13. bölüm · VEZA

13) Kalbe Örülmüş Duvarlar

Herma .

VEZA 13. BÖLÜM - Kalbe Örülmüş Duvarlar-
Üzerimden akıp giden sıcak su bile yetmiyordu kalbimi ısıtmaya. Aslında bunun sebebi o değildi. Bunların sebebi bendim.
En başta izin vermeseydim kalbime ulaşabilmesine şimdi tüm bunları hissetmek zorunda kalmazdım. Duyduğum konuşmadan sonra öylece dönüp hazırlanmaya başlayabilirdim. Ama şimdi izin vermiştim beni mahvetmesine. Neden?
Eskidende böyle değil miydi? Yanında gördüğüm her kızdan sonra geçer köşeye izlerdim onları çatık kaşlarımla. O zamanlarda başarabiliyordu beni mahvetmeyi, şimdide.
Hayır yıllar insanları değiştirmiyordu. Değiştiriyorsa da biz ikimiz zamana kafa tutup aynı kalmayı başarmıştık. Başka bir açıklaması olamazdı bu durumun. Ne de olsa tarih tekerrürden ibaretti. İnanmazdım bu lafa. Gelmiş geçmiş sonuç olarak. Niye aynı şekilde lanetlensin ki ömrümüz? Görüyordum şimdi tarihin tekerrür ettiğini, her ne kadar istemesemde.
Ya duymasaydım o konuşmayı. Aptal gibi ihtimal vermeye devam edecektim yanıma yattığına. Gerçekler acıydı ama insanın gözünü açıyordu. Aptal gibi davranmanı engelliyordu.
Daha birkaç gün önce söz vermişti bana. Bilekliğide bir yemin olarak takmıştı bileğime. Daha geçen gece… Konuşmuştuk yağmur altında. Birlikte yazılmış kaderimiz demişti şimdi de gidip sevgilisiyle konuşuyordu öyle mi?
Bu kadar çözülemez olmasından nefret ediyordum. Zaten onca bulmacanın arasındayken bir de onu çözmeye çalışıyordum. Bir anda altüst ediyordu beni, kalbimi. Ondan başkasına yer yokken kalbimde o nasıl gidip bir başkasını bulabiliyordu. Acımasızlık değil miydi bu?
Öyleyse bende söküp atmalıydım onu kalbimden.
Metal yuvarlağı döndürerek suyun akmasını durdurdum. Sanki kalbimide durdurabilecekmiş gibi.
Hızlıca vücuduma bir havlu dolayıp odama geçtiğimde yatağın üzerine bırakılmış siyah bir elbise pakedi gördüm. Loran’ın bahsettiği balo için kişiye özel tasarlanmış elbise olmalıydı bu.
Yüzüne baktığım duygularıma hakim olup sakin olmayı umuyordum. Kafamın içindeki tüm sorulara karşı sessiz olmalıydım. Hesap soramazdım ona. Çıkıp karşısına kimdi o kadın diye bağırıp çağıramazdım. Kimdim ki ben onun hayatında. Hakkım yoktu bunu yapmaya. Olmasını isterdim.
Dolaptan iç çamaşırlarımı çıkarıp giyindim. Yatakta olan elbise kılıfını elime alıp fermuarını açtım. İçinde koyu yeşil bir satenden oluşan elbise vardı. İyice kılıftan çıkardığımda gözlerim şaşkınlıkla büyümüştü. Muazzam derecede bir güzellikte elbise tutuyordum elimde. Göğüs kısmından omuzlarına kadar olan kısımda ince ince küçük tüyler vardı. Hayır tavus kuşu tüyüydü bunlar. Aynı şekilde ama daha büyük hali ise üç tane olacak şekilde uçuş uçuş tavus kuşu tüyleri yırtmaç ve belin arasında olan kısımda yerini almıştı. Şaşkınlık içerisinde elbisenin arka kısmını çevirdiğimde de sırt dekoltesi olduğunu ve ince bir saten kumaşın ön kısımla bağlandığını ve öndekilerden daha küçük bir şekilde tek bir tavus kuşu tüyünün olduğunu gördüm. Elbiseyi kim tasarladıysa her detayını düşünerek yaptığı belliydi.
Elbiseyi kenara koyarak banyoya geri girdim ve elbiseyle uyumlu olacak şekilde hafif bir makyaj yaptım. Saçlarımıda kuruttuktan sonra dağınık bir topuz yapmıştım. Odaya giderek elbiseyi dikkatli bir şekilde giymeye başladım. Aynanın önünde durduğum sırada kapı açıldı. Gözlerim aynadan kapıya doğru çevirdiğimde siyah mini elbisesinin içinde Mona’yı gördüm. Üzerinde her zamanki gibi bol bir deri ceketi vardı bu yüzden elbisesinin detayını göremiyordum ama ön tarafının dantellerden oluştuğunu görebilmiştim. Aynı şekilde deri ceketinin üzerinde de dantel detayları vardı.
Gözleri üzerimdeki elbisede geziniyordu. “Yeşilin daha önce birine bu kadar yakıştığını görmemiştim.” dedi samimi bir gülümsemeyle.
Bende aynı şekilde gülümsedim. “Teşekkür ederim.”
“Bende bunları bırakmaya gelmiştim.” elinde bir ayakkabı kutusu ve küçük kadife bir kutu tutuyordu. Yatağa doğru ilerleyerek elindeki kutuları bıraktı.
“Sağol.” diye mırıldandım kutulara doğru ilerleyerek. Ayakkabı kutusundan elbiseyle uygun olacak gold renginde bir ayakkabı çıktı. Bileğin üzerine ince bir kemer geçiyordu ve ön kısmında da ince bir detay vardı. Burnu açık bir topuklu ayakkabıydı. Yatağa oturup hızlıca giyerken Mona ise beni izliyordu. “Neden hep siyah?”
“Siyahı kirletememde ondan. Siyah başlı başına kirlenmiş bir renk çünkü.” dediğini duydum ayağa kalkarken.
Kendisinden bir çamurmuş gibi bahsediyordu. Sürekli gözleri hüzünlü bakıyordu. Kendisini tamamen değiştirmiş ve gizlemiş gibiydi. Onu bu kadar değiştirecek ne yaşamıştı ki? Kaza geçirdiğini ve geçmişini hatırlamadığını söylemişti. Unutmak kötüydü. Unutarak kimsesiz kalmak daha da kötüydü. Peki tüm bunlar yeter miydi bir insanı bu kadar mahvetmeye? Başka bir şeyler vardı, hissediyordum.
“Kendinden bir çamurmuş gibi bahsetme.” kadife kutuya uzanıp kapağını açtım. İçerisinde ayakkabıyla uyumlu altın bir kolye ve bir çift küpe vardı. Küpelerin ve kolyeninde ucunda bir yaprak vardı.
“Ben çok öncesinde kirletildim Alin.” diyen kasvetli sesi ulaştı kulağıma.
Sadece gözlerine bakabildim. Merak ettiğim çok şey vardı ama gözlerinden sorsam cevap vermeyeceğini görebiliyordum. Bende susmayı seçtim.Sessiz kalmama minnettarmış gibi gülümsedi ve sessizce odadan çıktı.
Kolye ve küpeleri taktıktan sonra üzerime uyumlu olacağını düşündüğüm beyaz bir kaban aldım. Bunun nereden geldiğini bilmiyordum ama biri balo için bırakmış olmalıydı.
Elbisenin askısına takılı olan takılarla uyumlu renkteki altın renginde küçük çantayı alıp içine gerekli eşyaları koyduktan sonra odadan çıkıp merdivenlere yöneldim.
Aşağıdan sesler geliyordu. Duşta uzun kaldığım için gecikmiştim ve hepsi benden önce hazırlanmış olmalıydı.
Aşağı indiğimde gözüme ilk çarpan Lina olmuştu. Üzerinde ona en çok yakışan kırmızı bir elbise vardı ve üzerinde siyah uzun bir kürk olduğu için elbisesinin detaylarını göremiyordum. Kırmızı rujunu sürmüştü her zamanki gibi. Kahverengi gözleri beni görünce yıllardır hiç değişmeyen içtenliğiyle aynı şekilde gülümsedi. Ona minnettardım. Benim yanımda olmak için işini aksatıp birlikte bu olayın peşindeydi. Üstelik kurşun yağmuruna tutulmuştuk ama yinede yanımdan gitmemişti.
Baha. Lina ile uyumlu olacak şekilde siyah takımının içine koyu kırmızı bir gömlek giymişti. Onu kısa zamandır tanıyordum ama sarkastik bir kişiliği vardı. Loran ile nasıl tanıştıklarını bilmiyordum ancak yıllardır yakın bir dostlukları gelişmiş olmalıydı.
Gözlerim hemen yanındaki Mona’ya çevrildi. Sert gözleri aynı şekilde bakıyordu etrafa. Onu tanıyor muydum emin bile değildim ama samimiyetini hissediyordum. Sadece duvarları vardı insanlara karşı ve o duvarları kolay kolay indirmediği belliydi.
Aren’in yeşilleri buluştu yeşillerimle. Üzerinde siyah bir takım ve beyaz gömleği vardı. Şaşırmamıştım buna. Aren renklerden nefret ederdi ve çoğunlukla dümdüz renkler giyerdi.
Aşağı indiğimden beri ela gözlerini üzerimden çekmeyen biri vardı. Loran Ulusoy. Yüzüne bakmak bile istemiyordum ama yinede baktım cehennemim olan yüzüne. Üzerinde lacivert bir takım vardı. Gözleri lacivert takımın etkisiyle biraz daha maviye kaymıştı. Nefret ediyordum her rengin onun üzerine bu kadar yakışmasına.
İfadesiz bir şekilde ona bakmaya devam ediyordum ama o gülümsedi. Beni öldürdün ve gülümsedin. Öyle mi?
Bu şimdi konuştuğun kadına ihanet değil miydi Loran? Bu gülümsemen sevdiğin kadına ettiğin bir ihanet değil mi? Sen ne zaman sadık kalmayı becerebildin ki zaten?
Gülümsemesinin zihnimde yer edinmesine izin vermemeye çalışarak görmezden geldim ve kapıya doğru ilerledim.
“Gergin hissediyorum.” dedi Lina yanıma yanaşarak. O sırada Buğra dışarıdan kapıyı açarak arabaların olduğu yere doğru ilerledi.
Haklıydı. Bende gergindim bu gece için. Her türlü şey ile karşı karşıya kalabilirdik.
“Eminim ol bende.” bahçenin ortasında durduğumuzda diğerleride bizimle birlikte çıkmıştı ve hepimiz lüks arabaların ortasında durup birbirimize bakıyorduk.
“Baha ve Mona.” diyerek gözlerini ikisi üzerinde gezdirdi Loran. “Siz ikiniz bizden sonra gireceksiniz. Belli bir süre dışarıyı kolaçan edin çocuklarla. İhtiyacımız olduğunda haber ederiz.”
Baha ve Mona onaylarcasına kafalarını salladıktan sonra ikiside ellerini yumruk yapıp birbirlerine çarptılar. “Seninle tehlikeye atılmayı özlemiştim ortak.” dedi Baha Mona’ya göz kırpıp.
Mona kaşları çatılmış bir şekilde bakıyordu Baha’ya. “Adam vururken bir daha salak salak şarkı söylemeye başlarsan namlumun hedefi sen olursun ortak.”
“Napayım bu işinde eğlencesi bu. İnsanlar bir kez ölüyor bende onlara unutulmaz bir deneyim yaşatıyorum.”“Öldükleri için hatırlayacak şeyleride kalmıyor ya Bahacım.” dedi Lina ikiliye bulaşarak. Lina’nın cümlesi biter bitmez Aren’in homurdanmasını duyabilmiştim bile.
Buğra ve Tuğra da yanımıza geldiğinde arkalarında bir kaç tane daha önceden evin etrafında gördüğüm adamlardan vardı.
Olabilecek tüm senaryolara hazırlanmış gibiydik. Hayır ben henüz kardeşlerimi görmek için hazır değildim.
Loran cebinden bir anahtar çıkarıp Aren’e doğru attığında Aren hızlı bir refleksle anahtarı tuttu. “Yedek olsun sende. Birlikte gideceğiz ama olabilecek bir aksaklığa karşı çocuklar başka araba daha getirecek.” dediğinde ela gözleri arkama doğru kaymıştı. Hafifçe arkama döndüğümde bir BMW’nin durduğunu gördüm.Aren karşılık olarak kafasını hafifçe sallamıştı.
Harika. En azından yalnız olmayacaktık. Onla aynı arabanın içinde yalnız kalabileceğimi düşünmek bile germişti. Yüzünü görmek hatta sesini duymak bile istemiyordum. Hayır. Sadece kendimi kandırmaya çalışıyorum.
Loran Vito tarzı bir arabanın kapısını açarak bindi. Peşinden Aren de girince Lina ile birbirimize bakıyorduk. “Önden ben geçeyim.” diye mırıldandım. Önden ben geçeyim ki ondan en uzak köşeye oturabileyim.
İçeri girdiğimde Loran’ın sol cam tarafında ve Aren’in de onun tam karşısında oturduğunu gördüm. En uzak köşe kesinlikle Aren’in yanıydı. Bu yüzden hızlıca Aren’in yanına yerleştim. Lina da sorgulayan bakışlarla Loran’ın yanına oturmuştu.
Ne kadar kaçabilecektim ki ondan? Kaçabildiğin kadar Alin, kaçabildiğin kadar.
Buğra ve Tuğra ön koltuğa yerleştiğinde araç ilerlemeye başlamıştı. Bizden sonra girecekleri için Mona ve Baha bizden ayrı gidiyorlardı.
“Bu davet normalde ne için veriliyor bulabildiniz mi?” diye sordu Lina Loran’a doğru.
“Özel bir davet değil. Liderlerin olduğu ve barış adına her yıl düzenlenen bir balo. Ulusoylar adına zaten bir davet gönderilmişti.”
Onu dinlerken bakmamak için tırnaklarımla oynamaya başlamıştım. Liderler mi?
Lina tam aklımdan geçenleri okumuş gibi “Liderler mi?” diye sordu.
“Fabrika sahipleri, şirket sahipleri, yemek zincirleri sahipleri gibi birçok lider. Temiz göründüğüne bakma hepsinin altında ya kara para aklama yada silah kaçakçılığı gibi bir çok pis iş dönüyor. Balonun ismide sözde barış adına zaten. Kimsenin bir barış yaptığı yok herkes birbirini yiyor bu camiada.” dedi düz bir sesle.
Pis işler mi? Ulusoylar da bu baloya davetliyse yaptıkları işin çok da temiz bir yanı yok demektir. Farkındalığımla birlikte kafamı kaldırıp bakmamak için daha büyük bir çaba içerisine girdim. Loran’ın karanlık işler yaptığı gerçeği tuhaf geliyordu. Peki Tuna Amca? Yıllardır bu işlere giren o olmalıydı.
Lina da benim gibi bir sorgulama içerisinde olmalıydı ki sessiz kalmıştı. En nihayetinde sessizliği bozan Loran oldu. “Neler düşündüğünüzü biliyorum. Bizim şirkette bu işlere batmış durumda ama başa geçtiğimden beri temizlemeye çalışıyorum babamın haberi olmadan. Kazandığımız ihalede bu adımlardan biri içindi.”
“Ne duruyorsun hala o adamın yanında. Bırak git her şeyi.” dedi Aren.
“Gidemem.” sesi çaresiz gibi çıkmıştı. “Bir sözüm var gidemem.”
Kaldır kafanı bak işte. Gör ne halde olduğunu. Oku gözlerinden hissetiklerini. Peki benim hissetiklerim daha doğrusu hissemediklerim ne olacaktı. Şimdi bulabilir misin bunada bir çare Loran? Çünkü ben bulamıyorumda.“İçeri girince plan ne?” diye sordu Aren.
Planı bilmiyorum ama uzun bir gece olacağı belliydi. Çok fazla şey olacaktı hemde çok fazla hissediyordum.
“Bekleyeceğiz. Tek bir planımız var o da zarar görmemek ve suçlunun kim olduğunu öğrenebilmek.” keşke sesinin kulaklarıma gelmesini engelleyebilseydim. Görmemek için gözlerini kapatırsın. Koklamamak içi burnunu kapatırsın ama kulaklarını kapatsanda duyuyorsun işte. Hissetmemek içinde kalbini kapatırsın. Göğsündeki taşla yaşarsın.
“ Ve üvey kardeşlerimizi bulmak.” dediğimde sesim güçsüz çıkmıştı.
Ela gözlerini üzerimde hissettim. O kadar yoğun bir duyguydu ki dayanamayıp kafamı kaldırmıştım. Ela gözleri tahmin ettiğim gibi ruhumu görmek istiyormuş gibi bakıyordu. Anlamıştı bir şeyler olduğunu. Ona sürekli bakan, gülümseyen kızın neden bir anda duvara dönüştüğünü merak ediyor olmalıydı.
Kafasını sallayarak beni onayladı. “Aynen öyle bir de onları bulmalıyız.”
“Sezen ne zaman gelecek?” Aren’in sesiyle gözlerimi ela gözlerden kurtarıp kardeşime çevirmiştim. Sahi annem ne zaman gelecekti?
“Baha ve Mona almaya gittiler. Mona hızlı araba kullanır bizimle aynı anda orada olur.” dediğinde bu sefer arabanın içini incelemeye başlamıştım. “Bu arada…” hareket ettiğini ve cebinden bir şey çıkardığını gördüm cebinden. “Bunu al. Hem kendin hem Lina için. İçeriye zaten eş olarak gireceğiz. Eşinden beş dakika ayrı kalamazsın diye bir saçma kural var. Haberiniz olsun.”
Tahminimce Aren’e bir silah uzatmıştı. Aren silah kullanmayı biliyordu çünkü silahlara saçma bir ilgisi vardı. Küçükken bile askere gitmek için bile can atıyordu silah kullanmak için. Bir tüfeğimiz vardı. Av tüfeği babam onu kullanmayı öğretmişti Aren ve bana. Yani az da olsa silah kullanmayı bende biliyordum.
“Duydun mu Arencik? İstesende beş dakika ayrı kalamazsın benden.” diyen Lina’nın sesi iğneleyiciydi.
“Güzel. Ayrı kalmak isteyen kim ki mandalina kafa?”
Köşe bucak kaçmak isterken beş dakikadan fazla ayrı kalamamak beni zindan edecekti ona. Yine. Neyse kaçamayacağımı bende biliyordum zaten.
“Buğra.” diyerek arabayı kullanan Buğra’ya seslenmişti.
“Efendim abi.”
“Sen Sezen Teyze ile gireceksin içeri.” o konuşuyordu bende arabanın duvarına bakıyordum. Duvar. Konuştuğu zaman karşısında gördüğüde bir duvardı artık. Hemde nasıl bir duvar? Kendini yıkıp ona ulaşmak isteyen ama yapamayan bir duvar. Neden? Onun yüzünden.
Yolun kalanı sessiz geçmişti ama ela gözlerin hapsinde olduğum için kafamın içi pek de sessiz değildi. Kalbinde sanki Alin.
“Abi geldik.” diyen Buğranın sesiyle kapımızın bir görevli tarafından açılması bir olmuştu.
Aradan ilk çıkan ben olmuştum. Soğuk hava yüzüme çarptığı gibi içim üşümüştü ama iyi gelmişti. Hem yaralayan hemde iyileştiren. Hayır yanlış bu. Seni yaralayan nasıl iyileştirebilir ki?
Çırağan Sarayının bahçesindeydik ve önümdeki bina cidden büyüleyici bir güzellikteydi. Hep içini merak etmiştim ama daha önce girme şansım olmamıştı.
“İlk gelişin değil mi?” diye bir ses geldi yanımdan. Yakınımdaydı. Hemde çok yakınımda. Tehlikeli bir derece.
“İlk.” dedim kısa ve net bir sesle. Sesim buz gibi çıkmıştı. Oysa içim yanıyordu benim. Özelliklede kalbim. Gözlerimi ela gözlerine çevirdiğimde zaten bana bakıyordu. Yapma. Sana olan nefretimi canlı tutmam lazım yaklaşma bu kadar diye ne kadar bağırmak istesemde sadece bakabildim. Anlar mısın gözlerimden Loran?
“O zaman bundan sonra gördüğün hiçbir mimari seni bu kadar etkileyemeyecek. Buranında laneti bu. Başka hiçbir şey aynı tadı veremeyecek sana.” dedi gülümseyerek. Neden hala gülümsüyorsun?Beni paramparça ettin ve gülümsedin öyle mi?
Zehir gibi parfümü sardı etrafımı. Şimdi bir anda elimle burnumu tutsam ne olabilirdi ki? O kadar değil sanki Alin.
Yorumunu cevapsız bıraktığımda belimi hafifçe tutarak girişe doğru ilerlemeye başladık. Üzerimde kaban olmasına rağmen alev almış gibi hissediyordum.
Uzaktan Baha ve Mona’nın da buraya doğru geldiklerini gördüm. Yanlarında lacivert bir elbise ve kabanıyla duran annem vardı. Yanağımın sızladığını hissetmiştim nedensizce. O da mı böyle hissediyordu babasına her baktığında?
Loran’ın gözleri annemle buluşunca belimdeki baskısının arttığını hissettim. “Geçelim içeri gelir onlar.” dedi sert bir sesle.
İçeriye doğru ilerlediğimizda kapıdaki görevli sadece ikimize baktıktan sonra hiç bir şey demeden kapıdan çekildi. Nasıl yani? İsim falan sormaları gerekmiyor muydu? “Hiçbir şey sormadılar.”
“Benim kim olduğumu biliyorlarda ondan. Diğerleri girerken isim soracaklardır.”
Çırağan Sarayı cidden çok büyüleyiciydi. Özelliklede içi dışarısından dahada öte bir güzelikteydi. Beyaz mermerle yapılmıştı ve kocaman bir salon vardı. Gösterişli giyimli kadın ve erkekler kokteyl masalarının etrafında yerlerini almışlardı.
Görevli ceketlerimizi almak için yanaştığında fırsat bulup Loran dan biraz uzaklaşarak kabanımı çıkartıp görevliye uzattım. Aynı şekilde Loran da kabanını çıkarıp lacivert takımıyla kalmıştı.
Elbisemin detayları artık göz önündeydi ve Loran incelemekten çekinmiyordu. “İyi bari bedeni doğru olmuş.” dedi alayla sesindeki beğeniyi gizleyerek.
“Neden tavus kuşu?” diye sormadan edemedim çünkü elbiseyi gördüğümden beri aklımda bu soru vardı.
Gözleri yeşil gözlerime kilitlenmişti ve çok yoğun bakıyordu. “Orman yeşili gözlerine kuşların en gösterişlisi yakışırdı.”
“Hepimiz için özel detaylar mı var?”
“Aynen öyle özel tasarım.” dediğinde boş bir kokteyl masasına yürümeye başlamıştık.
“Kim belirledi peki bunları?” gözlerimi etrafta gezdirmeye devam ediyordum. Yaşlı adamların yanına gencecik kadınları görmek midemi bulandırmıştı. Sorsan aşkın yaşı olmaz derlerdi bide.
“Gözlemlerimle ben belirledim.”
“Lina’yı ne kadar tanıyorsun ki gözlem yapabildin?” dedim kokteyl masasına çantamı bırakarak.
Gözleri her hareketimi takip ediyordu. “O kızın her şeyi kırmızı. Üç kilometre öteden biri bile anlayabilir bunu. Tanıyor olmaya gerek yok.”
Hareket ettikçe sırtımdaki tavus kuşu tüyünü hissediyordum. Garip bir dokusu vardı ve hoş hissettiriyordu.
“Ay kadının biri tuttu illa da saç boyanın numarası ne diye? Vallaha boğacaktım kadını. Doğal diyorum anlamıyor.” diyen Lina’nın sesi ortamıza düşmüştü. Böylelikle Aren ve Lina da yanımızdaydı ve uzaktan gelen Buğra ve annemi görebiliyordum. Baha ile Mona dışarıda olmalıydı. Böylelikle herkes yerinde konumunu almıştı.
“Yapaysında ondan.” Aren zevkle Lina’ya bulaşmaya başlamıştı.
Lina kahverengi gözlerini büyüterek Aren’e baktı. “Üstüme iyilik sağlık. Doğalım ben. Burada bir yapay varsa o da sensin.” işaret parmağını kaldırıp Aren’in gözlerini işaret etti. “Gözlerin lens bence. Böyle bir yeşil daha önce görmedim. İtiraf et. Hadi.”
Aren gözlerini devirerek cevap verdi. “Bir git be kızım. Uydurma bir yerlerinden bir şeyler.”
“Giderim bak görürsün.” dedi Lina tehditkar bir şekilde.
Aren kafasıyla ileriyi işaret etti. “Git bak nasıl beş dakika sonra yanında bitiyorum.”
İkisinin didişmesini görmezden gelip etrafı incelemeye koyuldum. Burada bir yerde kazanın sorumluları ve üvey kardeşlerim vardı. Bir kız gördüm yirmi yaşlarında olmalıydı. Yanında da kendinden biraz daha küçük görünen bir çocuk vardı. İkiside yeşil gözlüydü. Olamazdı ama. Annem bizden önce hamile kalmış olmalıydı onlara. Dolayısıyla ben küçük olamazlardı. Gördüğüm her benden biraz daha büyük insanlara karşı gardımı indirecektim, şüphelenecektim. Her ihtimal aklımı kurcalayacaktı.
Bir el belimi tutup kendine doğru çektiğinde düşüncelerim dağılmıştı. Parfüm kokusu zehir gibi doğdu içime. Karşımda ve fazlasıyla yakınımda olan ela gözler doğrudan bana bakıyordu. Kıyamet alarmları ötüyordu beynimin içinde.
Bir elini kaldırıp çenemle boynum arasında koyup biraz daha yüzümü kendine doğru çekti. Dudakları. Çok yakınlardı. Kalbim iki dudağının arasındaydı ve çok yakınlardı.
Yüzüme doğru eğildiğinde neredeyse dudaklarımız birbirine değecekti. Ela gözleri anlık bir şekilde dudağıma düştü ama tekrar gözlerime tırmandı. Sonrasında biraz daha yaklaştığında bu sefer ılık nefesini kulağımın altında hissediyordum. Her hücrem onu ittirip kendimden uzaklaştırmak istiyordu ama sanki felç geçirmişim gibi hareket bile edemiyordum.
“Bunu unutmuşum.” diye fısıldadığında tüm nefesini hissetmiştim. İçim de hissetmiştim. Boynumdaki elini yukarı kaldırdığında kulağımda soğuk bir şey hissettim.
Geri çekildiğinde sıcaklık anında vücudumu terk etmişti ve sarhoş olmuş gibi hissediyordum kendimi. Yüzüne baktığımda onda da bir afallama olduğunu görmüştüm ama kendini hızlı toparladı.
“Bu ne?” dedim içime kaçmış sesimle elimi kulağıma götürerek.
“Tüm ekipte olan kulaklık. Onlar dışarıda takmış olmalılar Baha dan alıp. Sana vermeyi unutmuştum.” dedi düz bir sesle bakışlarını etrafta gezdirerek.
İlla kulaklık takmam gerekiyorsa bunu bana bu kadar temas etmedende yapabilirdi değil mi? Emin ol böylesi daha hoş oldu değil mi Alin?
“Bunu direk uzatarakta verebilirdin. Gerek yoktu böyle hareketlere.”
“Öyle yapayım ki tüm salon görsün dimi kulaklık taktığımızı.” diyen sesi net çıkmıştı.
Kaşlarım çatılmıştı. “Kimsenin bizi izlediği yok.”
Dudakları kıvrıldı. “Emin ol burada herkes herkesi izliyor.”
Uzaklaşmalıydım bir an önce yanından. Gözlerimi etrafta gezdirirken herhangi bir atıştırmalık köşesi arıyordum. İstediğimi bulduğumda Aren ve Lina’nında çoktan orada olduklarını gördüm. Ne ara gitmişlerdi oraya? Aklımız mı kaldı ki bunu fark edecek?“Her neyse. Bir daha bana bu kadar yaklaşma. Bir nedeni olsa bile.” dedim gözlerimi ona çevirerek.
Aynı şekilde ela gözleri bana döndü ve aramızdaki mesafeyi biraz daha kısalttı. “Neden? Hoşuna mı gitmiyor yoksa?”
Karşılık olarak bir adım daha atarak aramızdaki mesafeyi tekrar açtım. Bu defa olmaz Loran. Dünden sonra asla.
“Doğru değil.” dedim çenemi kaldırarak.
Kaşları havalandı. “Doğru değil demek ha? Ne oldu da kapı duvarsın bugün bu kadar?”
Kalbim kapı duvar sana. Ama bir tek sana açılır o kapılar. Sadece… Sadece doğru sözcükler Loran. Anahtar bunlar.
“Doğru olanın bu olduğuna karar verdim. Bir şey olduğu yok.”
Aramızdaki mesafeyi tekrar tek adımıyla kapattı. Mesafeyi kapatmakla kalmayıp daha da yakınlaşmıştı. “Doğru olan bu değil…” eliyle çenemi tuttu. “Bu değil ama o mu? Kilometrelerce mesafe öyle mi?”
Kafamı sertçe çevirerek tutuşundan kurtuldum ve tekrar bir adım geri attım. “Kilometrelerce değil bak bir adım.” dedim önümüzdeki mesafeyi işaret ederek kafamla.
“Emin ol bu bile kilometrelerce bana.”
Bu mesafeyi koyan sensin Loran. Aramızı bu kadar açan, kendi ellerinle o kapıyı kitleyip anahtarı atan sensin.
Annem ve Buğra masaya gelince konuşmamız bölünmüştü. Fırsat bu fırsattı. Hızlı adımlarla atıştırmalık masasına doğru ilerlemeye başladım. Ela gözlerini üzerimde hissedebiliyordum ama umrumda değildi. Nefes almam gerekiyordu ondan uzakta. Oysa nefesim kendisiydi. Önceden… Dünden önce.Atışırmalık masasının önünde durduğumda Aren ve Lina’nın oktan buradan gitmiş olduklarını gördüm. Benimle birlikte birkaç kişi daha burada dikilip ağızlarına kanepeler atıyorlardı.
Gözüme kestirdiğim bir kaç tanesini dikkatlice rujumu bozmadan ağzıma attım.
Neden yapıyordu bunu? Sözler verip güven verdikten sonra nasıl yapabiliyordu? O sözleri evlilik yemini olarak vermedi sanki Alin. Olsun. Bu kadar uğraşın içinde nasıl ilişki yapıyordu ki zaten?
Gözümü kapattığımda nefesini boynumda hissedebiliyordum. Üzerimdeki etkisinden nefret ediyordum.
“Kurtlar sofrasının ortasına bırakılmış bir kuzu ha?” diyen bir adamın sesiyle hızlıca arkama döndüm.
Tanımadığım ellili yaşlarındaki bir adam karşımda dikiliyordu. Saçları beyazlamış ve yüzünde kırışıklıklar vardı. Koyu gri bir takımın içerisindeydi ve olduğundan biraz daha genç gösteriyordu. Kahverengi gözleride vücudumda ahlaksızca oyalanmaya başlamıştı.
“Kimsiniz?” diye sordum sert sesimle.
Dudakları alayla kıvrıldı. “Ulusoy seni böyle açıkta mı bırakıyor bu kadar kurdun içinde? Tahmin ettiğimden daha geniş herifmiş.”
Bu adam neyden bahsediyordu? Kurlar sofrası? Kuzu?
“Anlamıyorum sizi. Uzaklaşır mısınız lütfen?”
“Hiçbir şeyden haberin yok değil mi? Sen Kemal’in kızı olmalısın. Aynı yeşil gözler. Nerede görsem tanırım.”
Kaşlarım sorgularcasına çatılmıştı. “Babamı nereden tanıyorsunz?”
Adam küçük bir kahkaha attı sanki komik bir şey söylemişim gibi. “Babanı bu salondaki herkes tanır.”
“Nasıl?” diye sormamla birlikte bir el bu gece üçüncü kez belime dolandı.
“Bahadır. Gözlerini beş saniye içinde onun üzerinden çekmezsen bu baloda barış adı altına hiçbir şey kalmayacak.” sesi beni bile ürkütecek kadar tehditkar çıkmıştı.
Adının Bahadır olduğunu öğrendiğim adam en nihayetinde gözlerini üzerimden çekmişti.
“Bende ne zaman sahibin gelecek diye bekliyordum? Geç kaldın Loran. Kuzuyu kapabilirdim.” kahverengi gözleri alayla parlıyordu.
Adamı tanımıyordum ama Loran ile aralarının gergin olduğu belliydi. Bir de bu adam benim babamı tanıyordu. Ayrıca sahip mi? Ne kadar iğrenç bir tabirdi böyle. Egosu tavan yapmış ataerkil düşüncesine sahip olan erkeklerin kadınları bir mal gibi görmesinden nefret ediyordum.
Cevap vermek için tam ağzımı açmıştım ki belimi hafifçe sıkarak beni susturdu.
“Bir kadının sahibi olamaz önce bunu o iğrenç kafana sok Bahadır. Ne derdin varsa muhattabın benim o değil.”
Bahadır alayla gülmeye başladı ve gözleri Loran dan tekrar bana döndü. Bense kaşlarımı çatmış sert bir şekilde ona bakıyordum.
“İlk defa yanında bir kadın görüyorum tanıştırmayacak mısın beni hanımefendiyle. Buraya getirdiğine göre işler ciddi olmalı.” dedi ve elini bana doğru uzattı.
Bir adım atıp beni arkasına doğru çekerek adamın görüş açısından beni çıkardı. Şimdi görebildiğim tek şey sarı saçları ve lacivert takım elbisesinin sırtıydı. Harika.
“Tanışmana lüzum yok.” dedi kısa ve net bir şekilde.
“Hiçbir şey bildiği yok Ulusoy. Etrafa ürkek bakıp ne olduğunu anlamaya çalışan bir kuzu gibi.” diyen Bahadır’ın sesi geldi kulağıma ama kendisini göremiyordum. Görmekte istemiyordum zaten. Rahatsız edici bir tipi vardı ve garip hissettirmişti.
Loran’ın gerildiğini dikleşen omuzlarından anlamıştım. “Bahsettiğin o kuzunun etrafında hangi kurtlar olduğuna dikkat et Bahadır. Şimdi git buradan. Seninle muhattabımı çok öncesinden kestim ben.”
Adamın gitmek için hareketlendiğini anlamıştım. “Babasının kim olduğunu bilmiyor daha.” diyerek yanımızdan hızlıca geçip gitti.
Loran bana döndüğünde karmakarışık olmuştum. Babamı buradaki tüm salonun tanıdığını söylemişti. Ama nasıl? Babam nasıl olur da pis işler döndüren insanların arasında tanınıyor olabilirdi? Hiçbir şey bildiği yok derken bahsettiği babamın ne iş yaptığı mıydı? Yoksa daha çok mu şey vardı?
“Babamı buradaki herkesin tanıdığını söyledi ama nasıl?” dedim ela gözlerine bakarak.
Gergin bir nefes verdi. “Bilmiyorum ama öğreneceğim.”
Aklımı kurcalayan çok soru vardı. Hemde çok. Daha birini çözememişken bir dahaki geliyordu.
Elimi gergince kolyeme götürüp oynamaya başladım. “Sen Kemal’in kızısın dedi. Adam tanıdı beni direk Loran. Bu yeşil gözleri nerede görsem tanırım dedi. Babam nasıl olurda bu pis heriflerle tanışmış olabilir? Anlamıyorum ben.”
Gözleri oynadığım kolyeme doğru kaymıştı. “Piç herif bir şeyler biliyor. Geldi attı ortaya gitti. Bilmiyorum ama bulacağım.”
“Hem sen niye geldin ki peşimden? Gelmeseydi anlatacaktı belki adam.” Dudakları alayla kıvrıldı. “Beş dakika doldu.”
Bir an gerçekten unutmuştum bu lanet beş dakika meselesini. Ne yani tuvalete gitsemde benimle mi gelecekti?
“Gel masaya geçelim birazdan dans başlayacak.” diyerek elini tekrar belime koydu ve masaya doğru yönlendirdi.
Her şey yetmezmiş gibi bir de dans çıkmıştı ortaya. Ben adamdan kaçmaya çalışırken hayat her yerde karşıma çıkarıyordu. Uzak kalmak istiyordum. Belimdeki temasından kurtulmak ve kaçmak istiyordum ama olmuyordu işte.
“Baha ve Mona içeri gelin. Barış dansı başlayacak.” diye mırıldandığında kafamı hızlıca ona çevirdim. Nasıl duymalarını bekliyordu ki?
“Geliyoruz patron. Mona için gelecek damat adaylarını merakla bekliyorum.” diyen Baha’nın sesi doldu kulağıma.
Doğru. Kulaklık hepimizde takılıydı ve bu sayede iletişim kuruyolardı. Unutmuştum. Aklım yaşanan temastan sonra tamamen bulanmıştı.
“Kes sesini Baha. Yemin ederim seni kendi ellerimle götürürüm Aydın’ların kızına.”
“Kız yıllardır peşimde koşuyor. Gidersem valla ertesi gün kapıda düğün davetiyesi bulabiliriz. HEMDE BENİM!” Baha’nın sondaki bağırması kulağımı acıttığı için yüzümü buruşturdum.
“Sesini kısmazsan davetiyeyi görebilecek kadar yaşamayacaksın Bahacım.” dedi Lina.
Kokteyl masasına tekrar geldiğimizde Aren ve Lina’nında burada olduğunu görmüştüm. Aren’in yanında Buğra ve annem duruyordu. Gözlerini kaçamak bir şekilde Aren’in üzerinde gezdirdiğini ama Aren’in bir kez olsun anneme bakmadığını gördüm.
Lina’nın yanında durduğumda Loran da annem ve benim arama girmişti. Kaçmak istediğim iki insan yan yana. Harika.
Baha ve Mona da birkaç dakika içerisinde yanımıza gelmişlerdi. Mona’nın üzerinde hala deri ceketi duruyordu. Çıkarmamıştı. Neden?
Baha ise kabanını çıkarmış siyah takımı ve kırmızı gömleğiyle duruyordu ve ceketinin ön cebinde siyah bir mendil vardı. Hızlıca Aren’in takımına baktığımda onda da aynı Lina’nın elbisesinin renginde kırmızı bir mendil olduğunu gördüm. O an anlamıştım. Erkekler eşlerinin elbisenin renginde mendil koymuşlardı ceplerine.
Loran’a dönerek omuzlarından tutup kendime çevirdim. Sorgulayan gözlerle bana bakıyordu. Cebine baktığımda hiçbir mendil olmadığını gördüm. “Mendilin nerede?”
“Ne mendili?” diye sordu gülerek.
“Eş olayı işte. Neden yeşil bir mendilin yok?” dedim kaşlarımı çatarak.
“Mendil yok ama…” işaret parmağıyla ceketinin önündeki işlemeyi gösterdi. “Bak bu var.”
İşaret ettiği yerde bir yaprak işlemesi vardı. Aynı kolyemdeki gibi. Mendili yoktu ama aynı sembolü taşıyorduk ikimizde üstümüzde. Aynı kalbi paylaşmak gibi.
Ela gözleri hala üstümdeyken “Barış dansı ne?” diye sordum ortaya doğru.
“Balo barış adına düzenlendiği için her aileden biri seçtiği aileden birini dansa kaldırır.” diye açıkladı bana Loran.
“Ne yani beni dansa mı kaldıracaklar?” diye sormadan edemedim.
Tanımadığım biriyle dans etme düşüncesi korkunç gelmişti. Üstelik karşımdakinin karanlık işlerle uğraştığını bilerek ona temas etme düşüncesi dahada korkunç gelmişti.
“Yanımdaki bir kadını dansa kaldırmaya cüret edemezler.” dedi öfkeli bir sesle.
Ne yani. Bu düşünce bile seni öfkelendirmeye yetti mi Loran? O zaman telefon konuşmasını duyan sen olsaydın neler hissederdin acaba? Ben bir çok şey hissetmiştim çünkü.
Masada benim haricimde Lina ve Mona vardı bir erkeğin dansa kaldırabileceği. Lina aileden sayılmazdı aslında bende sayılmazdım. Aren de birini dansa kaldıramazdı. Baha’nın zaten geçen konuşmadan sonra birini dansa davet edeceğini düşünmüyordum. Tek bir kişi kalmıştı. Mona.
“Kim o zaman?” diye sorduğum gibi masaya daha önce gördüğüme emin olduğum üç kişi yanaştı.
Biri yaşlı bir adamdı ama yaş almasına rağmen genç görünüyordu. Yanında ise bir adam ve kadın vardı. İkisininde yüz hatları birbirine çok benziyordu. Aynı siyah saçlar aynı beyaz ten ve aynı koyu kahve gözler.
Bunlar onlardı. İhalede Loran’ın yarıştığı o aile. Savranlar. Savran ikizleri.