18. bölüm · VEZA

18) Karanlığın Öteki Yüzü

Herma .

❦ Bölüm 18 : Karanlığın Öteki Yüzü ❦

Yaşadıklarımdan sonra hayatın beni şaşırtabileceğini düşünmüyordum. Sonuçta annemin yıllarca babamı aldattığını ve üvey kardeşlerim olduğunu öğrenmiştim.

Loran'ın herkesin ama kimsenin ait olmayacağını düşünürdüm ama birkaç gün önce gözlerimin içine baka baka ait olmak istediği kişinin ben olduğumu söylemişti.

Bir savaş meydanının ortasında durmuş üvey kardeşlerim tarafından tehdit edilmiştim. Bu da yaşanmaz dediğim ne varsa başıma gelmişti şu bir kaç günde. Daha fazla bu kadar ters köşe yemem diye düşünüyordum.

Ama yine yanlış düşünmüştüm. Aslında hep böyleydi. Düşündüğüm ne varsa her zaman tersi çıkardı. Olmaz dediklerim olur, olur dediklerimde olmazdı.

Şimdi daha sadece iki kez görmüş olduğum o iki kişinin üvey kardeşlerim olduklarını öğrenmiştim. Bembeyaz tenleri ve simsiyah saçlarıyla adeta ikiside karanlığa ait duruyorlardı.

Ne biliyordum onlar hakkında? Babalarının ismi Tahir Savran. Ulusoyların ezeli düşmanları. Barış dansı için masaya geldiler ve Loran ile aralarında anlamsızca tartışma gerçekleşti. Babalarının yönetiminde yaşıyorlar. Arkın Savran Mona ile dans etti. Anneleri kimdi? Anneleri benim annemdi. Zehirlemeye çalıştıkları ve takas sonucunda almak istedikleri o kadın.

İkisinin soğuk bakışları altında ezildiğimi hissetim. O kadar cansız bakışları vardı ki insanın kemiklerini titretiyordu. Bir rüzgar savrulduğunda Asrın'ın omzunda olan siyah saçları savruldu. Bir eliyle Aren'i tutarken bakışları benim üzerimdeydi.

Gözlerim Aren'e kaydığında bağırmak istedim o an. O da sizin kardeşiniz, suçumuz neyde bunları yapıyorsunuz bize? Merak ediyordum çünkü neden bize bu kadar düşman olduklarını. Geçerli bir açıklaması var mıydı tüm bu yaşananların?

Özür dileseler şimdi burada geri sarılabilir miydi her şey? Hiç tanışmamış gibi yapıp mutlu olabilir miydik? Kanlı bıçaklı olmak yerine aynı safta yer alıp hesap sorabilir miydik annemizden?

"Seninle tanışmak büyük bir şeref kardeşim." dedi Asrın saçları hala rüzgarın etkisiyle savrulurken. Sanki onunla dün gece yüz yüze gelmemiş ikisini sadece Ulusyolar'ın düşmanları zannetmemişim gibi hissettirmişti. Aslında onunlarla ilk defa tanışıyordum.

Arkın kardeşine bakarak yüzüne alaycı bir gülümseme yerleştirdi. "Arencikle tanışma merasimizi dün akşam yakından hallettik." karanlık gözleri Aren'in yeşillerine döndü. "İyi bir izlenim bıraktığımızı düşünüyorum."

Lina Arkın'ın laflarına karşılık öne atıldığında onu elimle durdurdum. Pimi çekilmiş bir bomba gibiydi ve pimini çekenlere gidip onları yok etmek istiyordu.

Bir planımız vardı. Buradan kan dökülmeden hem annemi hem Aren'İ kurtarıp gidecektik. Planın mahvolmasını istemediğim için Lina'nın gözlerine bakıp uyarıcı bir bakış attım.

Bir adım gerileyip tekrar yanımda durdu. "Bir an önce ne yapıyorsak yapalım. Bunlara sabrım kalmadı." diye homurdandı.

"Ne oldu kızıl prenses gerdik mi seni?" Asrın'ın sesi dün geceki gibi alaycıydı. Sadece ikisininde sesini gizleyen bir ses değiştirici yoktu.

"Annenizin kim olduğunu hep merak etmiştim. Şaşırtıcı bir şekilde kimse bilmiyordu sizin annenizin kim olduğunu. Dedikodular bile dönmüyordu etrafta." diyerek bir anda lafa daldı Loran. Bu hareketi aslında odağın Lina'dan dağılması içindi.

"Bizim bir annemiz yok." dedi Arkın Savran. Gözleri Loran'dan kısaca anneme kaydı ama çabuk toparladı. "Sadece almamız gereken intikam var o kadar."

"Almanız gereken intikam ondansa neden hedefinizde bizde varız?" diye sordum onların karşısında ilk kez konuşarak.

Arkın sessiz kaldığında lafı Asrın devraldı. "Hedefe ulaşmak için birilerinin üzerinden tırmanmamız gerekiyordu. Kanlı oynadık birazda." ses tonu insanı ürpertecek cinstendi. "Yani kardeşim bu oyunda yanan sizler oldunuz." bir adım atarak beraberinde Aren'i sürükledi. "Şimdi küçük yalancıyı verin bize."

Gözlerim arka tarafımızda duran anneme doğru kaydığında gergince ikizlere baktığını gördüm. Tek kelime etmemişti ve edemeyecek kadar korkmuş görünüyordu. Karşısında kana susamış bir şekilde kendilerine gelmesini bekleyen iki çocuğu vardı. Gözleri beni bulunca dolu gözleriyle kafasını iki yana salladı yapma dercesine.

"Yaptıklarının bedeli anne." diye mırıldandım gözlerine bakarak. Aslında teslim etmeyecektik onu ama annem hala planın gerçeğini bilmiyordu. Bozmaya da niyetim yoktu çünkü son ana kadar pişmanlığını çekmesini istiyordum. Gerçeklerle yüzleşsin istiyordum.

Loran "Buğra." dediğinde annemin yanında duran Buğra annemi kolundan tutup öne doğru götürdü.

Asrın Aren ile birlikte bize daha çok yaklaştığında Arkın'ın gözleri birini arıyormuş gibi etrafta dolaşırken Asrın'ın yanında yerini aldı. İkisininde elinde silah yoktu ama siyah ceketlerinin açıkta bıraktığı kısımdan bellerinde duran silahları görebiliyordum.

Onlar o silahları çıkarıp ateş etmedikleri sürece bizde etmeyecektik. Gerekmediği sürece kimsenin kanının dökülmesin gerek yoktu. Ama içimden bir ses bu kadar kolay olmayacağını söylüyordu.

Aren'in bakışlarını annemin üzerinde yakaladım ama o bir hiçe bakarmış gibi bakıyordu. Bilmiyordu planı. Gerçekten takas edeceğimizi sanıyordu ama buna rağmen bile yeşil gözlerinde bir duygu kırıntısı geçmedi.

Sıkılmış gibi yanaklarını şişirdi ve gergince verdi nefesini. "Bu kadar kolay mı bıraktınız beni?" gözleri iki yanında duran Asrın ve Arkında gezindi. "Daha lunaparka gidecektik ama."

Aren'in cümleleri ikisinin de umrunda olmadı. Sanki duymamış gibiydiler. Asrın'ın sert bakışlarının odağı sadece annemdeydi.

Loran bize planı anlatmıştı ama takası nasıl bozacağımız kısmıyla ilgili detay vermemişti. Biz nasıl çıkacaktık bu işin içinden kimsenin burnu kanamadan?

"İlk siz vereceksiniz Sezen'i." dedi Arkın gözleri hala etrafta dolaşırken. Kimi arıyordu karanlık gözleri? Eğer Baha ve Mona'nın yokluğunu farkederse planımız bozulabilirdi.

"Yok ya başka ne istersiniz Savran hazretleri? Siz babanızın kollarının altından çıkıp nasıl da kendi başınıza bir işin içine girdiniz?" diyerek bir adım öne ilerledi Loran. Artık annem ve Buğra ile aynı hizadaydılar. "İlk önce Aren'i istiyoruz."

"Bizim bununla bir işimiz yok zaten." kolundan ileriye doğru ittirdi Aren'i Asrın alaycı bir tavırla gülerek. İkisininde ani ruh değişimleri babalarının aynıydı. Tahir Savran'ın insanı rahatsız hissettiren bir havası vardı ve iki çocuğuda bu özelliği bir miras gibi taşıyorlardı üzerlerinde.

İkiside tamamen karanlığın içine batmış gibiydi. Hangisiydi bize yardım eden? Siyah saçları dağınık bir şekilde alnına dökülen Arkın Savran mı yoksa rüzgarın etkisiyle savrulan saçlarıyla duran Asrın Savran mı?

Karşımda görene kadar onları kim olduğunu bulmanın bu kadar zor olacağını düşünmemiştim. İnsanın bakışlarından belli olurdu çünkü bir şekilde. Ama ben ikisininde gözlerinin içine bakarken karanlığın içine çekildiğimi hissediyordum. Savranların merhamet denen şeyden haberleri yokmuş gibi duruyordu.

Aren itildiği yerden bir küfür savurduğunda Arkın sertçe dirseğini Aren'in karnına geçirdi. Aren'in dudaklarından kısa bir inilti duyulduğunda içimi saran öfkeyle hızlıca ileriye atıldım ama bir kol belimi sarıp beni olduğum yere geri çekti. "Biraz daha dayan."

Kontrollü olmalıydık. Yapacağımız en ufak hata takasın kötü gitmesine sebep olabilirdi. Gözlerimi ela gözlerine çevirip kafamla onayladım.

Sarı saçları deniz kokusunu beraberinde getiren rüzgarla savrulduğunda teninden gelen kokusu doldu ciğerlerime. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrılarak bana küçük bir gülümseme sundu.

"Hadi ama. Biz anneciğimizi istiyoruz." Asrın'ın sesiyle Loran hızlıca ikisine dönüp az önceki gülümsemesini dudaklarından sildi.

"Yürü Arencik." dedi Arkın Aren'i sırtından ittirerek.

Loran gözlerini bize doğru yaklaşan Aren'den ayırmayarak "Buğra." dediğinde Buğra annemi tuttuğu kolundan ileriye doğru yürüttü.

"Şimdi yaptıklarının cezasını çek Sezen." Aren yeşil gözlerini annemin kahve gözlerine dikmişti.

Annem gözünden akan bir yaşı hızlıca elinin tersiyle sildi. "En çok da senin bu kadar nankör olabilmen bir cezaydı benim için oğlum."

Yumuşak çıkan sesi sanki suçun kendisinin değilde sizin olduğunuza inandırmak istiyor gibiydi. Annem yıllarca hem beni hem Aren bu ses tonuyla yalan ninnileri okumuştu. Bizde ise her seferinde hipnoz olmuş gibi inanmıştık ona.

Sezen Aydora tehlikeliydi. Yıllarca bir adamı aldatmış iki çocuğu olmuş ve bunu bir profesyonel gibi saklamıştı kimsenin ruhu duymamıştı ta ki ansızın babama gelen bir mektupla.
Ama benim iyi biri olduğunu sandığım o kadın son ana kadar bile kendini aklamaya çalışmıştı.

Hiç tanımadığım kardeşlerimin gözlerine bakarak aslında ne kadar da şanslı olduklarını düşündüm. Evet bir anneleri yoktu ama en azından yıllarca bize yılan zehri içiren bir anneyle büyümemişlerdi. Biz çoktan zehirlenmiştik Aren ile annemiz tarafından.

Bize söylenen ninniler güzel rüyalar görmemiz için değil kabus görmemiz içindi aslında. Bir yalanın ortasına doğmuş dört çocuktuk biz. Ama şimdi bu yalandan yaptıkları bıçakları bize hiç acımadan saplıyorlardı.

Aren tamamen bizim tarafımıza geçtiğinde ona sarılmak için hareketlendiğimde "Asrın Manolya ve Baha yok. Bu herif o ikisi olmadan bir boka gitmez!" diye bağırdığını duydum.

Annemi bir anda kolundan kendine tutup çektiği gibi belinden çıkardığı silahı annemin şakağına yasladı.

Annemin kafasına yaslanmış silaha bakarken bir silahtan çıkan merminin sesi doldu kulaklarıma.

Milisaniyeler içinde yaşananlar insanın hayatını derinden değiştirirdi. Bir milisaniyede kalp krizi geçirebilir ya da bir kurşun kalbinizi delip geçebilirdi.

"Hayır!" diye birinin bağırışını duydum an da kalmaya çalışırken ve bir beden üzerime kapanıp beni yere düşürdü.

Hedefinde ben olan bir kurşun yuvasından çıktığı gibi kalbimi delip geçecekti ama biri önüme atlamıştı. Beni bir kalkan gibi saran bedenden gelen parfüm kokusu bu seferde benim kalbimi delip geçmişti.

"Siktir ne oluyor lan?" diye bağırdı biri ama idrak edemiyordum kim olduğunu.

Beni düşürdüğü yerden doldurup Loran'ın bembeyaz kesilmiş yüzünü dizleriminin üzerine yasladım. Her yerde çok kan vardı. Sağ göğsünden akan yoğun kanlar üzerindeki siyah tişörtü ıslatmıştı.

"Loran!" diye bağırdım üzerimdeki ceketi çıkartıp yarasına bastırırken. Ela gözleri kayıp gidiyordu bana bakarken. "Bana bak..." yarasında bastırmaya devam ederken kana bulaşmış elimi yanağına yasladım. "Kapama gözlerini bak bana."

Rengi solmuş dudaklarıyla zorla gülümsedi. "Veza...." konuşurken yüzünü acıyla buruşturdu.

Etrafımızı bir sis sarmıştı ve az da olsa yerde yatan Arkın"ın bedenini görebilmiştim. Ortalık bir anda savaş yerine dönmüştü. Asrın'ın silahından çıkan kurşun hedefi benken Loran'ın bedenine saplanmıştı. Sonrasında biri Arkın'ı vurmuştu.

"Sezen'i alın." diye bağırışını duydum Aren'in ama sisten dolayı nerede olduğunu göremiyordum.

"Yardım edin! Loran'ı götürmeliyiz." diye bağırdım etrafta birini görmeye çalışarak. Bir yandan da hala hiç durmayacakmış gibi akan yarasına bastırıyordum.

Ela gözleri bir anlığına kapandığında elimde olan kanın bulaştığı yanağına vurdum hafifçe. "Loran aç gözlerini."

Vuruşumun etksiyle ela gözlerinin az da olsa aralayabildi. "Bak Aren piçinden eksik yanım kalmadı artık. Bende sevdiğim kadın için kurşun yedim."

Acı içinde güldüm gözlerimden akan yaşları elimin tersiyle silerek. "Aptal aptal konuşma. Ya da konuş. Yeterki konuş benimle. Bırakma kendini."

Yüzüne düşen sarı saçlarını ittirdim. "Annemi görüyorum sanki Alin."

Ağlamam dahada arttığında artık gözümden akan yaşlar vücudundan akan kana karışmaya başlamıştı. "Deme öyle. Önünde sonunda onunla kavuşacağız zaten.." dudaklarımdan acı bir hıçkırık kaçtı. "Ama şimdi çok erken tamam mı? Zamanı değil henüz."

Yemin ederimki bir insanın çektiği ruhsal acı bir fiziksel acıya dönüşebiliyordu. Belki ben vurulmamıştım ama onun ela gözlerinden giden parlaklığı gördükçe kalbimi delip geçen kurşunu hissedebiliyordum.

"Bizimde kaderimiz buymuş. Birlikte yazılmış ama ölüm varmış sonunda." dedi zorlukla kurumuş dudaklarını ıslatarak. Gözü kapanmıştı artık ve öyle konuşuyordu benimle.

"Arkın!" acı içinde bağıran Asrın'ın sesini duydum sisin arkasından. Etrafımızdan gölgeler geçiyordu ve silah sesleri duyuyordum.

"Daha bana Veza'nın hikayesini anlatacaksın."

"Anlattım ya dün gece."

"Uyuya kaldım ben sayılmaz." avcumun içindeki yüzünü okşuyordum parmaklarımla. Ellerimden kayıp gidecekmiş gibi geliyordu.

Korkarak tekrar yarasına baktığımda akan kan dahada şiddetlemişti ve bastırdığım ceketimi bile sırılsıklam yapmıştı tamamen. Umursamayarak üzerimdeki kazağı çıkardım ve yarasına bastırdım.

"Şansına küs o zaman." dedi kısık sesiyle.

Giderek sesi bile zor çıkmaya başlamıştı. Daha fazla dayanacak gücü kalmamıştı. "Lina! Aren!" diye bağırdım var gücümle.

Bir araba sesi geldi kulaklarıma ve yakınımızda durduğunu duydum. "Baha koş." diyen Mona'nın sesini duymak içimde büyük bir rahatlama hissettirdi. Artık kurtulma şansı vardı. Geç de olsa birileri yardıma gelmişti.
Baha ve Mona yanımıza geldiğinde ikisininde bakışları Loran'ın artık baygın duran bedenine baktığında oldukları yerde durdular. Gözlerinde gördüğüm acı beni bile yakmıştı.

Mona kendini hızlıca toparlayıp Baha'yı dürttü "Hadi götürelim onları buradan."

Baha ve Mona bana destek olarak Loran'ı ayağa kaldırdığımızda vito tarzı arabaya bindik. İçeride sadece Aren ve Lina vardı. Aren üzerinde hala dün gecenin yorgunluğunu taşır bir şekilde oturuyordu köşede.

Aren ve Lina Loran'ın kanlı vücudunu gördüğünde ikisine de Baha ve Monada olduğu gibi kal geldi.

Kazağımı hala Loran'ın yarasına bastırdığım sırada aracın ön tarafından bir ceket fırlatıldı üzerime. "Al da giy şunu yoksa patron uyandığında beni gavat mı yaptınız der kafa ütüler." dedi Baha ön koltuktan arkaya doğru eğilerek.

Ceketi üzerime giyene dek sadece sütyenle durduğum gerçeğini unutmuştum.

"Biz hangi hastaneye gidiyoruz amına koyayım. Doktor da bulamayız bu saatte güvenilir." diye homurdandı Baha şoför koltuğundaki Mona'ya doğru.

"Gideceğimiz tek bir hastane var o da Miraç hastanesi." dedi Mona gözlerini yoldan ayırmadan. Hız sınırlarını aştığımızı sürekli solladığımız araçlardan anlamıştım.

Aracın içinde derin bir sessizlik hakimdi ve ben hipnoz olmuş bir şekilde sadece Loran'ın nabzını hissetmeye çalışıyordum. "Nabzı yavaşlıyor Mona."

Ufak umut kırıntısıyla hissetmeye çalıştığım atışlar giderek yavaşlıyordu ve göğsünün inip kalmama ihtimali paramparça ediyordu beni.
Ya avuçlarımın arasındaki yüzüne mücevher gibi yerleştirilmiş ela gözleri bir daha hiç açılmazsa? Benim için atlamıştı kurşunun önüne.

Sevgi insanı öldürüyordu. Çünkü biliyorsun ki değer verip kalbinde yer edinmiş herkes için bir gün o kurşununun önüne gözün kapalı atlayabilirsin. Kalbinde yeri olan birine gelecek zarar karşısında kurşunun kalbine girip hem seni hem de içindekileri paramparça edeceğini biliyorsun.

O zaman sevmek insanı kendi elleriyle ölümünü getirmesi demekti. Sevmek her defasında tekrar ölmek demekti. Ve pişmanda olmazsınız ölümle savaşırken. Çünkü onun yerine zarar sana geldi. Loran benim için tam olarak bunu yapmıştı. Bana olan sevgisi öldürecekti onu.

Zihnim içinde geçmişten gelen bir ses yankılandı. “Onun sonunu sen getireceksin.”

Belki o vurulmuştu benim için ama bedenine giren kurşun bana saplanmıştı.

"Kardeşmiş böyle kardeş mi olur lan?" diye sinirle homurdandığını duydum Aren'in. Arabanın içinde büyük bir gerginlik hakimdi ve ön koltuktan Baha'nın Mona'ya hızlı olmasıyla ilgili laflar söylediğini duyabiliyordum.

Arabaları sollarken hızımızdan dolayı sürekli savruluyorduk oturduğumuz yerden ama ne kadar hızlı olursak olalım yetişemeyecekmişiz gibi hissediyordum. Sanki her an ellerimden kayıp gidecekmiş gibiydi.

Ellerimin titremelerini durdurmaya çalışarak hafifçe burnumu çektim. Ağladığımın farkında bile değildim o an. Gözyaşlarım benden bağımsız akıyordu gözlerimden.

Şimdi sen de gidersen ben ne yaparım Loran? Yıllar sonra tekrar buldum seni. Daha kazanamadan gidecek misin benden? Gidersen ben nasıl devam ederim bu yolda her yerde alevler varken?

Parmak uçlarımı elmacık kemiklerinde gezdirdim. Sevdiğim kadın için kurşun yedim demişti son sözlerinden birinde.

Hayat bizim yanyana gelmemizi istemiyordu aslında. Yıllar önce annesinin ölümüyle ayrılmıştı yollarımız. On yıl sonra ise birlikte yemek yediğimiz ilk akşam babam kaza geçirmişti.

Yan yana olduğumuz şu kısacık zaman dilimi içerisinde Aren vurulmuş, ölümden dönmüştüm ve abim ile annemi zehirlemişlerdi. Aramızdakiler aydınlığa kavuştu derken şimdide o vurulmuştu benim için.

Sahi Loran biz yan yana durduğumuzda neden felaketler getiriyorduk beraberimizde?

Bulanık gözlerimin ardından Aren'e baktığımda gözleri endişeyle Loran'ın üzerindeydi. Abim bize geri dönmüştü ama buna bile sevinemiyordum. Duygularımı hissetmeme izin verilmiyordu son zamanlarda.

Hızımızın yavaşladığını hissettiğimde camdan büyük bir hastane bahçesine girdiğimizi gördüm.

Araba durduğu gibi dışarı attığımızda kendimizi yanımıza acil servis görevlileri gelmişti bile.

"Sağ göğüsten kurşun yarası var. Çok kan kaybetti. Vurulalı on beş dakika falan oldu ya da olmadı." durumu açıkladım görevlilerin Loran'ın bedenini sedyeye yerleştirmelerini izlerken.

Doktorlar kendi aralarında anlamadığım şeyler konuştuktan sonra acilden içeri girdik. "Hasan Beyi çağırın hemen." diye bağırdı doktor önlüğünün içindeki orta yaşlı kadın sedyeyi ameliyathane kapısından Loran ile beraber girip gözden kaybolduğunda.

Bir kaç hemşire ordan oraya koşturduktan sonra onlarda içeri girdiler. Acil kapısının önünde yere çöktüm duvara yaslanıp dizlerimi kendime çekerek. Ellerim ve üzerim tamamen kan içindeydi.

Kurumaya başlamış kanlara bakarken bu kanların Loran'ın değildi benim olması gerektiği gerçekliği vurdu yüzüme.

Ölmem gerekiyordu. İki kere atlamıştı ölüm benim üzerimden. İlk ölmem gerektiğinde Aren'i kaçırmışlardı. Şimdi ise vücuduma saplanıp beni öldürmesi gereken kurşun Loran'ı deşmişti.

"Ölmem gerekiyor." diye fısıldadım ellerimi başımın iki yanına koyarak. Azrail peşimdeydi ama iki seferdir yanlış kişileri hedef almıştı. Ölümün bu denli yakın olduğunu hiç hissetmemiştim daha önce.

Kafamı dizlerime yasladım gözlerimi kapatarak. En son bir hastane köşesinde böyle durduğumda yanımda Loran vardı. Ona özrünün bana güçlü duyurması gerektiğini söylemiştim. O da bana karşılık olarak bilekliği vermişti. Bileğimdeki bilekliğin ağırlık yaptığını hissettim. Sanki bir anda kilolarca olmuştu.

Affettim seni diye bağırmak istedim. Önemi kalmadı geçmişteki kırgınlıkların artık önümüze bakalım beraber diye haykırmak istedim yüzüne.

Eğer birine söylemedikleriniz varsa bazen o sözleri söylemek için geç olabiliyordu. Geç kalmıştım bunları ona söylemeye. Ya onu affettiğimi bilmeden giderse benden? Ben nasıl yaşardım bu vicdan yüküyle.

Ben onsuz nasıl yaşardım? On yıl boyunca görüşmemiştik ama bir yerlerde nefes aldığını biliyordum. Şimdi ise onun toprağın altında olduğunu bilerek nasıl devam edecektim nefes almaya? Ona nefes veren gözlerim sebep olmuştu ölümüne.

Farkındaydım orman takıntısının. Gözlerimin yeşilinin bir ormanı anımsattığınıda biliyordum. Etrafımdaki çoğu insan söylemişti bana bunu. Gözlerin bir orman gibi bakıyor, gözlerinde bir orman var derlerdi.

Loran'ın ofisindeki orman tablosunu, evinin her yerinin cam olmasını ve uçsuz bucaksız ormana baktığını hatırladım. Nefes aldığım yeri biliyorum ben demişti. Yanıma gelip yatmıştı geçen gece. Neden geldiğini sorduğumda ise nefes almak istedim sadece demişti.

Loran Ulusoy benim gözlerimle nefes alıyordu ve hayatında olmadığım on yıl da kendini ormanların içine hapsetmişti. Farkında mıydı bunların yoksa sadece içinden geldiği için sorgulamadan mı yapıyordu?

Öğrenmek istediğim çok şey vardı. Karşısına geçip o on yılda geçen her gününü dinlemek istiyordum onun. Her orman gördüğünde neler hissettiğini, bilekliğe bakınca içinden geçen düşünceleri, beni ona hatırlatan en ufak şeyde nasıl başa çıktığını, hepsini öğrenmek istiyordum.

Onu bana hatırlatanlarla ben başa çıkamamıştım. Gördüğüm her yerde o vardı. Yüzüme vuran güneşi hissettiğimde, her çocukluk anımda her yerde o vardı.

Loran Ulusoy'un saçlarını güneş mesken tutmuş gözleri ise kahve mavi ve yeşile bulanmıştı.

Mutlu olmak istiyordum artık. Sevdiklerimden kimseyi entrikalara kurban vermek istemiyordum. Basit şeylerdi aslında istediklerim ama içinde olduğumuz durumdan dolayı değişiyordu her şey.

Birinin yanıma benim gibi çöktüğünü hissettim. "İyi olacak kardeşim. Domuz gibi inadı var herifin. Bir bok olmaz ona." dedi Aren yanımdan.

Onun sesiyle kafamın arasındaki şehirden sıyrılmıştım. "Patron yarı yolda bırakmaz bizi." Baha'nın sesi sol yanımdan geldi.

Kafamı dizlerimden kaldırdığımda sağ tarafımdaki Aren'in yanında Lina'yı sol tarafımdaki Baha'nın yanında ise Mona'yı gördüm. Beşimizde acil kapısının önüne çökmüştük çaresizce. Ama bir eksiğimiz vardı ve onun yokluğu her yerde hissediliyordu.

"Keşke bana saplansaydı o kurşun. Hedefi o değildi ki bendim. Asrın beni vurmaya çalıştı." ettiğim sitem boşunaydı ama kendimi suçlamadan bir saniye bile duramıyordum.

"Arkın piçi yaşıyor mu acaba?" dedi Baha derin bir nefes vererek.

Ortalık çok karışmıştı. Loran ile ilgilendiğim için neler olup bittiğini bilmiyordum. Sis bombası atıldığı için görüşümde olmamıştı. Kollarımın arasında sevdiğim adamın vurulmuş bedeniyle gözlerim bağlı kalmıştım savaş meydanının ortasında. Orada kurşunlardan biri bana denk gelseydi gıkımı bile çıkarmazdım. Kendimi suçlu da hissetmezdim.

O kadar paramparçaydım ki... Bir parçam komada, diğer parçamın vücudunda hala zehirin izleri vardı, bir diğer parçamın ise sağ göğsünü kurşun delip geçmişti.

"Umarım geberip gitmiştir." dedi Mona bitkince.Hepimiz daha günün ortlarında olmamıza rağmen çok yorulmuştuk. Dün gecenin izleri üzerimizdeyken bir de bugün eklenmişti.

Gözlerimi sol tarafa doğru çevirip Mona ve Baha'ya baktım. "Sahi neler oldu orada? En son Asrın'ın Arkın diye bağırmasını duymuştum."

"Arkın bizim yokluğumuzu görünce anladı bir şeyleri." Arkın'ın gözlerinin sürekli etrafta dolaştığını hatırlıyordum. "Asrın'a bağırınca bir anda Sezen Hanım'ı çekti aynı zamanda." diye devam etti sözüne Mona. "Asrın seni vurmaya çalışınca bende Arkın'ı vurdum. Hedefim aslında sadece yaralamaktı ama ani hareketi yüzünden kurşunun nereye saplandığını bilmiyorum. Sonra Tuğra ve bizim çocuklar geldi. Çatışma ilerledi öyle. Zaten Savranlarda boş gelmemiş."

Kısacası ortalık yine kan gölüne dönmüştü. Bizim taraftan Loran vurulmuştu ama onların hanesenden de Arkın vurulmuştu. Eşit durumdaydık. Hayır. Biz üsteydik çünkü annem bizimleydi. "Annem nerede?"

"Tuğralarla güvenli bir yerde." diye açıkladı Baha. "Hala inanamıyorum Savran piçlerinin sizin kardeşiniz olduğuna."

Emin ol Baha ben daha kardeşlerim olduğuna inanamıyorum.

"Hangisi bize yardım etti acaba?" dedi Lina Aren'in yan tarafından biraz daha doğrulup bize dönerek.

Bıkkın bir nefesin ardından konuştu Mona. "İkiside birbirinden kötü. Gizli üçüz oldukları ihtimali daha gerçekçi ikisinden birinin bize yardım etmesinden."

Histerik bir şekilde güldüm bu cümleye. Üçüz. "Ortaya çıkacak bir kardeş daha görmeye hiç niyetim yok."

"Vallaha ben seninle başa çıkamıyordum. Bir de iki tanesi daha sardı başıma." diye gülerek homurdandı Aren.

Kaşlarımı çatarak ona baktım. "Ben küçükken sana hiç sarmadım valla. Boşa yalan atıp durma."

Gülerek kafasını salladı yavaşça "Doğru. Loran'ın peşindeydin çünkü. Piç ilk defa işe yaradı da kurtardı beni senden. Çok yaramaz bir çocuktun Alin. İki dakika yerinde durmuyordun."

Derin bir tebessüm yerleşti dudaklarıma. Ne zaman küçüklüğümü hatırlasam aynı tebessüm oluşuyordu dudaklarımda. En güzel anılarım onunla birlikteydi. Yeni yürümeyi öğrendiğimde bile evde onu kovalamaya çalıştığımı anlatırdı Ender Teyze. İnsanın yedisinde neyse yetmişinde de oydu gerçekten.

"Şimdide farklı olduğu söylenemez." dedi Lina, Aren'in Loran'ın peşindeydin cümlesine iğneleme yaparak.

Ona ters bir bakış attığımda bana öpücük yollayarak karşılık verdi. En yakın arkadaşımla konuşmam gerekenler vardı. Özellikle de silah kullanmayı nasıl bildiğine dair.

Bir süre sessiz kaldığımızda Aren tekrar konuştu. "Karşılık vereceklerdir."

"Versinler. Bizde aynı şekilde veririz karşılığını onlara." dedi Mona.
Baha sertçe Mona'ya döndü. "Kızım Arkın öldüyse Asrın asalağı bizi komple kurşuna dizebilir lan. Karşılık verecek biz kalmayabiliriz ortada."

"Güvenliği hat safhaya çıkarmalıyız." diyerek ayaklandı Lina. "Loran ameliyattan çıktığında odasının önüne adam yığmalıyız. Bunların ne yapacakları belli olmaz. Hatta doktorları bile sorgulamalıyız. Doktor satın bile alabilirler."

"O kadarını yapamazlar." dedi Mona.

"Nedenmiş?"

"Miraç hastanesi burası. Miraçlar ülke çapında sayılan ailelerden biri. Doktorların hiç biri bu hanenin altında çalışmaktan üç kuruş için vazgeçmezler." lensli gözleriyle Lina'ya baktı Mona.

"Tansel almıştır haberi." dedi Baha.

Mona bu sefer de Baha'ya döndü. "Almıştır ama hiç uğrayacağını sanmıyorum. Onunda işi başından aşkın duyduğum kadarıyla."

"Asena mıydı kızın ismi? Haberleri çıkmıştı magazin sayfalarında."diye sordu Baha.

Kimin hakkında konuştuklarını bilmiyordum ama Miraç soyadı bir yerden tanıdık geliyordu. Mona'nın dediğine göre hatırı sayılır ailelerden biriydi. Daha önce bir yerde görmüş olmalıydım.

"Evet."

"Piçe bak sen ne ara çıktın da içerden aşık oldun lan?"

"Hayat işte."

"Lan Mona." diyerek Mona'nın omzunu itekledi Baha.

Mona ters bir bakış atarak karşılık verdi Baha'ya. "Ne var?"

"Biz senin yanında birini ne zaman göreceğiz? Rahibe gibi kaldın kız başımıza."

"Siktir git Baha." diyerek göz devirdi Mona.

"Adam geldi dün seni dansa kaldırdı sende bugün vurdun lan adamı. Gelen tek talibini bile nasıl vurmayı başardın?"

"Yemin ederim seni Aydınların kızına kendi ellerimle götürürüm Baha. Nikah şahidiniz olur bir ömür mutluluklar dilerim."

"Üf tamam be." diyerek ofladı Baha.

Onların bu atışmalarına dahil olamayan biri vardı. Aslında keşke hepimiz tüm bunlardan uzakta birlikte bir yerde olup gülüp eğlenseydik.

Onun yokluğunu her hücremde hissediyordum. Nefret ettim bundan. Onsuzluktan nefret ettim. Kokusunu duyamamaktan, bulmaca gibi gözlerini görememekten, ona dokunamamaktan, gülümseyememekten nefret etttim.

"Lan kızıl şeytan senin doğum günün ne zaman?" dedi Baha gergince etrafta dolanan Lina'ya doğru.

Lina bir anlık durup bakışlarını yerden Baha'ya çevirdi. "8 Mart. Ne yapıcaksın?"

"Ulan dünya kadınlar gününde doğmayı nasıl başardın?"

"Ben doğuştan feministim tatlım. Boş konuşmada söyle ne yapıcaksın?"

"Bu salak herkesin doğum gününde o kişiye dünyanın en boktan hediyelerini almak gibi bir takım hobilere sahip de." diyerek kafasına vurdu Baha'nın Mona.

Aren gülerek uzun zaman sonra tekrar konuştu. "Ne aldın en son?"

"En son Buğra'nın doğum günüydü. Ona Tuğra'nın yüzünün basılı olduğu bir bebek aldım." sanki o anı hatırlamış gibi gülmeye başladı. "Var ya tepkisi inanılmazdı."

"Böylede otizimlidir oğlumuz." dedi Mona gülerek göz devirdiğinde.

Hepimiz gülmeye başladığımızda koridorun başında "Nerede o?" diye bağıran bir adamın sesi yankılandı. Anlık bir dürtüyle hepimiz oturduğumuz yerden ayaklandık.

Tuna Ulusoy öfkeli adımlarıyla burnundan soluyarak dümdüz buraya doğru yürüyordu. "Ne yaptın sen?" diyerek bağırdı üzerime yürümeye başlayarak.

Ne olduğunu idrak edemediğim sırada sertçe kolumu kavradı. "Sen öldüreceksin onu. Bir gün ölecekse bu senin yüzünden olacak." öfkesini kustu üzerime.

Geçmişin Gölgesinden

Dağılmış dalgalı saçlarının ardından korkarak bakıyordu yeşil gözlerinin ardından karşısındaki öfkeli adama. Önünde durdukları hastane odasının içinden çocuğun acıyla bağırışları geliyordu.

Alin ve Tuna Ulusoy dan başka kimse yoktu koridorda. Küçük kız karşısında duran adamdan korkuyordu. Aslında adamdan değilde adamın öfkesinden korkuyordu.

Alin ve Loran sadece bir kaç saat öncesinde birlikte bisiklet sürmeye çıkmışlardı. Aren ortaokula başladığı için ikisinden geç eve geliyordu artık. Bu yüzden yeni bisiklet sürmeyi öğrendiği için heyecanlı olan Alin Loran'ın elinden tutup onu dışarı sürüklemişti okuldan gelir gelmez.

Loran eğlenerek bisiklet sürüyordu fakat bir yandan tedirginlikle küçük kızı kolluyordu. Çok dikkatsizce sürüyordu çünkü Alin bisikleti.

Bakkala girmek için karşıya geçecekleri sırada Alin Loran'ın önünde ilerliyordu ve önünde duran caddeden çok hızlı arabalar geçiyordu. Alin bakkala Loran dan daha önce ulaşmak istediği için biraz daha hızlanmıştı.

Loran Alin'in durmayacağını sanarak bir anda hızlandığında Alin hızla geçen arabaları fark ederek fren yapmıştı fakat Loran'ın durmak için geç kalmıştı.

Çok yüksek olmayan bir süratle gelen araç Loran'a çarpmıştı. Küçük çocuğun ciddi bir yarası yoktu fakat sadece dizi dikiş atılması gerekecek kadar yarılmıştı.

Tuna Ulusoy'un öfkeli bakışları altında ezilen Alin biraz daha sindi oturduğu koltuğa. "Senin yüzünden oldu." diyerek küçük kızın kolunu kavradı sertçe. "Bir gün senin yüzünden ölecek. Onun sonunu sen getireceksin." diye haykırdı karşısındaki küçük kızın yüzüne.

Ender Ulusoy koridora girdiği gibi kocasının Alin'e bağırdığını görünce koruma içgüdüsüyle elini ittirdi Tuna'nın ve küçük kızı kendine doğru çekti. "Tuna ne yapıyorsun allah aşkına?" diyerek hafifçe bağırdığında Ender, Alin sığındığı güvenli kolların altında hala korkudan titriyordu.

Zihnin içine tek bir ses yankılanıyordu küçük kızın. "Onun sonunu sen getireceksin."

Henüz haberi yoktu ama kafasının içine işlenecekti bu söz. Ne kadar kazımaya çalışsada yok edemeyecekti.