17. bölüm / 31
Uğur Böceği🐞 17.bölüm
Bölümler 31Şu an: 🐞 17.bölüm
- 1 🐞1.bölüm1.961 kelime
- 2 🐞 2.bölüm1.996 kelime
- 3 🐞 3.bölüm2.188 kelime
- 4 🐞4.bölüm2.782 kelime
- 5 🐞 5.bölüm3.341 kelime
- 6 🐞 6.bölüm3.897 kelime
- 7 🐞 7.bölüm3.910 kelime
- 8 🐞 8.bölüm4.589 kelime
- 9 🐞 9.bölüm3.413 kelime
- 10 🐞 10.bölüm3.980 kelime
- 11 🐞 11.bölüm3.144 kelime
- 12 🐞 12.bölüm3.603 kelime
- 13 🐞 13.bölüm4.191 kelime
- 14 🐞 14.bölüm4.011 kelime
- 15 🐞 15.bölüm4.356 kelime
- 16 🐞 16.bölüm3.996 kelime
- 17 🐞 17.bölüm3.263 kelime · Okuduğun bölüm
- 18 🐞 18.bölüm3.280 kelime
- 19 🐞 19.bölüm3.235 kelime
- 20 🐞 20.bölüm3.524 kelime
- 21 🐞 21.bölüm3.595 kelime
- 22 🐞 22.bölüm2.971 kelime
- 23 🐞 23.bölüm3.380 kelime
- 24 🐞 24.bölüm3.057 kelime
- 25 🐞 25.bölüm2.651 kelime
- 26 🐞 26.bölüm1.993 kelime
- 27 🐞 27.bölüm2.368 kelime
- 28 🐞 28.bölüm2.269 kelime
- 29 🐞 29.bölüm3.244 kelime
- 30 🐞 30.bölüm3.481 kelime
- 31 🐞 31.bölüm3.674 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bu hikayede olay ve durumlar tamamen hayal ürünüdür...
Keyifli okumalar dilerim....
Oylarınızı ve yorumlarınızı bekliyorum...
"Ruhta yer edineni, kalp nasıl unutsun..."
~Oğuz Atay ~
Mutluluk...
Mutluluk özenilecek bir şey değildi, hissedilecek bir şeydi, ve ben bu ailede o kadar mutluydum ki. Küçük bir çocuk için mutlu bir aile herşeydi, tüm hayatını etkileyen tek faktördü.
Mutlu bir aile gelecek mutlu bir nesli işaret ediyordu. Hayatın size en büyük hediyesi mutlu bir aileydi. O aile dağılmamalıydı, dağılsalar bile yıllar sonra aynı bağlılık ile devam etmeliydi... Aile buydu, bağlılık...
Ne sitem edendi aile ne de düştüğünde kenarda duran, aile demek uzanan dal demekti, Güler yüz demekti, ben burda yıkıldım ama onlar kaldırır demekti. İnsan bu hayatda birisine en azından tek bir kişiye güvenmeliydi...
Nilüfer olmak değildi mesele, su nereye giderse yüzüysel gitmemeliydi insan, tutunacak dalı olmalıydı tek küçücük de olsa umudu olmalıydı...
İnsanın kökü olmalıydı,köksüz bir nilüfer olmak değildi mesela nereye gideceğini bilememekti.
Ben Alev Nilüfer değildim, insan büyüdükten sonra Nilüfer olur muydu? Sonra Nilüfer de köklerini bulur muydu? Yoksa nasıl geldiyse öyle mi giderdi insan...
Ne Nilüfer ne umut du, ben Alev'dim içi cayır cayır yanan ama dışarıya buz olan, içi ateş dışı su, içi yangın dışı deniz, içi küçük hanım dışı Alev... Aklı hep küçük hanımda, hep orda kuytuda...
Küçük Alev oturduğu babasının kucağında sessizce duruyordu, insan en huzurlu olduğu yerde uykusu gelirdi. Gözleri açılıp açılıp kapanıyordu, Yavuz yavaş yavaş kızının saçlarını okşuyordu, Göksu büyük olduğu için dizinin dibine oturmuş ve belini babasına dayamıştı.
Güvenle,yıkılmayack,hiç kaybolmayacak gibi.
Çınar agacı gibiydi babası, burda oluşu bile güvendi, yaprağı yere düşse tek tek toplardı Göksu, babasına döndü Yusuf amcanın anlattığı olayı herkes keyifle izliyordu. İstanbula gittiğini anlatıyordu, kocaman şehir ışıl ışıl olduğunu.
"bir gün hep beraber gidermiyiz devrem" demişti birden babama, babam gözlerini kapatmış uyumuş numarası yapıyordu numara olduğu her halinden belliydi. Peri sarı saçlarını geriye savurarak "Yavuz amca mızıkçılık yapma, ben hatırlıyorum bana söz vermiştin" Yavuz gözlerini açtı belliki o da hatırlıyordu "ben o sözü niye vermişim, zaten sizin memleketinize çok yakın"
Peri gülümseyerek "hatırlatmak isterim sen benim doğum günümü unutmuştun ve benden ne istersen iste demiştin" Yavuz kucağında ki Alev'e baktı "gördün mü kızım ne istemiş benden, sen daha büyük bir şey iste Yusuf amcandan" Peri'ye dönmüş "tamam kızım sözüm söz, sen yeterki iste, hepinizi götürürüm" Arzu yanındaki Bilgeye dönmüş "ee ne yapalım onlar gezsin biz evde bekleriz" Yusuf anında Yavuza dönmüştü "ben eşimsiz hiç bir yere gitmem"
Yavuz " sus ulan sanki ben giderim şunun dediğine bak" Alev Yavuz'un kucağından inmiş hemen karşıdaki Savaş'ın yanına gidiyordu, Yavuz kucağından inip giden kızına şöyle bir baktı "nereye Alev" Alev kızıl saçlarını önünden iterek arkasını döndü ela gözler kızarmıştı bile, "sen çok hareket ediyorsun rahat edemiyorum" Yavuz gülümsedi "affedersiniz Alev hanım, ama insanlar hareket etmeden duramazlar"
Alev derince gülümsemişti "ben uyurken Savaş duruyor ama, o insan değil mi?" Yusuf oturduğu yerden bir kahkaha attı Yavuz ona hızlıca dönüp tüm sinirini gözlerinden çıkarttı, Alev koltuğa çıkmaya çalışırken Savaş sıkı sıkı ellerini tutu "bırak kızımın ellerini Savaş" Savaş Yavuz amcasına döndü "ama o bırakırsam düşer"
"düşermiyim" dedi Alev.
"düşmezsin" dedi Savaş, tutardı çünkü.
"düşerse kalkar benim kızım" dedi Yavuz sesi biraz sinirli gelmeye başlamıştı "düşerse canı acımaz mı?" dediğini duydu Savaş'ın, derince gülümsedi ama kimse farketmedi Arzu'dan başka, "acır"
"düşmesin o zaman" dedi Savaş bu seferde elleri bir an olsun bırakmamış bırakmayı bile düşünmemişti, işin kötü yanı şuydu o eller elbet bir gün ayrılacak mıydı? Yoksa sonsuza kadar sımsıkı durackmıydı? Kimse bilmiyordu.
Yavuz başını yana yatırıp onlara bakmaya devam etti, neydi istediği hem Savaş'ın yanında güvende olmasını istiyor, hemde onu kızını alacak diye ödü kopuyordu... Ne istiyordu Yavuz...
Alev koltuğa çıkıp onun omuzlarına başını koymuştu, Savaş yanındaki yastığı dizlerine koymuş "buraya yat istersen" Alev başını bu seferde omzundan alıp Savaş'ın bacaklarının üzerindeki yastığa başını koydu.
Yavuz göz ucuyla bakıyordu, Yusuf'da ona.
Peri oturduğu yerden kalkıp odasına geçti hemen komidinin üzerindeki kamerasını eline aldı, salona geçtiğinde ilk önce Alev ve Savaş'ı çekti. Anılar bir fotograf makinesinde kalmamalıydı...
Anılara dokunabilmek isterdi insan, bir anıda tekrar tekrar yaşamak, yaşatabilmek.
Peri geriye döndü, Yavuz amcayı ve ayağının dibinde oturan Göksuyu çekti, Göksu kocaman gülümsemişti Yavuz amca kızına eğilmiş ve saçları arasına öpücük kondurmuştu. Sonra annesine döndü, Arzu teyze ile ikisini çekti. İkiside kocaman gülümsediler, fotograf makinesine, Peri makineyi Göksuya uzatıp babasının yanına geçmişti, Peri koltuğun arkasına geçmiş ve babasının boynuna sıkı sıkı sarılmıştı.
Mutluluk demiştim ya, insan mutluluğu da saklayabilseydi keşke demek istemiştim, Savaşın dizlerinde başım vardı, ve tam gözlerimin önünde kocaman mutlu bir aile, Peri abla ve ablam birde kendilerini çekmişlerdi.
İkiside deli deli pozlar vermişler, babaları onlara bakıp bakıp gülümsemişler, anneleri bunlar büyümez diyerek birbirlerine bakmışlardı. Savaş bana bakmış uyudum mu diye kontrol etmişti.
"bir gün seninle İstanbula gidicez" demişti Savaş. Birden, aniden, O bir gün ne zamandı bilmiyordu ama bir gün mutlaka gideceklerdi, hayatın onlar için başka planı yoksa.
Hayat hep plansızdı...
Alev yattığı yerden ona dönmüştü "gideriz dimi" Savaş başını eğip kızıl saçlara baktı "gideriz tabi, niye gitmeyelim" Alev yattığı yerden kalkmış ve ona dönmüştü, "beraber ama ,yoksa İstanbul çok uzak ben kaybolurum" Savaş derince gülümsemişti "merak etme heryere beraber gideriz başımın belası olmadan bir yere gitmem"
"başının belası?"
"başımın belası"
"tatlı belası ama dimi tavşan"
"en tatlısı kızıl kafa"
"ya orda kaybolursak" demişti, Savaş kaşlarını yukarı kaldırmış "ben varım ya" Alev başını aşağı yukarı sallamıştı bu döngü uzun bir süre dönecek gibiydi, Alev soracak Savaş anlatacaktı.
+"ya çok yağmur yağarsa"
"bizde ıslanırız, hem sen yağmuru seversin"
+"ama sen sevmezsin"
"senin sevdiğin herşeyi severim"
+"ya yorulursak"
"dinleniriz"
+"evimiz yok"
"otel buluruz"
+"babamgil gelecek mi?"
"tabiki gelecek"
Alev babasına dönmüştü "İstanbul güzel midir?" Savaş omzunu kaldırıp indirdi "bilmem güzeldir herhalde" Alev ona döndü "salak tavşan"
"niye salak oldum ben şimdi" bu seferde Alev omzunu kaldırıp indirmişti "bilmem öylesin" Savaş başını yana yatırıp ona dönmüştü. "İstanbul çok uzak mı buraya" demişti Alev ama söylemek istediği bu muydu bilmiyordu.
"biz Türkiye'nin öbür ucundayız, İstanbul öbür ucunda" demişti Savaş, kitaplarının arkasından hep Türkiye ye bakardı ordan şehirleri ezberlemeye çalışırdı. "o zaman gidemeyiz"
"gideriz Yavuz amca söz verdi" Alev başını aşağı yukarı salladı "tamam o zaman" diyerek tekrar kalktığı yere başını koydu, Savaş'a tekrar dönerek "bensiz gitme" demişti, Savaş hiç düşünmeden tek solukta söyleyivermişti. "sensiz gitmem."
Yavuz ve Yusuf oturdukları yerden kalkıp kızlarını kucaklarına aldılar, Peri ve Göksu babalarının kucaklarında çırpınmaya başlamışlar ama gülmekten hiç bir şey yapamıyorlardı. Yavuz ve Yusuf kucaklarında kızları ile koltuğun kenarında koşmaya başlamışlardı.
Yaş değildi mesele, ruhtu, kalpti... kalp
Ne kırk olmaktı mesela ne de on sekiz ne de on altı, Alev tekrar yattığı yerden kalkıp koltuğun üzerinde zıplamaya başlamıştı, Savaş oturduğu yerden dogrulmuş o da Alev'e ayak uyduruyordu. Peri ve Göksu birbirlerine el sallıyorlardı.
"devrem benim kızım büyümemiş, ya seninki" diyordu Yusuf, Peri babasına dönmüş "babaaa ben on sekiz yaşındayım, on sekiz" Yusuf gülmeye başlamış "devrem benim kızım derilmiş olmalı on sekizim diyor, ee ben bebek tutuyorum kucağımda"
Yusufa dönmüştü Yavuz "ulan devrem, kucağımızdakiler bebek, benim kızım kaç yaşındasın bakim" Göksu gülümseyerek ona bakıyordu "on altı babacığım" Yavuz başını bebek sever gibi sallamış, ve bir bebek ile konuşuyormuş gibi konuşmuştu "Agu gugı yesin baban seni" Göksu kocaman bir kahkaha atmıştı "baba, ya anne babama sen anlat" Arzu ve Bilge ayağa kalmışlar ve eşlerinin yanlarına gitmişlerdi.
Ellerini tutmuşlar ve eşleri kızlarını bırakmışlardı, "bir kızımız on altı yaşında bir kızımızda dört buçuk" demişti Arzu, siyah gözlerini Yavuz'un ela gözlerine değdirmiş "bizde yirmi yıla yaklaştık, dört senemiz kaldı Yavuz bey"
Yavuz gülümsemiş ellerini eşinin belinde birleştirmişti " sen iste yine yirmi yılımı veririm" demişti Yavuz, Arzu gülümsemiş başını eşinin gögüs kafesinin üzerine koymuştu. "her yaşınıza talibiz Yavuz bey"
"Yavuz bey sana kurban olsun, Arzu hanım"
Bilge eşinin yanına gelmiş ve ellerini tutmuştu "on dokuz yaşımızın üzerinden on sekiz yıl geçti Yusuf bey" Yusuf dudağını büzmüştü "o kadar geçti mi? Seninle geçirdiğim zamanın bu kadar hızlı geçmesi canımı sıkıyor sarı papatyam" Bilge dudaklarını büzerek eşine bakıyordu, "Malesef ömür geçti"
"hayatımın en güzel zamanları on dokuz yaşımdan sonrası"
Peri ve Göksu kenarda onlara bakarak gülüşmeye başladılar, ikiside koltuğun oraya Savaş ve Alev'in yanlarına geçtiler, Arzu ve Bilge birbirlerine baktı, ikiside bu hayatda kazanmış gibi hissetti... Neler atlatılmış neler olmuştu ama önemi de yoktu, herşey geride kalmış ve mutlu ailenin bir parçası olmuşlardı...
Büyük ailenin anneleriydiler... O büyük ailenin en büyük parıldayan yıldızlarıydılar, o büyük aileyi aile yapan en değerlileriydiler...
İki kız kardeş mi denilirdi... İki hasret arkadaşlığı mı bilinmezdi... Arzu ve Bilge bu aileye ömür vermişti, ve değmişti... Pişman değilerdi....
Önlerinde en güzel tablolardan birisi vardı şimdi, çocukları, Savaş ve Alev koltuğun üzerinde, Peri ve Göksu onların hemen yanlarındaydılar, sarıkdıkları eşleri saçlarına okşuyorlardı. Gülen dudaklar, konuşan gözler...
Hayaldi gerçek olan düşler...
Arzu ve Bilge mutlu aile, birbirine destek olan arkadaşlıklar...
Ölümsüz anılar, ölen insanlar... Yitmeyen anılar, yitip giden arkadaşlıklar... Toprak en acımsız, fotograflar en merhametli...
🐞🐞🐞
Keyifli hayatlar bir tek masallarda mı olurdu, ben Alev mutlu sonlara inanmazdım herşey iyiye giderken sonu mutlaka kötü biterdi, babam vardı hayatımın iyisiydi sonu ölüm oldu. Savaş vardı hayatımın iyisiydi sonu ayrılık oldu.
İnsan ayrıldığı kişiyle tekrar kavuşur muydu? Eskisi gibi olabilmek için çırpınmak mıydı? Bizi bir arada tutan, yaşanamamış, yaşanmak için çırpınan hayaller miydi? Neydi bizi birbirimize çeken, gelecek mi? Geçmiş mi...?
Ben Alev demiştim ya kimdi Alev, neydi, neyi vardı? Annesi Arzu , Ablası Göksu , şehit babası, arkadaşı İnci, küçük bir üye, yigeni, neyi vardı, neyi yoktu ki...
Kapıdan çıkmış kimse asansöre binmeyince merdivenden inmeye başlamıştık, İnci ile kol kolaydık yüzü asıktı bugün ama asla konuyu açmıyordu. Önümüzde Kerem Fatih'in koluna girmiş dedikodu ağına malzeme arıyordu. Poyraz Savaş ile ileriden gidiyordu, telefonuna gelen bir mesajı gösteriyordu, Tebessüm Akkaya 1 yeni mesaj...
İnci önünden giden Pınar ve Kuzey'e bakıyordu. "sence de tam birbirlerini bulmamışlar mı? Bir asansörde" ben gülmüştüm gözlerim hepsindeydi ama en çok onda, Savaş kara kaş kara göz bembeyaz Tolga Sarıtaş gülüşleri... Nasıl oluyordu, sanki hayatından ben çıkınca daha bir yakışıklı olmuştu bu sırada dört buçuk yaşında ben seninle evleneceğim diyişlerim aklıma gelince duruvermiştim. Yüzüm mü kızarmıştı benim, nefesim peki ya kalbim lütfen şuan olmazdı, olamazdı...
İnci kolumu tutup çekiştirince gözlerimi ona çevirdim, orda gülüşler vardı ama olsundu, İnci durmuş "neyin var senin" gülümsemiş "bende aynısını sana soracaktım" sarı saçlarını geriye atmış "benim bişeyim yok, senin" tek kaşımı yukarı kaldırıp indirmiş "eminsin" Kerem geriye dönmüş "yok komutanım İnci hanım o"
İnci ona bakıp gülümsemiş ve boynunu bükmüştü bu kız dünyaya yanlış insanlara yanlış hisler hissetmek için gelmişti sanki bir yerden tanıdıkdı ama olsundu o konuya girmeyecektim. Kerem'e dönüp "biri istiyor ceza"
"olmaz ama komutanım, ben konuşkan bir insanım en çok cezayı ben alırım" onun yanına gelmiş omzuna vurarak "çok konuşmayacaksın o zaman Kerem" başını eğmiş "emredersiniz komutanım" İnci yanımızdan geçip gitmiş ve dışarıya arabanın önünde durmuştu.
Gökyüzüne bakıp başını eğmişti, "komutanım şimdi siz yeni geldiniz ya, Öyküyle Fatih'i tanımıyorsunuz doğal olarak merak da etmiyorsunuz" Kuzey'e dönmüş "ediyorum" Kuzey durmuş "efendim komutanım" hemen arkasındaki Öykü'ye bakmıştım "merak ediyorum, ama bunu onları sıkboğaz ederek göstermiyorum" Kerem en arkadan "bu profesyonelikten istiyorum, nasıl yaparım"
"kırk fırın ekmek yiyerek" demiş ve kendisini geriye atmıştı "kusura bakmayın komutanım ekmek tüketmiyorum" Savaş ve Poyraz geriye dönmüş ikiside aynı anda "glutensiz de mi?" ben onlara kaşlarımı kaldırıp bakmış "sormanız gereken soru bu mu sizce" ikisi birbirine bakmış "başka ne sorulur ki" Kerem beni geçmiş "yok komutanım gültenleri severim" Poyraz tam yanından geçerken "senin havanı" bana dönmüş "pardon komutanım ve yengelerim"
Öykü kaşlarını kaldırmış " Poyraz komutanım ayıp oluyor ama" İnci arabanın ordan "evet Poyraz bey bana da ayıp oluyor" Poyraz ağzını kapatmış Savaşa doğru "ağzımın ayarını sikim Savaş" Savaş kaşlarını çatmış "bana nşye küfür ediyorsun ulan" Poyraz hızlı adımlar ile " kafamın ayarını da sikeyim"
Savaş gülmüş bana dönmüştü, ben yavaş yavaş oraya doğru yürüyordum bir yandan da ceplerime bakıyordum telefonum nerdeydi, çantamı omzumdan indirmiş onun içini karıştıyırdum yoktu, allahın cezası yoktu, önümde kapı gibi bişeye çarpınca durmuştum. Savaş yukarıdan yukarıdan bana bakıyordu, tam arkasında dış kapı vardı ve herkes çıkıp arabanın yanındaydılar.
"neyini kaybettin" geriye gitmem gerekiyor muydu? Gerekiyorsa bile yapmasam ne olurdu, çanta omzumdan tam düşecekken tutup tekrar omzuma takmıştı, ben onun elini indirdiği halde çantamı tekrar almış ve içine kafamı sokmuştum ama yoktu, yoktu işte. Ona dönmüş "yukarıya çıkabilir miyiz?" gülümsemiş ama gülüşünü bana göstermemeye çalışır gibiydi. "neden güldün şimdi, gelme tamam ben çıkarım" ona sırtımı dönmüş kolumdan tutup kendisine çevirmişti. "halla küçük hanımsın"
"sende gıcık" kollarımı bırakmış merdivene buyur işareti yapmıştı, geriye dönmüş "geliyoruz beş dakikaya" ben ceplerimi hala arıyordum, Savaş yanımda rahat bir şekilde yürüyordu, yüzüde yandan kemikliydi, dağ ayısı, antilop, ama karizmatik bir dağ ayısı, karizmatik bir antilop. Gözleri yan taraftan daha çakmak çakmaktı sanki. Sakalsız hali de amma iyiydi, esmer bomba seni. Aniden gülümsemiş bana dönerek "ben burda durim, sen her ayrıntıma bak istersen, neler değişmiş,neler değişmemiş" Allahım lütfen yüzüm kızarmasın lütfen Allahım, "allıgının markası ne ben böyle doğal allık görmedim" demişti birden.
"ne yapıcaksın, kız arkadaşına mı alacaksın" Siyah ceketini düzeltmişti, sinirlenmiştim "benim iki tane kız kardeşim var" merdivene bir basamak atıp durmuştum "iki mi? Peri abla" benim yanıma gelmemiş o geride ki basamakta durmuştu "Arzu diye kardeşim de var" değiştiren, yıkan, dağlayan, sizi ağlatan anılardı, acılar değil... İnsanı yıkan şey anılardı, anılar...
Kardeşi vardı bilmiyordum, adı Arzuydu bilmiyordum, adı neden Arzuydu... Annemin ismi... Bilmiyordum. Bilmemek daha kötüydü, hiçbişey bilmemek...
Önüme dönmüştüm, ne söylenirdi ki, ben bir basamak daha attıp ondan uzaklaştım ama o bir basamak yukarı gelmedi, "susmasana" ona dönmüş boğazımdaki yumruya rağmen "ne söylememi istiyorsun?" yavaşca bir basamak yukarı geldi "susma yeter"
Başımı iki yana sallamıştım, bir basamak daha yukarı gelmişti, artık çok yakınımdaydı "telefonun bende" kaşlarımı tam çatacakken ellerinin parmakları ile kaşlarımın ortasına değmişti ilk önce işaret parmağı ile biraz okşayıp sonra tekrar indirdi "çatma hemen kaşlarını, kötü mü oldu senin ile vakit geçirdik"
"beş dakika bile olmamıştır" omzunu kaldırıp indirmişti küçük bir çocuk gibi "olsun, yetmiyor ama olsun,yeni anılar biriktiriyorum seninle" bana sırtını dönmüş merdivenlerden geri inmeye başlamıştı "hiç görmemiş günlerime göre baya iyi bir durum" bana hafifce dönmüş "beş dakika beş dakikadır" kaşlarımı yukarı kaldırıp indirmiş hızlıca inerek onun yanına varmıştım.
"öyledir, Arzu kaç yaşında" Savaş bana bakmış ela gözlerime siyah gözlerini mühürlemişti, "on sekiz" tam gidecekken kolumdan tekrar tutmuştu o kocaman elleri kolumu sıkmıyordu ama geriye de gidemiyordum ona dönmüş "annenin ismi, evet annem koydu, ve evet Arzu seni çok merak ediyor, ve evet Alev ona senden bahsettim"
Ona dönmüş gözlerinin içine bu seferde ben bakmıştım " kardeşine benden, kim, ne olarak bahsettin, geçmişin olarak mı" kolumu bırakmıştı, kalbinin atışlarını burdan duyamıyordum belki ama hissediyordum, kafasını hafif yana yatırmış "geleceğim olarak" demişti.
Açık, net, ve karşısında söylenecek söz olmayan bir çift kelimeydi. Geleceğim olarak,gelecek. Yutkunurken gözleri dolmuştu ama bende yutkunamamıştım. Bir adım yaklaşıp gözlerimin içine baktığında durmuştum, ne yapmalıydım...?kaçmalı mı? Yoksa teslim mi olmalıydım? Ben ne yapmalıydım...
Ona sırtımı dönüp "beş dakika dolmuş olmalı" demiş ve merdivenlerden hızlıca inmeye başlamıştım. Arkamı döndüğümde Savaş hala oradaydı, bana bakıyordu, sırtımı dönüşüme, yanından yine gidişime, yirmi dört yıl öncesine
Ama artık zorunda değildik, o kalmaya ben gitmeye mecbur değildik, ikimizde birbirimize bakıp gülümsedik, o daha güzel gülümsedi ama olsun o bir adım attı ben bir adım attım belki o zaman ayrılmasaydık belki de bizi daha kötü bir ayrılık bekliyordu, bir adım daha attıp ortada buluştuk. Gülümseyip telefonu bana uzattı. "bişeylerini bir yerde unut, ben bulur sana getiririm"
Telefonu almış "bir gençliğim var bulabilir misin?" gülümsemiş "görebilseydim bulurdum"
"gençliğimi mi?"
"hayır, seni"
"bana yürüyormuşsun gibi geliyor bazen"
"sadece gibi mi?"
"gibi olsa daha iyi"
"gibi olsun o zaman"
İkimizde aynı anda adım atmaya başlamış ama aynı anda dışarıya çıkmamıştık o bir adım arkamdaydı. Bir adım arkamdaydı hep, bana güven, buradayım der gibi artık bir adım arkandayım der gibi. Kapıyı açtığımızda arabanın içine doluşmuş timi görünce gülmeden edememiştim.
Savaş bana dönmüş ve "çabuk alışıyorsun" ona dönmüş bakışlarımdan anlamasın diye hemen başımı geri çevirmiştim. O hafifce gülümsemişti umarım anlamamıştı o olduğu için bu kadar kolay alıştığımı, böyke herşeyin kolay olduğunu, o olduğu için burda, buraya kendimi ait hissettiğimi anlamasaydı, en azından şuan... O var, burda ve benim yerim buraymış gibi...
Bizler ev dediğimiz çatılı dört duvarlı, dışarıdan içerisi gözükmeyen taş yığınına ev deriz, ama evi ev yapan içindeki merhamet, saf sevgi, mutluluk, huzur olduğunu unuturuz.
"tim'e alışmamak mümkün mü? Şunlara bak, nasıl özel kuvvetlersiniz siz" Savaş başını yana yatırıp karşıdaki arabaya bakmıştı "biz iyiyiz hoşuz, ama konu vatansa bambaşka insanlarız, askeriz biz"
"tamam canım, askersiniz" tam konuşacakken bana bakan gözleri ile susmuştum, neden kalbim ağzımda atıyor gibi hissediyordum, bu bakışlar büyülü müydü? Olabilirdi... Yalnız birde siyah giyiyordu, siyah gözleri gibi "ne dedin sen?"
"askersiniz dedim" elleriyle sağa doğru işaret etmişti "ondan önce" saçlarımı geriye atıp "tamam dedim" gülümsemiş ellerini sola doğru işaret etmişti bu seferde "ondan sonra"
"tamam canım" demiş ve susakalmıştım ama bu sefer o susturmamıştı, ona döndüğümde gözleri ile konuşuyordu, tabiki kadınım şanındandır diyerek en gerçekçi yalanı atmıştım ortaya "ben herkese canım derim" diyerek hızlıca arabaya doğru yürümeye başlamıştım. Herkese canım demek ne demekti Alev, ne demekti.
"herkese derken, kime kime" o arkamdan geliyordu. Ben hızlı hızlı yürüyordum. "herkes işte, bütün insanlara" yok artık başka bir şey diyemiyorum kendime sadece yok artık yani...
"bütün insanları canına nasıl sığdırdın Alev hanım" kolumdan tutmaya kalkmış ben bir atak yaparak kolumu kendime çekmiştim, kapının kolundan tutar tutmaz kapının üzerine elini koymuştu. Pencereye Kerem yapışmış ve bize bakıyordu.
"Savaş indir elini" kaşlarını yukarı kaldırmış "indirmezsem" gülümsemiş ona dönmüştüm "indirtiriz" gülümsemişti "cümlelerin sonuna canım koysan daha etkili olur"
Kolunu tutmuş ve tam dirsek bölümüne elimi ile hızlıca vurmuştum kolu bükülmüş ama bacağı ile tutmuştu bu seferde "sen Yüzbaşı ben üsteğmen, ne yapsak"
"şimdi burda senin ile dövüşecek değilim" saçlarımı geriye savurarak arabanın arkasını dolanmış ve Poyraz'ın tarafının kapısını açmıştım "Poyraz öne geç" Poyraz bana dönmüş tüm tim Poyraz'a bakıyordu. "yok komutanım"
"rica etmedim" Savaş ön kapıyı açmış "Poyraz gelmesin, Kuzey gel" Poyraz ile göz göze gelmiştik "neden?" diye bir soru sormuştum, "Poyraz olmaz işte Alev" Kuzey Pınarın yanında kalkmaya çalışmış ve elim ile dur işareti yapmıştım. Poyraz'ın omzuna vurmuş ve kapıyı kapatıp tekrar Savaş'ın yanına geçmiştim.
Ufak bir bakışma, bir saniyelik bir göz teması ile arabaya ilk o geçmiş sonra ben geçmiştim. Kerem arabayı çalıştırmış ve sürmeye başlamıştı. Savaş bana dönmüş ve kulağıma fısıldamıştı "yine geldin yanıma" kolum ile onu geriye itmiş ama pek iyi fikir olmamıştı çünkü bir milim bile oynamamıştı. Kulağımın dibindeydi hala ve nefesi boynuma değiyordu. "İnsan evine dönüp gelirmiş"
"evim olduğunu nerden biliyorsun"
"hissetiklerimden"
"ne hissediyorsun ki" artık onun nefesi değil ben daha yakındım ona, "korku" hafifce ona dönmüş gözlerini beş saniye baktıktan sonra başımı çevirmiştim. "ölümden hiç bu kadar korkmamıştım Alev" benim yutkundugumu görünce durmuştu. "korkma" demiş ve nefesimi tutmuştum...
"belki beraber ölürüz" deyivermiştim.
Belki beraber ölürüz...Ölüm...Ölmek...O....Onsuz...Yirmi dört yıl...
"orda da başımı belası olmanı o kadar çok isterim ki"
"tatlı belası ama dimi"
"en tatlısı"
Şuan gülüyorduk, ama öyle bişey olursa, olmamalıydı. Olmasa daha iyi olurdu, ölümden kaçmak değildi istediğim herkes ölümü tadacaktı evet, ama öncelikler vardı bu hayatda, Savaş, annem, ablam o, o mu daha yakındı ölüme ben mi? Ne fark ederdi, o ölürse benim bir yanım çürüyecek, ben ölürsem onun bir yanı çürüyecekti...
Yaşadığını bilmek bile yetiyordu,yirmi dört yıl böyle yaşamıştım. Onu tekrar görürüm umuduyla. Ama ölmesi demek onu tekrar göremeyeceğim anlamına geliyordu. Bu olmamalıydı,olmasaydı.
Saçlarımın uçlarında bir el hissetmiştim, her duygu karşı koyulabilirdi, nefret sakinleştirilebilir, mutluluk durdurulabilir, üzüntü geçebilir, ama aşk, aşkın ikinci bir şıkkı yoktu, ya vazgeçicekti insan bu da pek mümkün değildi bazen, ya da teslim olacaktı...
Saçlarımı sevmişti, saçlarımı... O kocaman büyük elleri saçlarımda kuş tüyü gibi hafif kalmıştı... Bu özel di, özel bir an, ne oluyordu bilmiyordum ama oluyordu, bişeyler oluyordu....
Aşka teslim oluyordum... O da bende teslimdik... Aşk mıydı bizi birleştiren...
Geçmişmiydi aramızdaki bağ, yoksa gelecek mi?
Okuyoruz yargılamıyoruz
(Kitap hakkında fikirlerinizi yazabilirsiniz... :)... )
Beğendiğiniz ya da beğenmediğiniz herşeyi...:)
Arkadaşlar on yedinci bölüm... Savaş bu hızla giderse yirmi de düğün... Şaka şaka... Bir düğün olacaksa bu kırklar da olur... :)
Poyraz ne çektin be, ne çektin yazdıklarımdan... Merak etme senin içinde mutlu şeylerim var, ama sonu nasıl biter pek emin değilim...
Bölüm etkileşimi
