23. bölüm · VEZA
22) İnsanın Kendi Cehennemi
❦ BÖLÜM YİRMİ İKİ: İNSANIN KENDİ CEHENNEMİ ❦
11 Yıl Önce
14.08.2015
Doğum günlerinden nefret ederim. Ne kendiminkinin kutlanmasını severdim ne de bir başkasının. Özelliklede o başkası okulun altın çocuklarından biriyse ve doğum günü partisi erkek yalakası kızlar ile doluysa.
"Bir şeyler içmek ister misin?" etrafındaki kızların ona olan gereksiz yakın temaslarını izlemeye dalmışken yanımdan gelen bir sesle irkildim. Kısa kesim kumral saçları ve ela gözleri olan bir çocuk elindeki iki tane plastik bardakla karşımda duruyordu. İsminin Ufuk olduğunu hatırlıyordum ve Loran ile aynı dönemdeydiler. Yani benden iki yaş büyüktü.
Yüzünde etkileyici olduğunu sandığı bir gülümsemeyle cevabımı bekliyordu. Belki başka bir kız olsam dokuzdan onuncu sınıfa geçtiğim yaz son döneme geçen çocuklardan birinin yaptığı içki teklifini kabul ederdim. Ama ben başka biri değildim. Ne karşımda duran kişiden nede gülümsemesinden etkilenmiştim.
Göz ucuyla tekrar herkesin odağı olan o kişiye baktığımda yanındaki sarışın bir kıza göz kırpıp içkisini kafasına dikti. On yedi yaşına girmişti ve on ikinci sınıfa geçecekti bu eylülde. Mezun olup gidecekti artık. Son senesiydi. Aslında çilem sona erecekti. Her tenefüs onu bir başka kızla görmek zorunda kalmayacaktım.
Yanındaki sarışın kız omzuna elini koyduğunda sinirle gözlerimi kaçırdım ve Ufuk'un elindeki içkiyi aldım. "Teşekkür ederim."
Bu hareketimi bir kabul olarak görerek sorma gereksinimi duymadan küçük koltukta yanıma sıkışarak oturdu. Ulusoy ailesinin misafir evlerinden birindeydik. Tuna Amca babam ile yoğun bir dönemdeydi. Aylardır ikisi birlikte bir iş üzerinde çalışıyorlardı. Annem ve Ender Teyze de birlikte tatile çıkmışlardı. Biz çocuklarda Aren'in üniversiteye gideceğini bahane ederek Şile tarafında yazlık gibi olan bir misafir evine gelmiştik ve neredeyse iki haftadır üçümüz burada yaşıyorduk. Bu ayın sonunda dönecektik çünkü eylülün başında okullar açılıyordu.
Partiler bana göre değildi. Aslında içki içip eğlenmeyi seviyordum ama Loran yüzünden düşman olduğum çok fazla kız vardı ve hepside bu partideydi. Kızların olduğu partilerden nefret ediyordum. Loran'ın yanında kız olan partilerden nefret ediyordum ama işin komik kısmıda şu ki Loran'ın yanında kız olmadığı tek bir parti bile yoktu. Bu yüzden en kuytu köşedeki koltuğa sinerek etrafı izlemeyi seçmiştim içten içe kendimi yiyeyerek. Ufuk gelene kadar da bu işkenceye devam ediyordum.
"Voleybol takımındasın sanırım." dediğinde gözlerimi ela gözlerine çevirdim. Her ela göz gördüğümde Loran'ın aslında ela gözlü olmadığını anlıyordum. Çok farklı bir rengi vardı gözlerinin. Kendi gibi değişken. İnsanlarla oynamayı sevdiği gibi gözleri de renklerle oynamayı seviyordu.
Elimdeki bardağı dudaklarıma yaslayarak bir yudum aldım. Birayı içene kadar ne kadar susadığımı fark etmemiştim bile. "Evet."
Elini kısa saçlarına atarak utançla karıştırdı. "Geçen sene izlemiştim maçta seni iyi oynuyordun."
"Teşekkür ederim." İyi bir çocuk gibiydi aslında. Bazı erkekler vardı rahatsız edici bir şekilde sohbet ederlerdi kızlarla ama Ufuk'un insanı rahatsız edecek bir tarafı yok gibiydi. Tabii ileri zamanlarda bir anda beni öpmeye çalışmazsa.
Ona gereğinden fazla baktığımı fark ederek gözlerimi tekrar Loran'ın olduğu yere doğru çevirdim.
"Doğum günü çocuğuna hediye ne vereceksin bakalım?"
Ben ona zaten yıllar önce kalbimi vermiştim. Sadece bilmiyordu işte.
"Formula1 arabasının lego halini aldım." Çünkü Loran'a verilmesi gereken tek hediye buydu. Hakettiği buydu. Yıllar önce verdiğimi geri almalıydım ama işte verilen hediye geri alınmazmış.
"Hadi ya iyimiş bak bu. Benim doğum günümde bir hafta sonra bu arada. Gelmek istersen beklerim ve bir hediyede beklerim."
Ela gözlerine tekrar baktığımda hiçbir şey görmedim. Hayır senden hoşlanmadım ve seninle takılmak istemiyordum. Doğum gününe gelecek kadar özel bir yerin yok bende. Kalbime bakmak istersen oranın ne kadar biriyle dolu olduğunu göreceksin ve bir insanın birini nasıl bu kadar sevdiğine hayret edeceksin. Ama tüm bunları söylememeyi seçtim.
"Haftaya burada değilim." sesim istemsizce sert çıkmıştı.
Üzüntülü bir ifadeyle dudaklarını birbirine bastırdı. "Neyse olsun. Okulların açılmasına az kaldı zaten. İllaki görüşürüz."
Kafamı salladım. "Aynen."
Umutsuz bir vaka olduğumu anlaması ve beni bir an önce kendime işkence etmem için yalnız bırakması gerekiyordu. Her anını ve etrafındaki herkesi izlemem gereken biri vardı.
"Ne buluyorlar bu çocukta bilmiyorum. Eyvallah tamam yakışıklıda tüm kızlar onun peşinde bize hiç kalmıyor." gözleri Lorandayken bana döndü. "Sen onun yanında olmadığına göre Loran etkisi altında olmayan nadir kızlardan birisin. Gerçi birlikte büyüdüğünüz senin için bir abi gibidir."
Sen onun gözlerine baktın mı hiç?
Ne mi buluyorlardı? Diğer kızları bilmem ama Loran Ulusoy benim için iyi bir dış görünüşten çok daha ötesiydi. Beraber oyunlar oynadığım, aynı yerlerde düşüp kalktığım kalbimdeki ilk hislerin tek sahibiydi.
"Kendini beğenmişin teki. İşi gücü şov." diye mırıldandım.
Yalan. İnsanın ağzına yuva yapıyordu yalan ve iki çift sözüne güven olmayan zehirli bir yalancıyla tüm vaktinizi geçirmek ister istemez size aklınızdan geçenlerden çok başka şeyleri kolayca dile getirebilmeyi öğretiyordu. Ne de olsa onun en iyi yaptığı iş buydu. İnsanları kandırmak tatlı diliyle.
Loran'dan nefret ettiğimi ve ona katlanamadığımı kolayca söyleyebilirdim kalbim çığlıklar atarken. Zor olmazdı karşımdakini kandırmak. İki tane iğrenen bakış ve yüz buruşturmasıyla halloluyordu. Ustasından öğrenmiştim. Herkesi kandırabilirdim ama kalbimi kandıramazdım.
Biramdan tekrar bir yudum aldığım sırada Ufuk'un ela gözleri dudaklarıma indi. Elini saçıma uzattığı sırada aniden geri çekilerek temas etmesine engel oldum.
Yapma. İyi çocuksun küçük düşürme kendini. Aşma sınırlarımı orası sadece birine izinli ama o da dokunmak istemez.
"İyi bir çocuksun ama olmaz." dedim mahçup bakışlarla bana bakan elalarına.
Dudaklarını birbirine bastırıp büzdü mahcubiyetle "Özür dilerim sandım ki-"
"Sandın ki en başından elindeki bardağı aldığımda buna izin vereceğim. Loran yalakası olmadığım içinde kafanda tam fırsatı diye düşündün ama üzgünüm çok yanlış bir kızda arıyorsun şansını." tüm içtenliğimle kurdum bu cümleleri içine aşağılama, kibir ne de ego olmadan.
Samimiyetimi hissetmiş olacak ki sert bir tepki vermedi. "Haklısın."
Hediyeler verilecekti ve verilen hediyeler hem isimli hemde isimsiz bırakılıyordu hediye köşesine. Küçük koltuktan ayaklanıp siyah renk büyük çantamı aldım. "Teşekkürler sohbet için." elimi uzattım.
Uzattığım elimi tutup sıktı. "Ne demek."
Fazla uzamaması için elimi çekip arkamı döndüğüm sırada bir el koluma dolandı ve beni tekrar geriye döndürdü.
"İsmin ne bu arada? Sadece Aren'in kardeşi olduğunu ve Loran ile birlikte büyüdüğünüzü biliyorum."
Nazik olmak için hafifçe gülümsedim. "Alin."
"Güzel isimmiş Ufuk bende."
"Teşekkür ederim." tek koluma asılı olan çantamı sapından tuttum ve hediyelerin olduğu masaya kısa bir bakış attım. "Gideyim o zaman ben."
Telaşla elini salladı. "Tabiiki."
Arkamı dönüp ilerlediğim sırada masanın kenarında duran Loran'ı gördüm. Vereceğim hediyeyi görmesinde bir sorun yoktu. Bu yüzden lacivert gömleğinin olduğu sırtına bakarak ilerlemeye devam ettim.
"Kaç tane hediyen var mı diye sayıyorsun?"
Hafifçe dönerek bedeni tam karşımda durduğunda gözlerine baktım. Bir erkekte etkileneceğiniz çok fazla şey olabilirdi. Şişik kol kasları, güzel bir vücut, etkileyici bir yüz. Ama gözler. En az kendisi kadar karmaşık gözleri üzerindeki lacivert gömleğin etkisiyle göz bebeklerindeki maviler dahada belli olmuştu. Loran'ın gözlerinin temelin kahve olmasına rağmen toprağın üzerine yeşil hakimiyetini kurmuştu ve mavi yıldızlar geziniyordu. Bir galaksi vardı gözlerinde. Her baktığınızda farklı bir ayrıntı fark ediyordunuz. Hiç şüphesiz sonsuza kadar izleyebilirdim onun gözlerini.
"Aynen. Çok fazla sevenim olduğu için biraz zorlanıyorum ama saymakta." muzip bir gülümseme belirdi dudaklarında.
Hayır aptal çocuk. Onlar seni sevmiyorlar. Sevmek nedir bilmezler bile onlar sadece senin hayranın. Sadece dış görünüşüne hayranlar. İçin umurlarında bile değil.
Burun kıvırdım alayla. "Tek derdin bu olsun be."
"Asıl zor kısım tüm bunları açarken olacak."
Bir yudum aldım biramdan. "Eminim sana severek yardım edecek çok kişi tanıyorsundur."
"Tanıyorum ama onlarla hediye açmaya zaman kalır mı bilmiyorum." yüzündeki gülümseme alayla dahada büyümüştü.
Bir eliyle boynunu kaşıdığında boynunda asılı olan gümüş zincir parladı gözlerimde. Teni hafif kızarmıştı. Daha önceden kaşıdığı belli oluyordu ve böyle giderse yarım saat içinde çıkarıp bir köşeye atacaktı kolyeyi.
Gözlerim hala boynunda takılıyken siyah ojeli tırnaklarıyla bir kız elini koydu omzuna. "Hadi gelmiyor musun Loran?" sarı saçlarıyla oynayarak cilveli bir şekilde yılışmıştı yanına.
"Geliyorum şimdi." diyerek yanındaki kıza doğru döndü.
Sarışın kız varlığımı yeni fark etmiş gibi kahverengi gözleriyle ters bir şekilde süzmüştü beni. "Kiminle konuşuyordun?"
Loran kısa bir an bana baktı umursamaz bir şekilde. "Tanımıyorum öylesine biri tanışmak istemiş."
Sözleri ok gibi saplandı bedenime ve zehri aktı kalbime. Öldüğümü değil diri diri gömüldüğümü hissettim. O kadar... O kadar umursamaz söylemişti ki bunu bir an ben bile inandım ağzından çıkanlara. Oysa ne kadar uzaktı bana bir yabancı olmaya.
"Anlıyorum canım." gözlerime bakarak konuştuğunda sözlerinin bana olduğunu çok sonradan fark ettim. Bir dalga vurmuştu ruhuma ve hala etkisi altındaydım. Yakıp yıkmıştı içerideki her şeyi. "Bende olsam bende tanışmak isterim."
Loran bana bakmıyordu bile. Umrunda mı değildim yoksa karşılaşacağı eserden mi korkuyordu bilmiyordum. Ama bakmıyordu işte. Bunca zaman bakmıştı da ne oldu? Sadece baktı ama göremedi. Ben hariç herkesi gördü zaten. Yanındaki sarışını sevdi yarın yanında olacak başka bir sarışınıda sevecek ama asla beni sevmeyecek. Biliyordum bunu. Sevgisizlik her anda daha da işliyordu ruhuma.
Seni sevmek o kadar sevgisizlik verdi ki bana şimdi sevilmenin ne olduğunu bile unuttum. Bildiğim tek bir şey var. Sevmek. Sadece sevmek. Seni sevmeyi öğrendim ben ama senin beni sevmenin ne olduğunu öğrenemedim.
Oysa herkes sevilmeyi hak ederdi. Ya kaderimde vardı sevilmemek yada ben yanlış durakta arıyordum sevgiyi. Her neyse. Sevilmek umrumda değil başkası tarafından. Sadece sen tarafından sevilmek istedim.
"Gidelim buradan." diyerek kızın elini tuttu ve ikisi birlikte gözden kayboldular. Nereye gittiklerini az çok tahmin edebiliyordum. Arka odalara.
Canım hiç yanmadığı kadar yanıyordu. Kalbim yanıyordu. Canımı canım yakmıştı ve bende izin vermiştim buna. Sevmesem bu kadar, iki dudağının arasından çıkanlar umrumda olmasa, iki çift sözü aylarca zihnimde yankılanıp satırlara dönüşmese acımazdım bu kadar. Ne yapıyorsam kendime oluyordu.
Gözümden akan yaşlar görüşümü bulanıklaştırmıştı ama umursamayarak çantamdan ona özel tasarlattırdığım legoyu çıkardım. İsimimi yazmayacaktım. Bilmesindi ona hediye aldığımı. Umursamadım sansın belki üzülürdü. Ama ona dokunmazdı hiçbir şey.
Masanın üzerinde duran peçeteyi aldım ve çantamın ön kısmından bir tükenmez kalem çıkardım.
Elimdeki kalem benden bağımsız hareket edip içimdekileri dökmüştü bile peçeteye. Gözümden akan bir yaş peçetenin üzerine düşerek mavi mürekkepi dağıttı.
Karşımdasın
ama bir dünya uzaksın benden.
Hissedemiyorum, dokunamıyorum
uzansam kalbine giremiyorum.
Tek gördüğüm kapı duvar.
Söylesene böyle niye?
Bana mı yer yok orada yoksa fazla mı dolu içerisi?
Keşke biraz daha genişletebilsem göğüs kafesini orada banada yer açılsın diye.
Peçeteyi yeşil hediye paketinin içine sıkıştırdım hızlıca ve en uç köşeye bıraktım. Elimin tersiyle gözümdeki yaşları sildim ve omuzlarımı dikleştirdim.
Paketi açtığında notu umursamayacağından adım kadar emindim. Okusa bile anlamazdı zaten.
"Lan bir rahat dur." bir çocuğun bağırış sesiyle olduğum yerde sıçardım. Ani seslerden korkuyordum.
Birkaç bağırışma sesi daha geldiğinde ne olduğunu anlamak için sesin geldiği yere doğru ilerledim. Ufak bir topluluk oluşmuştu mutfak tarafında.
"Söylesene neden o!" Aren'e aitti bu ses.
"Aren." hızlıca erkek topluluğunun içine daldığımda son sınıfa geçenlerden bir çocuk Aren'i sertçe tutumuştu omzundan. Aren dağılmış siyah gömleği ve karışmış kumral saçlarıyla elindeki viskiyi başına dikti. "Ne yapıyorsun sen burada?"
Kolundan tuttum aceleyle. Özür dileyen bakışlarımı çocuğa çevirdim. "Kusura bakmayın kendinde değil."
"Ne kusuru yardımcı olmaya çalışıyordum kendine zarar vermeye başlamıştı." bir kolundan o bir kolundan ben tutarak boş koltuğa doğru ilerliyorduk kargaşanın içinden çıkarak.
"Teşekkürler." koltuğa oturmak üzere olan birkaç kişi bizi görünce hızlıca uzaklaştılar. Elindeki viski şişesini aldığımda koltuğa oturduğu gibi kafasını geriye atmıştı.
"Yardım lazım olursa çağırabilirsin." dedi kibar bir şekilde. Üst sınıflardan düzgün karaktere sahip nadir çocuklardan biriydi.
Hafifçe gülümsediğim sırada çoktan yanımızdan uzaklaşmıştı bile. Aren'in yanına oturdum onu biraz itekleyerek. Aren kesinlikle cüsseli bir çocuktu. Küçükkende yaşıtlarına göre daha uzun olurdu.
"Neyin var içtin bu kadar?" gözlerimi üzerine çevirmiştim ama o tavana bakıyordu.
"Ölümlü dünya Alin. Ölümlü dünya kardeşim. Azrail melekleri çok erken alıyor." sesinde bir ağıt vardı ama neden bu halde olduğunu bilmiyordum ve neyden bahsetiğinide anlamıyordum. Aren Aydora karmaşık bir karakterdi. O size ipleri verirse çözebiliyordunuz.
"Ne ölümü Aren ne diyorsun?" zaten az önce yaşananlardan dolayı kendimi çok kötü hissediyordum şimdi abimin nedensizce bu halde olduğunu görmek dahada kötü yapmıştı beni. Aren sarhoş olmazdı ki. Alkol direnci inanılmaz yüksekti. Bu halde olması için çok içmesi gerekiyordu. Hemde çok.
Bir elini gözlerinin üzerine koydu. "Gitmez sandıkların gidiyor. Bir ölümle sonsuza kadar."
Cümleleri ağzından çıkarken birbirine dolaşıp karmakarışık çıkıyordu dışarı.
"Neden o Alin? Çok mu iyiydi dayanamadı dünyanın kötülüklerine?" hala gözlerinin üzerinde duran elinin altından bir yaşın süzüldüğünü gördüm. "Niye bıraktın beni tek başıma?"
Sessiz kaldım. Abim yanımda ağlayarak isyan ederken sessiz kaldım. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Bilsem bile kendinde değildi ve şuan dinlenilmeye ihtiyacı vardı.
Elimde duran viskiden bir yudum aldım. "Ben neden sevdim onu? O kadar kişi varken neden o?" viski boğazımı yakarak ulaşmıştı mideme.
"Seveceksin. Şu ölümlü dünyada yaşadığın kadar sevecek sevileceksin."
"Ya sevmiyorsa o seni?"
"İyi bakmamışsındır o zaman. Birini bu kadar yürekten hissederek seviyorsan o da seviyordur seni. Kalp bir karşılık bulmuş ki kendini adamış ona. Bak tekrar. Sen görmüyorsundur belki."
Baktım. Gözlerimi salonun her yerinde gezdirdim ama onu göremedim. O hiç olmamıştı ki zaten.
"Ne oldu lan size böyle? Bu hal ne?" alkolün etkisiyle başım dönerken yan tarafımdan gelen sese döndüm. Loran yanıbaşımızda dikiliyordu. Gözlerine baktım belki görürüm diye. Hiçbir şey söylemeden öylece baktı. Yoktu hiçbir şey gözlerine sevgiye dair. Kalbide gözleri gibi bir o kadar çoraktı.
"Görmüyorum Aren." diye mırıldandım ama sesim içime kaçmıştı. Aren'in beni duyabildiğini sanmıyordum.
"İyice meyve suyu olmuşsun Veza." duymuştu.
"Görmüyorum işte." diye biraz daha yükselttim sesimi.
"Neyi görmüyorsun kızım? Söyle bakalım birlikte buluruz belki."
İnsan kendine bakabilir miydi? Daha burnunun ucunu göremezken benim yanımda sende aradığım sevgiyi mi arayacaksın Loran?
Bir koluyla Aren'i tutarak kaldırdığında diğer koluylada beni tutmuştu. "Ben göremiyorum sen nasıl göreceksin mal?" alkol bedenimi ele geçirmişti bu yüzden zihnimdeki sesler hiç filtreye uğramadan çıkıyordu ağzımdan.
"İyi bakmıyorsundur. Sen otuz saniye önce koyduğun tokayı unutan insansın. İyi bak."
Sarsak adımlarla ilerlerken onun tutuşundan destek alıyordum. Aren'in sesi hiç çıkmıyordu sanırım artık konuşacak hali bile kalmamıştı.
"Yok. İçinde olsa anlaşılırdı."
"Kimsenin içini göremezsin Veza ve insan dışarıya yansıttıklarından daha fazlasıdır. Dışarıda yoksa içerde vardır ama orayı göremezsin."
Düşüncelerini okuyabilmeyi isterdim diye geçirdim içimden. Aslında düşüncelerini değil kalbini okuyabilsem keşke. Belki silik izlerimi görürüm orada hiç yer edinmemiş.
✈
Günümüz
Yaklaşık bir haftadır hastanedeydik. Doktorlar Loran'ın durumunun tamamen kontrol altında olması için daha taburcu etmemişlerdi. Bizde toplu bir şekilde hastanede kalıyorduk. Daha fazla şey paylaşmaya başlamıştık ve vakit geçirdiğimiz her an daha da eğleniyorduk. Hiç şüphesiz Baha Çelik insanları güldürmeyi çok iyi başarıyordu.
"Eh ulan koçum be. Yeni nesil gümbür gümbür geliyor valla." Baha ağzına bir kuruyemiş attığı sırada televizyondaki haberi takip ediyordu.
"Hep izlemek istemişimdir." diye mırıldandı Lina.
Neyden bahsettiklerini anlamak için kafamı telefonumdan kaldırdığımda bir haber kanalında fransız kökenli bir türkün Formula1 yarışındaki derecesini anlatıyordu.
"Formula1 Dünya Şampiyonası'nın birincisi dün geçtiğimiz öğle saatlerinde belli oldu. Henüz on dokuz yaşında olan Scuderia Ferrari Formula 1 takımının pilotlu Barlas Allard F1 tarihindeki en genç şampiyon olmayı başardı. Fransız kökenli Türk olan sporcumuz hem ülkemizi gururlandırmış hemde büyük bir başarıya imza atmıştır."
"Daha öncesinde izlemiştim Barlas'ı. Sonunu düşünmeden kullanıyor. Deli gibi." Loran Baha'nın verdiği kuru yemişlerden attı ağzına.
Baha burda olduğumuz süre boyunca sürekli elindekiler gibi kuru yemişerlerden yiyordu ve işin garibi markete gittiğimizde hiçbir şekilde kuruyemiş almamıştı. "Baha sen nerden buluyorsun bunları?"
Yayıldığı koltuktan bakışlarını televizyondan alıp bana döndü. "Sorma yenge sorma."
Gözlerimi devirdim alayla. "Hay senin yengene."
Loran tam yanımda olduğu için gülüşüyle hareket eden bedenini hissettiğimde sinirle ona dönüp dirseğimi karnına geçirdim. "Ah." diye bir inleme kaçtı dudaklarından abartıyla.
"İşin gücün şov işin gücün şov." Baha'ya döndüm tekrar ters gözlerimi Loran'dan çekerek. "Anlat hadi."
"Bak şimdi." diyerek ciddiyetle dikeldi koltukta. "Geçen hafta lahmacun aldım ya size. Giderken bir baktım mahalle düğünü var. Arkadan arkadan erik dalı çalıyor tabii türk damarı tutamadım kendimi başladım oynamaya. Ne güzel kendi halimde takılırken sarışın bir teyze geldi benle başladı oynamaya. Ama taciz ediliyorum amınakoyayım düşer gibi yapıp kolumu tutuyor. Tutarken bir yandan da okşadı. Yemin ederim ben bu kadar objeleştirilmemiştim. Neyse devam ettim teyzeyle oynamaya sonra müzik grubu ara verince dedim fırsat bu fırsat kaçayım. Teyze tuttu beni eskorta para verir gibi karşılık olarak bir koli kuru yemiş verdi. Aldım dağıttım hastaneye hala bitmedi amınakoyayım."
"Jigolo olduğunu biliyordum pezevenk." Mona Lina'nın yanında otururken bir yastık fırlattı Baha'ya.
Baha yastığı tuttuğu gibi hiç düşünmeden yan tarafına doğru savurunca yastık tam olarak Aren'in yüzünde patladı. "Siktir." dehşet içinde gözlerini büyüterek fısıldadı Baha.
Yastık yüzünden düştüğünde Aren'in gözleri kapalı duruyordu. "Baha."
"Efendim küçük hulkım."
"Üç saniye içinde terk et burayı."
"Emrin olur hulkım." dediği an fırlayarak odadan çıktı.
Loran dudaklarındaki alaylı gülümsemeyle bana döndüğünde gözlerim gülüşünde takıldı. "Büyümüyor bu çocuk büyümüyor."
"Hıhım." diye mırıldandım.
"Abine sahip çık benim malıma dokunmasın."
Maldan kastığı tam olarak Baha oluyordu. "Denerim." gözlerimin gereğinden fazla yüzünün aşağı kısmında olduğunu fark ederek gözlerimi kaçırdım.
Dikkatimi dağıtmak için televizyona baktığım sırada Formula1 yarışından bir kesit gösteriliyordu. Hızla geçen arabalar bana yıllar öncesinde aldığım bir hediyeyi anımsattı. Loran'a on yedinci yaş günü hediyesi olarak üzerinde baş harflerinin olduğu özel bir lego F1 arabası yaptırmıştım.
O geceki acım hala diriydi içimde. Nasıl unutabilirdim ki kalbimin paramparça olduğu o anı? Sırf bir kızın yanında olduğu için beni tanımamızlıktan gelmişti. Şuan bakarken gözlerinin içi parladığı kızı bir hiçmiş gibi atmıştı köşeye. Nedenini bilmiyordum. Neden? Neden tanımamızlıktan gelirsin ki birlikte büyüdüğün kızı? İşte Loran buydu. Bir çok şey yapıyordu ama asla nedenlerini anlayamıyordunuz.
İçimdeki öfkeyle hediyesini isimsiz bir şekilde vermiştim. Hayır. Bir peçeteye not yazıp onu koymuştum. Ne yazdığımı tam olarak hatırlayamıyordum ama notu görmediğine adım kadar emindim. Belkide o gece gelen hiçbir hediyeyi açmamıştı kim bilir.
Gecenin kalanında sarhoş olmuştum zaten paramparça bir şekilde görmekle ilgili bir şeyler söylediğimi hatırlıyordum.
Kimsenin içini göremezsin ve insanlar dışarıya yansıttıklarından çok daha fazlasıdır.
Bu sözün ne kadarda doğru olduğunu yaşayarak anlamıştım. Daha bir hafta önce abimin Lina'yı yıllardır sevdiğini öğrenmiştim. Dışarıdan bakıldığında öylesine birbirine takılan iki insanlardı ama bu işin altında yılların yattığını öğrenmiştim.
Aren söylemeseydi bunu bilmemeye devam edecektim çünkü kimse kimsenin içini göremiyordu. Orada olan orada kalıyordu ve sen dile getirip dışarıya yansıtmadığın sürece kimsenin ruhu duymuyordu. Fark edilmesi için bazı şeyleri insanın gözünün içine sokman gerekebiliyordu çünkü dikkat çekmediğin sürece önemsiz olmaya devam edecekti.
İçimde Loran'a yılların kırgınlığı vardı ve bunları belli etmemeyi seçmiştim. Aramız iyiydi ve onun değiştiğini görebiliyordum. Bu yüzden eski defterleri açıp can sıkmaya gerek yoktu her ne kadar hak etsede. İyi olmaya devam etmesi için sessiz kalıyordum içimde yanan bir yangın varken. Can bulmaya çalışıyordu içimdeki sözler, her seferinde yutuyordum yakarak dilimin ucuna geldiklerinde.
Kanaya kanaya sessizliği seçmiştim. Acı dolu bir sessizlik. Tenimi kemiğimden sıyıran ince ince öldüren bir sessizlik.
✈
Zaman su gibi akıp geçmeye başlamıştı ve huzur dolu anlarımın nasıl geçtiğini anlayamıyordum bile. Zaten hep böyle olmaz mıydı acı veren her an insana yıllar gibi gelirken mutlu olduğun anlar göz açıp kapayıncaya kadar bitmiş oluyordu.
On yıl önce bir eylül gecesinde hırçın dalgaların arasında geçirdiğim saatler bana bir ömür gibi gelmişti. Dalgalar Ender Teyze'yi yutmuştu ve bizde öylece çaresiz bir şekilde kurtarılmayı beklemiştik.
O geceden sonrası dahada bir cehennemdi zaten. Asıl o geceden sonra başlamıştı herkesin kendi cehennemi. Yıllarca uçakta tekrar karşılaştığımız ana kadar ben kendi cehennemimde yanarken Loran kendi cehennemi olan dalgaların arasında tekrar ve tekrar boğulmuştu.
Sonuç olarak herkesin cehennemi farklıydı ve onu oluşturan şey insanın kendi korkularıydı. Kişisel korkulardan oluşmuş bir cehennemden daha korkunç ne olabilirdi ki?
On yıllık cehennem serüvenimiz birbirimizi bulunca sona ermişti. Eğer tekrar giderse benden bu sefer yanmak değilde o olacaktı cehennemim biliyordum.
Bu sefer onsuz tekrar kalabilir miydim ayakta bilmiyordum. Zaten öncesinde ona sahip olmadığım halde bile onsuzluk beni çok yakmıştı şimdi benim olmuştu ve elimden kayıp giderse kül olacaktım. Anka kuşu değildim küllerimden yeniden doğamazdım. İlk rüzgarda savrulur giderdim.
Ya o ne yapardı? Ben bırakmazdım onu, eğer o bırakırsa zaten bensizlik ona dokunmazdı. Zaten ben öncesinde de yoktum onda. Açıp baksalar kalbine geçmişte ben hariç herkesin izi vardır orada, benimkiler silik kırık dökük. Açsalar benim kalbimi kimsenin izini göremezler ondan başka. Hiç almamıştım çünkü onları içeri onun olmayan izleride silinmesin diye.
Burada yatmayacağımı bilmeme rağmen koltuğu açıp çarşaflarımı serdim. Her ne kadar yatacak yerim olsada günlerdir bir şekilde onunla uyumayı başarmıştım.
"Alin yastık belimi ağrıtıyor buraya gelip biraz baskı uygularsan geçer ağrısı." yada "Yatak çok geniş rahat edemiyorum gel buraya." gibi yoktan bahaneler var ederek beni yanına çekmeyi başarabilmişti. Bahanelere gerek yoktu aslında benim için.
Bu işin içinde kendimi verdiğim sözlerin hiç birini tutamamıştım. Kural bir Loran'dan uzak dur. Çiz üstünü ihlal edildi. Kural iki sakın gözlerine otuz saniyeden fazla bakma. İhlal edildi. Kural üç tatlı sözlerine asla kanma. İhlal edildi.
Buydu işte. Loran Ulusoy bana hep sözlerimi ağzıma geri tıkmayı başarıyordu çünkü etkisi altına bir kez girip zehrini damardan aldığımda geri dönüşü imkansız oluyordu. Uyuşturucuya bağımlı olur gibi uzak duramıyordum. Her neyse. İş işten çoktan geçmişti. Ne zamanı geriye alabilirdim ne de Loran'dan uzak durabilirdim.
Loran nasıl Alin'e karşı gülümsemeden duramıyorsa Alin de Loran'dan uzak duramıyordu. Ne zaman durabıilmiştim ki zaten? Beş yaşında bile Loran Loran diye peşinden kovaladığım çocuktu bu.
Ben ondan uzak duramıyordum ama o zamanında çok güzel bana karşı koyabilmeyi başarıyordu. İnsanların yanında özellikle kızların yanında tamamen bir yabancıya dönüşüyordu eskiden. Her anlamda yabancı.
O gece düştü aklıma tekrar. Yanındaki sarışın yüzünden beni tamamen yok saymıştı hiç varolmamış gibi. İçimdeki öfkeyle yastığı koyduğum gibi hızlıca arkamı döndüm. "Sarışınları seviyor musun?"
Yeni duş aldığı için üzerini daha giymemişti. Belinde siyah bir havlu vardı ve üzeri tamamen çıplaktı. Islaklıkla daha koyu bir sarıya dönen saçlarından akan damlalar göğsüne düşüp oradan aşağıya doğru bir yol izliyordu. Su damlası belirgin karın kaslarının üzerinde durduğunda yutkundum çaresizce. Büyüdükçe vücudu giderek dahada kaslanmıştı ve onu daha çekici hale getirmişti. Şimdi söyleyin bana çekilmemek nasıl mümkün olur?
"Neyden bahsediyorsun." gözlerimi kaslarından zorlukla aldığımda elindeki küçük siyah havluyla saçlarını karıştırıyordu.
Sahi ben ne diyordum en son?
Sarı saçları kurulandıkça kendi rengine geri dönerken kafasında havluyla küçük bir mücadele verdiği için kol kasları daha da belirgenlişmişti ve aptal hala üzerini değiştirmemişti. Ne dediğimi bile unuttuğum bir halde olduğum için olduğum yerde 365 derece dönerek yorganımı sermeye koyuldum.
"Üstünü giysene artık."
Küçük bir gülme sesi geldi kulaklarıma. Arsız gibi gülüyordu bir de. "Ne oldu ki?" seside en az gülüşü kadar arsız çıkmıştı.
Göbek adı arsız falan olmalıydı bunun. Loran Arsız Ulusoy. Bende diyordum bir eksiklik var isminde işte şimdi tam oldu. "Hasta olacaksın daha geçen hafta ölüyordun." aklıma gelen ilk bahaneyi salladım.
"Bişey olmaz bana. Üşümüyorum aksine alev alev yanıyorum."
Bende onun kadar arsız olsaydım ona verebileceğim çok güzel cevaplarım vardı. Mesela Lina tam olarak şu an "Gel söndürelim." derdi. Ama ben bunu diyebilecek bir kişiliğe sahip değildim. Bu yüzden salağa yatmaya karar verdim. En güzel kaçış yöntemi. Salağa yatmak.
"Mal mısın Loran? Bir yerlerim donuyor benim burada." yorganımı serdiğim için oyalanacak bir şey bulamadığımdan yastık kılıfımı çaktırmadan çıkarıp tekrar takmaya koyuldum.
"O senin sorunun. Benim için hava hoş. İstiyorsan geçen günkü hemşireden bir battaniye isteyeyim senin için." diyerek yürümeye başladığında adım seslerini duyarak elimden yastığı fırlattığım gibi arkamı döndüm.
Aptal herif hala üzerinde ufacık bir havlu varken koridora çıkmak üzereydi. Ben gavat mıyım? Benim alnımda gavatar mı yazıyor? "Loran! Ne yapıyorsun sapık herif?" kolundan tutarak tüm gücümü harcayarak zorlukla kapıdan uzaklaştırdım. Sana ne yedirdiler de bu haldesin?
Sinirli bir şekilde ona bakarken o hala bana yüzünde alaycı bir gülümsemeyle bakıyordu. Eğlendiği her halinden belliydi ama ben onu şuan paramparça etmek istiyordum. "Ne oldu üşüyorum demedin mi?"
Derin bir nefes çektim içime sinirle. "Üşüyorsam üşüyorum sanane. Ağzım var gider kendim isterim battaniyemi."
Gülüşünü saklamak için elini çenesine attı. "Centilmenlik yapalım dedik o da suç lan."
"Centilmenlik senin neyine odun herif. Otur oturduğun yerde odunluğunu bil." o kadar sinirlenmiştim ki ellerimi koyacak yer bulamayarak belimde sabitlemeyi tercih ettim.
Alayla parlayan gözleriyle beni baştan aşağı süzdüğünde daha da gülmeye başladı. Sinirle koluna vurdum. "Git üstünü giyin hala cıbıl cıbıl duruyorsun karşımda."
Abartılı bir şekilde yüzünü buruşturarak kolunu ovuşturdu. "Ne oldu dikkatini mi çektim yoksa?"
Evet diye bağırmak istedim yüzüne karşı ama tabiki bunu yapmadım. "Benim sana bir dayak çekeceğim kesin de."
"Sert seviyorsun o zaman. Benim için okey. Her türlü deneyime açık biriyim."
"Arsız köpek." utançla karışık öfkeyle yüzüne daha fazla bakmamayı seçerek hızlı adımlarla ilerleyip tekrar yastığımı elime aldım.
"Köpeğin olabilirim. Sahip köle ilişkisini hep merak etmişimdir açıkçası."
"Loran!" diye bağırarak elimdeki yastığı doğrudan ona fırlattığımda hızlı bir refleksle havada tuttu. Susmuyordu adi köpek.
Elindeki yastıkla üzerime doğru gelmeye başladığında ne yapacağımı bilemedim. "Gitsene be." dediğimde hiç duymamış gibi gelip dibimde bitti. Yüzlerimizin arasında kaç santim vardı onu bile hesaplayamayacak durumdaydım.
Üzerinde bir havludan başka bir şey yoktu ve bu halde bu kadar yakınımda olması tehlikeliydi. Gözlerim kısa bir anlığında dudaklarına düştüğünde onunda bakışlarının dudaklarıma yoğun bir şekilde olduğunu gördüm zorlukla gözlerine geri baktığımda.
"O güzel kafanın içinden geçenleri biliyorum Alin. Bu işin sonunda benimle olmaya devam edeceksin. Sen ve ben herkes gidecek ve biz yine beraber kalacağız." sıcak nefesi dudaklarıma çarptığında kısa bir an gözlerimi kapattım.
"Ya gidersen? Yapmadığın şey değil. Seninle uyuduğum bir gecenin sabahında ya yine gitmiş olursan?" kısık sesimi zorla çıkarabilmiştim dışarı sanki içime kaçmıştı sesim.
"Bundan sonra yine boğulurum ama ayrılmam yanından." duymuştu. En çok duyulmaya ihtiyacı olan insanlar sevgisini içinde yaşayıp duygularını kimse duymadan yaşayan insanlardı. En azından ağızlarından zorlukla çıkan iki kelimeyi birileri duysun isterdi ve Loran benim çıkan en ufak sesimi bile duymayı başarıyordu.
"Buradasın Alin." parmağının ucunu şakaklarına dokundurdu. "Buradasın." sol göğsüne dokundu. Bu sefer parmağını benim şakağıma ve sol göğsüme dokundurdu. "Burdayım ve burdayım." tek eliyle çenemi kavradığında bir parmağı dudaklarımın üzerindeydi.
Ela gözleri tamamen dudaklarıma odaklanmışken kendime karşı koyamadığım bir anda benimde gözlerim dudaklarına düştüğü an bir saniye sonra sıcak dudaklarını soğuk dudaklarımın üzerinde hissettim. Loran doğru söylemişti gerçekten alev alevdi ve ateşini tüm hücrelerimde hissediyordum. Yanmaktan korkuyordum ama şuan kendimi seve seve bir ateşin ortasına atmıştım.
Dudakları alt dudağımı tamamen ele geçirdiğinde içimde ona karşı koymayı düşünen tek bir hücrem varsa bile tamamen yenik düşmüştü. Diğer elide çenemi kavradığında ellerimi ensesine yerleştirdim. Dudaklarımdan başlayan sıcaklık tüm bedenimi sarmıştı ve bacaklarımın beni taşıyamayacak kadar güçsüz düştüğünü hissettim.
Dudakları sertçe dudaklarımı öperken çenemdeki elleri yanağımı okşuyordu. Dilini dudaklarımda hissettiğimde dudaklarımı hafifçe araladığımda tüm hücrelerinin hücrelerime karışmasına izin verdim. Kasıklarımda daha önce hiç hissetmediğim kadar bir yoğunluk hissettiğimde kendimi tutamadım ve dudaklarımdan hafif bir inilti kaçtığında Loran'ın gülümsemesini hissettim.
Hafifçe dudağımı ısırdığında ensesindeki ellerim nemli saçlarının arasında karıştı. Isırışına karşılık bende saçlarını çektiğimde bu sefer öpüşü daha da sertleşti.
Başımın döndüğünü hissediyordum. Bu an bittikten sonra Loran'ın yüzüne bakabilir miydim bilmiyordum ama şuan o kadar umrumda değildi ki... Dili dilime karışmışken hiç beklemediği anda bende onun dudağını sertçe ısırdım.
Bu hareketim onu etkilemiş olacak ki dahada hızlandı beni öperken ve bir anda elini kalçalarımın altında hissettim. Bacaklarımı beline dolamıştım ve ben kucağındayken geri doğru ilerleyip sırtımı soğuk duvara yasladığında ağzımdan çıkan iniltiye engel olamadım.
Kasıklarımda hissettiğimle beraber vücudum daha fazla ne kadar yanabilirse o kadar yanmaya başlamıştı. Kül oluyordum artık.
Sırtımı tamamen duvara yaslamışken bir eli kalçalarımda diğer eli hala yüzümde duruyordu. Dudağımı tekrar ısırdığında geri çekilmek istedim ama izin vermedi. Paramparça edip parçalarımı dağıtıyordu.
Ensesindeki saçları çekiştirdiğimde yüzünü kendimden uzaklaştırmıştım. Şimdi durmazsam çok farklı bir şekilde ilerleyebilirdi ve henüz kendimi buna hazır hissetmiyordum bu yüzden durmayı seçtim.
Kararmış göz bebekleri hala dudaklarımdayken gözlerini kapatıp alnını alnıma yasladı. "Her yerimde senin izlerin dokunuşun var. Dört bir yanım senle çevriliyken söylesene bana ben nasıl bırakabilirim seni?"
Bu bir yemindi. Beni bırakmayacağına dair bir yemin. Alnım alnına yaslıyken ve nefes alış verişlerimiz birbirine karışmışken ona güvenmeyi seçtim. Başka bir seçeneğimde yoktu zaten.
Kalp atışlarım o kadar hızlıydıki bir an kalbim dışarı çıkacak sandım. Dudaklarını hala dudaklarımın üzerindeymiş gibi hissediyordum ve sıcak his hala vücudumda geziniyordu. "Bırakırsan kaybolurum Loran." sen benim kutup yıldızımsın. Sende gidersen ben nasıl bulurum karanlıkta yönümü? Bunca zaman sen göstermişsin bana yolumu pusulasız nasıl yaşarım ben?
Benim pusulam her zaman kutup yıldızını gösterirken Loran'ın pusulası her zaman bir ormana çıkıyordu.
O nefes almaya çalışırken bende yönümü bulmaya çalışıyordum. İkimizinde olmadığı bir senaryoda benim cehennemim onsuzluğu gösterirken onun ki de bensizliği gösterirdi.
Kalp atışlarımız ikimizin yerine konuşurken bir süre böylece sessiz kalıp birbirimizde soluklandık. O ana kadar ne kadar yorulduğumu fark etmemiştim bile.
"Buradayım, buradasın ve bu hep böyle kalacak." diyerek temasımızı kestiğinde tekrar ayaklarımın üzerinde durdum. Bacaklarım o kadar uyuşuktu ki dengemi sağlamayacağımı sanarak koluna tutundum.
"Şuan bana çok temas etmesen senin için daha iyi olur. Hatta ben gidip giyineyim." komik bir halde benden uzaklaşıp yatağının üzerindeki kıyafetleri alarak banyoya girdi.
Küçük aynadan kendimle yüz yüze geldiğimde dudaklarımın öpülmekten kızarmış ve şişmiş olduğunu gördüm ve yanaklarım kıpkırmızı olmuştu. Bir öpücükle bu halde olmam gerçekten ironik bir durumdu.
Sahiden mi Alin sadece bir öpücük müydü?
Değildi. Kalbimi kandıramazdım. Sadece denemiştim işte. Asla sadece bir öpücük değildi. Aklımı başımdan alan beni yakıp kül eden bir öpücüktü ve bu kesinlikle ömrüm boyunca yaşadığımın en iyisiydi.
Birkaç tane öylesine birileriyle takıldığımda, onu atlatacağımı düşünerek yaptığım aptalca hatalar, beni birkaç kez iznim olmadan öpen olmuştu ve bu az önce yaşadığımla asla kıyaslanamazdı. Hiçbir erkek daha önce bana böyle hissettirmemişti. Hala o anın içindeymişim gibi dudaklarını hissedebiliyordum.
Loran banyodan çıktığında üzerine beyaz bir tişört altına da siyah bir eşofman giymişti ve saçları neredeyse kurumuştu. Bana göz ucuyla baktığında kendini yatağa attı. Hiç daha bir hafta önce ölümden dönmüş biri gibi değildi.
Aren haklıydı Loran gerçekten hayatla dalga geçmeyi başarabiliyordu.
Yanına gitmekten vazgeçerek yatağıma oturduğumda gözlerini bana çevirdi. Bakışlarını umursamayarak yorganın içine girerek yatakta kayboldum.
"Ne yapıyorsun?"
"Halay çekiyorum Loran gelecek misin?"
Alaylı bir şekilde "Ha ha. Kimden çalıyorsun bu espirileri Bahadan mı?" dediğinde yatakta yan dönerek bakışlarımı ona çevirdiğim sırada o zaten bana bakıyordu.
Ağzımdan cık sesi çıkararak kaşlarımı kaldırdım "Yok hepsinin altında benim imzam var tatlım."
"Tatlım?" gözlerini kıstı.
Onu taklit ederek gözlerimi kıstım. "Tatlım."
Işığı kapattığında beni çağırmayacağını düşünerek tekrar eski poziyonuma geri dönerek yattım ve tavanı izlemeye başladım. Her gece aptalca sebepler bulurken şimdi niye çağırmıyordu beni? Öptüğü için pişman mı olmuştu yoksa? Yakınlaşmak istememiş anlık olarak iradesini kaybedip öptüğü için mi şimdi çağırmıyordu beni?
Kendimi yiyip bitirdiğim sessiz dakikalar devam ederken hala hiçbir şey söylememişti. Uykuma yenik düşmek üzereydim artık ve çoktan tavana bakmayı kesip gözlerimi kapatmıştım.
"Alin." dediğinde içimden bir çığlık attım neredeyse.
"Hım."
"Biliyor musun?" bahane uydurmaya çalıştığına yemin edebilirdim.
Umrumda değilmiş gibi yatmaya devam ediyordum. "Neyi biliyor muyum Loran?"
"Burası çok kötü kokuyor sende alıyor musun?"
Gülme istediğimi bastırarak "Almıyorum ben koku falan." dedim.
"Ama bak valla var. Gel biraz buraya alırsın sende kokuyu."
"Yok gelmeyeceğim banane kokudan. Bokun içinde boğul." görmeyeceğini bilsemde omuz silktim.
"Ayıp değil mi ama? Bu kadar bencillik yakışmadı sana gel hadi."
"Yoo ayıp falan değil."
Artık bahane uydurmasını değil açık açık söylemesini istiyordum bu yüzden her ne kadar gitmek istesemde kendime hakim olmaya çalışıyordum. Yaşananlardan sonra artık net bir şekilde söylemesi gerekiyordu istediklerini bahanelerin arkasına sığınmadan.
Bir süre sessiz kaldığında uyumamak için mücadele veriyordum. Bilerek uykumun geldiğini anlaması için ve ne yapacaksa bir an önce yapması için sesli bir şekilde esnedim.
"Alin."
"Efendim Loran?" dedim esnememin tam bittiği sırada.
"Gelsene yanıma."
"Niye kötü mü kokuyor orası?"
"Hayır kötü falan kokmuyor. Gel çünkü yanımda olmanı ve senin kokunla uyumayı istiyorum. Gelmeni istediğim için çağırıyorum bahanelere gerek yok."
Bu anı bekliyormuşum gibi daha fazla dayanamayarak yorganın içinden çıkarak yanına ilerlediğimde çoktan kayarak bana yer açmıştı. Küçücük yere sığdığımda başımı göğsüne yaslamıştım ve bir kolu altımdan geçerek üstten saçımla oynamaya başlamıştı.
"Sarışınları sevmiyorum bu arada. Ergen hormonlarıydı sadece onlar." dedi sorduğumu unutmuş olduğum soruyu cevaplayarak.
"Bende sarışınları sevmiyorum." mayışmış bir halde mırıldandım duyacağını bilerek. Artık şüphe etmiyordum kısık sesle konuşurken yada mırıldanırken çünkü o her türlü duymayı başarıyordu.
"Ne demek sarışınları sevmiyorum?" sesi dehşet içinde çıkmıştı ciddi olduğumu sandığı için.
"Sevmiyorum işte."
"Peki öyle olsun." bir anda saçlarımla oynamayı kestiğinde anlık bir boşlukla sarsıldım. Geri çekildiği için kafam yastığa düşmüştü.
Kaşlarımı çatarak yatakta doğrulduğumda bana sırtını dönmüş yatıyordu. "Şaka yapıyorum salak." kolundan tutarak kendime doğru çevirmeye çalışırken bir anda bana dönerek vücudumu neredeyse tamamen vücudunun üstüne koydu. "Biliyordum sadece seni denedim."
"Yoo gayette inanmıştın." omuz silktim bilmiş bir tavırla.
"İyi rol yapmışım demek ki aferin bana."
Aklıma düşen tozlanmış anılarla heyecanlanarak bir anda dikleştim. "Hatırlıyor musun küçükken Aren sen ben tiyatro yapıyorduk?"
"Hatırlamaz olur muyum? Son hava bükücü filminde olduğumuzu sanıyorduk." o anı hatırlamış gibi utançla yüzünü kırıştırdı.
"Ben pet şişenin ucunu delip su atıyordum ve bunu yaparken kendimi gerçekten suyu bükebildiğime o kadar inanmıştımki duşta bile suyu hareket ettirmeyi deniyordum."
"Çocuk salaklığı işte." dediğinde onaylarcasına kafamı salladım. "Alin kucağımdan iner misin?"
"Neyden bahsediyorsun?" dediğim sırada tam olarak karnının üzerinde oturduğumu yeni fark ediyordum.
"Pardon." utanç içinde kendimi yan tarafına attığımda belimden tutup beni yine üzerine doğru çekeren başımı göğsüne dayadı.
Bir kolu belimi sarmışken diğer elini karnının üzerinden uzatarak saçlarımla oynamaya başladı. Saçlarımla oynaması beni o kadar mayıştırıyordu ki daha fazla dayanamayarak gözlerimi kapattım.
✈
Gözlerimi korkuyla açtığımda saat gece kaçtı bilmiyordum. Hissettiğim şey derin bir korkuydu. Büyük bir dalga tarafından yutulmuştum ve ender Teyze'nin ölü bedeni süzülmüştü hırçın dalgaların arasından beni boğmaya çalışırken.
O geceki tüm duygularımı tekrar hissetmiştim. Yavaşça yerimden kıpırdanarak biraz daha yanaştım Loran'a. Benim bu kabusları görmem bir elin parmağını geçmemişken o yıllarca aynı kabusa sürgün edilmişti. En son gördüğümde onu on yıl önce tamamen bitkin haldeydi. Uyuyamıyordu, doğru düzgün yemek yemiyordu.
Bir elimi yavaşça sarı saçlarının arasına daldırdım. İpek kadar yumuşacıktı saçları. Hatırlıyordum küçükken Loran'ın en çok saçlarını seviyordum. Kendi saçlarım kahverengiydi aynı şekilde Aren'in saçlarıda. Zamanımın çoğunu sadece ikisiyle geçiriyordum ve başka çocuklarla oynamadığım için dünyadaki herkesin kahverengi saçları olduğunu bir tek Loran'ın farklı olduğunu sanıyordum.
Altın sarısı saçları güneşin altına geçtiğinde güneş tozları serpilmiş gibi parlıyordu.
Saçlarıyla oynamaya devam ettiğim sırada kaşları çatılarak bir anda gülümsemeye başladı. Uyanmıştı ve göz kapaklarını aralayarak ela gözlerinin içime işlemesine izin verdi. Zaten Loran'ın uykusu hep hafif olurdu en ufak şeyde aralardı elmas gibi gözlerini.
"Niye uyumuyorsun." sesi uykulu olduğundan dolayı boğuk çıkmıştı.
"Hiç." dedim ona gördüğüm kabustan bahsetmemeyi seçerek. Ben bir kez yaşamıştım bunu aynı gece ikimizinde bunu yaşamasına gerek yoktu.
Aniden kapımızın çalınmasıyla açılması bir oldu. Mona Aren ve Lina bir anda odamıza girmişlerdi ve Aren ile Lina'nın üzerinde pijamaları vardı bir tek Mona normal kıyafetleri içindeydi.
Bu durum normaldi çünkü Mona uyumuyordu bile. Bu yüzden buna şaşırmamıştım ama beni şaşırtan şey üçününde yüzünde olan dehşet dolu ifade ve aralarında birinin eksik olmasıydı.
"Baha yok. Telefonuna ulaşılmıyor. Buğra ile Tuğra'yı aradım ikisininde haberi yok. Kimsenin haberi olmadan bu çocuk çekip nereye gider Loran?" ilk defa Mona'ya göre korku dolu ama normal insanlara göre sakin çıkan sesi doldu kulaklarıma.
✈
11 Yıl Önce
15.08.2015
LORAN
İğrenç bir insandım. Bunu biliyordum. İnsanların kalpleriyle oynamayı seven asla tek bir kişiyle yetinmeyi bilmeyecek biriydim. Gördüğüm her güzel kızla takılmak benim için kolay olanıydı birine tamamen kalbini adamaktansa.
Tek bir kişiye ait olup iki dudağının arasından çıkan sözcükler senin için bir hazine değerine olması korkutuycu. Ve ayrıca buna ne gerek vardı ki? Tüm bu sorumlulukların altına girmeden eğlenerek yaşayabilirdin hayatını. Benden ayrılacak mı, kavga mı edeceğiz gibi şeylerden korkmadan zevk alabilirsin her şeyden.
Kim neden böyle bir sorumluluğun altına girmek isterdi ki özgürce yaşamak varken? Kimsenin yaptığın hareketleri sorgulmadan yaşamak kolaydı. Niye dikkat edesin ki sözcüklerine sırf karşıdaki kırıkacak diye?
İlişki bana göre değildi. Belki bir ergendim ama mizacımın böyle olduğunu düşünüyordum. Hangi aptal kendini zincire vurup bunun adını da aşk koyardı ki?
Tutsak olup bir kadının köpeği olacağıma insanların gözünde piç olarak anılmaktan mutluydum. Beni seven çok kişi vardı niye biriyle yetineyim ki? Onlar beni severken benim onları sevmeme de gerek yoktu. Sadece bazenleri beni sevmeye devam etmeleri için onlarla birkaç kez takılırdım ve böylece uzun süre benim etrafımda dönüp dururlardı.
Elektrikli sigaramdan bir nefes çekip masanın üstünde yığılmış halde duran hediye paketlerini açmaya başladım. Saat gece yarısını geçiyordu ve bu değerli vaktimi bir kızla takılmak yerine hediyeleri açmaya harcamayı seçmiştim.
Mavi paketi elime aldığımda üzerinde yazan ismi seçti gözlerim. Aydan. Alt sınıflardan bir kız olduğunu hatırlıyordum. Paketi açtığımda içinden marka bir tişört çıktı. Aynısının bende olduğunu hatırlayarak bir köşeye savurdum.
Parti saatler önce bitmişti ve birkaç saat içinde güneşin doğacağına emindim. Aren ve Alin'i sarhoş halde odalarına götürmüştüm ve karşımda gördüğüm iki çift yeşil göz her ne kadar birbirine benzesede tamamen farklı olduğunu bir kez daha almıştım. Onları en çok ayıran şeylerden biri de bakışlarıydı. Eminim aynı yeşilin tonuna sahip olsalardı bile bakışları onları birbirinden ayırırdı.
Aren her zaman ifadesiz bakardı. Sanki bir duygudan yoksunmuşçasına buz parçasıymış gibi bakardı ve ne hissetiğini asla anlamazdınız gözlerinden ama bu gece farklıydı. Aren'in kuzey ışıkları renginde yeşillerine çökmüş kederi görebilmiştim.
Alin'i her zaman gözleri ele verirdi. Ne hissetiğini, ne düşündüğünü gözlerinden çok rahat okuyabiliyordunuz. Ya da ben onu okuma konusunda fazla iyiydim.
Aptal kız dudaklarından çıkanlarla gözlerinin ne kadar tezat düştüğünü bilse yine böyle davranır mıydı?
Bu gece onu çok derinden kırmıştım gözlerinden hissetmiştim bunu. Ama amacım kimseye umut vermek yada vermemek değildi. Ben buydum. Beni seven hayatının en büyük ızdıraplarını yaşamaya başlıyordu. Bu yüzden kimseyi sevmemeyi seçiyordum tabii seçim mümkünse.
Ufuk'un onunla konuşmaya çalışmasını ve öpme deneyimi görmüştüm ve tabii beraberinde gelişen Alin'in bir anda geri çekilmesi dolgun dudaklarından çıkan sözcüklerle en nazik şekilde karşısındakine bunu yapmaması gerektiğini söylemesinide. Alin'in inanılmaz derecede bir merhameti vardı. Onun sonunu merhameti getirecekti.
Eğer Alin geri çekilmeseydi bir şekilde oraya gidip çocuğu ondan uzaklaştırırdım. Çünkü kim hangi hakla onu öpebilirdi ki?
Alin'i kıskandığım falan yoktu. Sadece bir çocuğun bir kızı izni olmadan bir anda öpmesi tam bir piçlikti. Ben bile yapmazdım bunu. Hangi hakla? Her neyse. Siktir. Belkide Alin'i kıskanmıştım.
Orman gözleri ve dalgalı saçlarıyla tıpkı annemin anlattığı masaldaki periydi. Alin benim en büyük zaaflarımdan biriydi bunu her ne kadar kendime itiraf edemesemde şimdi vücudumda gezinen alkolle kendime söyleyebilmiştim bunu. Sonuç olarak uyuyup uyandığımda bunların hiç birini hatırlamayacaktım bu yüzden kendime en azından bu seferlik dürüst olmamda sakınca yoktu.
Kötü biriydim. İğrenç bir insandım ve çok kez kalp kırmıştım hiç düşünmeden. Belkide Alinden uzak durmam kendime ceza verme şekillerimden biriydi.
Onu haketmiyordum. Benim gibi bir piçten çok daha iyisini hakediyordu. Sevgisini çok yanlış bir durakta harcıyordu. Çünkü biliyorumki seversem onu kıracağım ve bu hayatta yapmak istediğim en son şey bile değil onu inciltmek. Kıracağımı bildiğim için görmezden geliyorum onu.
Bensiz bir hayatta daha mutlu olacaktır eminim. Onun kalbine dokunmadan yaşamam lazımdı her ne kadar kalbini tamamen ellerimin arasında tutmak istesemde.
Açtığım rastgele paketlerden sonra gözüme koyu yeşil bir hediye paketi çarptı. Bu kadar koyu yeşili sadece bir kez başka bir şeyde görmüştüm. Birinin gözlerinde.
Paketi alarak açtığımda. İçinden bir lego Formula1 arabası çıktı. Bu beni heyecanlandırmıştı çünkü Formula1 en sevdiğim şeylerden biriydi. Her yarışı kaçırmadan izlerdim. Aracın üzerine işlenmiş L.U harflerini gördüğümde özel bir tasarım olduğunu anladım. Hiç şüphesiz buradaki en güzel hediye buydu. Kim göndermiş olabilirdi?
Merakla paketi karıştırdığım sırada içinden bir peçete düştü. İsim falan yazmıyordu içinden sadece bir peçete çıkmıştı. Peçeteyi aldığımda mavi mürekkeple yazılmış yazının suyla biraz dağıldığını gördüm. Sanırım biri üzerine yazarken su dökmüştü.
Karşımdasın
ama bir dünya uzaksın benden.
Hissedemiyorum, dokunamıyorum
uzansam kalbine giremiyorum.
Tek gördüğüm kapı duvar.
Söylesene böyle niye?
Bana mı yer yok orada yoksa fazla mı dolu içerisi?
Keşke biraz daha genişletebilsem göğüs kafesini orada banada yer açılsın diye.
Satırları okurken hiçbir şey hissetmedim. Bir başkasının etkileneceği cümleler bana dokunmamıştı bile.
Ama bu el yazısını ve paketin rengini birleştirirsem hediyenin kimden geldiğini tahmin edebiliyordum. Ona ayrılmış kocaman bir kalbim olduğunu ve kimseyi oraya dokundurmadığımı bilmemesi gerekiyordu aynı şekilde bu satırların bana dokunmaması gerektiği gibi.
Aptal kız gözlerinin yeşilinde paket verirken ve kendine has el yazısıyla onu nasıl tanımayacağımı sanmıştı ki?
