11. bölüm / 31
Uğur Böceği🐞 11.bölüm
Bölümler 31Şu an: 🐞 11.bölüm
- 1 🐞1.bölüm1.961 kelime
- 2 🐞 2.bölüm1.996 kelime
- 3 🐞 3.bölüm2.188 kelime
- 4 🐞4.bölüm2.782 kelime
- 5 🐞 5.bölüm3.341 kelime
- 6 🐞 6.bölüm3.897 kelime
- 7 🐞 7.bölüm3.910 kelime
- 8 🐞 8.bölüm4.589 kelime
- 9 🐞 9.bölüm3.413 kelime
- 10 🐞 10.bölüm3.980 kelime
- 11 🐞 11.bölüm3.144 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 🐞 12.bölüm3.603 kelime
- 13 🐞 13.bölüm4.191 kelime
- 14 🐞 14.bölüm4.011 kelime
- 15 🐞 15.bölüm4.356 kelime
- 16 🐞 16.bölüm3.996 kelime
- 17 🐞 17.bölüm3.263 kelime
- 18 🐞 18.bölüm3.280 kelime
- 19 🐞 19.bölüm3.235 kelime
- 20 🐞 20.bölüm3.524 kelime
- 21 🐞 21.bölüm3.595 kelime
- 22 🐞 22.bölüm2.971 kelime
- 23 🐞 23.bölüm3.380 kelime
- 24 🐞 24.bölüm3.057 kelime
- 25 🐞 25.bölüm2.651 kelime
- 26 🐞 26.bölüm1.993 kelime
- 27 🐞 27.bölüm2.368 kelime
- 28 🐞 28.bölüm2.269 kelime
- 29 🐞 29.bölüm3.244 kelime
- 30 🐞 30.bölüm3.481 kelime
- 31 🐞 31.bölüm3.674 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bu hikayede olay ve durumlar tamamen hayal ürünüdür...
Keyifli okumalar dilerim...
Oylarınızı ve yorumlarınızı bekliyorum...
"Bedenin yükünü ayaklar taşır, ruhun yükünü yürekler"
Can Yücel
Mutlu olmak zordu, aile gerekliydi, mutlu olmak zordu çünkü kaybetmekten korkmak gerekirdi. Mutlu olmak zordu, sevgi, saygı, güven gerekirdi, bir domino taşı gibiydiler, biri giderse mutlaka hepsi giderdi.
Mutlu olmak bir andı, geçmişteki mutlu bir gündü, ama acı öyle miydi, geçer miydi? Geçmezdi, geçmişteki acın mutlaka gelecekteki acında olurdu...
Mutluluk nasıl bir an olarak kalıyorsa, acı da bir ömürdü.
Beraber kahvaltı yapıyorduk, bugün babalarımızın izin günleriydi, iyki çocuktum, iyki onlarlaydım,onlar iyki burdaydı, mutfağa yardım etmiyordum balkonda babamın kucağında oturuyordum, Savaş odasında yemekten önce dişlerini fırçalıyordu, gerçekten salaktı yemekten önce niye fırçalıyordu ki.
Bilge teyze balkona gelmiş "benim oğlum nerde?" demiş ve etrafına bakmıştı, ben babamın kucağından inmiş "şimdi ben bulurum Bilge teyze" Bilge teyzem yanıma eğilmiş saçlarımı eliyle geriye atarak "sen bi tavşan de, o zaten neredeyse gelir hemen"
Gülmüş balkon kapısının ordan "tavşan" demiştim, hemen banyo kapısı açılmış, agzı beyaz köpük dolu, sağ elinde diş fırçası ile, başını iki taraf sallayıp "bişey mi oldu" demeye çalışıyordu, onun yanına varmış "salak tavşan"
Kollarını iki tarafa kaldırmış, bu seferde "ne yaptım ben" demeye çalışıyordu, "kahvaltı yapıcaz, niye fırçalıyorsun" içeriye geçmiş kapıyı yüzüme kapatmıştı, kapıya vurmaya başlamıştım çünkü boyum kapı koluna yetmiyordu, onların kapıları bizimki gibi değildi.
Hemen sağ kapıdan Peri abla ve Göksu ablam çıkmış, ellerinde börekler vardı, "ne yapıyorsun sen yine" demişti peri abla, "rahat bırak şu çocuğu" diyen ablamı içerden gelen ses bölmüştü.
"çocuk değilim ben" demişti Savaş, artık konuşabiliyordu, balkon kapısından babam berildi "Alev kızım, Savaş oğlum gelin hadi" kapının önüne oturmuş, ayaklarımı kapıya vuruyordum, "tavşan çıksın"
"git burdan, Alev" ayaklarımı daha çok vurmuştum "sen gelmeden, gitmiyorum Savaş" kapı açılmış "Savaş mı" başımı aşağı yukarı sallamıştım, Peri abla uzaklaşmış "yine kavga çıkıcak, kaçalım Göksu" ikiside balkona çıkmışlardı, babamda geriye dönmüş aşağıya bakıyordu.
"hani tavşandık hemen Savaş olduk" kollarımı bağlamış "sende Alev dedin" kollarımdan tutmuş kaldırmıştı beni, zaten öyle olurdu ben düştüğümde de tavşan diye ağlamıştım, bişey istediğimde de.
O gelmiş düştüysem kaldırmış, istediğim birşey varsa da onu bana getirmişti.
"ne istiyorsun, parfüm sıkıp geliyorum" başımı kaldırmış "pargüm ne?" ellerini başına atmış, tekrara bana dönmüştü "öncelikle parfüm, koku güzel koku" gülmüştüm "koku, havuçlu mu?"
Burnuma bir viske vurmuş "hayır tabiki, ben havuçu yerken seviyorum" parmaklarımın üzerine çıkmış arkasına bakıyordum, aynanın önündekilere baktım tek tek, diş fırçası, macunu, tarak, cam şişede bir sıvı yani parfüm,
Ona dönmüş "hadi çabuk gel, ben çok sıkılıyorum" Savaş yanındaki kızın elini tutmuş, dışardan gelen sese doğru yürümüştü "sanki Savaş bey izinli bugün, Alev" demişti Yavuz, sesi biraz sitemkar, biraz kıskanç, biraz da şefkatli geliyordu. Ne olursa olsun kızamazdı, kıyamazdı.
Merhamet ona çok yakışıyordu.
İkiside balkon kapısında berildiler, Yusuf ve Yavuz masanın uçlarıan karşı karşıya oturmuşlardı, eşlerini yanlarına almışlar kapıdaki çocuklara bakıyordu, Yavuz ilk önce kızına sonra elini tutan Savaş'a baktı, kalbi ne acıyla, ne kıskançlıkla doldu, kalbi güvenle doldu, eğer bir gün, o gün, öyle bir gün varsa eğer bu çocuk korurdu onu, kızıl saçlarını o severdi düştüğünde kaldırır, yararlarını o sarardı.
Alevi bir tek ona emanet ederdi, bir tek o...
Eğer o gün kaderinde varsa, şehitlik mertebesi ona da uğrarsa,yaşarsa o günleri arkasında kocaman bir aile bırakırsa eğer, bu çocuğa bırakırdı, gözü arkada kalmazdı belki ama canının en değerli parçaları burda kalırdı, gülümsedi "Savaş bey, gelmeseydiniz biz sizi beklerdik" Alev sandalyeye çıkmaya çalışmış ama çıkmamıştı. "kusura bakma Yavuz amca" diyerek Alev'in yanına gitti Savaş.
İlk önce yere diz çöktü sonra ellerini birbirleriyle birleştirerek Alev'in üzerine basması için eğildi, Alev yeşil gözleriyle ona baktı, kahverengi gözler her zaman ki gibi kendisindeydi. "acımaz dimi" Savaş gülümsemişti "acımaz, hadi" Alev ayağına koymuş geri çekmişti "tavşan ya acırsa elin"
"acımaz hadi"
"acırsa"
"benim canım acımaz"
"neden ki"
"sen varsın"
Alev gülümsemiş, boynunu bükerek, Bütün yük onda olmasın diye elleriyle sandalyeyi sıkı sıkı tutmuş, Savaş'ın ellerinin üzerine basarak yukarı çekmişti kendisini, masadaki herkes buna alışıktı, gülümseyerek bakıyordu Yavuz ve Yusuf, ufacık bir göz göze gelmelerinde ise bütün büyü bozuldu.
Yusuf kaşıyla gösterip gülüyordu, Yavuz ya sabır çekerek önündeki domatese bir çatala saplayıp ağzına attı, Savaş yerde ayaklanıp Alev'in yanına oturdu.
"oğlun bizim tarafa geçti, Yusuf" Yusuf elindeki peynir tabağını yerine tekrar koymuş "bundan yirmi yıl sonrasını tekrar görmek isterim, Yavuz" Yavuz kaşının altından yan tarafındaki çocuklara bakmıştı, zordu kız vermek daha önce başına gelmemişti ama zordu bilirdi.
Savaş önüne peynir tabağını almış ilk önce Alev'in tabağına peynirin yarısını koymuştu, diğer yarısını kendisine almıştı, zeytin tabağını almış üç tane ona beş tane kendisine koymuştu, birer tane yumurta, iki üç dilim sucuk koymuş, ve ikişir tane de salatalık ve domates koymuştu, bir kendi tabağına, bir Alev'in tabağına, ama hep ilk onun tabağıydı,ilk o.
Alev çatal ile yemeye başlamıştı, hiç bişeye karışmamış uzaktan bakmıştı Yavuz, Yusuf'a dönmüş "yirmi yıl sonra da bu masaya böyle oturular" kalbinde bir siyah nokta berildi ikisininde, sanki hissettirler... Bu masa yirmi yıl sonra olmamamıştı, olsaydı bile bir eksikle olacaktı.
"başka bişey ister misin?" Alev başını iki tarafa salladı, Savaş henüz yeni yemeye başlamıştı. Yusuf yavaşca başını sağa çevirdi, gün gelirde böyle bir masada eksik olursa ne yapardı. Başını hemen yanındaki kadına çevirdi, gülümseyerek yiyordu,
Yavuz yanındaki kadına baktı, nerden nereye diye düşündü, sonra iki tane güzeller güzeli kızların baktı, hemen ailelerin içinde en değerli arkadaşlarına, ailelerinin içindeki aileye.
İkisi de bir şey hissetti ama ne olduğunu anlamadılar.
Yavaşca kızının önünden bir zeytin yedi, Göksu gülümseyerek baktı babasına "Alev hanım" dedi, Alev Savaş ile çoktan oyuna dalmıştı. "nimetle oyun oynanmaz"
Alev kafasının tamam anlamında sallamış ve kendi tabağından yemek yerine Savaş'ın tabağından yemeye başlamıştı, Savaş oflayarak "kızım senin tabağında da aynı şeyler var ordan yesene" Alev onu umarsamayıp bir peynir daha atmıştı ağzına "ama senin tabağından yemek daha tatlı" Savaş çatalını almış Alev'in tabağındakilerden yemeye başlamıştı. Alev ela gözleri ile ona bakıyordu, yanındaki babasına dönmüş gülümsemişti.
Tek tek bütün masadaki insanların gözlerine bakıyordu, en mutlu, en keyifli, en güvenli yerdeydi. Yağmur, kar fırtına gelse dağılmayacak, yıkılmayacak yıkılamayacak yerdeydi.
Dağılmışlardı....
Yıkılmışlardı...
🐞🐞🐞
Dağılan, yitip giden, herşey mutlaka geri birleşmeye, tekrara bir araya gelmeye mahkumdu. Dağılan herşey bir gün mutlaka kayıp parçasını bulur ve tamamlanırdı.
Bir yapboz parçası eksikti ama bulunana kadar o yapboz hep eksikti, dagıtsanda baştan yapsanda tek bir parça bütün yapbozun sonu olurdu.
İnci yavaşca doğrulmaya çalışıyordu, odada ondan başka kimse yoktu, hızlı adımlara ile yanın geçip ellerini tutum tıpkı lisede birbirimize destek olduğumuz gibi yine ona destek oldum, bir zamanlar onun bana destek olduğu gibi.
Bana bakıp gülümsedi "dinlemedim yine" ellerini tutarak ikimizde ayağa kalkmıştım "dinlemedin yine" tek kaşımı kaldırmış "neden?"
"hep haklı çıkmana sinir oluyorum, belki o an bu andır diye, yani haksız çıkma ihtimalin" pencereden dışarı bakıyordu "biraz gezmek istesem"
"Pınar nerde?" kapıya bakmış "Kuzey götürdü onu" kapıya doğru yürümeye başlamıştık durmuş "bişey sorucam" ona dönmüş "aynı anda iki işi yapamıyormusun" gülümsemiş yürümeye başlamıştı. "gerçekten o adam ile sevgilimisin"
Ona dönmüş "hiç bakma öyle, Kerem herşeyi anlattı" gözlerim daha çok açılmıştı "ne anlattı o haber bülteni" kendisi kibarcık olduğu için küfür edeceğim yerde haber bülteni diyordum çünkü gerçekten nerde ne varsa sunucu gibi anlatıyordu, aslında anlatılacak bişey de yoktu.
Ellerimi bırakmış "bakışmalarınızı, odadaki hallerinizi, zaten tartışmalarınızı da gördük Alev hanım, herkesi geçtim bana niye söylemedin" dudaklarımı yiyordum "öyle bişey yok çünkü, bir kelimeden ne olabilir ki"
"adam senin ellerini tutup sevgilim dedi, o amcaya" kapıya bir adım daha yaklaşmış "sevgilim diye tanıtı bitti, o konu orda kaldı, biz Savaş ile başkayız" bir adım o bana gelmiş "başka olduğunuz belli, ama niye,nerden" bir sinir ile kapıyı açmıştım. Onu beklemiş kafasını iki yana sallayıp ellerimden tutmadan çıkıyordu dışarıya. Biliyordu şuan anlatmicaktım, anlatacak bir şey varmıydı diye düşündüm, sonra aklıma onu saatlerce, günlerce anlatabilir olmam geldi ama şuan değil, o zaman bu zaman değildi. Belkide hiç bir zaman o zaman bu zaman olmayacaktı.
Ona yetişmek için hızlı adımlar gidiyordum. Biliyordum kızmıştı ama onun siniri çabuk geçerdi. En dışarıya çıktığımızda karşıdaki Savaş'a bakıyordum elinde saat karşıya bakıyordu.
İnci gülmüş "bunlar niye koşuyor" Kerem ve Gökhan hızlı hızlı koşuyorlardı. "Savaş ceza vermiş" İnci bana dönmüş "neden"
Savaş elindeki saatin zincirinden tutarak sallamış "Kerem, dedikodu ağına bunları da söylersin dimi" demişti.
İnci kaşlarını çatmış "dedikodu ağı" tim kenarda onlara bakıyordu, İnci'nin ellerini o izin vermesede tutmuş "yani herşey ondan biliniyormuş, herşeyden haberi varmış yani tim öyle söylemişti"
Kerem "komutanım valla öldüm komutanım" Savaş gülmüş "yapma Keremcigim, bak kibar bir şekilde koşturuyorum sizi, kaç turunuz kaldı Gökhan bey" Gökhan derince gülümsemiş "gerçekten çok kibar adamışsınız komutanım" ellerini havaya kaldırmışlar beş işareti vermişlerdi. Savaş "son elli üç saniyeniz, biliyorsunuz turunuz bitmezse neler olur neler"
Timin yanına geldiğimde hepsi ayağa kalkmıştı ama ben geri oturun işareti vermiştim "noluyor burda, ne bu ceza" Kuzey yanındaki Pınarın ellerini tutarak "Savaş komutanım kibar bir şekilde uyarıyor komutanım" Hakan yerdeki taşın üzerinde "çok kibar adam, bir de kabasınız dediniz komutanıma" Kuzey kafasına vurmuş "benmi dedim lan, bak diyenler orda ben burdayım, gökyüzümün yanında" Pınar yüzünde yara yüzünden çok gülümseyememiş hafif tebesümüyle karşılık vermişti. Bu yara hep orda kalacaktı, yara olmasa izi olacaktı ama orda olacaktı.
"yani bu adam şimdi abuk subuk konuşmayı bırakacak mı?" demişti Fatih, Poyraz kolları bağlı bir şekilde bakıyordu "bırakmasada bir gün kafamızı dinliyecez"
Öykü başını sallamış "evet komutanım bir gün o da bugün, çünkü kendisi birazdan düşüp bayılacak" demesine kalmamış bir gürültü gelmişti. Kerem yerde, Savaş eliyle bitiş işareti veriyordu. Gökhan bayılan komutanını uyandırmaya çalışıyordu
İnci birden sıçramış "noldu şimdi" Öykü ona bakmış "merak etmeyin, Savaş komutanım uyandırır" başımızı oraya çevirmiştik, Savaş elinde bir kova su ile oraya gidiyordu. Kovayı yere bırakmış ayak ucuna geçmişti Kerem'in , ayaklarına vurmuş "Kerem, Kerem bayıldın mı lan?" Kerem başını kaldırmış "yok komutanım, şekerleme yapıyordum da, sıcak oldu" Savaş gülmüş "komutanlar niçin vardır"
Kerem başını yere tekrar koymuş "niçin komutanım" Savaş elini bir kova dolusu suyu alıp başına geçmişti "askerlerinin dertlerine derman olabilmek için, elimden bu kadarı geliyor" demiş ve suyu boşaltmıştı kafasından aşağı, Kerem yattığı yerden kıpırdamamıştı bile, sarı saçlarını ellerini geçirmiş sadece yüzüne gelen yerleri geriye atmıştı
Timdekiler gülmüş "yürü be komutanım" Gökhan bulunduğu yerden alkış çalmaya başlamıştı, İnci bana dönmüş ve kahaka atmaya başlamıştı, Kerem başını kaldırmış buraya bakmıştı "bu ses, İnci hanım" İnci o tarafa dönmüş ve el kaldırmıştı. "iyi misiniz?" diyerek yanına geçiyordu İnci.
Kerem hızlıca ayağa kalkmış ve İncinin daha fazla yürümesini engellemişti "tabiki iyiyim, bunlar bizim için ufak tefek şeyler" Savaş kovayı yere bırakmış "ufak tefek" Kerem bir komutanına bir yanındaki İnciye bakmıştı.
Gökhan uzandığı yerden doğrulmuş "biz az önce üç dakikada on iki tur mu attık komutanım" Kerem ona dönmüş ve omzuna vurarak "evet Gökhancıgım" gururla göğüslerini şişirmişti.
Bazı anılar saklı hazineydi, bazı gülüşler, bazı bakışlar...
bir kutuya koyup ihtiyacınız olduğunda açıp bakmak istediğiniz, yenilgiye düşmekten önce o gülüşler, bakışlardı aklınıza gelen, aslında tökezlemek basitti herkes günün sonunda tökezleyebilirdi.
🐞🐞🐞
Sinan albay ile karşılıklı oturuyorduk, bir abi gibi benimle konuşmuş günlerce eksiğimi falan sormuştu, çehresi biraz toparlaktı ama uzun siyah kaşları, içe çukurlaşmış gözleri, yüzündeki ince çizikler aslında ona çok büyük bir ciddiyet katıyordu.
Masanın üzerine bir fotograf koymuş bana uzatmıştı, fotografı elime aldığımda bir adam vardı, kumral saçlarını özenle taramış, mavi gözleri burdan bile belli olan siyaha bürünmüştü, sağ gözünün altında bir ben vardı, suratsız, memnuniyetsiz bir adama benziyordu, insanları ilk görüşte tanımak gibi bir huyum vardı ve en sevdiğim huylarımdan biriydi. Şık takım elbiseli, kravatlı, kolundaki düğmeleri zengin olduğu her halinden belliydi, bir elindeki bişey dikkatimi çekmişti küçük bir zar fotografa bakan yüzü beşi gösteriyordu, kendisine dönen altıydı biliyordum.
Albaya dönmüş ben tam konuşacakken o ayağa kalkmış, " iyi bir iş adamı büyük dernekleri var, her sene çocuklara yardım eder, kadınlara, hep çocukların kırmızı çizgisi olduğunu söyler" yanılmışmıydım ama bu imkansızdı, ben yanılmazdım bütün sesizligim ile albayı dinlemeye devam ettim, albay masaya eğilip fotoğrafı aldı "ama aslı öyle değil" işte bu.
"her sene toplanan yardımları kendi himayesi altına alır, ve genelde çacuklar zarar görür, büyük zararlar" bana dönmüştü "bu sene toplanacak dernekte onuncu yıl partisi vericekmiş, özel kuvvetler olarak senin ve yanında Savaş ve Poyraz'ın da gitmesini istiyorum" başımı kaldırmış "emredersiniz komutanım"
"ne istediğimi mi sormicak mısın?" gülümsemiş ayağa kalkmıştım "ne isterseniz emredin komutanım" omzuma hafif hafif vurmuş "bir kadın olarak buralara nasıl geldin bilmiyorum ama ilk görüşte ısındı kalbim sana, kızım gibi oldun" gülümsemiş başımı hafif hafif sallamıştım "o adamı ve odasında sakladığı bir kasayı istiyoruz, o kasada yaptığı işkenceler, yaptığı yasal olmayan şeyler var, bir dosya, getirin onu bana" ayağımı yere vurup "emredersiniz komutanım"
Kapıya yönelmişken "Alev" diyen sesi ile durdum "Savaş ve Poyraz'ı unutma zor bir iş, odasında bin tane güvenlik almıştır, çevresindekileri saymıyorum bile" arkamı dönmüş başımı yine sallayarak kapıya uzanmıştım durmuş bu sefer arkamı ben dönmüştüm "albayım" başını kaldırmış ben tam dönerek "biliyorsunuz iki kadın kaçırılmıştı, onların güvenliğ" ellerini kaldırmış sözümü kesmişti "sen gelene kadar onlar benden sorumlu, gözün arkada kalmasın, Yüzbaşı" gülümsemiştim.
Tekrar dönmüştüm "yarın izin gününüz, ondan sonra ki gün çıkarsınız yola, parti salı günü" ona dönmeden başımla selam vererek çıkmıştım.
İnsan nerde olursa olsun başını hep en sevdiğine çevirirdi öylede olmuştu, en önce onun odasına çevirmiştim başımı yavaşca kapısının önünde durmuştum içeride miydi? Yoksa dışarıda mı?
Ne kadar özlersin bir insanı, kalbini ne kadar sıkar bir özlem, hayatdan ne kadar soğutur,
Ne kadar umut eder bir insan, hayata tutunmak için tek sebep o umut mudur? Onu görebilme, herşeyi düzeltebilme umudu.
Yitip gider mi ellerinden, bir gün ansızın kaybolur musun kalbimden, aklımdan, hayerlerimden. Sen Savaş, benim tavşanım hayallerimi yıkıp gider misin? Gitmezsin beni bırakmazsın, ama ben bıraktım istemesem de, kabullenemesemde ben bıraktım. Bizi ben ayırdım.
Ama sen gitme olur mu?
Kapıya dayamıştım kulağımı aslında içerde olduğunu bilseydim açıp girecektim, ama öyle olmadı.
Kapı birden açılmış dengemi kaybederek bir yer tutunma çabasıyla çırpınmıştım yine o tutmuştu, yine ellerim onun o sıcacık elleri ile ısınmıştı benim ellerim hep soğuk olurdu ama onun elleri hep sıcacıktı, Ateş gibi, Alev gibi, kor gibi...
Bana yukarıdan öyle bir bakışlar atıyordu ki başımı hafifce ona çevirmiş yavaşca doğrulamayı çalışmıştım, tam ellerimi ellerinden çekmeye çalışırken yine dengemi kaybetmiş yine tutmuştu ama bu sefer belimden, yok artıktı gerçekten yok artıktı.
Bir insan düz yolda, bildiğimiz düz yolda kaç kere dengesini kaybederdi, ya salak olmalıydı ya da aşı- durmuştum oradaki 'k' yi söylebilecek gibi değildim çünkü karşımda bir adam vardı, uzun kirpiklerinin altında koyukahverengi gözleri ile öylece duruyordu ,o kadar güzeldi ki, o kadar derin di ki.
"sen nasıl yüzbaşı oldun bu sakarlıkla acaba" yapmacık bir gülümseme atmış belimdeki elinden kurtulmaya çalışırken daha sıkı tutmuş kendisine çekmişti "bırakmasam, düşmeni istemiyorum da" tüm gücüm ile onu itmiş "hıııı sen varsın diye düşmüyorum çünkü ben" üzerimi düzeltmiş saçlarımı geriye atmıştım, derince nefes almıştı ona bakmış yüzündeki tanıdığım gülümseme ile bakıyordu kollarını açmış "az önce seni iki kere kurtardım, yüzüne vurmak gibi olmasın ama" karşıma gelip yüzüme eğilmişti "benim olduğum yerde düşmezsin, düşemezsin" başını iki tarafa sallamış "izin vermem"
Ben şuan nasıl bakıyordum ya da nasıl görünüyordum hiçbir fikrim yoktu ama çokta önemi yoktu oydu çünkü, her halimi gören tavşan, boynuna atlasam sıkıca bastırsam içimdeki yaralar gider miydi?
"tek düşecegin şey, benim, bana düşebilirsin" ama buna da sarılıp ağzına laf verilmezdi, ayaklarımın ucuna basmış iyice yaklaşmıştım "şovunuz bitiyse eğer ben bir yüzbaşı olarak işime bakmak isterim" koluna vurup gidecekken "nereye eee benim kapım burda, dinleyebilirsin" arkamı dönmüş "seni o kapıya gömerim, ben kapı falan dinlemedim, sana söylemem gereken bişey vardı o yüzden"
Başını aşağı yukarı sallamış "tabi komutanım, dinliyorum kapıyı değil sizi" ona bir adım atmış gülümsemiş "söylemiyorum vazgeçtim" bana yaklaşmış "tamam tamam dinliyorum" omzumu yukarı kaldırıp indirmiş "ceza,söylemiyorum" demiş ve hızlı adımlar ile dışarıya çıkmıştım. Çocukluğumuzdaki gibiydi hiçbişeyi merak etmez ama konu bensem her ayrıntıyı bilmek isterdi, onu hep böyle kandırırdım, oyun oynayalım söyleyeceğim tavşan, bana masal anlat söyleyeceğim tavşan, saçlarımı tara söyleyegim tavşan, ama söylemezdim.
Dışarıya çıktığımda Merve abla gelmişti bir tarafına Pınar, İnci bir tarafınsa eşinin kız kardeşi Nehir vardı. Başına toplamıştı timi bir anne gibi, "bana bakın yarın izin gününüz, akşama bendesiniz karışmam, kursağınızdan bir doğru düzgün bişey geçsin, hem" demiş Aliye ellerini uzatmıştı "yarın kızımızın doğum günü, hep beraber kutlayalım, kalabalık ailemizle" aile diyordu. Aile kalabalık Aile duygusal anılarımdan birisiydi, doğum günleri kalabalık aile. Arkamdan Savaş berilmiş "ohhh yarın akşam yemeği var" ona dönmüş "nerden bildin"
Bana dönmüş güneş tam yüzüne vuruyordu, ikindin güneşi miydi güzele vuran annem hep öyle derdi, ee bu durumda bana vurmalıydı beni kolumdan tutmuş kendisi bir adım geriye gitmiş ve benide çekmişti güneşin bana vurmasını sağlamıştı"ikindi güneşi güzele vururmuş annen derdi" gülümsemiştim, unutmamıştı nasıl unuturdu ki insan, içimi ısıtan şey güneşti dimi, nolursunuz güneş olsun... Sonbahar güneşi böyle içinizi yakar mı? Nolursunuz yakar diyin...
Gözlerimi kırpıştırmış önüme dönmüştüm o hala bana bakıyordu. Eliyle buyur işareti yapmış ve timin yanına geçmiştik. "Merve abla, hoşgeldin" Savaş sımsıkı sarılmıştı, Merve bana dönmüş kollarını hiç kapatmadan bana da sımsıkı sarılmıştı.
Nehir kalkmış ellerimi sıkmıştı hem mesafeli durmaya çalışıyordu hem de aslında en derindeydi. Bana dönmüş "Alev komutanım" demişti Merve ona dönmüş "lütfen askerlerim dışında herkes bana Alev diyebilir" Kerem İncinin arkasındaydı "sadece Alev size yakışmıyor komutanım" ona bakmış İnci başını ona çevirmiş "bence çok yakışıyor, çünkü Alev isminin hakkını veriyor" Kerem gülmüş "hiç öyle düşünmemiştim İnci hanım,isminiz sade de yakışıyor komutanım" İnci değil,
Kuzey Pınar'ın yarasının olduğu tarafa diz çökmüştü öylece ona bakıyordu, hani böyle çok güzel bişey görürsünüz ve o gördüğünüz şeyi bir daha görememe korkusu vardır o yüzden iyice kazımak istersiniz ya her ayrıntısını, Kuzey öyle bakıyordu Pınar'a.
Poyraz elindeki telefon ile gelmişti "komutanım sizin bu telefon konuşmalarınız beni çok şaşırtıyor" Kerem gerçekten dayaklık bir adamdı Poyraz ona dönmüş "beni de senin bu konuşmaların çok şaşırtıyor Kerem"sanki az önce kendisi koşmamıştı on iki tur, Hakan öne çıkmış "komutanım yoksa hayatınızın mucizesini mi buldunuz" Poyraz telefonu sakinlikle cebine koymuş, mucizelere inanmazdı annesinin ölümü ile üç kelime gitmişti hayatından Mucize, umut, anne hepsi gitmişti her acı bir kayıp hayatınızdan bir anı alırdı onun geleceğini almıştı, hayatına kadın almazdı alamazdı "size on iki tur yetmemiş sanırım" dedi Poyraz içindeki yangını, söndürmeye çalıştı yine yeniden ama sönmedi, sönmeyecekti.
ikisi değil tüm tim başını evet anlamında sallamıştı hatta Merve abla bile "ablasının hırçın denizi gel bakalım"
Poyraz iki adım geriye gitmiş "valla yok bişey Merve abla, ben bu tuzağa bir kez düştüm onda da ne olduğunu anladım" Merve gülmüş Nehir başını kaldırarak "ama terapi gibi, bi dene istersen Poyraz abi" Poyraz başını iki tarafa sallamış "asla, hem yok bişey bankadan aradılar yok dedim bende çekmicem para falan"
Merve ayağa kalkmış "peki o zaman yarın alırız ifadenizi" Poyraz bir time birde Merve ablaya bakmıştı "bakma öyle herkese, yarın kimin doğum günü, aşk olsun Poyraz abisi" Kerem gülmüş "belkide aşk olmuştur Merve abla, o yüzden hatırlamıyordur Poyraz komutanım" Poyraz tam üzerine atliyacakken tutmuştu Merve, "varmı"
Poyraz başını iki tarafa sallamış "yok öyle bişey, olmicak hayatım boyunca, bir mucize olmadığı sürece olmayacak" Merve omzuna vurmuştu "peki, yarın gel olur mu? Hepinizi bekliyorum, gelmeyen var mı" bizim konuşmamızı beklememiş "bende öyle düşünmüştüm, eksiksiz tüm kadroyu orda bekliyorum"
İnci ve Pınara dönmüş "lütfen gelin, kızımla tanışın, doğum gününde çok uysaldır kendisi" ikiside kafa sallamıştı. Merve Nehir ile bir asker arabasına binmiş ve çıkıp gitmişlerdi.
Kazanmak çaba isterdi ama kaybetmek bir an tek bir hata, tek bir kayıp, tüm hayat, tüm bakış, herşey burdaydı... Ateş timi gördüğüm en kenetlenmiş timdi, Ateş timiydi onlar, aileydiler...
🐞🐞🐞
Bölüm yayınlamak ancak kısmet oldu... Hepinize Uğur getirsin...
🐞🐞🐞
Bölüm etkileşimi
