24. bölüm · VEZA
23)Palyaçonun Maskesini Silme Vakti
❦ Yirmi Üçüncü Bölüm: Palyaçonun Maskesini Silme Vakti ❦
Baha Çelik
Ben Baha Çelik. Dışarıdan bakıldığında her şeyle alay eden mutlu bir insandım ama alaycı kişiliğimin altında hayatla mücadele etmekten yenik düşmüş ve bunu örtüp insanlardan saklamak için hayatla dalga geçmeyi seçmiş bir ben yatıyordu kimsenin ruhunun duymadığı.
Yaşadıklarımla öğrenmiştim ciddiye almamayı. Hayatı ciddiye aldığımda elimde bir halatla bulmuştum kendimi. O gün ölmediysem beni oraya sürükleyen ve kurtaran aynı kişi sayesindeydi. Ablam.
Fakir bir ailenin içinde doğmuştum. Çoğu akşam yiyeceğimiz bir tabak yemeyi bile zor bulurduk ve ablamla paylaşmak zorunda kalırdım. O her seferinde ben daha çok yiyeyim diye az yerdi. Kemiklerinin sayılabilir olduğunu gördüğümde soruyordum ablama niye böyle diye her seferinde benim vücudum böyle yaratılmış derdi. İnanırdım. Büyüdükçe öğrendim her şeyin yetersiz beslenmekten olduğunu.
Onu en son seneler önce görmüştüm. Ben evi terketmeden önce. Onun o hallerini görmeye dayanamadığım için terk edip gitmiştim her şeyi.
Hangi kardeş ablasını her görüşünde biraz daha gözlerindeki neşe solarken ve vücudunda yeni morluklarla görmeye katlanabilirdi ki? Ben katlanamamıştım ve elimden hiçbir şey gelmemesi beni daha da deli ediyordu. İzin vermiyordu ona yardım etmeme. Bende bırakıp gitmiştim.
Biraz daha kalsaydım o evde anne baba demeye bin şahit isteyen insanları öldürür çıkardım oradan. Çünkü hangi anne baba yapardı ki bunu evladına?
Akıl sağlığımı yitirmemek için ciddiye almamayı seçtim. Bir tek böyle yaşamaya devam edebiliyordum çünkü. Herkesin gözünde böyle bir imaj çizdim. Herkesi eğlendiren komik şakalar yapan Baha. İnsanların hayatlarında neşe kaynağıydım ama kendi hayatımda bir bok değildim.
Ben bir palyaçoydum gece tek başına kalınca yüzündeki maskeyi silen ve sabah beşlere kadar tavanı izleyen. Sahi ne vardı bu beşlerde? Geçmişin sancıları mıydı beni uyutmayan yoksa sabah beşlerin laneti miydi bu yalnızlık senfonisi?
Karşımda gördüğüm benimle aynı renk açık kahverengi saçlara ve kahverengi gözlere sahip kadın geçmişimden fırlayıp karşıma dikilmişti. Saat gecenin bir yarısıydı soğuktan her yerim donmuştu üzerimde kalın bir mont olmasına rağmen.
"Neden buradasın?" soğuktan kurumuş dudaklarımı ıslatarak konuştum.
Ellerini ısıtmak için cebine koymuştu ama ısınamadığı kızarmış yanaklarından ve burnundan belliydi. Ablam hep böyleydi hava kaç derece olursa olsun üşürdü zaten. Yetersiz beslenmekten. "Seni görmeye geldim."
En son yıllar önce görmüştüm onu. Üniversiteye gidip Loran ve Mona ile tanışmadan önce. Geçen onca yıl bana ablasızlığı öğretirken onunda yüzüne olgunluk gelmesini sağlamıştı. "Kocanın yanına dön abla." daha fazla konuşmak istemiyordum. Bu yüzden arkamı dönerek ilerledim.
"Baha dinle beni bir." kolum sarılarak beni kendine doğru döndürdüğünde anca bir kaç adım atabilmiştim.
"Yıllar senden dinleyeceğim şeyleri götürdü abla. Konuşacak bir şeyimiz yok. Seninle kavga etmek kalbini kırmakta istemiyorum."
Tik tak. Gece yarısı külkedisi için dönüşüm vakti. Tik tak. Gece yarısı palyaçonun yüzündeki maskesinin silinme vakti. Tik tak Baha Çelik gece yarısı oyunun sona erme vakti.
Gözleri dolmuştu tam karşımda dururken. "Öldü o. Bitti her şey Baha. Özgürüm kardeşim."
Tik tak Bemra Çelik gece yarısı bir ızdırabın bitiş vakti.
Gerçekten ölmüş müydü it herif? Ablama onca yıldır acı çektiren ve hayatını cehenneme çeviren adam sonunda ölmüştü ve ablam kurtulmuştu. Yıllar önce benim yardımımı kabul etmemişti ama azrail onu kurtarmıştı.
Birinin ölümü bir başkasını cennete atabiliyordu. Hayat sizin hangi pencereden baktığınıza göre çok değişebiliyordu. En az bir kişi vardır hayatınızda sizinle aynı pencereden bakmayan ama ne o ne de siz anlayabilirsiniz iki tarafında manzarasının ne olduğunu.
Ben hem kendi penceremden hemde ablamın penceresinden bakmaya çalışmıştım ama ablam bir cehenneme baksada kabul etmemişti uzattığı yardım elini. Onu her görüşümde ne kadar yandığını görmek canıma battığı için terk edip gitmiştim bende her şeyi.
"Gerçekten mi? Öldü mü?" sesim titremişti kelimeler ağzımdan çıkarken. Çünkü ben yıllarca bu anı beklemiştim. Ablamın özgür olmasını.
Dolu gözlerinden bir yaş akınca hızlıca sildi. Çehresi solmuştu yıllar içerisinde. Ablam yaşlı bir kadın değildi aksine daha otuz iki yaşındaydı ama yaşadığı şeyler ona yaş getirmişti. "Evet Baha. Evet ablacım."
Bana doğru uzandığı sırada daha fazla dayanamayıp sarılmasına izin verdim. Kollarımı ona sardığımda küçücük kalmıştı. Eskisi gibi zayıf olmasada hala verdiği kiloları geri alamamıştı. Bu farkındalık sol gözümden bir yaş akmasına sebep oldu.
"Ne kadar uzamışsın böyle." titrek çıkan sesinden anlamıştım ağladığını ve göz yaşlarını durdurmadığını. "Ben uzamadım abla sen çok küçük kaldın." benim bu hale gelmem için sen kendinden feda ettin Bemra Çelik.
Baha Çelik hala nefes alıyorsa Bemra Çelik'in o gece saat beşte odasına girip elindeki halatı alması sayesindeydi.
Bir parkta olduğumuz için ve saat gece yarılarında olduğu için geçen bir kaç sarhoş bize bakarak yanımızdan geçiyordu. Ablam uçaktan indiği gibi bana bir adres atmıştı ve bende kayıtlı olmamasına rağmen ezberimde olan numarısını tanıyıp gelmiştim buraya.
Telefonumun çalmasıyla sarılışımız sona erdiğinde elimi cebime attım bir yandan gözümden akan bir kaç yaşı silerek. Karabasan arıyor. Mona'nın çağrısını meşgule atarak telefonumu tamamen kapattım ve cebime geri koydum. Olanları kimseye anlatacak halim yoktu.
"Gel oturalım." ablam bir banka ilerdiğinde bende peşinden giderek yanına oturdum.
"Nasıl oldu abla? Anlat her şeyi." biraz daha ona doğru döndüğümde yanıbaşımızdaki sokak lambasının ışığı ikimizin yüzünde düşüp birbirimizi daha iyi görmemizi sağlıyordu. Yıllardır görmemiştim onu ve şimdi yüzündeki her santimi hatırlamak istiyordum.
Gözyaşları olmamasına rağmen tekrar sildi gözlerinin altlarını. "Hastaydı son zamanlarda. Dördüncü evre kanserdi. Bir ay yaşadı yada yaşamadı teşhis konulduktan sonra. İki gün önce öldü. Ölüye saygım olduğundan kaldım gömülmesini bekledim sonra ilk uçakla geldim buraya."
"Ne yapacaksın şimdi? Bir şeyler bıraktımı arkasında piç?" ablam erken yaşta evlendirildiği için okula bile gidememişti. Bir meseleğe sahip değildi siktiğimin herifi yüzünden. Tüm bunların sorumlusu aslında babamız olacak pezevenkteydi.
"Bıraktı. Mal mülk sahibiydi zaten yoksa babam neden evlendirsin beni onunla."
Bizimde hikayemiz buydu işte. Fakir bir ailenin içine doğmuştuk. Hayattaki tek şansızlığımız burada bitmiyordu. Birde başımızda biraz olsun paraya sahip olabilmek için kızlarını on altı yaşında otuz yaşında bir herifle evlendirecek kadar açgözlü iki insan vardı. Anne baba olacak ama bu iki kalıp harici her şeye giren iki insan müsveddesi.
Ablam evlendirildiğinde on iki yaşımdaydım. Bir bok anlamıyordum hayattan. Ablamın evlendiği yaşa geldiğimde anlamıştım neler olup bittiğini.
Bizi her ziyarete geldiklerinde ablamın gül yüzü biraz daha soluyor vücudunda sürekli yeni izler beliriyordu. Zaten küçücük bir bedeni vardı insan nasıl kıyardı da vururdu? Bir kadına nasıl el kaldırabilirdin sen?
On sekizime geldiğimde bir gece tüm planları kurmuştum. Aynı anda üç işte çalışarak biriktirdiğim parayla hem ablama hem bana uçak bileti almıştım. Bizi biraz idare edecek paramız vardı. Sonrasında ikimizde çalışarak durumumuzu toparlayabilirdik ama ablam kabul etmedi. Kaçarsa onun annemizi ve babamızı öldüreceğini söylemiş çünkü ablam daha öncesinde kaçmayı denemiş ama yakalanmış. O da ablamı anne ve babasının hayatıyla tehdit etmiş.
O gece saat sabah beşte elimde bir halat altımda bir tabureyle duruyordum. Yan taraftan ablamın acı dolu haykırış sesleri geliyordu. Ona vuruyordu yine. Ben o gecenin sabahında yok oldum ve kalan parçalarımdan yeni bir ben yaratarak herkesi terk ettim. Sonrasında Loran girdi hayatıma ve sarı saçlı çocuk güneş gibi doğdu hayatıma.
"Birazını kumarda kaybetti ama hala yetecek kadar var. Ondan gizli açıköğretimden üniversite bitirdim. İş bulurum kendime bir şekilde. Olmazsa bir yerle anlaşır sahneye çıkarım."
Ablamın duyanları kendine hayran bıraktıracak kadar güzel bir sesi vardı. Bana küçükken her gece şarkı söylerdi öyle uyurdum. En son ablamın o güzel sesiyle şarkı söylediğini duyduğumda masallara inanıyordum. Külkedisinin gerçek bir prenses olduğuna, uyuyan güzelin en sonunda uyandığına ve palyaçoların mutlu olduğuna inanıyordum. Ama ne külkedisi gerçek bir prensesti ne de palyaço gerçekten mutluydu. Saat gece yarısına vurunca örtü çekiliyordu ve gerçekler çıkıyordu açığa.
"Arkadaşımla konuşurum. Senin için güvenli bir iş bulur ve ev de verir. Merak etme. Hallederim."
"Arkadaşın kim? Bunu neden karşılıksız yapsın?" sesi sorgular çıkmıştı çünkü kötü işlere bulaşmış olduğumdan şüpheleniyordu.
"Üniversiteden tanıştık Loran ile. Birlikte onların şirketini yürütüyoruz."
"Anladım." dedi.
Cebimden telefonumu çıkardım ve az önce tamamen kapattığım için tekrar açılmasını bekledim. "Sana bir otel ayarlayacağım sonrasında ev işini hallederiz."
"Sen nerede kalıyorsun?"
"Şuanlık hastanede. Loran küçük bir operasyon geçirdi." gözlerimi telefonumdan ayırmıyordum.
"Anladım." dedi tekrar ben Akın Kılıç'ı aradığım sırada. Telefonu iki kez çaldıktan sonra açmıştı. "Kanka gece gece arıyorum kusura bakma."
"Ne kusuru Baha söyle kanki." arkadan gelen müzik seslerine göre bir gece klubündeydi.
"Sizin otellerden Miraç hastanesine yakın olan var ya bir tane."
"Evet." müzik sesleri azaldığına göre mekanda dışarı bir yere geçmiş olmalıydı.
"Bir akrabamı getireceğim şimdi oraya." gözlerimi ablama çevirdiğimde dikkatle beni inceliyordu. Yılların getirdiği her değişikliği tanımak istiyor gibiydi. Hangi abla kardeşini tanımazdı ki?
"Tamamdır ben haber ederim bizimkilere."
"Hesabı hallederiz bir ara uğra bize."
"Sorun yok bro. Loran için gelecektim zaten. Ama gerek yok senin misafirin bizimde misafirimizdir."
"Eyvallah Kılıç. İyi eğlenceler."
"Sağol Çelik." diyerek aramayı sonlandırdı.
Banktan kalkıp bir taksi çevirdik ve otele giriş yaparak ablamı odasına yerleştirdim ama o gece ne ben uyuduk ne de ablam. İki kardeş bir kaç saat içinde nasıl özlem giderebiliyorsa bizde tüm bu yıllar içinde olanları birbirimizle paylaşarak tekrar bir araya gelmeye çalıştık.
Tik tak. Gece yarısı bir meleğin uçuşu bir palyaçonun düşüş vakti.
✈
Geceyi her yerde Baha'yı arayarak sabah etmiştik. Gergince oturduğum koltuğa sinmiş bir haldeyken duvardaki saate baktım. Saat öğlen on ikiye geliyordu ve biz saatlerdir aralıksız her yerde Baha'yı aramıştık. En son Akın Kılıç diye bir adam Loran'ı arayarak Baha ile konuştuğunu ve onun bir otelde olduğunu söylemişti.
Bir saat öncede Baha telefonunu açıp bize iyi olduğunu ve birazdan geleceğini söylemişti. Odanın içinde oturup öylece onu bekliyorduk. Bir anda ortadan kaybolması hepimizi korkutmuştu. Ben bile meraktan kendimi yiyip durmuştum Loran ile Mona'nın nasıl hissetiğini tahmin bile edemiyordum.
"Buraya gelsin var ya öldüreceğim onu." Mona bir ayağını belli aralıklarla yere vurup duruyordu, lensli gözleri ise bir saniye olsun saatten ayrılmıyordu. Mona'yı tanıdığımdan beri ilk defa bu kadar insanca bir tepki verdiğini görüyordum. Çünkü o her zaman sakin ve ruhsuz olurdu.
"Piç herif." Loran derin bir nefes çekti içine ve ela gözleri beni buldu. Gözaltları uykusuzluktan çökmüştü. İyice dinlenmesi gerekirken bir gecede tamamen mahvolmuştu.
Gergin olduğunu bildiğim için bir elimi diğer elinin üzerine koydum. "Geleceğim dedi çocuk. Söylenip durmayın. Baha bu önemli bir şey olmuşturda gitmiştir."
"Bir telefon açıp şuraya gideceğim demek bu kadar mı zor?" dedi Mona.
Loran gözlerini Mona'nın üzerine çevirdiğinde hala elim üzerindeydi. Sıcak eline temasımla üşüdüğümü fark etmemiştim bile. "Bende onu anlamıyorum amınakoyayım. Bu çocuğun ne sorunu olabilir bizim bilmediğimiz?"
Beraber yıllarını geçirmişlerdi ve yaralarını beraber sarmışlardı. Öyle olmalıydılar. Birbirinden sakladıkları sırlar olabilir miydi? Bunu Baha geldiğinde öğrenecektik.
Lina'ya baktığımda bakışlarının odanın bir ucunda olan Aren'in üzerinde olduğunu farkettim ama Aren ona bakmıyordu bile oysa içinden neler geçtiğini tahmin edebiliyordum. En yakın arkadaşımla aramızda sırlar vardı. Olmaması gereken ama olan sırlar. Bunu Savranlar ile yaşadığımız geceden anlamıştım ama irdelemiyordum. Çünkü arkadaşlık bu değil miydi karşındakine sonsuza kadar saygı duymak? O anlatmıyorsa bende buna saygı duymalıydım.
Kapı açıldığı gibi hepimiz ayaklandık. Baha içeri kendisine yakışmayan bir ciddiyetle girdi. Kahverengi gözlerinin altı çökmüştü ve yorgun bakıyordu. Tüm gece uyumamış gibiydi. Işıltısını kaybetmiş gözleri bizim üzerimizde dolaştı. "Hepiniz toplandınız beni mi bekliyordunuz?"
Dalga geçer gibi konuşuyordu ama sesi ve yüzündeki ciddiyet cümlesini tamamen alaydan uzaklaştırmıştı. "Evet it herif. Neredeydin sen?" Loran hesap sorar bir sesle Baha'nın tam karşısına dikildi. Loran tam bir abi gibi davranıyordu Baha'ya karşı.
"İşim vardı Loran." Baha bir yabancıyla konuşuyormuş gibiydi ama bunu bilerek yaptığını düşünmüyordum çünkü sanki hala zihninin içinde bir yere hapsolmuş gibiydi.
Mona bir kaç adım atarak Loran'ın yanında durdu. "Ne işin vardı Baha. Niye haber vermeden çektin gittin?"
"Size ne lan?" ikisinin arasından sert adımlarla geçerek kendini az önce oturduğum koltuğa bıraktı.
Loran ile Mona birbirine baktı bir süre. İkisininde aklından aynı şey geçiyormuş gibi konuşmadan bakıştılar sadece. "Ablan mı?" diyerek kendini Baha'nın yanına bıraktı Loran.
Onları biraz daha kendi alanlarında bırakmak için Aren'in yanına oturduğumda Lina bu anı bekliyormuş gibi yerleşti koltuğa. Aren ile Lina'nın tam ortasında oturuyordum şuan ve üçümüzde konuşmadan olanları izliyorduk.
Baha derin bir nefes vererek Loran'a baktı. "Ablam." dedi sadece.
Baha'nın bir ablası olduğunu yeni öğreniyordum. Onun hakkında bildiğim tek şey ailesi ile görüşmediğiydi. Gecenin bir yarısı ablasıyla mı görüşmeye gitmişti?
"Nasıl geldi? O puşt bir şey dememiş mi?" Mona da Baha'nın solunda yerini aldı.
"Ölmüş." dedi Baha.
"Sonunda ha?" Loran elini Baha'nın omzuna attığı sırada Baha kafasını salladı. "Sonunda."
Kimden bahsettiklerini anlamıyordum ama o kişinin ölmesine üçüde sevinmiş gibiydi.
"Erkeklerden nefret ediyorum. Erkeklerden nefret ediyorum." diye sayıklayarak Mona bir anda Baha'ya sarıldı. "Erkeklerden nefret ediyorum." sesi giderek kısıldığında ağlayacak gibi çıkıyordu ama tabiiki Mona ağlamadı.
Loran hüzünle karışık mutluluğun hakim olduğu ela gözleriyle ikisine baktı ve dayanamayıp o da Baha'ya sarıldı. Baha ikisinin arasında kaldığında dudaklarında derin bir tebessümle gözlerini kapattı. Kirpiklerinin arasından dökülen bir kaç damla yaşı gördüğümde boğazıma bir yumru oturdu ve benimde gözlerim doldu.
İkiside tüm sevgisiyle sarmalıyordu onu. Bizim bilmediğimiz şeyler dönüyordu ama aralarındaki bağın ne kadar da kuvvetli olduğunu bir kez daha çok net anlamıştım.
Lisede dostluğun ne olduğunu bilmeyen Alin ilk önce Lina ile tanışmış şimdi ise Mona Baha ve Loran'ı görmüştü. Dostluğun nasıl bir şey olduğunu bana bu dört kişi öğretmişti.
Biri kapıya iki kez vurduğunda gelenin hemşire olduğunu öğrenmek uzun sürmemişti. "Loran Bey son kontrollerinizi yaptıktan sonra taburcu olabilirsiniz." konuşan hemşire geçen haftakiyle aynı kişi değildi. O hemşireyi Loran'ın yaptığı şeyden sonra bir daha görmemiştim. Sanırım bizim odamıza girmeyi tercih etmemişti.
✈
Geçen bir kaç saat sonrasında Loran'ın tüm kontrolleri yapılmıştı ve doktorlar kullanması gereken ilaçları yazarak taburcu olmasında bir sorun olmadığını söylemişti.
"Ölümden döndüm tabiiki ben kullanmayacağım Mona." Loran söylenerek elindeki anahtarı Mona'nın üzerine atmıştı. Mona hızlı bir reflekse havadaki anahatarı tek eliyle tuttu. "Buğra Tuğra salakları nerede? Niye ben kullanmak zorundayım."
Loran vitonun kapısını açarak bindiğinde benide beraberinde çekmişti. "Sezen ile birlikteler çünkü."
Annem Savran tehditine karşılık olarak bir evde saklanıyordu. Loran onun olduğu eve bir ordu dolusu adam yığmıştı. Uzun zamandır sessizlerdi ve yapacakları hamlenin büyüklüğünü tahmin edemiyorduk.
Baha Lina ile beraber önümüze oturduğunda Aren ön koltukta Mona'nın yanında yerini almıştı. Aren ve Lina birbirinden köşe bucak kaçıyordu ve bizde topluca buna uyum sağlıyorduk.
Lina hafifçe arkasını dönerek Aren'e doğru bir bakış attığı sırada Aren kısa bir an dönüp Lina'ya baktı ama göz temasları bir saniye anca sürmüştü. Normalde tüm duygularını açıkça belli eden Lina son bir kaç gündür suspus olmuştu. Konu aşka gelince hırçın bir insanda yelkenleri suya indirebiliyordu. Aren ise zaten. Arendi işte. Her zamanki gibi. Kapalı bir kutu.
"Nasıl sence?" Baha oturduğu yerden Lina'nın yanına yanaştı daha fazla ve elindeki telefonu Lina'nın gözünün içine sokarcasına yaklaştırdı. "Sağ mı sol mu?"
Lina yüzünü buruşturarak bir bakış attı ve Baha'nın alnına parmağını koyarak kendinden uzaklaştırdı. "Kız kaydırmayacağım Baha senin için. Git ne bok yiyorsan ye." sesi kızgın gibi çıkıyordu ama attığı bakışlardan Baha'ya kıyamadığını görebiliyordum.
Her zaman komik ve alaycı tarafını gördüğümüz Baha'nın ilk kez aslında onunda ne kadar bizim gibi bir insan olduğunu görmüştük. Daha fazla tanımaya başlıyorduk birbirimizi.
Yolun başında Loran onlardan mektubu gönderenlerin kim olduğunu araştırmalarını istediğinde hiçbir şeyden haberleri yoktu. Zamanla anlamıştı onlarda işin ne kadar ciddi bir boyutta olduğunu ve tek bir kere bile sorgulamadan yanımızda durmuşlardı. Haklarını ödeyemeyeceğim kadar çok destekleri olmuştu ve bende onlara düştükleri her an destek olmaya hazırdım.
Sanırım en büyük sorunlarımdan biriydi merhametim. Bana en ufak iyilikte bulunan insanların o davranışlarını unutmaz karşılığını vermeye çalışırdım. Bazenleri bu zehirli olabiliyordu benim için. Bir bardak su veren insanlara bir okyanus vermek istiyordum. Hak etmeyen insanlara karşı çok fazla merhamet göstermişliğim olmuştu. Her ne olursa olsun ben buydum. Doğama aykırı davranamazdım. Benimde sonumu merhametim getirecekti.
Baha ile Lina laf dalaşına girmişken Loran'a baktım bir de bileğimin iç kısmıyla oynayan parmaklarına. Bazı insanlar vardır dokunduğunda kutsanmış hissedersin kendini. Bazı insanlar vardır şeytanın izlerini bırakır üzerinde. Loran bir şeytan olmaya çok uzaktı. Şeytanın kim olduğunu bilmiyordum ama dünyanın bir yerinde şeytanı kanatları var diye melek zanneden birileri olduğunu hissedebiliyordum. Kutsandığını sanarken aslında lanetlendiğini ve bunu çok geç fark eden birileri olduğunu, istesede o izleri üzerinden silemeyecek birileri olduğunu biliyordum.
Parmaklarının her dokunuşu aramızdaki on yılı teker teker silmek istiyormuş gibiydi. Düşündüm. Onu son görüşümü. Odaya girip karşısına geçip belkide kendim için gösterdiğim en büyük cesaretle yanında kalacağımı söylemiştim. Kalmıştım. O kalmamıştı. O gitmişti ama ben kalmıştım. Her defasında.
Kalbimdeki kırıklarının hepsinin tek bir suçlusu vardı. Gözlerine baktığımda adımı unutacağım kadar etkisi altına alan biri ve tüm acıları unutturacak biri.
"Ne yapacağız şimdi?" diye sordum gözlerim hala parmaklarındayken. İnce uzun parmakları bileğimin iç kısmında büyük bir yer kaplıyordu.
"Karşılık verelim dersen veririz. Sen ne istiyorsan onu yapacağız." dedi bir savaş yemini eder gibi. Tüm ipler benim elimdeydi. Göz ucuyla Aren'e baktığımda aynadan göz göze geldik. Ben sessiz kalmaya devam ettiğimde konuştu. "Çok hasar aldık. Sen daha yeni ameliyattan çıktın ibne." gözlerini Loran'a çevirdi. "Duralım diyorum en azından onlar bir şey yapana kadar."
Böylece durursak bir sonraki hamlelerinde daha çok zarar görebilirdik. Biz onlara vurmadığımız sürece onlar güçlerini toplayıp en iyi halleriyle çıkmaya çalışacaklardı karşımıza. Ama ben savaşmak istemiyordum. Sadece almam gereken cevaplar vardı o kadar. Başka bir şey değil. Onlar ise kana susamış bir vampir gibi karşılarında kim olduğuna asla bakmadan öylece saldırıyorlardı. Sadece hedefe odaklanmış bir şekilde. Birer asker gibi. Komutanın emrine uyan askerler gibi ve onlara verilen görevi sorgulamıyorlardı bile.
Savran ikizleri kesinlikle vahşileşmişti. Birer yırtıcı gibi.
Öylece karşılarında durmak bile insanı rahatsız ediyorken onlarla savaşmaya çalışıyorduk. Normal bir şekilde büyümemiş gibi duruyorlardı.
"Piçler daha fazlasıyla gelecekler tabii Arkın ölmediyse. Öldüyse bizim için daha kötü çünkü bize yardım eden Arkın ise ve geride kalan Asrın olduğunda daha kana susamış bir şekilde gelecek. İşte o zaman her şeyi yakıp yıkar. İçindeki intikam duygusuna kat ve kat daha fazlası eklenmiş olacak. " dedi Mona aynı sakinlikte çıkan sesiyle. Mona'ya baktığımda ne kadar soğuk durduğunu görebiliyordum ama içine yanan bir cehennem varmış gibide duruyordu.
"Hastanelere sordurdum. Haber yok hiçbirinden. Ya hastaneye gitmediler yada bu camiada bizi değilde Savranları seçen bazı orospu çocukları var." Baha alaycılığını bir kenara bırakmıştı saçlarını karıştırırken.
Loran bileklikle oynamaya başlamıştı. "Onların manipülasyonuna gelecek çok salak var sırf bir takım elbisenin içinde diye kendini dünyanın efendisi sanan."
Haklıydı. Herkesin hayatını cehneme çeviren insanlar bir takım elbisenin içinde yaş elliyi geçmiş dünyayı yöneten insanlardı tek istedikleri güç olan.
Büyük Konsey mevzusunun ne olduğunu bilmiyordum ama Ulusoylar ve Savranlar buna üyelerdi. Üstelik babamı tanıyan br çok kişi vardı. Daha bu mevzuyu konuşamamıştık Loran ile.
"Hepside seni görünce kaçacak delik arıyor ama." dedi Baha kahkaha atarak.
"Hemde nasıl amınakoyayım. Götleri tutuşuyor." Loran da gülmeye başlamıştı.
"Lan Loran." Aren ön koltuktan 180 derece bize döndü. Aren'in bu bakışını biliyordum. Az sonra saçma sapan bir şeyler isteyecekti.
"Efendim kuzen." dedi Loran kolunu kaldırıp saate baktığı sırada.
"Canım pasta çekti lan."
"İstediğin şey pasta olsun. Mona bizim Ali abinin dükkana girsene."
"Öyle değil lan." diyerek bir anda sözünü kesti Loran'ın. "Senin zengin pastalarından değil böyle fakir pastası. Bisküvi dolu dolu olacak böyle."
"Offf canım çekti benimde." eliyle bir anda ağzının üstüne vurdu Baha. "Oğlum valla lan en son ne zaman yediğimi unuttum."
Lina'ya baktığımda umursamıyormuş gibi telefonuyla ilgileniyordu. Lina ile ev arkadaşı olduğumuz kısa bir dönem vardı. Bu dönemde çok fazla tatlı yapmıştı özelliklede fakir pastası olarak adlandırdığımız tatlıdan. Eli tatlı konusunda gerçekten lezzetliydi. "Mona sen ilk markete gir. Lina yapar bize. Çok güzel yapıyor." dediğim an Lina ışık hızıyla bana baktı öfke saçan gözlerle.
"Yapmaz mısın? Aren çok istemiş bak Baha'nında canı çekti." herkes benimle birlikte bıyıkaltından gülmeye başlamıştı. İki kişi hariç. Aren. Lina.
Aren göz ucuyla Lina'nın vereceği tepkiyi izliyordu. Lina ise bakışları farketse bile Aren'e dönmemişti.
"Yaparım tabikii." derken gözlerini kısarak bakıyordu bana bunu sana ödeteceğim dercesine. Omuz silktim gülerek.
Bir kaç dakika sonra bir marketin önünde durduğumuzda Baha ve Aren çocuk gibi heyecala atlayarak indiler arabadan.
"Büyümüyorlar büyümüyorlar." dedi Loran eli bileğime dolanıp beni beraberinde arabadan indirirken.
Sırasıyla büyük bir markete girdiğimiz sırada Baha koşarak cips reyonunun önünde durmuştu. "Akşam film partisi yapalım mı?"
Mona yavaş adımlarla Baha'nın yanında durduğunda kafasına vurdu hafifçe. "Aynen korku filmi ama tamam mı? Başrollerde Arkın ve Asrın Savran."
"Siktir git ruhsuz." Baha burun kıvırarak dört paket cips topladı kucağına ve Lina'nın tırnaklarına bakarak getirdiği sepetin içine fırlattı.
Bakışlarını ojeli tırnaklarından bir sepete bir de Baha'ya çevirdi. "Bu yağ yuvasını umarım benden uzakta yersin." sesi memnuniyetsiz çıkmıştı.
"Kes sesini cehennem kızılı. Sana vermeyeceğim zaten." Baha umursamadan bir kaç paket cipside atmıştı sepete.
Aren enerji içeceklerinin önünde durduğunda herkes asıl amacından saptığı için gidip bisküvi reyonundan gerekli malzemeleri toplamaya başladım.
"Kırk yıl düşünsem bir ay içinde hayatımın bir anda böyle bir evreye geleceğini tahmin edemezdim." dedi Loran peşimden beni takip ederken.
İki paket bisküviyi ellerine tutuşturduğumda bir yandan ona cevap veriyordum. "Yat kalk dua et."
"Her gün şükür namazı kılıyorum merak etme." dediğinde güldüm. Üç paket kakaoyu alıp kucağına bıraktım.
Süt reyonunun önünde durduğumuzda iki tane genç kız bir anda bize bakmaya başladılar. Daha doğrusu arkamda duran hödüğe.
"Görüyor musun?" diyerek yanındaki esmer kızı dürttü kumral saçlı kız.
"Görmemem mümkün mü? Gözlerimi alamıyorum." arkadaşının koluna girmişti o sırada hayran bakan gözlerle.
İşte durum bu. Loran'ın bitmek bilmeyen bir hayran kitlesi vardı yıllardır süregelen. "Bitmiyor bitmiyor." elimdeki dört paket sütü sertçe kucağına bıraktığımda eğlenen gözlerle bakıyordu bana. Hayat bir oyundu onun için ve şuan fazlasıyla zevk alıyordu. "Ne gülüyorsun Loran?" dedim bir paket margarinide alıp kucağına bıraktığımda.
"Hiç." diyerek dudaklarını büzdü.
"Yanındaki sevgilisi mi acaba?" kızların fısıltıları her ne kadar uzaklaşsakta çok net duyuluyordu. Emin olun bu sorunun cevabını bende çok merak ediyordum. Merakla gözlerimi kısarak Loran'a baktım. Siyah kabanının sardığı kollarının arasındaki malzemelerle komik görünüyordu. Gülüşümü tutmaya çalışarak sahte bir ciddiyete büründüm. "Sevgilisi mi acaba?"
Kısa bir gülüş atarak kafasını hafifçe çevirdikten sonra geri bana döndü. Zevkten dört köşe olduğu belliydi. Tüm eşyaları tek koluna yığarak eliyle yanağımdan makas aldı. Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdığım sırada dudaklarındaki gülümseme dahada büyüdü. "Başka ihtimal var mı ki? Bunu sana dün gece iyi anlattığımı düşünüyordum oysa ki." eğilerek kulağıma fısıldamıştı cümlelerini.
Dün geceki her an teker teker zihnime düştüğünde yanaklarıma sıcak bastığını hissettim. "Arsız arsız konuşma bana burada." utancımı örtmek için tabikide saldırganlığa başvurdum.
Bilerek limonata alıp kucağına koyduğumda limonataya bakıp yutkunduğunda adem elması hareket etmişti. Zehirli elma. Adem her defasında o zehirli elmayı yiyordu.
"Ne bakıyorsun boka bakar gibi?"
Limonata ile derin bakışmasına son verip bana çevirdi gözlerini. kendinden beklenmeyecek bir şekilde. Benim bildiğim Loran bu limonatayı alır geri yerine bırakır ve üstüne iki çift laf söylerdi ama hiçbirini yapmadı. "Yok bir şey." dedi kendinden beklenmeyecek bir şekilde, ilerlemeye başlarken.
"Ne?" ağzım açık bir şekilde kalmıştım arkasında. "Nasıl? Başına taş mı düştü? Dünyanın sonu mu geldi? Yoksa ben öldümde şuan hayatın bana yaptığı bir oyun mu bu? Simülasyon hatası-" bir anda bana dönerek sözümü kesti. "Canın çekmiş de almışssın demekki. Ne yapayım? Afiyetle iç. İstersen biraz daha alırız."
Hala şaşkın şaşkın ona bakıyordum. "Yok bir şey olmuş sana. Ne yedin sen? Kafa yapmış olmasın."
Muzipçe kıvırdı dudaklarını. "Dün bir şeyler yediğim kesinde." yüzünü eğerek yüzüme çok yakın bir mesafede durdu. "Baya kafa yapan cinsten hemde."
Burnuma dolan parfüm kokusu, derin bakışları, dudaklarının yakınlığı başımı döndürdüğü için bu sefer yutkunan ben olmuştum. Dün gece tam karşımda duran dudakları her zerremdeydi. Dün gece... Dur artık.
Gözlerim dudaklarına düştüğünde kısa bir anda o da dudaklarıma baktı ve sonrasında üzerime eğilince beni öpeceğini sanmıştım ama nefesini kulağımda hissettim. "Doymadım haberin olsun." ılık nefesinin boynuma çarpışıyla bir anda geri çekilip ilerlemesi bir oldu.
Böyleydi işte. Tek bir hareketiyle tüm elimi kolumu bağlıyordu. Etkisi altındaydım şuan. Bir çeşit büyüydü bu asla çözemediğim.
Olduğum yerde öylece dururken o diğerlerinin yanına doğru ilerlemeye başlamıştı bile. Koşaradım arkasından yetişmeye çalıştım. "Ne dedin sen ne dedin?"
"Tekrar yok." bana dönmeden konuşmuştu ama sesinden güldüğünü anlayabiliyordum. Adımlarımı dahada hızlandırdım. "Arsız bir piç olduğunu ve işinin gücünün şov olduğunu söylemiş miydim? Bir de uyuz herifin teki olduğunu."
"Hemde fazlasıyla." adımlarım en nihayetinde ona yetişebildiğinde sepete gerekli malzemeler hariç her şeyi dolduran Aren, Lina, Baha ve Mona'nın yanına varmıştık. Loran kucağındaki tüm malzemeleri sepete yerleştirdi.
"Bu ne oğlum?" Baha elinde bir yüz maskesi tutuyordu.
"Yüz maskesi Baha kör müsün?" dedi Lina elinden maskeyi aldığı sırada.
"Niye bizim sepette amınakoyayım. Sen çatışmaya yüz maskesi olmadan çıkamıyor musun?" garip bakışları atıyordu aynı zamanda sepetin içine.
Lina bir kaç kozmetik malzemesi doldurmuştu sepete. Birkaç değilde biraz fazla olabilir. Yüz maskesi, peeling, bakım yağı, bebek poposu pişik kremi...
"O değilde bunu götünüze mi sürüyorsunuz lan?" elini atarak bebek poposu pişik kremini aldı elini.
Lina gözlerini devirerek yine Baha'nın elinden almaya çalıştığı sırada Baha kolunu kaldırarak Lina'nın ulaşamayacağı noktaya çıkardı. "Hayır aptal. Onu sürdüğünde yüzün bebek poposu gibi oluyor."
"Bebek poposunun neyi güzel lan. Boklu boklu altlarına sıçıyorlar." elindeki kremi bir indirip bir kaldırarak Lina ile oynuyordu. "Baha ver şunu valla yoksa uyurken tüm yüzüne sürerim bunu."
Baha düşüncesiyle birlikte yüzünü buruşturmuştu. "Iyyy sus kız."
Aren bir anda nereden geldiğini anlamadığım bir şekilde Baha'nın elinden kremi alarak geri sepete koydu. "Oynama şunla kediymiş gibi. Kadınlarıda sorgulama kardeşim." diyerek Baha'nın omzuna vurdu iki kez.
Lina kirpiklerini kırpıştırarak Aren'e bakıyordu ama Aren sanki hiç yokmuşçasına bakmadan kasaya Mona'nın yanına doğru ilerledi.
"Bizim hulk takmıyor seni kızıl kafa." dedi Baha dudaklarını büzerek Lina'nın saçlarını karıştırdığı sırada.
Baha'dan uzaklaşarak bakır saçlarını düzeltti. "Sus Baha sus."
Kasıklarıma gelen ağrıyla birlikte gözlerimi etrafta gezdirdim tuvalet bulmak için. Büyük bir market olduğu için tuvalet mevcuttu. "Lavaboya gidip geliyorum siz ödeyin." dedim Loran'a.
Beni kafasıyla onayladığı sırada o diğerleriyle birlikte kasaya ilerlerken bende tabelanın gösterdiği yöne doğru ilerledim. Küçük bir koridora girerek kadınlar tuvaletine ait kapıyı açarak içeri girdiğimde dört tane kabin vardı. Üç tanesi boştu biri doluydu.
Boş olanlardan birine girip işimi hallederek çıktım. Çantamı kenara koyarak ellerimi yıkadığım esnada dolu kabinin kapısı açıldığında gördüğüm yüzle olduğum yere çakıldım.
Siyah kapüşonlu yüzünde arınma gecesi filmlerinden fırlamış bir maskeyle biri dikiliyordu gördüğüm yansımada. Korkuyla arkamı döndüğümde tam karşımda durarak kafasını sağa doğru eğdi mekanik bir hareketle.
Ellerim lavabonun kenarındaki mermeri kavramıştı korkuyla. Çığlık atacağım esnada aniden eliyle ağzımı kapattı sertçe. "Bağırmak istemezsin." sesi bir adama aitti. Yaşça büyük biri.
"Savranlardan geliyorum." gözleri maskenin arkasından tüm korkunçluğuyla bana bakıyordu. "Fırtına öncesi sesizliğin tadını çıkarmanızı söylüyor. Arkın Savran'ı vurdunuz ve bunun bir karşılığı olmayacağını mı sanıyorsunuz?" tüyler ürpetrici bir kahkaha attı.
Sertçe ağzımı kapatan elini ısırdığımda bu sefer dahada sert tuttu beni. "Uslu dur. Son bir mesajım var." elini cebine atıp bir kağıt çıkardığında gözlerimle takip ediyordum hareketlerini.
"Kargadan." diyerek notu ceketimin cebine yerleştirerek şimşek gibi bir hızla kapıyı çarparak çıktı.
Düşünmeye, korkmaya vaktim yoktu. Koşarak koridora çıktığım sırada etrafta kimse yoktu. Yangın merdiveni olduğunu düşündüğüm kısmının kapısını açarak baktığımda orada da kimse yoktu.
Var gücümle koşarak marketin içine geri girdiğimde herkesin bakışları bana dönmüştü. "Loran!" bağırışım ses tellerimi acıtmıştı. "Maskeli adam. Bulun onu."
Loran dediklerimi duyduğu gibi Baha ve Mona ile dışarı koştuklarında cebimdeki notun ağırlıyla öylece kalmıştım gözlerimden korkuyla yaşlar akarken.
꧁꧂
Sevme beni.
Acırsın, yanılırsın, yanarsın.
Batar.
Cam batar canına.
İnanma iki dudağımın arasından çıkanlara
Seni almamak için kalbime
görme yanımdaki insanları
Düşünme beni
ben seni düşünmemek için
kafamı onlarla meşgul ederken
Acıma bana
Ben sana hiç acımamışken
Dokunma bana
ben senden uzaklaşırken
Karşımda ama
bir dünya uzak ol benden
Sevme, düşünme
İnanma bana
Dokunma bana
Cam batar canına.
Anlamam ben
görmemde duymamda
Her zaman üç maymunu oynadım
En iyi yaptığımı yaptım
Cam batırdım
(Buruşturarak attı çöpe peçeteyi)
(Kendi yazdığını. Onunkini değil.)
(Onunki annesinin küçük hikaye defteri arasında aldı yerini.)
(Yeşil kaplı defter.)
