11. bölüm · VEZA

11) Tercihler Ve Vazgeçişler

Herma .

VEZA 11. BÖLÜM- TERCİHLER VE VAZGEÇİŞLER-

Pes etmek istiyordum. Tüm bunları, hayatı, ihanetleri, gerçekleri hepsini geride bırakıp sadece mutlu olmak istiyordum. Kimse ölmesin kimseye veda etmeyeyim istiyordum.
Çok fazla uğraşmadan vazgeçmek lazımmış. Vazgeçmeden devam edilen her adımlar aslında bir parçamızı koparıyordu. Vazgeçmemek zor bir tercihti. Kaçmak ve pes etmek ise en kolay olanı. Zor olan koparılan parçalarına rağmen kanayarak devam edebilmekti. Ben bu kadar cesur değildim. Bir korkak gibi kolay yolu seçmek istiyordum.
Yanlıştı belki ama beni koruyacak olan tek yolun kaçıp gitmek olduğu gerçeği beni cezbediyordu. Kendimi ve sevdiklerimi korumanın yolu kaçmaktan, vazgeçmekten geçiyordu.
Mektupta yazanlara kulak verip vazgeçersem ne olacaktı?
Ya hiçbir şey bilmeden sadece aileme sahip olarak sessiz bir köşede sakince devam edecektim hayatıma. Annemin ihanetine göz yumarak yaşayıp gidecektim. Belki Loran ile iletişimimiz devam ederdi. Yıllar sonra kaybettiğim parçamla birlikte tamamlanırdım. Eğer bunu seçersem sırtıma saplanan ihanetlere göz yummuş, gerçeklerin üstünü örtmüş, yalancının mumunun sonsuza kadar yanmasına izin vermiş olmayacak mıydım?
Ya da tüm yaralara rağmen vazgeçmeden yürümeye devam edecektim yolumda. Kayıplar vermeyi göze alacak yalancının mumunun sönmesini sağlayacaktım. Acısıyla tatlısıyla tüm gerçekleri ortaya çıkaracaktım. Bir korkak gibi köşeye sığınmayıp tüm benliğimle mücadelemi verecektim.
Üçüncüsü ise ne olursa olsun anneme inanacaktım. İnsan büyüttüğü evladına yalan söylemezdi değil mi? Ya tüm her şey aldatmacadan ibaretse ve biz en başından beri doğruları göremediysek.
İlki bana yakışmazdı ama ikinciyi göze alabilecek kadar güçlü hissetmiyordum kendimi. En sevdiğim yolu kendimi kandırmayı seçtim.
Masadaki tüm bakışları umursamadan gözümün ucuna gelen yaşlara savaş vererek akmalarına izin vermedim. Çünkü biliyordum bir kere akarsa o yaşlar sonunu durduramayacağım bir göle dönüşecekti ve ben o gölün içinde boğulacaktım.
Titreyen ellerimi durdurmak için tırnaklarımı elimin içine batırdım ve ayağa kalktım.
Bir el bileğime uzandı “Alin iyi değilsin otur.” diyen Loran’a çevirdim bakışlarımı. Ela gözleri endişeyle bana bakıyordu. Sahi son günlerde çok endişelenmemiş miydi benim için?
Aren’e baktığımda yeşil gözleri sinirli bakıyordu bana. Aslında bana değil mektuba sinirlenmişti. Bir türlü bu işin içinden çıkamamak onu öfkelendiriyordu. Birde üstüne üstlük vurulmuştu. Bir kurşun kalbini es geçip gitmişti.
Lina’ya baktığımda kahverengi gözleri beni arkasına çekip tüm dünyadan korumak istercesine bakıyordu. Savaşın ortasındaki bir kalkan gibiydi. Sevdiklerini arkasına alıp her şeyden korumayı sanki kendine görev olarak bilmişti.
Mona’ya baktığımda lensli gözleri benim için endişeli gibiydi. Baha da aynı şekilde bakıyordu bana. İkisinide yeni tanımıştım ama hızlı kaynaşmıştık. Sanki yıllardır tanıyormuşum gibi hissediyordum.
Gözlerimi hepsinin üzerinde tek tek gezdirdikten sonra mektubu elimde daha sıkı kavrayarak dış kapıya doğru yöneldim. Kendimi bahçeye atınca soğuk hava dalgası çarptı yüzüme. Bahçedeki tüm korumaların bakışları bana döndüğünde bir tanesinin yüzü tanıdık geldi.
Geçen gün evdeki kamera görüntülerini getiren Buğraydı bu. Arkamdan kapının açılma sesini duyduğumda Buğra’nın bakışlarıda arkama doğru dönmüştü.Esen rüzgarla birlikte içime işleyen parfüm kokusu geldi burnuma. “Alin gel buraya.” çaresiz sesi kulaklarıma doldu.
Hafifçe arkamı döndüğümde yalvaran bakışlarıyla göz göze geldim. “Nereye gideceksin?”
Sessiz kaldım.
“Dışarısı tehlikeli. Çıkmamalısın dışarı.” elini bana doğru uzattı. “Gel geçelim içeri birlikte çözelim.”
Sessiz kaldım.
Elini tutmayacağımı anlayınca dudaklarını birbirine bastırıp elini yavaşça indirdi. “Pekala. Çözmesekte olur. Ama gel içeri. Güvende ol.”
Sessiz kaldım.
Derin bir nefes aldı. “En azından bizim çocuklarla git.” dediğinde beni vazgeçiremeyeceğini anlamıştı. Kafasıyla Buğra’ya işaret verdiğinde bir araba tam önümde durdu.
Bakışlarını görmezden gelerek arabanın kapısını açtığımda arkamdan gelen sesini duydum. “Geç kalma olur mu? Daha yemek yiyecektik.” sessiz bir çocuk gibi çıkmıştı.
Bana ihtiyacı vardı. Bugün yaşananlardan sonra bana ama en çok da annesinin kokusuna ihtiyacı vardı.
Kafamı çevirip hafifçe gülümsedim. Bakışları dudaklarıma doğru kaydığında o da gülümsedi. Nasıl esnemek bulaşıcıysa benimde gülümsemem Loran için bulaşıcıydı. Ne zaman ona gülümsesem o da aynı şekilde bana gülümserdi.
Arabanın arka koltuğuna yerleştiğimde sürücü koltuğunda başka bir korumanın, onun yanında ise Buğra’nın oturduğunu gördüm.
Buğra ön koltuktan kafasını bana doğru çevirdi,“Nereye Alin Hanım?”
“Babamın yattığı hastaneye.” dedim uzun zaman sonra tekrar konuşarak.
Karşılık olarak hafifçe kafasını salladı ve arabanın hareket ettiğini hissettim.
Anneme son bir şans verecektim. Söyledikleri cidden beni inandırırsa vazgeçecektim her şeyden sadece babamın uyanmasını bekleyecektim. Tüm benliğim inanmak istiyordu anneme. Annesinin anlattığı her masala inanan bir kız çocuğu gibiydim. Ama annem bana hiç masal anlatmamıştı ki.
Eğer annemin yine yalan söylediğine inanırsam kimse beni vazgeçiremezdi bu yoldan. Gözüm kara bir şekilde gerçeklerin açığa çıkmasını sağlayacaktım. Yalancının mumuna üfleyen ben olacaktım.
Arabanın içini bir arapça şarkı doldurduğunda düşüncelerim bölündü. “Lan oğlum değiştir şunu.” dedi Buğra arabanın büyük ekranına uzanarak.
“Ben kullanıyorum şuan arabayı. Benim istediklerim açılacak.” arabayı kullanan adam Buğra’nın ekrana uzanan eline hafifçe vurdu.
“Abinim ben senin saygılı ol Tuğra.” diyen Buğra’nın sesi hava atar gibi çıkmıştı.
“Bir yaşla abilik mi olurmuş. Yürü git götümün abisi.” dedi Tuğra arabayı kullanmaya devam ederek.
Buğra’nın bakışları bir anda bana dönünce varlığımı unutmuşta yeni hatırlamış gibiydi. “Yalnız değiliz Tuğra. Küfretme abiciğim uslu çocuk ol.”
Tuğra mahcup bakışlarını bana çevirdiğinde aslında ikisininde ne kadar çok benzediklerini fark ettim.“Sorun yok.” dedim kısaca. Söyleyecek çok şeyim vardı ama sanki birileri gelip kelimelerimi çalmış gibi hissediyordum.
Aslında ben hep asıl aklımdan geçenleri dillendiremezdim. Düşündüğüm şeyleri ifade ederken ya eksik ya da yanlış söylerdim. İşte bu yüzden genellikle yanlış anlaşılır sonrasında doğrusunu düzeltmek için uğraşırdım. Bende zamanla çok açıklamamaya başlamıştım. Konuşmayıda öyle çok sevmezdim zaten. İnsanlar sordukça konuşurdum. Belkide bu yüzdendi kendimi yalnız hissetmem. Çünkü ben daha kendi cümlelerime bile yabancıydım.
“Alin Hanım geldik.” diyen Buğra’nın sesi beni kendime getirdi. “Teşekkür ederim.” diyerek arabadan indim. Beni bekleyeceklerini biliyordum. Hatta göz kulak olmak için hastaneye benim arkamdan gireceklerinden de emindim. Çünkü Loran dan böyle emir almışlardı.
Her ne kadar adımlarım geri geri gitmek istesede karşı gelip hastaneye girip babamın olduğu tarafa doğru yürüdüm. Annemin kahverengi saçları girdi görüş açıma. Üstünde yine aynı kıyafetler vardı. Eve gitmediği belliydi. Geceleri hastanede kalıyor olmalıydı.
Geldiğimi fark ettiğinde yumuşak bakışlarıyla döndü bana ve hızlıca sarıldı. Anlık gelen sarılma karşısında kendimi çok yabancı hissettim. Annem bana doğru düzgün sarılmazdı ki zaten.
Sarılmasına karşılık vermeden öylece durdum. Bir kaç saniye sonra benden ayrıldığında dolu gözleriyle bakıyordu bana. “Geleceğini biliyordum kızım.”
Kızım kelimesi nasılda yakışmıyordu ağzına son günlerde? Güç almak istercesine elimdeki mektubu sıktım elimde. Mektubun içindeki tüm suçlamalar elimin altında beni yakıyordu. İhanetin ateşi, yalancının mumu elimi yakıyordu.
“Anne.” dedim titrek bir sesle. “Sana sadece son kez soracağım. Tüm dürüstlüğünle cevap vermeni istiyorum tamam mı?”
Bakışları anlık bir sertleşti ama kendini hızlı toparlayıp yine yumuşak gözlerine çevirdi. “Tabiki kızım.”
Güç almak için derin bir nefes çektim içime “Babamı aldattın mı?” dediğimde gözlerini benden kaçırdı.
Cevabımı almıştım. Yalan söylemeyen insan gözlerini kaçırmazdı değil mi?
Bir süre sessiz kaldıktan sonra konuşmaya başladı. “Ne dersem diyeyim inanmayacaksın değil mi Alin?”
“Olay anlamak yada anlamamak değil anne. Sen anlat derdini inanıp inanmamak bana kalır.”
Gözleri öfkeyle parladı. “Siz zaten çoktan kararınızı vermişsiniz. Gördüğünüz bir mektupla annenizi karşınıza aldınız.”
“Sen bizim neler yaşadığımızı biliyor musun anne? Kurşunlandık anne biz.” boğazıma dikenli teller batmış gibi hissettim. “Aren vuruldu anne. Sebebi ne biliyor musun? Senin başının altından çıkan sorunların doğru mu yalan mı olduğunu anlamak için. Geldim karşına..” titrek bir nefes verdim. “Son kez geldim karşına sana soruyorum ama sen yine gerçekleri anlatmak yerine yalanı tercih ediyorsun anne.” sol gözümden akan yaşı hızlıca sildim. “Al bak buna.” elimdeki mektubu ona doğru uzattım.
Gözleri benim ve mektubun arasında gidip geldi. “Bakmak istemiyorum. Yine beni suçlayıcı sözleri okumak istemiyorum. Çünkü hepsi bir yalandan ibaret.”
“Öyleyse neden seni suçlamakta bu kadar ısrarcı bu kişi?” dedim acıyla.
Artık yalanlardan bütün kotamı doldurmuştum. Sonsuz güvenmem gereken kişi karşıma geçip hiç umursamadan yalanları dizerken artık midem kaldırmıyordu. Annemden midem bulanmaya başlamıştı.
Sessiz kalmaya devam ettiğinde tekrar konuşmaya başladım. “Bana bir keresinde nasıl bir anne olduğunu sormuştun hatırlıyor musun anne?”
Bir gece yarısı annem bana gelip nasıl bir anne olduğunu sormuştu. Bende cevap olarak normal bir annesin demiştim. Oysa söylemek istediğim ama dilimin ucunda kalan içime tıkılan o kadar fazla cümle vardı ki.
“Hiçbir zaman iyi bir anne değildin. O zaman çok söylemek istemiştim ama söyleyememiştim. Babama çok kez seni seviyorum dedim ama sana bir kere olsun söyleyemedim anne. Çünkü garip geldi hep. Hayır sorun bende değildi sorun sendeydi anne.” dedim korkusuzca. İçimdeki küçük Alin’in kapıların arkasına sığındığını hissetim.
“Sen nasıl..” elini kaldırıp sağ yanağıma vurduğunda tokadın acısı en çokta ruhumu acıttı. “Nasıl hadsizce konuşabilirsin benimle? Tüm hayatımı verdim size. Tüm ihtiyaçlarınızı karşıladım büyüttüm. Geçmiş karşıma nasıl böyle konuşabilirsin.”
Acıyla gülümsedim. “Hep ihtiyaçları karşılamanın yeterli olduğunu sandın anne ama hiçbir zaman yetmedi bu. Yedirdin içirdin ama kalbimizdeki boşluğu hiçbir zaman doldurmadın. Hiç anne sevgisi ihtiyacını düşünmedin. Son bir şans vermiştim sana içimde. Sorgusuz sualsiz inanmaya hazırdım ama yine kendinden itmeyi seçtin anne.”
Ağzını açıp konuşacağı an onu susturup devam ettim. “Şimdi babamın yanına uğrayacağım sonrada gideceğim bu hastaneden. Her şeyi göze alıp ulaşacağım gerçeklere. Umarım bir gün gerçekleri anlatırsın anne.”
Öfkeyle bakan gözlerini görmezden gelerek hızlıca babamın odasına girdim. Yine beyazların içinde birçok kablo vücuduna bağlanmış bir şekilde yatakta gözleri kapalı yatıyordu.
Yine kaçıp gitmek istedim onun bu halini görmemek için. Kendime engel olup yatağın yanındaki sandalyeyi çekip oturdum.
Soğuk elini elimin içine hapsedip ısıtmaya çalıştım. “Çok korkuyorum baba.” gözyaşlarımın akmasına izin verdim. Çünkü burada kendimi korumama gerek yoktu.
“Uyanman gerekiyor. Sen olmadan o kadar da güçlü duramıyorum.” bakışlarımı odanın içinde gezdirdiğimde küçük camdan annemin beni izlediğini gördüm. Göz göze geldiğimizde hızlıca kendini yan tarafa çekip gözden kayboldu.
“Aren vuruldu biliyor musun? Çok korktum ona da bir şey olacak diye. Yoruldum baba. Çok yoruldum hemde.” titrek bir nefes çektim içime. “Tuna amcayı gördüm yıllar sonra. Hiç değişmemiş.” aklıma Loran’ın o dağılmış hali geldi. “hemde hiç değişmemiş.”
Elimin içindeki soğuk elini daha sıkı kavradım. “Özür dilerim baba. Uyandığında sana söylemek zorunda kalacağım acı gerçekler için özür dilerim. Ama her şeye rağmen uyan olur mu?” gözyaşlarımın yanaklarımı daha da fazla ıslattığını hissettim. “Uyanmazsan ne yaparım bilmiyorum. Kaçmak istiyorum baba. Kurcalamak istemiyorum. Anneme son bir şans vermiştim.” yanağımdaki sızıyla gülümsedim. “Sezen Hanım yine şaşırtmadı. Sırf ona inat devam edeceğim ama. Ona inat savaşacağım.”
Derin bir sessizliği babamla paylaştım saatlerce. Solgun yüzünü seyrettim öylece. Konuşamadım sadece susabildim. Son kez yanaklarından öperek odadan çıktım. Soğuk hastane duvarları arasında bir köşede oturmuş kırmızı gözlerle bana bakan annemi gördüm. Bakışlarını görmezden gelerek dışarıya çıktığımda Tuğra ve Buğra arabaya yaslanmış sohbet ediyorlardı.
Yanlarına doğru yaklaştığımda aynı tondaki kahverengi gözleri bana döndüğünde kendilerini hızlıca toparladılar. Buğra hızlıca kapımı açtı. “Buyrun Alin Hanım.”
Teşekkür etmek için hafifçe gülümseyerek arka koltuğa yerleştim. Buğra kapımı kapattıktan sonra Tuğra’ya bir şeyler söyleyip kafasına vurdu. Başka bir zamanda bu ikiliyle muhabbet etmek istiyordum.Tuğra ve Buğra da arabaya yerleştikten sonra yol altımızdan akıp gitmeye başladı.
Omuzlarıma tüm hayatın ağırlığı yüklenmiş gibi hissediyordum. Aren’in vurulması, Tuna amcayla yaşananlar, gelen mektup, annemin gözümün içine baka baka yalan söylemesi ve Loran’ın o hali. Hepsi bir bir yüklenmişti omuzlarıma. Dahada ağırları gelecekti biliyordum. Zaten insan bükülmeden dik durmayı öğrenemez ki. Dahada ağırları gelmeden dik durmayı öğrenemezdim.
Kafamı cama doğru yaslayıp yağmaya başlayan yağmur damlalarını izlemeye başladım. Camdan akıp giden damlalar sokak lambalarının yansıyan sarı ışıklarına karışıyordu. Yağmur damlaları beni geçmişin denizlerine götürdü.
10 Yıl Önce30.09.2015

“Anne gel orada bekliyorlar.” dedim elimdeki torbalarla anneme dönerek.
Birkaç gün önce aslında Ulusoy ailesi ile son kez görüşmüştük. İtalya’ya gideceklerdi. Bir kez daha görmek için can attığım ela gözlerle gerçekten tekrar buluşacaktım. Annelerimiz bir yat tutmuş ve tüm günümüzü o yatta geçirecek gecesinde de denizde kalacaktık. Babalarımız ise baş başa kalmayı tercih edip planımıza dahil olmamışlardı.
Ender Teyze ve Loran tekneye giden tahta yolun üzerinde bekliyorlardı. Torbaların ağırlığı artık kollarımı acıtmaya başlamıştı. “Aren al şunları. Kollarım acıdı.” diye sızlanarak poşetleri Aren’e doğru uzattım. Üzerinde siyah şortu ve siyah ince gömleği vardı.
Yeşil gözlerinin ucuyla poşetlere baktı “Biraz kol çalış çok cılızsın.” dedi ve Loran’ın yanına ilerledi. Annem de Ender Teyze’ye sarılarak selamlaştılar.
Torbaları yere bırakarak göz ucuyla Loran’a baktım. Altında yeşil bir şort ve beyaz gömleği vardı. Boynunda kolyenin boşluğu vardı. Yemekte masadan alıp sakladığım kolyesi. O akşam kolyeyi aldığım için şükretmiştim çünkü gidecekti. Ondan bir parça olması içimi rahatlatmıştı.
Aren ile sarıldıklarında gözleri beni bulunca hızlıca gözlerimi kaçırdım. Orta büyüklükteki bir yat duruyordu ve içinde bir kaptan bir tayfa vardı. Bizi gördüklerinde yardım etmek için yattan çıkıp bize doğru ilerlemeye başladılar.
“Alin’im gel bakayım buraya.” diyerek Ender Teyze bana sıkıca sarıldı. Sarılışına tüm içtenliğimle karşılık verdim. Ender Teyze’nin parfümü doldu ciğerlerime. Kokusu o kadar kalıcıydı ki sarıldığı kişinin üstüne siner günlerce gitmezdi.
Geriye doğru çekilip ela gözleriyle bana baktı ve iki yanağımdan da öptü. Loran’ın gözleri annesinden mirastı.
Tekneden gelen tayfa annemlerin poşetlerini alınca bende kendiminkileri almak için eğildim an bir el önüme doğru uzandı ve torbaları alıp ilerlemeye başladı. Sarı saçları güneşte parlıyordu. Her saç teli içimde bir yangın yaratıyordu ama onun hiçbir şeyden haberi yoktu. Ne acı değil mi?
O gün hepimiz teknenin bizim kabusumuz olacağını, Ender Teyzeyi kaybedeceğimizi bilmeden neşeyle ilerledik.
Tekrar dönebilsem o güne binmemek için her şeyi yapardım. Araba büyük bahçe kapısından içeri girdi. Yağmur kendini dahada hızlandırmış dışarda bir fırtına yaratıyordu.
Araba evin önüne park ettiğinde kaldırımın kenarında bir süilet gördüm. “Şemsiye ister misiniz Alin Hanım?” dedi Buğra ön koltuktan.
Yağmurda ıslanmaya ihtiyacım vardı. Şemsiye tutmak istemiyordum yağmura. “İstemiyorum teşekkür ederim Buğra.” dedim ve arabadan indim. Yağmur damlaları üzerime akıp gidiyordu. Daha şimdiden tamamen ıslandığımı hissediyordum. Evin önündeki kaldırımda oturan Loranla göz göze geldim. Sanki gittiğimden beri orada bekliyormuş gibi duruyordu. Küçük adımlarla yanına ilerleyip kaldırıma oturdum onun gibi.
Ela gözlerini üzerimde hissettim. Bakışlarını görmezden gelerek kafamı gökyüzüne doğru kaldırdım. “Bak Loran günün sonunda yine ikimizde aynı yerden yaralandık. Sence de kader değil mi bu?”
“Ben kadere inanmam Alin tesadüflere inanırım.” dedi solgun bir sesle. Yorulmuş gibi çıkmıştı sesi.
“Bütün bu tesadüflerde bir kader sayılmaz mı?” dedim yeşillerimi elalarına çevirerek.
Tahmin ettiğim gibi beni izliyordu. “Öyleyse birlikte yazılmış kaderimiz.” ela gözleri yanağımda oyalandı.
“Birlikte yazılmışsa yıllarca ayrı kalarak kaderin sınırlarını zorlamışızdır.” dedim gülerek.
“Ama bak yine bulduk birbirimizi bir uçakta.” derken bakışları hala yanağımdaydı. Sanki neler olduğunu çözmeye çalışıyor gibiydi.
“Tesadüflere inanmak kolaya kaçmaktır bence. Eğer kadere ya da tesadüflere inanırsan hiçbir şeyin anlamını anlamazsın. Çünkü dersin ki kaderimizde böyle varmış. Kaçarsın yani. Anlam aramak yorar insanı.” bakışlarımı tekrar gökyüzüne çevirdim ve derin bir nefes çektim içime.
“Bu kadar tesadüfün bir araya gelmeside anlamdır. Aslında hepimiz inansak bile bir şeylere yinede anlam arıyoruz. İnsan hayatı anlamlandırmadan yaşayamaz.” dedi tek nefeste.
“Haklısın aslında.” dedim ona bakarak.
“Sorsamda anlatmayacaksın değil mi Alin?” sesi çaresizlik doluydu.
Anlatmazdım. Ben çoğu zaman hiçbir şey anlatmazdım. Atardım içime öylece kalırdı orada.
“Yarın belki ama şimdi değil.”
Kaşları çatıldı “Aynı yerden yaralandık dedin.” gözleri yanağıma kaydı “Nasıl?”
Gözlerimi yoğun bakışlarından kaçırdım. Yanağımın sızısı aslında fiziksel değildi. İçimi sızlatıyordu. Anlatmadığım halde bile sadece sorulması rahatsız etmişti içimi. Ben kimse görmeden böyle hissediyorsam Loran herkesin içinde yaşamıştı bunu kim bilir nasıl hissetmişti.
“Nasıl düşünüyorsan öyle.” isteksizce dökülmüştü kelimeler ağzımdan. Tuttuğum gözyaşları kendini bırakarak yağmurla karışmaya başladılar.
Sarı saçları ıslak bir şekilde alnına dökülüyordu. Kendimi durduramayarak elimi uzatarak ıslak tutamlarına dokundum. “Bir çaresini bulur muyuz dersin?”
Yumuşak saçları ellerimin arasında kayıp gidiyordu. Islak kirpiklerinin arasındaki ela gözleri içime işliyordu.
Loran aslında yağmurdan korkuyordu biliyorum. Annesini kaybettikten sonra ne zaman yağmur yağsa kendini eve kapatır bir damla bile yağmur görmek istemezdi. Yağmurda her ıslandığında aslında bin kez daha boğuluyordu. Şimdi ise benimle birlikte yağmurun altında oturuyordu.
Saçlarındaki elimi bileğimden tutup parmaklarını bileklikte gezdirdi. Bana söz niyetine verdiği bileklikte gezdirdi. “Uyuyalım uyanalım yarın buluruz bir çaresini Veza.”
Daha fazla yağmur altında oturarak ona acı çektirmek istemiyordum. Fazlasıyla ıslanmıştık zaten. “Hadi girelim içeri.” diyerek ayağa kalktım ve eve doğru ilerlemeye başladım.Salona doğru girdiğimizde Baha ile Mona’nın ve Aren ile Lina’nın yan yana oturarak bir oyun oynadıklarını fark ettim.
“Sen şimdi sen bana nesin?” dedi Lina elindeki karta bakarak Aren’e doğru.
“Bu ne sikko anlatma şekli lan.” diye homurdandı Aren.
Lina bakışlarını karttan kaldırarak Aren’e bakıp göz devirdi. “Deli divaneydi cevap aptal kafa. İnsan kendisinin farkında olmalı.”
Aralarından geçip kenardaki koltuğa oturduğumda büyük cam arka tarafımda kalmıştı. Gözlerim Loran’ı aradığında burada olmadığını fark ettim. Yukarı çıkmış olmalıydı.
“Sen benim neyimsin?” diye tekrar sorusunu yöneltti Lina.
Aren’in yüz ifadesi alaycı bir hal aldı ve dudakları alayla kıvrıldı. Aren’i tanıyorsam birazdan çok güzel bir cevap verecekti.
“Ne olacak abinim tabiki.” dediğinde ben dahil herkes gülmüştü ama gülmeyen tek kişi Linaydı. Tırnaklarının ucuyla Aren’in kolunu cimcikledi “Hayır hıyar herif. Kölemsin.”
“Ne kölesi be. Anca rüyanda görürsün. Ama belki seks kölen olabilirim.” dediğinde bu sefer kızaran Lina olmuştu.
Kaşlarım şaşkınlıkla havalandı ben bile bunu beklemiyordum. Bu ikisi arasında cidden bir şeyler oluyordu ve konuşma zamanı giderek yaklaşıyordu.
Lina kendini hızlı toplarlayarak “Bana karşılık verince daha zevkli olmaya başladı Arencik.” dedi Lina alayla.
“Aranızdaki elektiriği kapatmazsanız burada çarpılacak olan bizleriz ve süreniz bitti.” dedi Baha eline masadan kartları alarak.
Mona baygın bakışlarını Baha’ya çevirdi. “Başla bakalım Baha.”
“Aha bu çok güzel.” bakışları hala karttaydı. “Loran’ın tiki olan şey ne? Çok dalgasını geçmiştik. Hatta doğum günü pastasının tam üstüne koymuştuk geçen sene.”
“Limon.” dedi Mona hızlıca.
Doğruydu. Loran’ın limona tiki vardı ve gördüğü an midesi bulanmaya başlıyordu.
Oturduğu yerden uzanarak Baha’ya yanaştı Aren. “Ciddi misiniz? Tepkisi neydi çok merak ediyorum.”
“Ne olacak? Pastayı ikimizinde suratına yapıştırdı sonrasında iki gün bizimle konuşmadı. Evin anahtar kilidini değiştirdi piç herif. Otelde yattık iki gün.” yüzünü buruşturdu Baha.
“Yalnız pasta güzeldi.” diye atladı Mona.
Baha kafasını sallayarak Mona’ya döndü. “Baya iyidi hemde.”
“Alin Hanım.” diyerek salona Buğra girdi.
Gözleri endişeli bir şekilde bana bakıyordu. “Efendim Buğra.”
Elinde bir zarfı tutarak bana doğru uzattı “Bu size gelmiş efendim.”
Hızlıca kalktığım yerden doğruldum ve elindeki zarfı alıp hızlıca açmaya başladım. Zarfı açan ellerim titriyordu. “Lütfen bu sefer başka bir şey olsun.” diye fısıldadım kendi kendime.
Bir iyilik daha yapıyorum şimdi size. Yarın Çırağan Sarayında verilecek bir balo var. Babanıza kaza yaptıran ve annenizin arkasında bıraktığı çocuklar orada olacak. Tüm gece şansınız var o kişileri bulmak için. Nasıl bulacağınız size kalmış. Yine birçok şeyi göze alarak yazıyorum bunu. Belkide içimde hala bir merhametli taraf olduğundan. İleride görüşmek dileğiyle,
A.S

Annemin geride bıraktığı çocuklar. Ben hayattayken bile annesiz büyümüş gibiydim ama annem en azından bizimleydi. Bir de annesi hayatta olmasına rağmen geride bırakılanlar var. Üvey kardeşlerim…
Hayat herkese farklı yönden vuruyordu. Belkide annemin bana yaptığı annelik onlara iyi gelecekti. Ya da onların anne yokluğu bana iyi gelecekti. Birinin yarası bir başkasına merhem olabilirdi.
Gözlerimi mektuptan kaldırdığımda tüm gözlerin bana baktığını fark ettim. Elimdeki mektubu sehpanın ortasına koyarak adımlarımı gerilettim.
Aren’in yeşil gözleri yüz ifademi inceler gibiydi. “Okuyabilirsin kardeşim. Diğerleri kadar kötü değil.” dedim ve merdivenlerden yukarı çıkmaya başladım.
Odama girdiğimde eşyalarımın yatağın üzerinde olduğunu fark ettim. Aslında ben daha önce odama girmemiştim. Kıyafetleri Lina koymuş olmalıydı. Kapıdan girer girmez karşımda bir yatak vardı ve yatağın sol yanında bir dolap sağ yanında ise salondakiyle aynı şekilde duvar boydan boya camdan oluşuyordu. Yeşilin her tonunu barındıran bir orman tablo gibi camın arkasından görünüyordu.
Üzerimdeki kıyafetler ıslanmış ve vücudumu ikinci deri gibi sarmıştı. Islak kıyafetlerimi çıkarıp gri bir sweat ve eşofman giydim. Saçlarımın ıslaklığı şimdiden üzerime geçmeye başlamıştı.
Yorganı kaldırarak yavaşça yatağın içine girdim. Soğuk ve yağmur içime işlemiş gibiydi.
Üvey kardeşlerimin varlığını bilmek bile tuhaf gelirken bir baloda onları görecek olma fikri daha da tuhaf geliyordu.
Benziyor muyduk acaba? Gözleri ne renkti? Ya sevmezlerse bizi ya nefret ederlerse? Bizi sevmelerini isterdim.
Tanışmak istiyordum ama bir o kadar da korkuyordum yüzleşmekten. Annemin bıraktığı hasarları görecek olmak korkutuyordu.
Babamın bu hale gelmesinden sorumlu olan da o baloda olacaktı. Aslında babamın kazasından sorumlu olan kişi annemlerle ilgili tüm detayları bilen kişiydi. Sadece sorumlu olanı bulmakla kalmayacak aynı zamanda tüm gerçekleri öğrenebilme şansımız olacaktı.
Ben gitmek istiyordum. Belki bir kaç saat önceki Alin gitmek istemezdi ama ben şuan tüm benliğimle o baloya gitmeyi istiyordum. Annemin gerçek yüzünü tekrar tüm şeffaflığıyla görmek bana cesaret vermiş ve gerçeklerin arkasından yürümeye devam etmem gerektiğini bir kez daha hatırlatmıştı.
Bunca zaman yalanla büyütmüştü annem bizi. Yalancının mumunu söndürmek gerek değil mi?
Sabaha Karşı 04.22İlahi Bakış Açısı
Kafasındaki yorgunluk yüzünden bu saatte kadar gözüne uyku girmemişti Loran’ın. Odasının iki duvarıda tamamen camdan oluşuyordu. Sanki orman göremediğinde nefes alamıyormuş gibi hissediyordu yıllardır. Bu yüzden evini ormanın içinde seçmiş ve çoğu duvarı tamamen camdan yaptırmıştı.
Koltuğa oturmuş öylece saatlerdir ormanı izliyordu. Babasını düşünmüştü yanağındaki sızıyla birlikte. Yıllardır babasından uzakta durmak için her şeyi yapmış ama bir sözleşmeyle kendine tutsak etmişti babası onu. Babasına fark ettirmeden şirketi aklamaya çalışıyordu. Geçen gün kazandıkları ihale bu konuda onları bir adım ileriye taşımıştı.Alin’i düşünmeye başladı sonra. Orman gibi yemyeşil gözlerini düşündü. Kalbinde hissettiği duygular ona geçmişi unuturacak kadar güçlü olmaya başlamıştı. Son şansıydı bu biliyordu. Eğer Alin’in dediği gibi yolun sonunda pişmanlığını gösteremezse ona onu son kez kaybedecekti ve bir daha bulamayacaktı biliyordu. Alin’in bu konudaki kararlılığını ve geçirilmesi zor inadınıda biliyordu.
Bakışları bileğindeki bilekliğin yokluğunda gezindi. Bir yemin olarak vermişti ona bu bilekliği. Yıllarca geçirdiği gece krizlerinin sonunda ona güç veren bir orman ve bu bileklikti.
Yaşadığı tüm şeylere rağmen Alin’in dik duruşuyla gururlanarak hafifçe gülümsedi. Bugün aynı yerden yaralandık demişti. Aslında tüm gece bunun ne anlama geldiğinide anlamaya çalışmıştı.
Birinin ona vurabileceği ihtimali bile onu sinirlendirmeye yetmişti. İnsan nasıl kıyabilir ki o yemyeşil bakan gözlere?
İçindeki isteği bastıramayarak oturduğu koltuktan ayaklandı ve Alin’in odasına doğru ilerledi. Uyuyamayacaktı biliyordu. Uyumak için annesinin kokusuna ihtiyacı vardı. Aslında Alin’in yanında olmak onu uyutacaktı ama farkında değildi.
Tam karşısındaki odanın kapısını yavaşça açtığında dalgalı saçları yastığına dağılmış küçülerek uyuyan kızı gördü. Kocaman yatakta ufacık yer kaplıyordu. Loran her defasında onun bu kadar küçülebileceğine şaşırıyordu.
Yatağın yanına ilerlediğinde içinde vazgeçme isteği uyanmıştı ama burnuna dolan kokuyla birlikte yatağın içine çekilmekten durduramadı kendini. Yorganı kaldırıp yavaşça Alin’in yanına yerleşti aralarına mesafe koyarak.
Alin’in kaşları çatılmıştı. Kabus görüyor olmalı diye düşündü Loran kendi kendine.
Alin Loran’ın varlığını hissederek yavaş yavaş kendine geldi ama hala uykunun tutsaklığı içindeydi.
“Loran.” diye mırıldandı belirli belirsiz.
Loran büyülenmiş bir şekilde izliyordu Alin’in bu halini. Elin kaldırarak Alin’in yüzüne dökülmüş saçlarını yavaşça geriye doğru ittirdi. Aynısını o da yapmıştı Loran’a yağmurun altında. “Günün sonunda yine yanındayım Veza. Günün sonunda yine ormana ve bilekliğe sığındım Alin.”