıldığında odanın içindeki o çiğ, çıplak ampulün ışığı koridora sızdı. Odanın tam ortasında, sandalyelere kalın demir zincirlerle bağlanmış o iki vahşi terörist gardiyan duruyordu. Karşılarında Şafak Timi’nin o ölümcül tam kadrosunu gördüklerinde, sığınaktaki o kibirli hallerinden eser kalmadı. Gözlerindeki o saf korku dalgası saniyeler içinde odayı esir aldı.Batur, postallarını betona vura vura sandalyelerin tam önünde durdu. Sesindeki o buz gibi, insanı iliklerine kadar donduran ton, odadaki havayı anında sıfırın altına indirdi:
"Ahen'i o odaya kapattığınızda, Şafak’ın buraya geleceğini biliyordunuz," dedi Batur, gözlerini gardiyanların üzerine dikerek. "Şimdi bana sınır ötesindeki o asıl büyük kampın tüm kaçış rotalarını ve telsiz frekanslarını tek bir nefeste anlatacaksınız. Çünkü o odada ona yaşattığınız o her bir saniyenin bedelini ödeyeceksiniz."Gardiyanlardan iri yarı olanı, yüzündeki kanı yere tükürerek sinsi bir şekilde sırıtmaya çalıştı. "Biz konuşmayız asker," diye mırıldandı hırıltılı bir sesle. "Bizi öldürseniz de o koordinatları alamazsınız."Bu arsız gülüş, Batur’un içindeki o saatlerdir bastırdığı canavarı tamamen serbest bıraktı. Batur, tek bir salise bile beklemeden öne doğru bir hamle yaptı. Sağ yumruğu, gardiyanın çene kemiğinde patladı. Sandalyeyle birlikte yere devrilen gardiyan acıyla inlerken, odanın içinde kemik sesinin o net yankısı duyuldu. Batur adamı saçlarından kavrayıp sandalyeyle birlikte tek hamlede yeniden yukarı kaldırdı. "Bana o sınır ötesi rotalarını vereceksiniz!" diye kükredi.Kuzey de diğer gardiyanın tepesine çökmüştü. Jopunu adamın boğazına dayayıp arkaya doğru bastırdı. Gardiyanlar aldıkları bu sert darbelerle birlikte can havliyle birbirine bakmaya başladılar. Batur’un gözlerindeki o ölümcül parıltı, direnecek hiçbir güçlerinin kalmadığını yüzlerine vuruyordu.Nefesi kesilen gardiyan, acı içinde kafasını sallayarak kekelemeye başladı. "Tamam... Tamam anlatacağım. Rota... Doğu sınırındaki maden yatağının altındaki gizli tünellerden geçiyor. Frekans kodu ise 41.9..."Duyulan o ilk koordinat ve frekans bilgisiyle birlikte Yade Üsteğmen parmaklarını hızla ekranda gezdirerek verileri sisteme işlemeye başladı. "Veriler alındı ve Ankara tarafından doğrulandı Üsteğmenim," dedi Yade Üsteğmen, sesindeki o çelik gibi mesafeli tonu koruyarak. "Koordinatlar elimizde."
Batur, verilerin alındığını duyduğu an gardiyanın yakasını bıraktı. Yüzündeki o soğuk, mağrur tebessüm yeniden belirdi ama bu kez okyanus mavisi gözlerinde merhametten ziyade kapkara bir intikam yemini vardı. Tüfeğini duvara yasladı, operasyon yeleğinin ceplerinden kalın taktik halatları çıkardı. Tim de ne yapacağını an saniyede anlamıştı."Koordinatları aldık," dedi Batur, sesi adeta bir celladın fısıltısı gibi odaya yayılırken. "Şimdi sıra, Alaz'a o odada yaşattığınız her bir saliseyi, her bir darbeyi bizzat kendi bedeninizde tatmanıza geldi. Ölmenize izin vermeyeceğim. Ama o odadan çıkarken çektiği o acının aynısını, dikiş dikiş kemiklerinize işleyeceğim."Batur ve Kuzey, gardiyanları sandalyelerine Ahen’in o sığınakta bağlandığı gibi, göğüslerini ve bacaklarını arkalığa dolayarak kalın halatlarla sımsıkı bağladılar. İki terörist tamamen hareketsiz kalmıştı, nefes almakta dahi zorlanıyorlardı.İlk hamle Batur’dan geldi. Ahen’in yüzünde patlayan o ilk yumruğun hesabını sormak için, sağ yumruğunu tam gardiyanın elmacık kemiğine indirdi. Gardiyanın başı şiddetle sola savruldu, ağzından fışkıran kan odanın beton zeminine sızdı. Batur adamın saçlarına asılıp başını geriye doğru çekti, gözlerini adamın korku dolu gözlerine mühürledi.Hemen ardından Tuna öne fırladı. Elindeki kalın copu kaldırıp gardiyanın sol böğrüne, kaburgalarına doğru ardı ardına indirmeye başladı. Her darbe odada tok bir sesle patlıyordu. Gardiyanın kaburgalarından gelen o çatlama sesleri, Ahen’in o odada çektiği acıların birebir bedeliydi. Terörist acıyla feryat etmek istedi ama Kuzey jopunu adamın ağzına bastırarak çığlığını boğazına gömdü. "Konuşurken iyiydi, şimdi dinleme sırası sizde!" diye kükredi Kuzey.İkinci gardiyanın tepesine ise Koral ve Kuzey çökmüştü. Koral, o her zamanki donuk, ifadesiz esmer yüzüyle adamın saçlarını kökünden sökecekmiş gibi arkaya doğru çekerken, Kuzey havada asılı kalan jopunu doğrudan adamın sağ diz kapağına indirdi. Keskin bir kemik kırılma sesi odayı inletti. Gardiyanın gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu, bedeni halatların arasında delice sarsıldı ama Şafak Timi’nin o çelikten çemberini yarmaya gücü yetmedi.Batur, ilk gardiyanın tam karşısına geçip mide ve göğüs kafesine peş peşe sert yumruklar indirmeye başladı. Adamın ciğerlerindeki son hava kırıntısı da dışarı fırladı, nefes almak için çırpınan göğsü halatların arasında ezildikçe ezildi. Tıpkı Ahen’in o odada nefessiz kaldığı, kan kustuğu o saniyeler gibi...Yade Üsteğmen masanın kenarında, elindeki taktik klasörü göğsüne bastırmış vaziyette bu amansız intikam sahnesini pür dikkat izliyordu. Yüzündeki o sert, sarsılmaz astsubay disiplinini milim bozmamıştı; gözlerinde dökülen kanın hesabını soran bir Türk kadınının o mağrur, çelik gibi iradesi vardı. Tim, gardiyanların ölmesine izin vermeyecek kadar profesyonel, ama çektikleri acıyı unutamayacakları kadar acımasız davranıyordu. Her bir darbe, Ahen’e yapılanların milimetrik birer karşılığıydı.
Sorgu odasının o sarı ampulü altındaki can pazarı tam iki saat boyunca, kelimenin tam anlamıyla dikiş dikiş işlenerek devam etti. İki terörist de sandalyelerinde bilincini kaybetme noktasına gelmiş, yüzleri ve bedenleri Ahen’in o odadaki haline dönmüştü. Ama ikisi de yaşıyordu; Şafak Timi intikam andını tam istediği gibi, onları öldürmeden, o acıyı kemiklerine kadar kazıyarak tamamlamıştı. Batur elindeki kanı yavaşça bir bezle silerken, gözlerini o iki yığılmış bedene dikti ve sesindeki o sarsılmaz gururla son sözünü söyledi: "Bir Türk subayının kanının ne kadar ağır olduğunu şimdi anladınız."
*****************
Batur, elindeki terörist kanına bulanmış bezi bir kenara fırlatırken, göğüs kafesi Karataş Vadisi’ndeki o mermi yağmurundan çok daha hararetli bir intikam hırsıyla inip kalkıyordu. Gözlerini sandalyelerinde bilincini kaybetmek üzere olan, yüzleri ve bedenleri dikiş dikiş Ahen’in o sığınaktaki haline dönüştürülmüş iki gardiyandan bir an bile ayırmadı. Şafak Timi, o zifiri karanlık beton duvarların arasında adeta çelikten bir kale gibi dikiliyor, odadaki o barut ve kan kokusu her birinin genzini yakıyordu.Yade Üsteğmen, masanın üzerindeki taktik klasörün ekranına düşen tünel verilerini ve 41.9 frekans kodunu ana karargâh sistemine aktarırken parmakları milimetrik bir hızla hareket ediyordu. "Veriler tamamen işlendi ve Ankara tarafından da onaylandı Üsteğmenim," dedi Yade Üsteğmen, sesindeki o çelik gibi sarsılmaz, mesafeli askeri ciddiyeti milim bozmadan. "Ankara tünel koordinatlarını uydu üzerinden saniye saniye taramaya başladı. Ancak sınır ötesindeki asıl ana kampın savunma hatları, mühimmat depolarının tam yerleri ve o kışlanın iç planları hâlâ eksik. Operasyonun başlaması için bu bilgilerin de sökülüp alınması şart."Batur başını yavaşça salladı. Adımlarını bu kez, yandaki sandalyede Kuzey’in jopunun baskısıyla nefes almaya çalışan, az önce kaburgalarından gelen çatlama sesleriyle odayı inleten ikinci gardiyana doğru çevirdi. Postallarının beton zeminde çıkardığı o ağır, tempolu ses, odadaki o ölümcül gerilimi tavan yaptırmaya yetiyordu. İkinci gardiyanın tam önünde durduğunda, adamın kanlı yakasından tutarak onu sert bir hamleyle kendine doğru çekti. Kalın zincirlerin şangırtısı sorgu odasının duvarlarında bir kez daha yankılandı."Arkadaşın canını kurtarmak için ilk adımı attı, tünelleri verdi," dedi Batur. Sesindeki o buz gibi, insanı iliklerine kadar titreten sakin tonda en ufak bir merhamet kırıntısı barındırmıyordu. "Şimdi sıra sende. Bana o sınır ötesindeki kampın asıl liderinin kim olduğunu, mühimmat depolarını ve çevre emniyetindeki o zayıf noktaları tek bir nefeste anlatacaksınız. Alaz'a o odada o acıları yaşatırken arkandaki o güce güveniyordun. Şimdi o gücün nerede, söyle!"Gardiyan can havliyle yutkundu. Boğazındaki jop baskısından ötürü hırıldayarak konuşmaya çalıştı. Batur’un okyanus mavisi gözlerindeki o kapkara deliliği, Şafak Timi’nin o sarsılmaz duruşunu gördükçe direnecek hiçbir gücünün kalmadığını, konuşmazsa bu odadan cesedinin bile çıkamayacağını çok iyi anlamıştı.
"Kampın... Kampın asıl lideri sınırın beş kilometre derinliğindeki o eski kışlada saklanıyor," diye kekeledi gardiyan, acıyla dişlerini sıkarak. "Mühimmat depoları kışlanın altındaki o gizli sığınakta. Çevre emniyeti batı kanadında zayıf, oradaki nöbetçi kuleleri sadece gece yarısı aktif oluyor. Her şeyi söyledim... Ölmemize izin vermeyin, bırakın bizi artık!"Kuzey jopunu adamın boğazından sertçe çekerek geri adım attı. "Sungur, resim tamamen netleşti. Bilgiler tamam," dedi Kuzey, yüzündeki o sarsılmaz Kasırga kimliğini yeniden kuşanarak. Tuna da elindeki jopu beline asıp ciddiyetle başını salladı. Koral ise en arkadaki o gölgeli alanda, kollarını göğsünde bağlamış vaziyette, bu bilgilerin Yade Üsteğmen tarafından sisteme işlenişini ifadesiz esmer yüzüyle pür dikkat izlemeye devam ediyordu.Tam o sırada, 1 numaralı sorgu odasının ağır demir kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. İçeri giren sarsılmaz figür, timin Töre’si, Oğuz Komutan’dı. Onun gelişiyle birlikte odadaki tüm Şafak Timi üyeleri anında hazır ola geçerek postallarını birbirine vurdu.Oğuz Komutan, masanın üzerindeki taktik ekrana ve Yade Üsteğmen’in çıkardığı o taze verilere hızlıca göz gezdirdi. Yüzündeki o kaskatı askeri maske, Genelkurmay’dan gelen o beklenen büyük haberin ciddiyetini taşıyordu."Şafak," dedi Oğuz Komutan, sesi o beton odanın duvarlarında bir emir gibi yankılandı. "Gardiyanlardan aldığınız bu taze koordinat ve frekans bilgileri Ankara tarafından tamamen onaylandı. Tüneller ve sınır ötesindeki o eski kışlanın konumu doğrulandı. Genelkurmay, Cumhuriyet tarihinin en büyük sınır ötesi operasyon emrini resmen imzaladı. Şafak Timi liderliğinde bu gece sınırın ötesine sızıyoruz. O kampı da, o mühimmat depolarını da tamamen haritadan sileceksiniz. Ahen’in ve bu vatanın dökülen her damla kanının hesabı o dağlarda sorulacak. Derhal mühimmat odasına geçip hazırlıklarınızı tamamlayın. Bu gece Şafak operasyona çıkıyor!""Emredersiniz komutanım!" diye haykırdı tüm tim tek bir ağızdan.
Oğuz Komutan esirlerin tahliyesi için nöbetçilere işaret verip odadan çıkarken, Şafak Timi de peş peşe sorgu odasını terk ederek karargâhın o zifiri karanlık mühimmat dehlizlerine doğru yürümeye başladı. Koridorda adımlarken, Kuzey adımlarını hafifçe yavaşlatarak Yade Üsteğmen’in hemen yanına yanaştı. Sivil kıyafetlerinden sıyrılıp operasyon üniformalarını kuşanmış olsalar da, az önce hastane koridorunda filizlenen o gizli yakınlığın sızıları ikisinin de üzerinde taptaze duruyordu.Kuzey, gözlerini koridorun sonundaki mühimmat odasının kapısından ayırmadan, sadece İlay’ın duyabileceği o alçak, korumacı tonda fısıldadı: "Gözün haritada, kulağın telsizde olsun Yade. Sınır ötesi cehennem gibidir ama arkamda senin olduğunu bilmek, bana o dağları dar ettirmeye yeter. Kendine dikkat et."Yade Üsteğmen elindeki klasörü göğsüne daha da sıkı bastırdı. Gözlerini bir anlık Kuzey’in o fırtınalı bakışlarına dikti, yüzündeki o sert ve sarsılmaz astsubay disiplinini milim bozmadan ama içindeki o devasa endişeyi bakışlarıyla hissettirerek cevap verdi: "Sen de o tetiğe basarken acele etme Kasırga. Ben telsizin başında senin her nefesini takip ediyor olacağım. Sağ salim döneceksin o dağlardan, bu bir emirdir."İkisi de aralarındaki o mesafeli ama sarsılmaz aşk gerilimiyle mühimmat odasının kapısından içeri adım atarken, Şafak Timi dökülen kanların hesabını sormak ve o sınır ötesindeki kampı tamamen yerle bir etmek için intikam şarjörlerini namluya sürmeye çoktan başlamıştı.
****************
Batur ve Şafak Timi, o buz gibi intikam yeminleriyle odadan mermi gibi fırladıklarında, kapının arkalarından kapanma sesi zihnimde adeta bir patlama gibi yankılandı. Oda, saniyeler içinde o bildiğim steril, ruhsuz ve beyaz sessizliğine geri dönmüştü. Yastığa başımı yavaşça yaslarken, gözlerimi tavandaki o çıplak floresan ışığa diktim. Batur’un gitmeden önce gözlerimin içine bakarak söylediği o son sözler kulaklarımdan gitmiyordu: “Yemin ederim beraber gidip onları o vadiye canlı canlı gömeceğiz.”Ancak bu odadaki bekleyiş, her saniyesi sırtıma batan bir ok gibi beni delirtiyordu. Sahanın o hararetli barut kokusundan sonra, bu hastane yatağı benim için en büyük hapishaneye dönüşmüştü. Sağ böğrümdeki dikişlerin keskin sızısına meydan okuyarak yataktan doğrulmaya çalışıyordum ki, odanın ağır ahşap kapısı sertçe aralandı. İçeri giren kişi, yeşil önlüğünü çıkarmış, elinde kalın bir askeri dosya tutan tabip albaydı.
"Üsteğmen Karahan," dedi tabip albay, doğrudan yatağımın başucuna yürüyerek.
"Normal şartlarda bu dikişlerle seni en az bir hafta daha bu yatakta tutmam gerekirdi. Ancak Ankara’dan, doğrudan Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı’ndan adına özel kuryeyle resmî bir yazı düştü. Taburcu işlemlerin tamamlandı. Tıbbi olarak riskli olduğunu biliyorum ama askeri irade benim hekimliğimin önüne geçti. Gitmene izin verildi."
Duyduğum "taburcu" kelimesiyle birlikte içimdeki o eski, hırçın Bordo Bereli reflekslerimin uyandığını hissettim. Bedenimdeki tüm o narkoz ağırlığı bir anda yok oldu. "Gerekçe nedir komutanım?" diye sordum, sesimdeki o sarsılmaz subay tonuyla.Tabip albay elindeki o mühürlü, kırmızı zarfı yatağımın kenarındaki masaya bıraktı. "Gerekçeyi ancak bu zarfı açtığında öğrenebilirsin Üsteğmenim. Arka bahçede seni karargâha götürecek zırhlı araç bekliyor. Yolun açık olsun," dedi ve selam vererek odadan çıktı.
Oda yeniden sessizliğe gömüldüğünde, titreyen parmaklarımla o kırmızı mühürlü zarfa uzandım. Zarfı yırttığımda içinden çıkan iki şey, gögüs kafesimin ortasındaki kalbimi durduracak kadar büyük bir şok dalgası yarattı.İlk şey, babam Yüzbaşı Emre Karahan’ın o el yazısıyla yazılmış resmî bir görevlendirme emriydi:
"Üsteğmen Ahen Karahan, sınır ötesi Şafak Harekâtı’nın lojistik ve istihbarat analiz masasına acil olarak atanmıştır."
İkinci şey ise... Sekiz yıldır öldü bildiğim, resmî kayıtlara 'şehit' diye geçen annem Umay Karahan’ın o yıllar önce kaybolan, üzerinde şanlı Ay Yıldız motifinin kazılı olduğu o gümüş künyenin ta kendisiydi. Künyenin zinciri hafifçe kararmıştı ama üzerindeki isim net bir şekilde okunuyordu. Künyenin hemen altına yapıştırılmış küçük bir not kâğıdında, babamın o dondurucu el yazısı parıldıyordu:"Annen yaşıyor Ahen. Ve Şafak Timi bu gece, onu o sınır ötesindeki eski kışladan söküp almak için yola çıkıyor. Şimdi o yataktan kalk, üniformanı kuşan ve karargâha dön. Baban olarak değil, komutanın olarak emrediyorum; anneni eve geri getireceğiz."
Ellerim künyeyi sıkarken kaskatı kesildim. Gözlerimden akan o bir damla yaş, annemin adının yazılı olduğu o gümüş metale damladı. Demek o dosyalar, yatakhaneye bırakılan o yanık fotoğraf, o gizemli koordinatlar... Hepsi babamın annemi kurtarmak için kurduğu o devasa, gizli satranç planının birer parçasıydı! Babam bir hain değil, eşini kurtarmak için tüm askeri ağları manipüle eden o gizli dehaydı. Ve en önemlisi, Şafak Timi ve Batur şu an kendi elleriyle o cehennemin içine, annemi kurtarmak için ölümüne tetiğe basmaya gidiyordu.İç sesim zihnimin en derin köşesinde gururla ve amansız bir hırsla haykırıyordu. Kalk Ahen! diyordu içimdeki ses. O dikişlerin acısını da, sızısını da unut. Şimdi sahanın ortasında, babanın yanında o masayı yönetme ve Şafak Timi’ne o dağları dar etme sırası sende!Üzerimdeki o beyaz hastane kıyafetlerini tek bir hamlede söküp attım. Dolaptaki o temiz, lekesiz askeri üniformamı dikişlerimin acısına feryat eden bedenime dikiş dikiş geçirdim. Botlarımın bağcıklarını sımsıkı kör düğüm yaptım. Göğsümdeki o Ay Yıldızlı armayı düzelttim ve babamın gönderdiği o gümüş künyeyi boynuma astım.Hastane odasının kapısını hırsla arkamdan çarpıp koridora fırladığımda, Alaz Üsteğmen artık tamamen sahadaydı. Batur ve Şafak Timi sınır ötesinde o kışlayı cehenneme çevirirken, ben de karargâhtaki o istihbarat masasının başında, babam Emre Karahan ile omuz omuza annemi o ölüm çemberinden çekip çıkarmak için fırtınayı koparmaya hazırdım.
Karargâhın ana nizamiyesinden içeri girdiğimde, zırhlı aracın kapısı açılır açılmaz Ankara’nın o soğuk, ayaz havası yüzüme sertçe çarptı. Sağ böğrümdeki dikişler her adımımda etimi diri diri koparıyor gibi sızlıyordu ama boynumda sallanan o gümüş künyenin soğuk metali göğsüme değdikçe acıyı tamamen siliyordum. Annemin künyesi... Sekiz yıldır öldü bilinen Umay Karahan’ın yaşadığı gerçeği damarlarımdaki kanı delice tutuşturuyordu.İç sesim zihnimin kuytularında amansız bir öfkeyle fısıldıyordu: Baban bir hain değil Ahen... O, anneni o cehennemden söküp almak için tüm bu askeri ağları, Şafak Timi’ni ve seni bile bu satranç tahtasına süren koca bir deha. Şimdi dik dur ve o odaya bir subay gibi gir.Hızlı ve kararlı adımlarla harekât merkezinin çelik kapısına ulaştım. Parmak izi ve göz taramasını geçtikten sonra, devasa ekranların, uydu haritalarının ve telsiz cızırtılarının yankılandığı o loş istihbarat odasına adım attım. Odanın tam ortasındaki ana analiz masasının başında, sırtı kapıya dönük bir şekilde dikilen Yüzbaşı Emre Karahan duruyordu. Aylardır yüzünü göremediğim kahramanım, şimdi karşımda sadece babam olarak değil, hayatımın en büyük operasyonunu yöneten komutanım olarak duruyordu."Üsteğmen Ahen Karahan, emrinizdedir komutanım," dedim, postallarımı birbirine vurarak hazır ola geçip selam dururken. Sesimdeki o hırıltılı tonu tamamen bastırmıştım.Babam, sesimi duyduğu an omuzları hafifçe sarsıldı ama anında toparlanıp yavaşça arkasını döndü. Yüzündeki o sarsılmaz, kaskatı Yüzbaşı maskesinin ardında ilk kez bir babanın o derin, suçlulukla kavrulan çaresizliğini gördüm. Gözleri doğrudan boynumda asılı duran gümüş künyeye kaydı. Yutkundu, aramızdaki o askeri mesafeyi milim bozmadan bana doğru bir adım attı."Hoş geldin Üsteğmen," dedi babam, sesi ilk kez bu kadar derinden ve pürüzlü geliyordu. "Dikişlerin... Sahada olmana izin vermezdi. Ama bu harekâtı arkada, benim yanımda bu masadan yönetmek zorundaydın. Çünkü Şafak Timi şu an sınırın ötesinde, annen için ölümüne bir çemberin içine dalıyor."
Ana ekrandaki üç boyutlu taktik haritayı işaret etti. Haritada yanıp sönen o küçük yeşil noktalar, helikopterle sınır hattına doğru çılgın bir hızla ilerleyen Şafak Timi’nin ta kendisiyydi. Batur... Benim gözümü kırpmadan canımı emanet edeceğim o mavi gözlü dev ve kardeşlerim, annemin saklandığı o eski kışlaya doğru intikal ediyordu."Her şeyi anladım baba," dedim, sesimi biraz daha alçaltarak ama gözlerimi onun gözlerinden bir an bile ayırmadan. "O yatakhaneye bırakılan dosyalar, o yanık fotoğraf, o gizemli koordinatlar... Hepsini bizim önümüze sen attın. Şafak Timi’nin o sığınağın kapısını kıracağını biliyordun."Babam derin bir nefes alıp masaya yaslandı. Gözlerindeki o kaskatı ifade yerini tamamen bir istihbarat dehasının amansız kararlılığına bıraktı. "Başka çarem yoktu Ahen," dedi fısıldar gibi. "Devlet, arkasında iz bırakmayan o gizli kamp için resmî bir harekât başlatmıyordu. Sizin o amansız öfkenize, Batur’un o avcı sezişlerine ihtiyacım vardı. Sizi yem olarak ileri sürdüm, evet... Ama o kışlanın deşifre olması için bu kumarı oynamak zorundaydım. Şimdi Ankara harekâtı onayladı. Şafak o kışlayı yerle bir ederken, biz de buradan onların her bir nefesini yöneteceğiz."Tam o sırada, telsiz sisteminden statik bir cızırtı koptu ve kulaklığımdan o çok tanıdık, boğuk ve ölümcül ses odayı anında inletti."Şafak-1 konuşuyor... Sınır hattı geçildi. Batı kanadındaki kör noktaya sızma pozisyonu alıyoruz. Yade, koordinatları tazele."
Batur’un sesiydi bu.
Batur’un telsizden yükselen o buz gibi, ölümcül sesi kulaklığımda yankılanırken parmaklarım ana kumanda masasının üzerinde donakaldı. Babam az önce o resmi rapor bahanesiyle odadan çıkmış, beni bu devasa ekranlar ve haritalarla baş başa bırakmıştı. Ama gitmeden önce zihnime bıraktığı o itiraf, sağ böğrümdeki dikiş sızısından çok daha amansız bir darbe gibi kalbime saplanmıştı.İç sesim kafamın içinde delice dönüyor, beni dipsiz bir uçuruma doğru sürüklüyordu. İnanmalı mıyım? diye haykırıyordu içimdeki ses, isyan ederek. Yıllardır kahramanım sandığım, hasretinden yandığım adam bizi, Şafak Timi’ni ve öz kızını birer piyon gibi o cehennemin ortasına bizzat itmiş. Annemin yaşadığı yalanını uyduran o teröristler miydi, yoksa her şeyi kurgulayan babam mı? Bu gümüş künyeye, bu not kâğıdına gerçekten inanmalı mıyım, yoksa koca bir ihanet oyununun tam ortasında mıyım?Öfkem parmak uçlarımdan tüm bedenime bir zehir gibi yayılırken dişlerimi öyle bir kenetledim ki çenemin çatırdayacağını sandım. Hayır, bu operasyon böyle devam edemezdi. Şafak Timi, Batur, Kuzey, İlay... Hepsi babamın o karanlık satranç tahtasında körü körüne bir ölüme, belirsiz bir tuzağa doğru sızıyordu. Eğer ortada kurgulanmış bir oyun varsa, benim ailem dediğim o timin orada yem olmasına asla izin vermezdim.Kulaklığımı sertçe çekip masanın üzerine fırlattım. Harekât merkezinin loş ışıklı koridorlarına fırladığımda gözlerim öfkeden simsiyah bir fırtınaya dönüşmüştü. Dikişlerimin acısıyla iki büklüm olmamak için kendimi zorlayarak, doğrudan koridorun sonundaki o ağır ahşap kapılı komutan odasına doğru ilerledim. Kapıyı çalma nezaketinde bile bulunmadan, paldır küldür içeri daldım.Oğuz Komutan, masasındaki telsiz evraklarını incelerken kapının gürültüyle açılmasıyla başını hızla yukarı kaldırdı. Yüzündeki o sarsılmaz Töre maskesi, benim bu öfkeli ve dağınık halimi görünce anında şaşkınlığa bıraktı yerini."Alaz?" dedi Oğuz Komutan, ayağa kalkarak. "Senin harekât masasında olman gerekmiyor muydu? Ne bu halin?""Komutanım..." dedim, sesimdeki o titreyen, kontrol edemediğim öfkeyle doğrudan masasına yürüdüm. Boynumdaki o gümüş künyeyi ve babamın yazdığı o not kâğıdını hırsla masanın üzerine fırlattım. "Bu harekâtı durdurmak zorundasınız. Şafak Timi’ni derhal oraya çakın, tek bir adım bile atmasınlar!"Oğuz Komutan kaşlarını çatarak masadaki notu ve künyeyi eline aldı, hızlıca göz gezdirdi. Yüzü saniyeler içinde kaskatı kesildi. "Bu ne demek Ahen? Yüzbaşı Karahan’ın yazısı bu..."
"Bu, koca bir yalan demek komutanım!" diye bağırdım, sesim odanın duvarlarında yankılanırken. "Babam... Yüzbaşı Emre Karahan bizi oraya bizzat çekmiş. O dosyaları, o koordinatları yatakhanemize bilerek o bıraktırmış. Şafak Timi'nin o sığınağa girmesini, o kışlanın deşifre olmasını bizzat istemiş. Annemin yaşadığını söylüyor ama ben artık kime inanacağımı, neye güveneceğimi bilmiyorum! Kendi öz kızını ve canını birbirine emanet eden bu timi o vadiye, o sınır ötesi cehennemine yem olarak sürmüş. Ortada babamın kurduğu gizli bir satranç planı var ve Şafak şu an o planın kurbanı olmak üzere. Yalvarırım harekâtı durdurun, onları geri çekin!"Oğuz Komutan duyduğu bu sözlerle birlikte derin bir nefes alarak masaya yaslandı. Gözlerindeki o sarsılmaz komutan ifadesi yerini derin bir ciddiyete bıraktı ama telsize uzanmak için en ufak bir hamle yapmadı. Aksine, bakışlarını doğrudan gözlerime dikti."Durduramam Alaz," dedi Oğuz Komutan, sesi buz gibi ve netti. "Harekât emri Genelkurmay’dan çıktı, Şafak şu an sınırın ötesinde ve dönüş hatları tamamen kapandı. İnanıp inanmamak senin bileceğin iş ama şu an o telsizi kapatırsam, Batur ve çocukları o dağların ortasında tamamen kör ve sağır bırakmış oluruz. Şimdi o öfkeni yut, harekât masasına dön ve o timin oradan sağ çıkması için babanla değil, benimle birlikte o haritayı yönet."İç sesim o an zihnimin en derin yerinde çaresizlikle haykırıyordu. Kaçışın yok Ahen... diyordu içimdeki ses. Babanın planı ne olursa olsun, Batur ve kardeşlerin şu an o cehennemin ortasında. Şimdi o odaya geri dönmek ve o telsizin başına geçmek zorundasın. Çünkü Şafak’ın kurtuluşu artık sadece senin parmaklarının ucunda.
"İnanıp inanmamak arasında sıkışıp kaldığım o tek salisede anladım; en büyük satranç hamleleri, en güvendiğin dağların arkasında planlanırmış. Sen beni o cehenneme bir piyon gibi sürdün baba... Ama o Şafak sökene kadar, bu tahtayı senin başına yıkmak da benim yeminim olsun."
"Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklal!" 🇹🇷🇹🇷🇹🇷
