23. bölüm · Uğur Böceği

🐞 23.bölüm

Yeter Bekereci

Bu hikayede olay ve durumlar tamamen hayal ürünüdür...

Keyifli okumalar dilerim.... Oylarınızı ve yorumlarınızı bekliyorum

"Ben aşk nedir bilmem, eski kafalıyım
Bir seni bilirim, birde adın geçince sıkışan kalbimi"

~Atilla İlhan ~

🐞🐞🐞

Kanlar vardır, aldır... Kanlar vardır o kan ne kadar akarsa aksın Ölümsüz olduğunu bilirsin, kanın yere akar ama sen gökyüzünde dalgalanırken görürsün...

Askersen eğer kaybedecek sadece iki şeyin vardır, vatan ve ailen, kanın umrunda bile olmaz ama kanın olmazsa onlarda olmaz, geç anlarsın...

Aklına varsa yarin, yoksa Ölümün soğukluğu gelir...

Ben Yavuz, kanım, vatanım ve ailem.

Bir zaman vardı durdurmak istediğim, degiştirmek istediğim, ayrı olmak istemeyeceğim karım vardı, güzeller güzeli iki kızım, biri narin biri hırçın.

Göksu akarsuydu, ferahtı, önündeki taşları, yosunları pislikleri temiz akarsuyuyla temizlerdi...

Ama Alev...

Alev, ateşdi, yangındı, önündeki taşları, sorunlarını yakarak çözerdi, kül ederek ama onları değil, onları değil kendini kül ederek...

Alev yakmaz, yanardı...

Göksu akıtırdı zehrini...
Alev akıtamazdı...

Ben Yavuz, Arzu benim karım, onu o kadar seviyorum ki, bazen aklım çıkıyor, kalbim duruyor, en çok bundan korkuyorum ya kalbim dururda onu sevemezsem diye, o yüzden onu ruhumla seviyorum, o yüzden onu ölüm kadar seviyorum, onsuz kalmak.Ölüm.

Dört harf, ölüm, sevda gibi ikiside dört harf biri ruhsuz biri en canlı ruh... İkiside dört harf biri toprak, biri yaşam.

Ben Yavuz şimdi burda, bir pencere önünde elinde sıcak çayı ile burdayım, aklımda ölüm, kalbimde ailem, elimi yakan sıcak çay, gönlümü yakan hasret.

Ben Yavuz, dost diye bir onu bilirim, bir onu söylerim, bir ona emanet ederim.

Yusuf...

Arzuyla tanıştıktan sonra tanıştık onunla, ikimiz tutunduk, ama içimdeki hisse göre sadece birimiz tutunacak, hatda diğerimiz ölecek, birimiz hayatda kalacak...

Ben Yavuz, ölmek beni çok korkutuyor...

Yanımdaki adama bakmıştım elinde sıcak çayı ile karşıya bakıyordu, onunda bi ailesi vardı, bir kızı bir oğlu, birde biz işte o lojmanda aile olan biz. Sıkı sıkı kenetlenen, bütün olan, aile olan biz...

Taşkıran ve Akalay ailesi...

Ben yasa boğmak istemiyorum onları...

Cebimdeki kâğıda gitti ellerim, hafif hafif titredim, bir fotoğraf can yakmaya başladı, ölümü hisseder miydi insan? Hissetmiştim, ben Yavuz burda, burda Hakkari'de şehit oluyorum.

Hissediyorum ölümüm yakın...

Ben Yavuz ölümü hissediyorum ama ölmek istemiyorum.

Yanımdaki adama tekrar baktım bir elimde çay bir elimde fotoğraf, Yusuf bana döndü "Yavuz bak ne düşündüm lan" gülümsedi, gözleri kısıldı çay bardağını kenara bıraktı "bizim çocukların düğününde böyle oynar mıyız?" kollarını iki yana açmıştı, ellerinden sesler geliyordu, bana baktı "bak kıskanmak yok, senin kızların benimde kızlarım sayılır" kendi etrafında dönmeye başlamıştı.

"lan Yavuz, karşılıklı oynarız demi, bak bak" göbek atmaya başlamıştı ortada müzik bile yoktu, hayali bile yetiyordu, dudaklarım iki yana kıvrıldı, çay bardağını kenara bırakıp onun karşısına geçtim, camdan vuran güneş ışığı benim yüzüme vuruyordu, "lan Yavuz, verecen mi kızını oğluma"

Kendi etrafında tekrar döndü "lan Yavuz, ver lan kızını oğluma" derince gülümsemiştim, ilk defa morelim bozulmamış, kafam atmamıştı bilirdim Savaş iyiydi onu ben yetiştirmiş benim gibi olacak diye de ödüm kopmuştu...

Bizim buralarda bişey denilirdi, genelde kötüye, ölüye denilirdi ama ben Yavuz hissederdim...

Yaşı benzemesin, bana benziyor Savaş ama yaşı benzemesin.

Otuz beş yaşım, hep yaşım...

Bana dönmüştü Yusuf "verecen mi lan" demişti, dudakları iki yandaydı, gözleri ışıl ışıl bana bakıyordu, sıkıntılı olan durum şuradaydı benimde dudaklarım iki yandaydı ve emindim ki gözlerim ışıl ışıldı.

İlk önce güneşe baktım, gözümü kamaştırdı sonra Yusuf'a baktım "iyi bakar mı?" demiştim, Yusuf kollarını indirip şöyle bi baktı "bu nasıl bi soru,ekmeğini taştan çıkarır benim oğlum babası gibi"

"hadi lan ordan, Savaş aynı amcası yani ben" gülümsemiş kollarını tekrar açmıştı iki yana, bende açıp tekrar oynamaya başlamıştık, ikimizde birbirimize yaklaştık omuzlarımız birbirine değiyordu artık camdan vuran güneş ışığı ona vuruyordu, tam önümdeydi, tam karşımda...

Pencereye dönen sırtım, ona bakan gözlerimdi.

İlk önce kulakları çınlatan bir silah sesi duyuldu, sonra ani bir bomba patlaması, Yusuf pencereye döndü, pencerenin camları yere döküldü cam sesleri geldi kulağıma sonra Arzu'nun hafif hafif mırıltısı ben Yavuz ölürken eşimin sesini duyuyordum.

bana baktı Yusuf gözlerimden anlamış olacak ki doldu gözleri durdu kafasını iki yana sallayarak"olmaz kardeşim" ikimizde birbirimize bakıyorduk, bir değil binlerce silah sesi vardı, saldırı vardı.

Belimde dört tane kurşun, ilk kurşunda vatan, Arzu, Göksu, Alev... Hepsi birbirinden ağır, acı.

Yavşca yere çökmek istedim ama Yusuf kollarımı tutdu "olmaz kardeşim, bana yapma bunu" sesi artık az önceki gibi cesur değildi, mırıltı gibiydi, sesindeki o acıyı hissettim.

Pencereden sesler geldi, dışardan ayak sesleri, yere süzüldüm başımda hemen Yusuf "yardım edin sikerim lan sardırısını, kardeşim ölüyor" ölüm, demiştim ya, ölüm aniydi, en berilsiz şeydi ölüm, sevda demiştim ya ölürken bile onu düşünmekti, ölürken bile onunla hayal kurabilmek.

Yusuf bana baktı, ben cebimdeki fotoğrafı çıkartmıştım, Arzu, Arzu'm dudaklarıma bastırdım, bir fotografın kokusu olur muydu? Olmuştu. Hemen kucağındaki Alev'e baktım ateşten rengini almış saçlarına, kızılım derdi Savaş öyleydi, hemen ayak ucundaki Göksu'ya o kadar sakin o kadar derindi ki bakışları.

Onları da öptüm "vedalaşma Yavuz, vedalaşma onlara dönmesi zor olur kardeşim" ona baktım, elleri kandı,benim kanım "Veda ettiğimi söyleme Yusuf, Arzu ya nasıl veda ederim" dışardaki sesler susmadı, pencereden vuran güneş ışıgı sönmedi, ve ben ölüme yaklaştım.

"ulan sizin kökünüzü sikim lan! Kesin lan silah seslerini benim kardeşim lan, benim kardeşim" diyordu Yusuf tepemde, eğer ölecek olan ben olmasaydım erkek adam ağlamaz derdim ama şimdi "ağla lan, ağla ki ailemi sana emanet edebileyim"

"ağla ki zehrini burda akıt, ağla ki ailemin yanında güçlü ol, ağla Yusuf" gözlerimden yaşlar akıyordu ona diyordum ağla diye ama ben ağlıyordum "ulan gitme lan, yapamam lan yapamam" sırtımdaydı eli, dört merminin izlerini tutmaya çalışıyordu ama dört mermi, hepsi ağır hepsi ölümcül.

"kızlarım Yusuf, Göksu'm, Alev'im, karım, Arzu'm" ona bakmıştım, gözleri kızarıyordu "al bayrak Yusuf, vatan benim vatanım, kan benim kanım, sen Yusuf, sen benim dostum, silah arkadaşım, ölüme giderken sen yaşa, bari sen yaşa Yusuf"

Tavana bakıyordum artık "lan Yusuf, düğünde benim yerime de oynarsın demi lan" daha çok ağlamaya başlamıştı kafasını iki yana sallıyordu "gitme lan, gitme lan işte" elleri kandı, gökyüzüne baktı "alma Allah'ım, kardeşimi benden alma"

Komutanım diye içeriye birisi girmişti net değildi "komutanım" dedi cılız bir sesti farketmiştim, "artık yalnız değilsin Yusuf, ölebilirim" o tek olsaydı korkardı, yanımızda çok şehit olmuştu ama o farklıydı, o ailemin bi parçasıydı "ölme lan, it herif ölme" diyordu ona döndüm "Alev vanilyalı dondurma istemişti, sözüm var ona unutma bak" derince nefes almıştım "Alev unutmaz, Vanilya dondurma al, al tamam mı Yusuf" Yusuf sadece başını sallamıştı, "tamam lan, tamam lan!!!" kafasını yasladı kafama "ölmesene ya kardeşim, ya da beraber ölsek" o konuşuyordu ama artık ne onu duyabiliyordum ne de kafamızın üzerinden giden silahları.

Artık ne ölümü hissedebiliyordum ne de acıyı, ben Yavuz bugün ölmüştüm 1 mayıs, unutulur muydum? Adım kaç saniye sürerdi bi haber bülteninde ya da bir sabah programında, adım ve yediğim dört kurşun kaç saniyede kaç günde unutulurdum, yirmi saniye, yirmi beş... Bir gün, üç gün...

Ölüm korkulacak bir şeydi evet, ama olması gerekende bir şeydi, şimdi geriye bıraktıklarım vardı, hayerlerim, belki en çok yapmak isteyip yapamadıklarım. Benim ailem vardı iki tane güzeler güzeli kızlarım, benim eşim vardı yoldaşım, ömrüm...

Şimdi çok ağlayacaktı, o güzelim gözlerinden göz yaşları dökülecekti, kalbi artık pır pır etmeyecekti, herşeyde beni görecekti, en ufak bi olayda bana ağlayacak bana sığınmak isteyecekti ama ben yoktum...

Arzu'm sana söz veriyorum, orda da bekliyorum ve orda da seni seviyorum, çok... Ölümüne...

Arzu'm kızlarım, kızlarımız, onlara iyi bakacağından şüphem yok, ama eğer olurda bir gün yorulursan gel, gel toprağıma sarıl, toprağımda şefkatlidir Arzu'm... Toprağımda sarıp sarmalar seni... Yüklerini alır...

Gitme deme bana Arzu'm bilirsin bu yolun dönüşü olmaz, Alev'im sen gitme demiştin yavrum, olsun baba artık hep yanında, Göksu'm sana ayrı özlemim var, seni en son uyurken görmüştüm, ben evden çıkarken yoktun... Olsun yavrum olsun güzelim benim esmer kuzum...

Alev'im benim hırçın kuzum, vanilyalı dondurman gelecek, kızılım benim, o balkona çıkıp ağlama tamam mı babacığım...

Ölüm, dört harf, benim ölümüm dört kurşun, unutulacak ölümüm, belki acısını hafifletmek için babam "vatan sağ olsun" diyecek, belki eşim dik durmak zorunda kalacak.

Ama ölüyüm ben, şehit Yavuz Akalay'ım...

🐞🐞🐞

Rüyalar vardı hep orda olmak isteyeceğiniz, rüyalar vardı çıkmak isteyecek ama çıkamayacağınız, gözler kapalıydı nasıl görürdük bunları derdik hep, meğerse insanın gönül gözü açık olunca görebiliyordu bilmezdik...

İnsan keşke özlediklerini görebilseydi, sıkı sıkı sarılabilseydi, kokusunu derince içine çekebilseydi, hiç uyanmasa ya da hep orda kalsa, özlediği kişinin yanı başında, mesela giden babaysa, özlenen babaysa hiç bırakmayabilse, hep onunla kalabilse...

Ben Alev günler sonra onu ilk defa görüyorum rüyamda, gülümsüyor bana, baba diyorum ellerimi uzatıyorum tutmuyor, ellerinde bi kutu vanilyalı dondurma, kutunun üzerinde kanlar var, baba diyorum uzatıyorum ellerimi tutmuyor, kutuyu bırakıp da tutamıyor belki, bırak diyorum kutuyu "olmaz senin sevdiğinden" diyor o naif sesi ile, gülümsüyorda.

"annem nerde?" etrafına bakıyor bizim eski lojman evimiz, biraz daha yaklaşıyorum içeride Savaş var, ellerinde kaşıklar sabırsız hallere bana bakıyor dondurma yemek için kaşığı bana uzatıyor, ona biraz daha yaklaşıyorum, ellerimi kaldırıp o tuttuğunda tüm vücudum kan oluyor, babam vanilya dondurma kutusunu açıp bana uzatıyor "hoşgeldin kızım erken geldin" kutuya bakıyorum, vanilyalı dondurma erimiş, Savaş kaşığı silerek bana uzattıyor, yavaş yavaş yaklaşıp üzerimdeki kanları da siliyor, sonra kollarımdan tutup yavaş yavaş balkona çıkartıyor ben dışardaki yağan karları görüyorum ama ellerimizi bırakmıyoruz, üstümüz aniden bembeyaz oluveriyor, karlar kanlarımı temizliyor "şimdi değil Alev" diyor Savaş ona dönüp,"karlar çok güzel?bana gülümseyerek "kar kadar güzelsin", başımı sağa yatırıp ona bakıyorum, kirpiklerinde kaşlarında tüm üzerinde kar olduğunu farkediyorum "babam Savaş"

"Alev uyan" diyor bu seferde "baban yok" diyor onun gözlerinin içine bakarak"uykum var Savaş,uyuyalım mı?"ellerim yüzüne çıkıyor "babam içerde görmesin bizi"diyorum ama öylece bana bakıyor Savaş,ellerim yüzündeki kirpiklerini falan temizliyor"sen varsın demi" diyorum sadece başını sallıyor, sonra iki silah sesi ile tüm herşey karanlık oluyor,gözümü açıp etrafa baktığım da rüyada olduğumu anlamıştım,son gördüğüm şey Savaş ve kar taneleriydi, duyduğum tek şey ise iki el silah sesi...

Rüyalar gerçeğe dönüşür müydü? Rüyadan korkar mıydı insan? Korktuğu şey kabus olmaz mıydı? Bu rüya babam, kar taneleri, Savaş,kan ve ben yine vanilyalı dondurma.

Savaş, elleri boşlukta kalakalmıştı "iyi misin?", Savaş bana endişeli gözlere bakıyordu, "rüya gördün, ama geçti" etrafa bakıyordum dışarda hava bulutluydu karşımda masmavi deniz, hemen ileride bankta oturan Poyraz, ve yanımda Savaş.

Ona dönmüştüm "iyiyim rüya sadece" kapının kolundan tutmuş ve açmıştım benden önce Savaş kapısını açıp kapımın yanına gelmişti, ben gökyüzüne bakıyordum. Bulutluydu ama küçük bir güneş ışığı vardı o da benim yüzüme vuruyordu, Savaş'a döndüm "ölüler bizi görebilirler mi?"

Savaş bir bana bi gökyüzüne bakmıştı, gülümsemiş ve gözlerini kapatmıştı "bizi yirmi dört yıl sonra yan yana görmesi lazım" kapıyı kapatmış ve arkasındaki bankı göstermişti "oturalım mı biraz?" onu geçmiş ve banka oturmuştum, Poyraz az irelide telefonuna bakıyordu bize dönmüş ve baş selamı vermişti, Savaş arabadan montumu alıp gelmiş ve omzuma usulca bırakmıştı "rüya gördün" bana dönmüş sonra susmuştu.

Uzun uzun susmuştuk, ama aslında en sevdiğimiz iletişim vardı, biz onunla susarak bile konuşabiliyorduk.

Poyraz ileriden gelmiş ve karşımıza dikilmişti, "gitmiyor muyuz, daha hazırlanıcam ben" bana dönmüş üzerini düzeltmişti Savaş "bakma böyle olduğuna, beş dakikada hazırlanır, gidip etrafa bakacak, belki bir iki adam dövecek, başımıza iş çıkaracak" Poyraz başını iki tarafa sallamış " bu çok büyük bi yanılgı, ben daha dosyalara bakacağım"

Tek kaşımı kaldırıp ona bakıyordum ki "merak etmeyin Alev komutanım, bi göz gezdirmem bütün herşeyi ayrıntılı bir şekilde öğrenmem demek" ondan gözlerimi alıp Savaş'a dönmüştüm oda sadece aşağı yukarı kafasını sallıyordu "çok güçlü bi hafızası vardır" Poyraz gülümsemiş "Malesef" diyerek arabaya doğru yürümeye başlamıştı.

Geniş omuzları arkadan bile belli oluyordu, fazla, fazla ona söyleyecek kelime bulamıyordum, sanki kaybolmuş bir dünyası vardı, ama hafızası bir tek o dünyaya giden yolu göstermiyordu, ya da kendisi o dünyaya gitmek istemiyordu.

Savaş'a baktığımda ışıl ışıl koyukahverengi gözleri ile bana bakıyordu, derince gülümsemesi vardı sağ tarafında, başımı eğmiştim hafif gamzesi oradaydı, sağ tarafındaki gamze ona çok yakışıyordu, ama onu hep yanımdayken böyle görüyordum, bana göz kırpmış "evet bir tek seninle olunca gamzem oluşuyor" şaşırmıştım, herşeyi bilmemeliydi, biraz gizli kalmalıydı bişeyler, o da başını eğmiş "ama benim gamzeli gülüşüm, senin asık suratınla bile yarışamaz"

"sana göre"
"sana göre değil mi?"

Önümdeki denize bakıyordum, içimdeki küçük bir kıvılcım neredeydi şimdi? Büyük bir yangın olmuştu, o yangın beni yutar mıydı? Yutsaydı, o yangın beni kül etsede ben buradaydım artık, onun yanında.

Gökyüzüne dönmüştüm, rüyama gitti aklım, sonra tekrar ona döndüm hala bana bakıyordu, kaçırmıyordu,tereddüte bile düşmüyordu, ben Alev yirmi dört yıla mı hasretim yoksa ona mı bilmiyorum, ama içimden sıkı sıkı sarılmak geçiyor.

Sarılmak, kalplerin karşıdaki kişilerde boşluklarının dordulurması demek...

İnsan korkar mı özlemekten, sevmekten kaçar mı? Eskiden olsa kaçardım ama şimdi sadece gökyüzü, deniz ve o, Savaş şimdi ne oluyor diyebilirdim kendi kendime ama demiyecektim, ben Alev, Savaş benim çocuğlugum...

🐞🐞🐞

Korkularının üzerine gitmeliydi insan, en büyük acısı neyse ordan tekrar tekrar vurulmalıydı, ta ki... Artık vurulduğunda o acıyı hissetmeyene kadar,

Ne çok hata vardı hayatımızda, ne çok kırıldığımız hırpalandıgımız yerler vardı. O yerlerden hep tek başımıza çıktığımız...

Yazık olan... Harebe olan yüreklerimiz...

Elimdeki hasta dosyası elimde, Kerem, git dememe rağmen gitmemiş burda kalmıtı. Burda kalmak istediğinden miydi? Yoksa öyle emir aldığı için mi? bilememiştim.

Elimdeki dosyalara bakıyordu, sanki bişeyler biliyormuş gibi, kaşlarını yukarı kaldırıp bana bakmıştı "ne o hayran oldunuz herhalde doktor hanım" dosyayı kapatmış ve saçlarımı geriye atmıştım, üzerimdeki boğazlı kazakta sıkmaya başlamıştı, yara kaşınıyordu.

"hep böyle misiniz?" Demişti,ona dönmemiştim "nasıl anlamadım" dosyayı elimden almış ve benim tam karşıma geçmişti "yaralarınızı böyle mi saklarsınız?" gülümsemiştim ellerimi boynumdan çekmiştim " Siz hep böyle misiniz?" kafasını bi tarafa yatırmış tek kaşını kaldırarak bana bakmıştı "insanların yaralarına mı bakarsınız"

O da gülümsemiş gözlerini üzerimden çekmişti, dosyayı bana uzatmış ve ben bir hışımla alarak"bence artık gidin, hem nöbetim de var benim" tavana bakmış başını iki yana sallamıştı "Yüz kere anlattım size, gidemem"

"neden?"
"görevim"
" göreviniz, benim yaralarımı sorgulamak mı?"
"hayır, bir daha yara almamanızı sağlamak"

Gözleri vardı, buzul soğukluğu gibiydi,bu buzul soğuklukta bile yas rengini gördüm,benim için mavi göz rengi yoktu,yaş rengi göz rengi vardı.

Arkamdan bir ses ile o gözlerden gözlerimi alıp arkama dönmüştüm "İnci hanım, acil hasta" sadece baş selamı ile oraya iki adım atmıştım, hemen arkamdan gelen Kerem oldukça profesyoneldi.

Varla yok arasındaydı, bilmeseydim arkamda olduğunu, hiç hissetmezdim. Naifti, naifti ama her boka da karışıyordu, naiflikte bir yere kadardı işte.

Hayır hayır duygularım bu kadar hızlı geçiş yapmamalıydı. Odaya girdiğimde gördüğüm manzara ile duraksamıştım, Kerem hafifçe belime dokunmuş ve onun o dokunuşu ile yerimden sıçramıştım.

Yeşim yatağın orada bana bakıyordu, yatağın ucunda yatan bir adam vardı ve ellerini sıkı sıkı tutan bir kız, farklı bir vücut da kendinizi görebilir miydiniz? Görüyordum.

Ama karşıma ilk defa çıkan bir şey değildi, babasını kaybetmekten korkan çok hasta, çok kız çocuğu gelmişti, Allah'a şükür ki babasız kalan bir kız çocuğu daha görmemiştim, diyemezdim çünkü o hastane koridorunda bekleyen birisine baban öldü diyemezdim, hastayı kaybettik diyemezdim...

Aile farklıydı...

Yeşim dosyası uzatmış ben yavaşca odanın içine girmiştim, "trafik kazası" başımı kaldırıp ona bakmıştım, tekrar dosyayı açmış ve adama bakmıştım gözleri kızındaydı, gözlerim bu seferde kızına kaymıştı, ellerini sıkı sıkı tutan ellerine.

Acı büyüktü, büyüdükçe acı da büyür müydü? Kaburgalarından taşar mıydı? İçine sığmaz mıydı? Kaç günden sonra alışırdınız bir acıya kaç yıldan sonra...

İnci, elindeki dosyayı sıkıca kavrayıp bakışlarını küçük kızın titreyen ellerinden zorlukla ayırdı. Boğazındaki o düğümü yuttu, maskesini taktı. Artık o, babasını özleyen küçük kız değil; Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin nöbetçi uzmanıydı.

Yeşim'e dönmeden, hastanın başucundaki monitöre bakarak konuştu:
"Hastada genel beden travmasına bağlı multi-organ yaralanması mevcut. Toraks tomografisinde sol tarafta yelken göğüs (flail chest) tablosu ve buna bağlı gelişen şiddetli bir hemopnömotoraks izliyoruz. Yani akciğer boşluğuna hem hava hem de kan dolmuş durumda, bu da solunumu imkansız kılıyor."

Küçük kızın "Babam yaşayacak mı?" diyen bakışlarına doğrudan cevap vermedi. Veremezdi. Bakışlarını Kerem'e çevirdi, onun o "mavi" ve sorgulayıcı gözlerinin içine bakarak devam etti:
"Şu an acil olarak göğüs tüpü (toraks tüpü) takmamız gerekiyor. Drenaj sağlandıktan sonra iç kanamanın boyutuna göre hastayı acil operasyona, ardından yoğun bakıma alacağız. Yeşim, ameliyathaneyi hazırla ve kan merkezinden acil 4 ünite 0 Rh negatif ayırmalarını söyle. Vakit kaybediyoruz."

Acıyan kalbimdi göğüs kafesimdi, acıyan ruhumdu, ruhum tekrar kız çocuğuna dönüşmüştü.

Koridora çıkmıştım, arkamda Kerem vardı her adımımı takip ediyor gibiydi, hatta gibisi fazlaydı ediyordu, birden arkamı dönmüş ve onun ile göz temasına gelmiştim...

Mavi, efsunlu gibi...

Ama başımı eğmemiştim, içimdeki acı bana dik durmayı öğretmişti, içinde fırtınalar kopsada dışarıya bişey belli etmemeyi öğretmişti, geri dönüş olsaydı tekrar, tekrar aynı İnci olmak isterdim...

Denizin en hırçın tonuna baktım, o gözünü bile kırpmıyordu, ağzından nefes alıp alıp veriyordu, ama belli etmemeye de çalışıyor gibiydi, "bana yine git demeyin lütfen"

"dersem gider misin?"
"gitmem"

Saçlarım yüzüme değiyordu, sarı saçlarım, onunki gibi. Bana mı benziyordu anlamamıştım,aslında Kerem'di o, sadece Kerem, göreviydi bu, fazlası yoktu...

Varmıydı?

"sadece görev diye" gülümsemişti, "sadece görev diye"

Kalp kendini koruyabilmeliydi, uçsuz bucaksız bir deniz gibiydi şimdi dalgalanadıkça dalgalandı, içindeki yosunlar deniz hayvanları, mercanlar çalkalandıkça çalkalandı.

Dur demek çok zordu, çünkü sen o an anlayamazdın, en son o deniz seni ya boğar ya da yüzmeyi öğretirdi...

İnci, bir istiridyenin kendini korumasıyla oluşan en değerli mücevherdi...

🐞🐞🐞

Aşk ne kadar büyük, ne kadar berilsiz... Sevda tam bana layık net, kararlı, yakıcı, ulaşılamayan...

Sevdadır bizim oraların aşkı, sevdadır bizim oraların hüznü, ve sevdadır bizim oraların insanlarını ayakta tutan...

İçimdeki şeye sevda diyemezdim, zaten ben kimseyide sevemezdim, ben sevmek, sevilmek için yaratılmamıştım.Benim payıma düşen yalnızlık, yalnızlığımla mutluyum, huzurluyum...

Ama bu kadın nerede, içimdeki şey sevda değil belki, ama merak, hiç kimseyi etmediğin kadar büyük bi merak, elimde bir ismi olan bir kadın, ve ben.

Tebessüm... Nerde?

Telefon elimdeydi, bir otel odasında geziyordum, göt kadar yermiş gibi geliyordu ya da benim adımlarım biraz büyüktü, kapı çaldı oraya yönelip bir adımda kapıya varmıştım gerçekten göt kadardı.

Kapıyı açtığımda Savaş tam karşımdaydı "yerleştin mi?" odaya bakıyordu, ben önüne geçmiş, kolumu duvara yaslamıştım "yerleştim, yerleştimde hayırdır sen?" bana bakıp gülümsemiş kolumun altından odaya geçmişti gerçekten rahat yoktu, kapıyı kapatıp arkama dönmüştüm.

"ne istiyorsun" koskocaman komutandı ama karşımda karnı ağrıyan küçük bir çocuk gibi kıvranıyordu sevda adamı böyle mi yapıyordu "hadi Alev'e de bakalım yerleşti mi? Bişeye ihtiyaç var mı?" kaşlarımı yukarı kaldırmıştım, simyiah saçlarına ellerini geçirip bana bakıyordu "sen gitsene, ben dinleneceğim"

Telefonu cebime koymuş, "aramadı mı hala" onu geçip koltuğa oturmuştum "bence aramaz bir daha" bana usulca dönmüştü, ben tek kaşımı kaldırmış "eee cazibeme dayanamaz çünkü" tek elini alnına koymuş, tamamen bana dönmüştü "sen o kadının karşısında çıt çıkarma, ama burda atıp tut"

Koltuğun diğer ucuna gelmiş "acaba diyorum, sen mi kapıldın" cebimden sigarayı çıkartmıştım, bir tane yakıp ona uzatmadan cebime koydum artık onun ihtiyacı yoktu "ben kapılmam"

Bana gülümsemiş "bende öyle düşünmüştüm, ama senin gibi bir adam niye saatlerce bir telefonun başında bekler onu anlayamadım"demişti sigarayı tekrar ağzıma götürüp üflemiştim artık onu dumandan göremiyordum " yeni değiştim üstümü, manyak herif" ona birazcık yaklaşmış "bende ne anlamadığımı söylim mi?"

Bana dönmüştü kaşları çatılıydı, ütülü gömleklerin zarar verilmeyecek ve beyefendi hep güzel kokacaktı, benim gibi arkadaşı olmasaydı "neden? Tebessüm"

Kaşlarını çatıyordu, ütülü temiz kokan gömleği sigara kokmaya başladığı için, bana bakmış "nasıl yani lan" telefonum çalmış ve panikle telefona bakmıştım Kerem'di.

"bu kadını bulmalıyız Poyraz, öyle ya da böyle" ona dönmüştüm "buluruz" o ayağa kalkmış elinin birini uzatmıştı "bilirim söylemezsin içindekileri, ama ben bilirim" elini tutmuş ve ayağa kalkmıştım "yine duygusala bağlicaz herhalde"

Kendine çekip sarılmıştı bana, abim gibi hissetmiştim ama o abim değildi o kardeşimdi, dostumdu, can yoldaşımdı ama abim değildi.

"tamam Savaş bırak boğuldum, ne lan bu sik sik drama bağlıyorsun" Savaş beni bırakmış ve geriye çekilmişti "senin ben karakterinde olmayan duygulara hayranım" ben iki adım geriye gitmiştim "he bir bu eksikti, bana aşk itirafı da yaptın"

Geriye gidip koltuğa oturmuştum hafif cilveli bir şekilde "sevme beni bu kadar diyorum Savaş" Savaş başını eğip kaldırmış ve bana dönmüştü onun konuşmasını beklemeden elim ile kapıyı göstermiştim.

O da gömleğini düzeltmiş "bir daha sana aşk itirafı yok" gülümsemiş ve kapıya yönelmişti "aşk itiraflarını bana yapmazsın artık diye düşünüyorum" bana dönmüş ve geriye doğru gitmeye başlamıştı ağzından hafif bir gülümseme vardı görende genç liseli adam sanırdı.

"doğru, benim artık kızılım var" diyerek kapıdan dışarıya çıkmıştı, aşk demezdim kırmıyordu ama sevda dersemde benim lügatımda sevdalı iki insan ölümle ayrılırdı o yüzden sevda da demezdim.

Onlara ait bişeydi, kimsede olmayan kimsenin hissedemeyecegi belki kimsenin görmediği bir bağdı.

Onlar Yüzbaşı Alev, ve Kıdemli Üsteğmen Savaş değildi. Onlar kızıl kafa ve tavşandı...

Başımı yere eğdim, Ben Poyraz'dım, sert keskindim,eserdim.

Annemin, külünü... Abimin toprağını... Yengemin ruhunu...Esip koruyamadım ama estim ve Karadenizden esip buralara geldim.

Ben, ben hepsiyim hepsinin izlerini taşıyan bir hiç... hiç olmak yok olmak değil miydi? Niye yok olmuyordum, niye?

Neyi? Kimi bekliyordum... Hangi acı beni yok edecek kadar acı verecekti daha, hangi acı yangından daha canımı yakacak, topraktan daha çok göz yaşı dökmeme sebep olucak ve daha hangi ruhsuz can gözümün önünde yaşamaya çalışacaktı...

🐞🐞🐞

Evet ben geldim... Biraz drama bağlayıp geldim ama geldim :)

Merak etmeyin çok güzel sürprizlerim var, ölüm ölüm dediğin nedir ki gülüm ben senin için yaşamayı göze almışım :)...