14. bölüm · VEZA
14) Kendin Mi Sevdiklerin Mi?
VEZA 14.BÖLÜM - KENDİN Mİ SEVDİKLERİN Mİ?-
Bazı insanlar olurdu ve onları bir kez doğru düzgün görmeseniz bile aklınıza kazınırlardı ya ve nedenini bilmezdiniz işte karşımda gördüğüm üç kişi de bunun eseriydi.
Onları bir kaç günce ihalede görmüştüm. Aslında yüzlerini görmemiştim sadece babaları olduğunu düşündüğüm adamı görmüştüm. Öncesinde simsiyah olduğunu düşündüğüm saçlarına aklar düşmüştü. Gözleri çok keskin bir kahveydi ve birine normal bir şekilde baksa bile en sert bakışını atıyormuş gibi görünüyordu. Yanlış hatırlamıyorsam ismi Tahirdi.
Tahir olduğunu düşündüğüm adamın yanında babalarıyla aynı keskin gözlere ve bembeyaz tene sahip iki kişi duruyordu. Simsiyah saçları yüzüne dağılmış ve siyah olduğunu düşündüğüm gözlere sahip adamın bakışları Mona’nın üzerindeydi. Dövmeleri boynuna kadar ulaşarak ona daha tehlikeli bir hava katıyordu. Simsiyah takım elbisesi ve siyah saçları sayesinde karanlık tarafından ödüllendirilmiş gibiydi.
Tam yanında duran ve onunla aynı yüz hatlarına sahip kadına döndüğümde simsiyah elbisesi ve siyah saçları uyum içindeydi. Bu sert bakışlar ailede genetik olmalıydı. Aynı şekilde sert yüz hatlarıda. Sanki her an birini döveceklermiş gibi bakıyorlardı.
Savran ailesi ile Ulusoy ailesinin arasında olan bir düşmanlık olduğunu biliyordum. Loran bundan bahsetmişti. Babaların başlattığı bir savaştı bu ve çocuklarına miras kaldığı için onlarda aynı şekilde devam ediyorlardı. Ama Tuna amca koltuğunu tamamen Loran’a devretmişti. Tahir denen adamın hala yerinde olduğunu görebiliyordum. Henüz çocuklarına bırakmamıştı sırasını.
“Hayırdır Savran. Benim masamdan kız mı istemeye geldin?” dedi Loran aradaki sessizliği bozarak.
Gözlerimi ona çevirdiğimde ela gözlerinde daha önce görmediğim insanı korkutacak bir bakış vardı. Tamamen bir yabancı gibiydi. Savranlar ne kadar sert bakıyorsa Loran da aynı şekilde onlara meydan okuyordu.Baha rahatsızca yerinde kıpırdandığına Mona’ya doğru biraz daha yaklaştığını gördüm ve Loran ile aynı sertlikte Savranlara bakıyordu. Sanki onu korumak istercesine yanına yanaşmıştı. Mona’nın hem Baha hemde Loran için bir kız kardeş gibi olduğunu biliyordum. Kız kardeşlerini düşmanlarının ellerine bırakacak olmak onları haliyle rahatsız ediyordu.
Mona’nın ise gergin olduğunu hissedebiliyordum. Sert bakışları her zamanki gibi yerindeydi. O zaten hep aynı sertliğiyle bakıyordu dünyaya.
“Malum barış dansı Ulusoy.” dedi Tahir denen adam rahat bir tavırla.
“Onca masa varken neden benim masama uğradınız o zaman. Sizinle dans edecek bir kadın yok bu masada. Boşuna gelmişsiniz.” sesi içimi titretecek kadar buz gibi çıkmıştı. “Daha önce olmadı şimdide olmaz.”
Loran’a beni mi dansa kaldıracaklar diye sorduğumda sanki kim için geleceklerini biliyormuş gibi hayır demişti. Mona için geleceklerini zaten biliyordu. Öyle yada böyle izin vereceği de ortadaydı ama bunu kolay bir şekilde yapmayacağınıda gösteriyordu. İki tarafta bir şeyleri biliyordu ama birbirlerini zorluyorlardı. Köprünün üzerindeki iki inatçı keçi gibiydi bu aile.
Tahir alayla kaşlarını kaldırdı. “Büyük konseyin kurallarına karşı çıkmaz istemeyiz değil mi Loran?”
Bu adam ne kadar rahat tavır takınırsa takınsın soğukluğu asla eksilmiyordu. Sanki buz tutmuş bir adamdı ve karşısındakinide soğukluyla esir alıyordu. Böyle bir adamla büyümüş çocukların bu şekilde olması gayet normal bir durumdu.
“Büyük konseyin kurallarına her yatıp kaltığımda küfrediyorum Tahir. Sikimde olmayan şeyler ama babam için buradayım ve yaptığım her şey onun adına. Sizin olmasada bizim bir onurumuz var onu korumak benim görevim. Senin piçlerinin aksine.” dedi ceketinin yakalarını düzelterek.
Tahir, Loran’ın söylediklerine karşı ufak bir kahkaha attı ama sonrasında yüzü ürkütücü bir şekilde eski halini aldı. “Lakabın boşuna aslan değil Ulusoy. Özelliklede sen babanın küçük aslanıyken. Bilir misin şu şarkıyı; bir küçücük aslancık varmış…. Kırlarda koşar koşar oynarmış. Burası senin gibi küçük aslancık için yanlış yer Loran. Kırlarına geri dön.”
Tahir denen adamın ruh hastasının teki olduğu çok belliydi. İnsana rahatsız hissettiren ve arkasına bakmadan kaçıp gitmesini isteyecek kadar hareketleri vardı.
Loran çenesini sıktı. Babasından nefret ederken burada onu çok seviyormuş gibi davranmak zorundaydı ve az önceki gibi saçma sapan laflar duyuyordu. Tahir Savran bilmese bile Loran’ın kanına dokunuyordu. Ama bilmediği şey Loran’ın ne kadar iyi bir oyuncu olduğuydu.
“Kuşların senin kanatlarının altından çıktığı an bir aslan tarafından kanatları koparılacak.” ela gözlerini ikizlerin üstünde gezdirdi. “Çok güveniyorsan ikizlerine özgür bırak onları Tahir. Ne kadar uçabilecekler görelim birlikte. Çok dayanmazlar diyorum.” ela gözleri bu sefer Baha’ya döndü gülerek. “Sen ne dersin Baha?” Loran Mona’yı işin içine katmıyordu.
Baha’nın yüzünde alaycı bir ifade vardı. “Bende uzun süre vermiyorum patron. Yeni uçmayı öğrenen kuşlar ne kadar dayanabilirler ki?”
“Konuyu dağıtma da çok iyi olduğunu bir sefer daha görüyorum. Buraya aptalca hayvan muhabbeti yapmaya gelmedik.” dedi Tahir Baha ve Loran’ın dediklerini görmezden gelerek.
“Madem kız isteyeceksin benim masamdan. Cesaretli bir şekilde çık babanın gölgesinden karşıma dikil Arkın Savran.” ela gözleri adının Arkın olduğunu hatırladığım çocuktaydı.
Arkın bir adam atarak önce çıktığında gözleri hala Mona’nın üzerindeydi. Bir kez olsun koyu gözlerini çekmemişti Mona’nın üzerinden. “Dans et benimle Manolya.” diyerek elini masanın üzerinden Mona’ya doğru uzatmıştı. Sesi en az görünüşü kadar sertti.
Mona’nın gözleri bir Baha’nın bir de Loran’ın üzerinde geziniyordu. Bunu beklemediği belliydi. Aslında bunu burada Loran dışında kimse beklemiyordu. Loran ela gözlerini Mona’ya çevirerek kafasını çok belirsiz bir şekilde salladı. Mona mesajı almış gibiydi ve derin bir nefes vererek Arkın’ın uzattığı elini tuttu.
“Beş dakika Savran.” ela gözleri Baha’ya döndü. “Beş dakika sonrasında gelmezse ne yapacağını biliyorsun Baha.”
Baha gergince Mona’yı izlerken “Zevkle patron.” dedi.
Mona Arkın’ın yanına yanaştığında o an Arkın’ın takımındaki beyaz detayı fark ettim. Simsiyah takımı ve siyah gömleğine zıt bir şekilde beyaz bir mendili vardı. Mendilde bir işleme vardı ama küçük olduğu için ne olduğunu seçemiyordum.
Arkın ve Mona dans pistine doğru ilerlediğinde çoktan çiftlerin orta kısımda yer aldığını gördüm.
Tahir ve Asrın masadan ayrılmadan önce ikisininde bakışları yanıma doğru düştü. Anneme bakıyorlardı. Anneme döndüğümde gözlerinin Tahir denen adamda olduğunu ve gözlerini kaçırdığını gördüm. Neden anneme bakıyorlardı? Sonrasında ikiside arkasını dönerek gözden kayboldu.
“Bu neydi şimdi?” diye sordu Baha.
“Geleceklerini biliyordum. İhaleden sonra gövde gösterisi yapmak için böyle bir hamle yapacaklarından emindim. Tahir’in pis zihni beni şaşırtmadı yine.” dedi Loran gerginlikle bir nefes vererek.
Şimdi kendi gibiydi. Az önceki tamamen kendine yabancı olan kişi gitmiş tanıdığım Loran gelmişti.
“Zihniyetini siktiğimin herifi. Bir de şarkı söyledi ruh hastası herif.” diye söylendi Baha.
Loran göz ucuyla Baha’ya baktı ve pisti izlemeye koyuldu. “Mona bizi duyuyor musun?”
Piste baktığımda Evgeny Grinko’nun Carousel şarkısı ile dans eden çiftler arasında iki siyahlıyı seçmişti gözlerim. Mona hala ceketini çıkarmamıştı. Arkın’ın elleri Mona’nın belindeydi ve Mona da ellerini Arkın’ın boynuna dolamıştı. Bir o kadar yakın ama bir o kadarda uzak görünüyorlardı birbirlerine.
Mona yüzünü bizim olduğumuz tarafa doğru çevirerek Arkın’ın boynundaki elini doğal bir tavırla yavaşça kaldırmıştı. Bizi duyuyordu.
“Rahatsız hissettiğin en ufak anda geliriz. Unutma bunu. Zorunda değilsin hiçbir şeye. Büyük konseyde kurallarıda umrumda değil.” dedi Loran korumacı bir tavırla.
Mona’nın erkeklere olan tavrı ortadaydı ve arkasında yatan bir şeyler olduğuda belliydi. Loran Mona’nın rahatsız olduğu anda bu salonu birbirine katacağını biliyordum. Mona hakkında bilmediğim o kadar fazla şey vardı ki onun yanında yıllarımı geçirsemde o izin vermediği sürece hakkında hiçbir şey öğrenemeyeceğimi biliyorum.
Bir garson masamıza doğru yanaşarak hepimizin önüne birer şampanya bıraktı. Bu gece içki içmeyi istemiyordum. Ela gözlerine baktığımda hissetiklerimi göz ardı etmeye çalışırken bir de sarhoş olup tüm bu duyguları en yoğunluğuyla yaşamak istemiyordum. Çünkü insan sarhoş olduğunda içindeki tüm duyguları en uç noktalarda hissediyordu.
Annemin önünde duran şampanyasına doğru uzandığını gördüm. Yüzüne bakmak istemiyordum. Bakmasam bile varlığını her hatırladığımda yanağımdaki sızı kendisini gösteriyordu. Onu zaten buraya bir yem olarak getirmiştik ama henüz kimse bir adım atmamıştı.
Baha “Ben acıktım ya.” diye söylendiğinde hepimizin gözleri ona dönmüştü. “Atıştırmalık masasına harika şeyler var.” dedi Lina kafasıyla ileriyi işaret ederek.
“Hadi ya.” Baha gözlerini sıkıntıyla etrafta gezdiriyordu.
“Ne bakıyon öyle mal gibi. Gidip yesene.” dedi Lina gözlerini devirerek.
“Aydınların kızından kaçmaya çalışıyorum.” gözleri kurnazca Lina’nın üzerine döndü ve Lina’ya aniden kolunu atı. “ Yanımda seni görürse yaklaşmaz.”
Lina elini Baha’nın göğüsüne koyarak onu kendinden ittirdi. “Beni salak salak işlerine alet edemezsin. Hem kısmetimi kapatıyorsun.”
Aren’in yeşil gözleri ikisinin üzerinde gezinirken bir anda önünde duran şampanyayı alıp tek hamlede kafasına dikti. “Susamışım.”
“Hadi kızım valla bir kaç bişey yiyip geleceğiz.” diye ısrar etti Baha Linaya.
Lina göz ucuyla Aren’e kısa bir bakış attı. “İyi hadi tamam.” serçe parmağını Baha’nın yüzüne doğrulttu. “Ama bak bu iyiliğimi yaz kenara. Alırım rövanşını.”
Baha elini kaldırıp kısaca asker selamı verdi. “Başüstüne komutanım.”
“Beş dakikanız var.” diye homurdandı Aren.
“Gördün mü Bahacım?. Bazı mağaradan hala çıkamamış ayılar var böyle. “ dedi Lina gülerek.
“Haydi abicim haydi. Boş konuşma öleceğim şimdi açlıktan.” diyerek ellerini Lina’nın omuzlarına koydu Baha ve atıştırmalık masasına doğru ilerlediler.Loran ile göz göze geldiğimde hızlıca bakışlarımı dans pistine yönelttim. Yüzüne baktığım her an sadece bir kaç dakika öncesinde bana ne kadar yakın olduğu düşüncesi zihnimi durduruyordu. Ben ondan kaçmaya çalışırken beni dahada yakınına çekiyordu. Yine oynuyordu benimle. Yine gelip allak bullak ediyordu beni. O normal bir şekilde devam ederken olan hep bana oluyordu.
Arkın ve Mona’yı izlerken Arkın’ın eğilip Mona’ya bir şeyler söylediğini gördüm ama kulaklığa gelen hiçbir ses yoktu. Mona kendi tarafından mikrofonu kapatmış olmalıydı.
“Kim bilir neler diyor piç herif.” diyen öfkeli sesini duydum Loran’ın.
Gözlerimi ona çevirdiğimde anında ela gözlerini pistten üzerime yöneltti. Bakma öyle. Bu kadar yol katetmişken yine döndürme beni sıfır noktasına. Bakma öyle. Her şeyinmişim gibi bakma öyle. Bir ihtimal düşürme kalbime. Kurtulamıyorum sonra. Yapma Loran yapma….
Gözlerini hala üzerimden çekmemişken bana bir adım daha atarak yine sınır ihlali yaptı. Oysa tüm sınırlarım kendisiydi.
Eli bileğime dolandığında beni dans pistine doğru çekti. “Ne yapıyorsun Loran?”
Bu sefer ellerini belime yerleştirdiğinde bende mecburen ellerimi omuzlarına koydum. Dans ediyorduk. Ama neden?
“Dans ediyorum seninle.” dedi gözlerimin içine bakarak. Bu sefer gözleri, dudakları, her şeyi o kadar yakındaydı ki.
“Bu dans sadece düşmanlar için değil mi?” kaşlarım kalkmıştı.
Dudakları muzipçe kıvrıldı ve burnundan kısık bir nefes verdi. Yüzü o kadar yakındaydı ki nefesini hissetmiştim. “Bugün biz de düşman değil miyiz?”
Amacı neydi? Ağzından çıkan cümleler o kadar karışıktı ki asla ne demek istediğini anlayamıyordum. “Neyden bahsediyorsun sen?”
“Bende onu diyorum neden düşman gibisin bana bugün? Ne oldu Alin? Bir anda değişti her şey anlat bende bileyim.” bir eli belimden sıyrılıp dağınık topuzumdan çıkan bir saçımı kulağımın arkasına doğru ittirdi ama elini hale çekmemişti. Sonrasında kulağıma dokunduğunu hissettim. Sanırım mikrofonu kapatıyordu.
Şimdi anlatsam sana her şeyi. Hissetiklerimi söylesem sana ne yapabilirsin ki Loran? “Ben bir ayna gibiyim Loran. Biri bana ne yaparsa kendiside aynı şekilde yansımasını görür. Ben böyleysem kendinde aramalısın suçu bende değil. Düşman gibi davranıyorsam sana önce…” omuzundaki bir elimi kaldırdım ve işaret parmağımla ilk kalbine dokundum. “Önce burayı sorgula. Sonra…” bu sefer parmağımı kaldırarak sıcak dudaklarına yasladım. “Sonrasında da buradan çıkanları sorgula.”
Parmağımın ucu alev almış gibi yanıyordu ve bu hiç iyi değildi. Kontrolümü kaybediyormuş gibi hisediyordum. İçmediğim halde sarhoş gibiydim. Aşk sarhoşu.
Gülümseyerek gözlerini kapattı. “Hmmm bir sorgulayım bakayım.” kaşlarını çattı ve kafasını hafifçe geriye çekti. Nerdeyse gülecektim bu hallerine. “Bulamadım bende bir suç yok memur bey. Ben temizim.”
Gözlerini açtığında bende gözlerimi devirdim. “Hiçbir zaman görmeyeceksin değil mi?” Beni, gözlerine baktığımda yaşadığım duyguları, her acında yalnız kalma diye seninle düşen beni…. Hiç görmeyeceksin değil mi?
“Sandığından daha fazla şey görüyorum Veza. Geliyorum yanına itiyorsun beni. Biraz da sen gör beni.” dedi sitem edercesine.
“Seni ben itmiyorum Loran. Asıl sen beni itiyorsun. Söz veriyorsun süslü laflar konduruyorsun ağzına ama sonra ne oluyor… Bahçede telefonda…” susmalıydım. “Neyse ne ya. Boşversene.”Tutuşundan kurtulduğumda gitmeme izin vermedi ve tekrar beni geriye çekti. “Telefonda ne Alin? Getir sözünün devamını.” gözleri sinirle parlıyordu.
Öfkelenen ben olmalıydım o değil. “Bıraksana beni. Sevgilin nerede senin. Yeşil mi mavi mi seçtin ya hani? Gitsene onun yanına. Belli var bir planınız.”
Gözleri hayretle bana bakıyordu. “Şimdi anladım ben seni. Kızım telefonda konuştuğum tasarımcı olan arkadaşımdı. Yeşil mi mavi mi derken senin elbisenin rengini seçiyordum ben orada. Sen fazla mı kafanda kuruyorsun acaba. Kitap falan yaz belli hayal gücün geniş çünkü.”
Nasıl yani? Ben bunca zaman her şeyi yanlış anlayıp yargısız infaz mı yapmıştım. Dibine kadar girmek isterken aramıza mesafe koymuş racon kesmiştim resmen çocuğa. Aferin Alin. Aferin. Kocaman bir bravo sana.
“Ben yanlış anlamışım o zaman.” gözlerimi kaçırdım utançla. “Ben sandım ki…”
“Sandın ki bunca işin arasında sevgili yaptım. Bölünebiliyorum çünkü ben. Bir parçamı kızın yanına gönderdim diğerini buraya hatta başka diğerinide şirkete yoladım.” alayla güldü. “Kızım sen deli misin? Bak soruyorum sadece. Öyleyse tanıdıklarım var yatırırız seni bir hastaneye.”
“Dalga geçme aptal.” dedim gülerek.
“Bak ben sana verdim bunu.” elini kaldırıp bilekliğin takılı olduğu yere koydu elini. “Bir yemin bu. Yola çıktık seninle. Başkası yok olamazda.” gözleri yeşil gözlerimin içinde kaybolmuş gibi bakıyordu. “Nefes aldığım yer belli benim.”
Sözleriyle birlikte zihnime bir anı düştü. Küçülerek yattığım yatakta birinin varlığını hissettim. Gözlerimi aralamak istedim kim olduğunu görmek için ama henüz o kadar uyanık değildim. Saat kaçtı billmiyordum ama etrafımı bir parfüm kokusu sarmıştı. Bir el hissetim yüzümde sonrasında yüzüme döküldüğünü fark etmediğim saçlarım geriye doğru gitti. “Günün sonunda yine yanındayım Veza. Günün sonunda yine ormana ve bilekliğine sığındım.” diye rüya mı gerçek mi olduğunu ayırt edemediğim bir ses fısıldadı kulağıma. Sabah uyanınca duyduğum koku ve tahminlerim yanlış değildi. O gece cidden yanıma gelmişti. Her ne kadar inanamasamda bu olmuştu.
“Geldin…” diye mırıldandım kendi kendime. “Cidden gece yanıma geldin.”
Elini çeneme koyarak hafifçe yukarı kaldırdı. “Geldim.” Kendimin bile zor duyduğum sesimi duymuştu.
“Neden?”
“Nefes almak istedim sadece.”
Beni sevebileceği ihtimalini düşünmek bile zor gelirdi bana. Şimdi ise karşıma geçmiş bu ihtimalleri gerçeğe döndürecek sözcükler fısıldıyordu kulağıma. Tek istediğim bu rüyadan uyanmamak.
Tam cevap verecektim ki yanımızdan kopan bir gürültüyle birlikte aniden oraya döndük. Bir garson Mona’ya çarpmıştı ve tüm bardaklar yere düşmüştü. “Önüne baksana.” dedi Mona ters bir ifadeyle. Bir yandanda üzerindeki ceketi çıkarmıştı ve elleriyle üzerini siliyordu. Sanırım içkilerden biri ceketine dökülmüştü. Mona’nın üzerindeki elbisenin dantel detayları üst kısmındada devam ediyordu ve straplez bir şekilde bitiyordu. Cidden ona çok yakışmıştı.
Etrafımıza baktığımda müziğin bitiğini ve çiftlerin dağılmaya başladığını gördüm. O kadar soyutlanmıştım ki müziğin durduğunu bile fark edememiştim.
Garson özür dileyerek yerdeki kırıkları toplayıp gözden uzaklaştı. Mona da söylene söylene diğerlerinin olduğu masaya ilerliyordu.
“Mona neden ceketini çıkartmadı bunca zaman?” diye sorduğumda bizde pistten ayrılıp kokteyl masasına doğru ilerliyorduk.
“Genelde açık kıyafetlerle rahat hissetmez. Giymeyi sever ama önce kendini kapatarak ortama alışmaya çalışır ve sonrasında çıkartır. Kendini koruma içgüdüsü gibi bir şey.” dediğinde eli belime dolanmıştı bile.
“Neden böyle bir alışkanlığı var ki?”
“Bunu benim anlatmam doğru olmaz. Belki bir gün kendi anlatır.”
“Anladım.” diyerek kafamı salladım.
Masaya geldiğimizde Baha ve Lina da buradaydı. Baha’nın rahat tavırlarına bakılırsa kurduğu plan işe yaramış olmalıydı. “Ne dedi bir şey dedi mi o it?” sorusu çatık kaşlarıyla etrafa bakan Mona’ya yönelikti.
“Ne diyecek aynı kafa ütülemesini yaptı işte.” diye cevap verdi sinirli bir sesle. Mona Arkından hiç haz etmiyormuş gibiydi.
Baha Arkın’a söylenmeye devam ederken bir kol beni kendine doğru çektiğinde gözlerim ela gözlerine düştü. Az önceki konuşmamız aynı şekilde zihnimde yankılanmaya devam ediyordu ve uzun zamanda bunu atlatabileceğimi düşünmüyordum. Bendeki gücü böyleydi işte en ufak hareketi bile çıkmıyordu günlerce aklımdan. “Ne olduda yine uzak duruyorsun benden?” dedi gözlerime bakarak.
Uzak mı duruyordum? Fark etmemiştim bile bunu o söyleyene kadar. Bunca zaman ördüğüm duvarlarda salakça bir yanlış anlaşılmadan dolayıydı ve bundan gerçekten utanç duyuyordum. “Durmuyorum.” dedim gülerek.
Gözleri gülümsememe düştüğünde o da gülümsedi. İşte Loran Ulusoy üzerinde benim gülüşümün etkisi. Eskiden hep düşünürdüm yüzü bu kadar yakın olsa nasıl hissederim diye. Hatırladın mı Ali abi? Bugünlerin hayalini kuruyorduk hep beraber. Aklıma geçen gün izlediğim bir videoda geçen replik gelince kendi kendime gülmeye başladım. Gözlerini hala dudaklarımdan çekmemişti ve tatlı bir bakışla beni izliyordu. Tatlı bakış? Loran ve tatlı bakış? Loran bana tatlı bakışla mı bakıyordu?
“Niye gülüyorsun kendi kendine?” ela gözlerini bir anda benden çekmiş etrafa bakmaya başlamıştı.
“Hiç aklıma bir şey geldi.” dedim hala gülmeye devam ederek.
Kafasıyla beni onaylamıştı ama dikkati dağılmıştı. “Ne oluyor?” bende onun gibi etrafa baktığımda insanların salonu bir anda terk etmeye başladığını gördüm.
“Nereye gidiyor lan bunlar.” diye homurdandı Aren.
İnsanlar koşaradım bir şekilde hızlıca dışarıya çıkıyorlardı. Birkaç ailenin hala durduklarını gördüğüm an da bir garson yanlarına yanaştı ve bir şeyler söylediğinde hızlıca salonu terk ettiler.
Loran yanımızdan geçen bir garsonun omzuna elini atarak onu durdurdu. “Ne oluyor burada koçum?”
“Abi emir kuluyum bilmiyorum.” dedi garson titreyen sesiyle. Buradaki herkes davetlilerin ne işlerle uğraştığını biliyor olmalıydı ki garson bu kadar korkuyor olmalıydı Lorandan.
Loran garsonun omzunu bıraktığı sırada bir ses yankılandı salonda. “Gösteriye hazır mısınız Aydora ailesi.” mekanik bir sesti. Sesini değiştirerek konuşuyordu.
Aren bir anda öksürmeye başladığında gözlerimi ona çevirdim. Elini yakasına atmış çekiştirerek öksürüyordu. “Ne oluyor lan bu siktiğimin yerinde.” dedi öksürükleri arasında.
Bir öksürme sesi daha yanımdan geldiğinde bu sefer hızlıca anneme döndüm. Titreyen ellerini bardağa uzatmış öksürerek su içmeye çalışıyordu. “Sezen Hanım iyi misiniz?” Buğra endişeyle anneme dönmüştü. Bugün o sorumluydu annemin canından.
“Merak etmeyin. Hızlı seçim yapan biriysen çok uzamaz bu mesele. Değil mi Alinciğim?” aynı ses tüm salonda yankılanmıştı.
Başlamıştı oyun. Bu gece buraya gelmemizin sebebi tam olarak burada başlamıştı ama benden ne istiyordu annem ve abim böyle öksürürken.
“Ne istiyorsun?” diye bağırdım çok yüksek çıkmayan sesimle.
“Gösteriye başlayacağız ama aramızda iki tane davetsiz misafir var.” dedi kulağı rahatsız eden sesle.
Gözlerimi salonda gezdirdiğimde masada tek başına oturan bir adamı gördüm. Tahir Savran zevk alırmış gibi gülümseyerek bizi izliyordu. Bir garson yanına yanaştı. “Efendim Arkın ve Asrın çoktan çıktı sizinde çıkmanız gerekiyor.” bizden başka kimse olmadığı için Çırağan Sarayının içinde garsonun sesi yankılanmıştı.
“Sizin can çekişmenizi izlemek için kalırdım ama ikizler beni bekler. Bir dahaki sefere artık Ulusoy.” oturduğu yerden ayaklanmıştı ve çıkmak için bizim masamıza doğru yanaşıyordu. “Ha bu arada.” kahverengi gözleri Loran’a sabitlendi. “Kuzuları yırtıcılardan koruyamazsın. İlk hatan hayırlı olsun Loran.” gülümseyerek yanımızdan geçti. “Sürüden ayrılmana bile gerek yok burada seni kapmaları için.” dedi ve kahkaha sesi tüm salonda yankılandı.
“Hasta piç.” dedi Loran arkasından bağırarak.
“Biri çıktığına gelelim diğer davetsiz misafirimize.” sesini değiştirdiği için kadın mı yoksa erkek mi olduğu anlaşılmıyordu.
“Bizden başka kimse kalmadı neyden bahsediyorsun sen?” diye bağırdı Baha.
Aren ve annem hala öksürmeye devam ediyorlardı ve artık ikisininde yüzü kıpkırmızı olmuştu. Nefes almakta zorlanıyorlardı.
“Sana bir şey olmasını istemeyiz değil mi kızıl prenses?” dediğinde masadaki herkesin gözleri Lina’ya döndü.
Kahverengi gözlerinden anlamadığım bir duygu geçti. “Orosbu çoçuğu ne prensesinden bahsediyorsun?” dedi bağırarak.
Bir garson Lina’ya yanaştı. “Beni takip edin lütfen.”
Lina öfkeli gözlerle garsona bakıyordu. “Hiçbir yere gitmiyorum.”
“Biraz daha zorlarsan seçime fırsat kalmadan Aren ve Sezen de ölecek. Bunu mu istersin prenses?”
O yapmıştı. Aren ve annemi zehirlemişlerdi. Masada alkol alan sadece ikisi vardı. Bir zehirin insanı öldürmesi çok sürmezdi ne istiyorsa hızlı olmalıydık. Lina’ya döndüm. “Lina lütfen. Vakitleri daralıyor çıkman lazım.” dedim yalvarak. Bir yandanda Aren ve annemi kontrol ediyordum ama ikisininde durumu gittikçe daha kötü oluyordu.
Kahverengi gözlerini Aren’e çevirdi ve sıkıntılı bir nefes verdi. “Buradan çıktığınızda karşımda iki yeşil gözlü Aydora görmek istiyorum. Hemde sağ bir şekilde.” dedi ve garsonun yönlendirmesiyle birlikte gözden kayboldu.
“Ne istiyorsun amınakoduğumun çocuğu?” diye bağırarak elini beline atıp silahını masaya koydu Loran.
Onun bu hareketiyle birlikte Mona ve Baha da aynı şeyi yaptı. Aren öksürmeye devam ederek elini yavaşça beline atarak silahını titreyen elleriyle masaya koydu. Son damlasına kadar dayanmaya çalışıyordu.
Annem öksürmeye devam ettiğinde artık ağzından kanlar gelmeye başlamıştı. Aren de bu daha başlamamıştı büyük ihtimal Aren’in cüssesinden dolayıydı. Korku her yanımı esir almıştı ama cesur olmalıydım. “Konuş artık görmüyor musun zamanları kalmadı?”
“Şimdi sevgili kardeşim sana iki cevabı olan bir soru soracağım.”
Kardeşim mi? Bu konuşan üvey kardeşlerimden biri miydi? Neler dönüyordu burada?
O sırada Loran ile göz göze geldiğimde onunda aklından aynı şeylerin geçtiğini bakışlarından anlayabilmiştim. “Bunu düşünmenin sırası değil. Önce onlar.” dedi bana yumuşak sesiyle. Haklıydı. Bunu düşünmeye devam edeceğim her an annemin ve abimin aleyhine olacaktı.
Mona’nın mırıldanan sesini duydum. “Tuğra içeri hemen.” fark ettirmeden kulaklıkla dışarıdakilere haber vermeye çalışıyordu.
“Ah siyahlar içindeki. Hepinizde olan kulaklığı fark etmedik mi sanıyorsun? Sinyal kesici var salonda. İstesenizde iletişim kuramazsınız.” bu sefer ses biraz daha arkadan gelmişti. Sanırım bir başkası konuşuyordu. Başkası değil. Diğer kardeşim.
Bir anda beyaz masa örtüsü kırmızıya boyandığında annemin kafası masaya düştü. Kan kusuyordu. Abimin yeşil gözlerine baktığımda artık onunda kanlı öksürmeye başladığını ve kuzey ışıkları gözlerinin kan çanağına döndüğünü gördüm. “Abi…” gözyaşlarım kendinden bağımsız akmaya başlamıştı.
Baha’nın annem ve Aren’e bakarak bir küfür savurduğunu duydum. Loran ise tepkisiz bir şekilde bakıyordu.
“Sorum geliyor sevgili kardeşim. Annen mi çok kıymetli abin mi? Yoksa…” Yoksa ne? Loran’nın ela gözleri bir anda üzerime çevrildi. “Kendin mi?”
Loran’nın bakışları tam sol göğsümün üzerindeydi. “Buradan çıkmayacak mıyım lan ben? Hangi deliğe saklanırsan çıkarırım seni oradan it oğlu it.” Loran’nın baktığı yeri görmek için kafamı eğdiğimde tam kalbimin üzerinde yeşil bir lazer gördüm. Annen mi çok kıymetli abin mi? Yoksa kendin mi? Sevdiklerin mi yoksa kendin mi? Seni sen yapanlar mı yoksa kendin mi?
Hikayenin başında demiştim dünyada üç tip insan vardır diye. İlki sadece kendini umursar. İkincisi her zaman sevdiklerini kendinden önceye koyar. Üçüncüsü ise tam aradaki dengeyi kuranlardır. Hep üçüncü olmak istemiştim. Ama nasıl kurulurdu buradaki denge?
“Loran bu sana özel. Kırmızı tercihimizde vardı ama yeşili seçtik. Sen seversin yeşili.” ses yakından geliyordu. Konuşan ilk konuşmayı yapandı. “Kırmızıyı Aren sever. Ama sana özel jest yapalım dedik yeşil yeşil.” bu sefer ses arkadan gelmişti.
“Siktiğimin piçleri. Neyin derdindesiniz lan? Bulunamazsınız mı sanıyorsunuz kendinizi?” dedi Loran bağırarak.
Ardından bir değil iki kahkaha sesi doldurdu salonu. İki kişiydiler. İki kardeşim vardı. “Seçimini hızlı yap Alin. Zaman daralıyor tiktak tiktak tiktak.”
Anneme baktım. Kafası artık tamamen masaya düşmüştü ve kanlar saçlarını boyamıştı. Bilinçsiz bir şekilde duruyordu. Buğra yanında onu sarsarak kendine getirmeye çalışıyordu.
Abime baktım. Ağzından kanlar akıyordu ve gözleri kapanmak üzereydi. Bir yanında Baha diğer yanında Mona onu dik tutmaya çalışıyordu.
Sonra kendime baktım. Tam kalbimdeki noktaya. Ağzımdan çıkacak tek bir kelimeyle paramparça olacaktım. Kurşun saplandığı gibi öldürecekti beni. Hızlı ve acısız denilebilir bir ölüm olacaktı. Tek bir seçeneğim vardı. Kendimi seçersem abim ve annem zehirlerek gözlerimin önünde öleceklerdi. Babamda komadaydı. Onlar giderse ailemden kimse kalmayacaktı. Böyle yaşamaya değer miydi?
Bak Alin yine aynı sorular soruluyor sana. Yıllar önce abinle oynadığınız bir mahalle oyununda da aynı soru sorulmuştu sana. Abini mi kurtaracaksın kendini mi? Ama o çocukça oynanan bir oyundu ve bu sefer denklemde annemde vardı.
Beni doğuran kadına baktım bir kez daha. Saçlarımı kesişi gelince aklımda saçlarımın acıdığını hissettim. Yaramazlık yaptığımda atılan tokatlar geldi aklıma. Yanağımın sızısı ele geçirdi bedenimi.
Güven kelimesinin karşılığı olan abime baktım bir kez daha. Artık gözleri açık durmuyordu ve o da annem gibi bilinçsizce yığılmıştı masaya. Mona elini boynuna koymuş nabzını kontrol ediyordu. Bak abi bu seferde sen kurtaramıyorsun beni.
Her hareketimi inceleyen ela gözlere çevirdim kafamı. Bakışlarımdan ne gördüyse bir anda önüme atlayıp kollarıyla bedenimi sardı. Sıcacıktı burası. Hep burada kalmak istedim. Ender Teyze geri gelse tüm bu olaylar yaşanmasa sadece birlikte olalım istedim. Rüyalarıma hapsolan çocuğu artık gerçek gibi hissetmek istedim. “Hayır Alin. Hayır, hayır, hayır.” diyen sesi geldi kulağıma.
“Ulusoy kızdan uzaklaşmazsan bu sefer ölen üçü olur. Tek bir yerde mi nişancı var sandın sen?” mekanik ses yine kulaklarımı doldurdu. Duymak istemiyordum ben artık bunu. Korku filminde gibi hissettiriyordu beni. Yirmi altı yaşımda bile korkuyordum ben korku filmlerinden.
Kafamı bir eliyle sıkıca göğsüne bastırmıştı. Diğer eli ise sırtımda sürekli bir oraya bir buraya hareket ediyordu. “Köşe kapmaca mı oynursun Loran sırtımda.” dedim alayla.
Öyle bir durumdaydım ki gerçeklik algımı yitirmiş gibiydim. Bir son vermek istiyordum buna. Ne olacaksa olsun. Kim kalırsa artık geriye.
“Kızdan uzaklaş Loran.”
“Rahat nefes aldırmayacağım size.” dedi ant içermiş gibi.
Bir anda sıcaklığın bedenimden kaybolduğunu hissettim. Bırakmıştı beni. Beni bırakana kadar bu olayın içinde bile güvende hissettiğimi anlayamamıştım.
“Son iki dakikan kardeşim. Zamanı tutamıyoruz ellerimizle üzgünüm.” dedi gülerek. Sesin hangisinden geldiğini bile ayırt edemiyordum artık.
“Ölürsem çok üzülür müsün Loran?” diye sordum ama gözlerim annemin ve abimin üzerindeydi.
“Çıkamıyorum. Elimden hiçbir şey gelmiyor.” dedi bağırarak. “Bir kez daha kurtaramıyorum sevdiklerimi.” Annesi. Ender Teyze.
“Söz Ender Teyze’nin elini bırakmayacağım bir kez olsun.” gözlerimi sonunda ona çevirmiştim. Bir yaş daha ıslattı yanağımı. Vermiştim artık kararımı. Üzügünüm ama hiçbir zaman üçünü tip insan olamayacağım. Ben her zaman ikincisiyim. Ela gözlerinin titrediğini gördüm.
“Durdur şunu. Al beni.” ela gözlerini etrafta gezdiriyordu. “Beni al bırak onları. Ne istiyorsanız vereceğim.” gözleri bir kameraya sabitlenmişti.
“Mevzumuz seninle Loran. Şansına küs tatlım. Son otuz saniyen küçük kardeşim.”
Yirmi dokuz, elimi boynumdaki kolyeye attım. Aslında iki kolye vardı. Yapraklı olan ve seneler önce ondan aldığım kolye.
Yirmi sekiz, gülümsedim kolyeyle oynayarak.
Yirmi yedi, ne kadar mutluydum o zamanlar.
Yirmi altı, herkes sağdı ve iki ailede mutluydu.
Yirmi beş, tek uğraşım dersler ve ona olan sevgimdi.
Yirmi dört, bir gece rüyamda görmüştüm onu o kadar etkilenmiştim ki tüm gün sanki gerçek gibi hissettirmişti.Yirmi üç, elimle bilekliği çıkardım.
Yirmi iki, “Loran.” diyerek bir elini tutum ve bilekliği avucuna bıraktım.
Yirmi bir, “Bak yolun sonuna geldik. Geri veriyorum bunu sana ama henüz duymadım özrünü.”
Yirmi, “Kalbini duydum o yeter bana.” elimle akan göz yaşımı sildim.
“Hayır Veza. Bitmedi. Daha çok yolumuz var seninle.” elimi tuttu sıkıca. Sıcak ellerini hissedene kadar ellerimin buz kestiğini hissetmemiştim.
On dokuz, on sekiz ve on yedi, ela gözlerine bakarak gülümsedim.
Sonrasında Mona’nı soğuk gözlerine çevirdim gözlerimi ve ona bakarak gülümsedim. Soğuk yüz ifadesi kırılarak bana gülümsedi. “Özür dilerim Alin.” On altı, on beş ve on dört.
Baha’ya baktım. “Loran’ı limonlarla rahatsız etmeyi unutmayın tamam mı?” dedim ve onada gülümsedim. On üç, on iki ve on bir.
Tam o sırada Baha’nın gözlerinden bir yaş aktığını gördüm. Ağlayarak gülümsedi bana. On, dokuz, sekiz ve yedi.
“Son saniyeler sevgili kardeşim.” ses salonu doldurduğunda bir tane kameraya bakarak gülümsedim. Hiç tanımadığım ve tanıyamayacağım kardeşlerime gülümsedim. Altı, beş, dört ve üç.
Aren ve annemin üzerinde gezdirdim gözlerimi ve göremeseler bile ikisinede gülümsedim. Her şey sizin için paramparça olmuş ailem. Daha çok parçalanacaksınız benden sonra. İki, bir ve sıfır.
Tam konuşacağım sırada bir gürültü koparak kapı açıldı. İçeri sayamayacağım kadar çok silahlı adamlar girmişti.
“Sen seçimini yapmadıysan biz yaparız Aydora.” dedi ve bir cızıltı sesi geldi. Bir anda nereden çıktıklarını anlamadığım adamlar Çırağan Sarayı’nın salonuna toplaştı. Bunlar kapıdan girenler değildi. Farklı bir ekipti.
Bir top sesi salonun ortasında yuvarlanarak bir anda patladı ve etrafı sis kaplamaya başladı.
Bir silah sesi yükseldiğinde aniden Loran beni kendisine doğru çekerek eğildi.
