6. bölüm / 6
Yağmurun ÇocuklarıYanan Göz Yaşları Bölüm 5
Bölümler 6Şu an: Yanan Göz Yaşları Bölüm 5
Evinden çıkıp hemen asansöre koştu.
Öyle hızlıydı ki kendini durdurmakta zorlandı.
Hızlıca düğmeye bastı.
Ekrandan on biri sayısı belirdi.
Ailesi evden çıkmaya başlamıştı.
"Hadi!
Hadi!
Hadi!"
"Kızım, gel buraya!"
Babasının sert sesi.
"İğrenç pislik! Nereye kaçıyorsun! Biralarımı getir!"
Bir canavarın haykırışı.
Kavga etmekten hâlâ yorulmadılar mı diye düşündü.
Yaş dolu gözleriyle asansörün kapısını yumrukluyordu.
Ona gitgide yaklaşıyorlardı.
Sanki hemen önlerindeydi ya da hiç var olmamış kadar uzağındaydılar.
Sırtını asansöre dayayıp korkuyla onlara baktı.
Babası baştan aşağı ıslanmıştı. Burnuna bira kokusu geliyordu.
"Sen bir yüz karasısın! Annenle senin yüzünden ayrıldık!"
Annesinin vücudu yaralarla doluydu. Kesikler, yanıklar, morluklar.
"Halime bak! Şu halime bak! Baban bana bunları yaparken sen neredeydin? Yine balkona mı saklanıyordun!"
Kızın korkudan nutku tutulmuştu. Gerçi konuşabiliyor olsaydı bile diyecek bir şey bulamazdı.
Küçük kardeşine baktı.
Sipsiyah mürekkeple kaplanmıştı.
"Şimdi mutlu musun? Beni de kendin gibi bir canavara çevirdin!"
Ablasının ve diğer kardeşlerinin yüzünü seçemiyordu bile.
Sanki tam onu yakalayıp parçalara ayıracak kadar yakınlarken asansörün kapısı açıldı.
Sırtını dayadığı için dengesini kaybetti.
Asansörün içine düştü.
Yaşlar yüzünden bulanıklaşan önünü bile görmekte zorlanıyordu. Dizlerinin üstüne doğruldu. Ailesinin haykırışlarını duydu.
Gözlerini korkuyla kapattı.
Dişlerini tüm gücüyle sıktı.
Elleriyle kulaklarını kapadı.
Hiçbir faydası olmadı.
Haykırışlar sanki zihninin içine atılıyordu.
Kulakları öylesine acıyordu ki onları koparıp atası geliyordu.
Gözlerini öfkeyle açtı. Son gücüyle ayağa fırlayıp asansörün zemin katını seçti.
Ailesine baktı. Artık hepsi kıpkırmızı gözlere sahip siyah bulutlardan ibaretti. Ellerini uzatmayı deneseler de asansörün kapıları çoktan kapanmıştı. Geri geri adım atıp sırtını aynaya yasladı.
Öylesine hızlı nefes alıp veriyordu ki sanki kalbi patlayacaktı. Gözyaşlarını sildi.
Ellerine baktı.
Sol elindeki sargılar yerli yerindeydi.
Düşünmeye başladı:
Neler oluyordu?
Bu hiç normal değildi, değil mi? Yoksa normal miydi?
Aniden başına giren sert ağrıyla irkildi! Sanki birileri beynine bıçak saplıyordu.
Nefesini kontrol altına almaya çalıştı.
Arkasını döndü. Aynaya baktı. Kızarmış gözler, terden tenine yapışmış saçlar,
soluk ve cansız bir ten.
Derin ve hızlı nefesler almaya devam ediyordu. Sonra asansörün ışığı titremeye başladı. Bir yanıp bir sönüyordu. Daha neler olduğunu anlayamadan tüm asansör karanlığa gömüldü.
Her yer karanlık, sessiz ve soğuktu. Bu başta hoşuna gitmişti.
Sonra aynada bir kıvılcım görmeye başladı. Burnuna keskin bir bira kokusu geldi. O kıvılcım büyümeye başlayınca sol elinde keskin bir acı ve sıcaklık hissetti.
Birden tüm elinden ateş fışkırmaya başladı. Acıyla inledi. Bu acı çok tanıdıktı. Ama bu sefer ateş orada durmadı. Elinden başlayıp tüm vücuduna yayılmaya başladı. Çaresizce yere düşüp yuvarlanmaya başladı. Acıyla kıvranıyordu.
Attığı çığlıklar ses tellerini parçalıyor, kendi kulaklarını kanatıyordu.
"Nereden buldun bunları? Kardeşin bunları yatağının altında görmüş!"
Ablasının meraklı sesini.
"Kızım! Olamaz! Ne oldu sana!"
Annesinin korkmuş sesi.
Aklında beliren bu sahneler neden tanıdıktı?
"Maalesef sol elini asla eskisi gibi rahat kullanamayacak."
Doktorun soğuk sesi! Elimi yaktığım gün!
"Peki ya ateşi söndüremeseydin, o zaman ne olacaktı?"
Kardeşinin masum sesi…
Kimin umurundaydı ki?
İçini ısıtacak bir şey var mıydı ki?
Teni böylesine alev alev yanarken?
Acıdan kıvranıp ölmek için yalvarırken?
Etrafında çırpınarak dönmeyi bıraktı.
Çığlık atmak için bir nefes bile alamıyordu.
Kalan son gücüyle yüzünü kapattı.
Yanan bu ışığa engel olmak istemişti. Ama o teninin her bir noktası kavrulurken gözlerinde bir ıslaklık hissetti. Gözlerinden tenine aktı. Aktığı yerdeki ateşi söndürdü. Bunu fark ettiği gibi hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
Ağladı.
Ağladı.
Ağladı.
Yerde yatarken dizlerine kapandı.
Tüm gözyaşları ruhundan tenine akıncaya dek ağladı.
Nefesi yavaşladı.
Zihninin bulanıklığı azalmaya başladı.
Yaşla dolu gözlerini araladı:
İlk ışığı fark etti.
"Yine mi ateş!" deyip korksa da teninde bir acı hissetmeyince bunların asansöre ait olduğunu anladı. Oturduğu yerden doğruldu. Güçlükle ayağa kalktı.
Aynaya döndü.
Kendisine umursamazca baktı.Hayal kırıklığına uğramıştı.
Ne saçları kül olmuş ne de teninde yanıklar oluşmuştu. Saçları hâlâ dağınık, teni yine ölü gibiydi.
Sol eline baktı, elindeki sargı bile her zamanki soluk beyazlığındaydı.
Aynadan gözlerine baktı.
Tek fark burada diye düşündü.
Ağlamaktan kıpkırmızı olmuş gözler.
Alevlerden bile daha sıcak bakmaya başlayan o gözler.
Asansörün durduğunu hissetti.
Arkasını döndü.
Kapılar usulca açıldı.
Yavaş adımlarla binadan çıktı.
Güneş daha yeni doğuyordu ama o geceden beri defalarca kez ölmüştü.
Yetişkinler işine, gençler okuluna gidiyordu.
O nereye gittiğini bilmiyordu.
Kollarını öne serbest bırakmış, sırtını iyice eğmiş, gözleriyle yeri seyrediyordu.
Hâlâ birkaç damla teninden asfalta süzülüyordu.
Etrafından geçenler ona dönüp bakıyor ama hiçbiri "Sen iyi misin?" diye sorma cesaretini gösteremiyordu.
Yürümeye devam etti.
Hiçbir şey düşünmeden.
Başını kaldırıp bir kez olsun sağa sola bakmadan.
Düğümlenen boğazının,
acıyan kulaklarının ağrısını umursamadan
Sadece yürümeye devam etti.
Ne ne kadar ağladığını ne de ne kadar yürüdüğünü bilmiyordu.Ayakları
artık bu yükü kaldıramıyordu.
Gözleriyle ilk kez öne baktı.
Güneş ufaktan batmaya başlamış, turuncu ışığını tüm sokağa yaymıştı.
Biraz ileride bir bank gördü.
Üzerinde kendi yaşlarında okul üniformalı bir oğlan oturuyordu. Yaklaştıkça onun elindeki peçeteyle burnundan akan kanı sildiğini gördü. Üniformasının üstünde ayak izleri vardı.Banka oturduğunda oğlan rahatsız oldu. Çekingen bir tavırla kalkıp gitti.
Bunu umursayacak takati yoktu.
Banka sırt üstü uzandı.
Sol koluyla gözlerini kapattı.
Rüzgâr serince esiyor,
Güneşin ışığı azalıyor,
Sokak sessizleşiyordu.
Burnuna ufaktan yağmur kokusu geliyordu.
Ama şu anda hissettiği ıslaklık sadece gözyaşlarındandı.
Zihnin sakinleştirip daha derin nefesler almaya başladı.
Düşündü: "Tüm bunlar ne içindi?
İçimdeki bu öfke,
bu hırs nereden geliyor?
O kâğıtları neden yaktım ki?
Yaktığımda ne değişti?
Gözyaşlarım mı buharlaştı?
Hayır!
İçim mi rahatladı?
Hayır!
Zihnim ve kulaklarım acımayı mı bıraktı?
Hayır!
Hiçbir şey olmadı.
Ama ben elimden oldum.
O ateş beni ısıtır diye düşünmüştüm.
Beni yakacağı aklıma gelmemişti.
O kâğıtlar gözyaşlarımı tutar diye düşünmüştüm.
O kâğıtların elimi saracağını hiç düşünmemiştim.
Şimdi o şiirlerin bir parçası ruhuma ait ama külleri bedenimin bir parçası.
Sol elimin sargısının içindeki siyah, kırmızı tenim. Aynı küle çevirdiğim kâğıtlar gibi.
Elimin üstünden yükselen o ateş.
O acı ve anlık pişmanlık.
Doktorların "sol elin bir daha eskisi gibi olmayacak" deyişi.
Hepsi, hepsi ne içindi?"
Bir sebebi yok, dedi kendi kendine.
Benimle alakalı hiçbir sebebi yok!
Ellerini ve dişlerini sıktı.
Hiçbir şeyin kendi suçu olmadığının farkına varıyordu. Ama bir suçlu olmak zorundaydı.
O bu suçlunun kim olduğunu çok iyi biliyordu: AĞAÇLAR.
Bölüm etkileşimi
