Üç Kan kitap kapağı

4. bölüm / 6

Üç Kan

Bölüm 4 - Çağrı

Vaveyla Yazarı: Ecrin 🪄🔮

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Bölüm 4 - Çağrı

İyi okumalarr 💕

Her ne kadar Kael’e bakmak istesemde kraliyet elçisiydi gelen. Önemli bir mesele olmalıydı. Hızlıca koşmaya başladım. Kolum kanıyor ve üstüm yırtıktı.
Çamur içinde kaleye hızlıca girdim ve Riven’ı gördüm. Biliyorlardı kraliyet elçisinin geldiğini, ancak onlarda yeni öğrenmişlerdi. Yüzlerinden belliydi.
Ellerini önünde birleştirmiş karşılamak üzere bekliyordu. Hemen çaprazında ise Cedran vardı. Yavaşça yanına gittim.
“Haberin var mıydı?” Fısıldıyordum.
Bana döndü, bunu sormama şaşırtmıştı.
“Elbetteki bilmiyordum Lysandra.” Bir yandan bunu sormama kızmış gibiydi. Önüne döndü ve ellerini tekrar önünde birleştirdi. Kapıya bakıyordu, gelmelerini bekliyordu.
“Kraliyet haber vermez.” Oda stres olmuştu, belliydi. Omuzları hafifçe indi.
Gözlerim istemsizce Valen’i aradı. Yoktu, bu kadar önemli bir anda ortadan kaybolması tuhaftı. Daha az önce buradaydı.
Muhafızların sesleri avluda yankılanınca içime çöken huzursuzluk da büyüdü.
“Kapıları açın!”
Demir sürgüler ağır ağır çekildi ve meşe kapılar gıcırdayarak iki yana açıldı.
Büyük bir şey geliyor gibi hissediyordum, büyük bir sıkıntı.
Güneş ışığı avluya vururken gri zırhlı dört kraliyet muhafızı ağır adımlarla içeri girdiler. Kenara çekildiler.
Göğüslerindeki altın güneş işlemeleri ve taç kim olduklarını söylemeye yetiyordu.
Krallık.
Riven’ın omzunun üzerinden kısa bir bakış atması onları harekete geçirdi. Birşey demesine gerek kalmamıştı. Hizmetçiler telaşla dağıldılar.
Cedran ise vakit kaybetmeden büyük merdivenlere yöneldi. Babamı çağıracaktı.
Ortam gergindi, kimseden ses çıkmıyordu. Çıkan tek ses ağır zırhların taş zeminde çıkardığı seslerdi.
Muhafızlar dümdüz bir şekilde ifadesizce beklerken arkadan elinde beyaz bir parşömen ile bir muhafız daha girdi.
Boğazım kurumuştu.
Krallık sancakları hiçbir zaman sebepsiz yere yükselmezdi.
Babamın odadan çıkması ve merdivenin en başında beklemesiyle muhafız bir adım ileri gitti. Babam meşe merdivenlerden yavaşça aşağı indi.
Muhafız önce saygıyla eğildi ve selamını verdi.
“Majestelerinin mühürlü fermanını bizzat Lord Alaric Vesper’e sunmakla görevlendirildim.”
Elindeki mühürlü fermanı önünde tutuyor ve görmelerini sağlıyordu. Babam bizlere döndü.
“Lysandra, Cedran benimle gelin.” Toplantı odasına geçtiğimizde uzun meşe masanın etrafındaki sandalyelerin hepsi boştu.
Babam baş köşede ayakta duruyor, ellerini arkasında birleştirmiş halde elçiyi bekliyordu. Cedran onun sağında, Riven ise birkaç adım gerisinde sessizce durmuştu.
Kimse oturmuyordu.Sanki oturmak bile kraliyetin sözünü beklemeden yapılırsa bir saygısızlık gibiydi.
Elçi yavaşça mührü kırdı ve derin bir nefes alıp yüksek sesle okumaya başladı.
“Güneş Krallığı’nın altın tacı adına hüküm budur. Altı büyük hanenin Lord ve Varisleri yedi gün içinde kraliyet meclisinde hazır bulunacaklardır.”
Odadaki diğer üç kişi ise gözlerini bir saniye bile ayırmadan oldukça ciddi şekilde dinliyor ve bekliyorlardı.
Derin bir nefes daha aldı ve aynı yüksek sesiyle okumaya devam etti.
“Bu çağrı bir davet değil, kraliyet buyruğudur.”
Ardından küçük bir zarf çıkardı.
“Majesteleri bunun yalnızca Lord Vesper tarafından okunmasını emretmiştir.”
Herkesin yüz ifadesi değilmişti. Hiçbir şeye karışmayan Riven bile oldukça merak etmiş duruyordu.
Arkadaki şömine sesi ise ortamı gerip bu ciddi işe daha da ciddi bir hava katıyordu.
Hem merak ediyor hem korkuyordum. En son çıkan savaş dedikodularından sonra birde elçi gelmesi garipti.
Cedran yavaşça ilerledi ve zarfı alıp tekrar babamın yanına döndü. Babama uzattı.
Elçi teslim edildiğini gördüğünde selamını verdi. O selamını verirken üstündeki zırhın sesi odayı dolduruyordu. Yine aynı sesler eşliğinde yavaşça odadan çıktı. Kapılar tekrar kapandı.
Odada ise bir sessizlik oluştu. Babam elini zarfın üzerinde uzunca gezdirdi. Düşünüyordu, ne olabilir diye soruyordu. Sonra hizmetçilere döndü.
“Herkes çıksın.” Bu sefer çık emri bana değildi.
Oda hızlıca boşaltıldı.
Babam yavaşça zarftaki mührü kırdı. Kağıdı açtı ve okumaya başladı. Okurkenki yüz ifadesinden hiçbirşey anlayamıyordum.
Cedran’ın da bunu denediği ama başaramadığı ortadaydı. Birsüre sonra babam okumayı bitirdi.
Yüzü tamamen değişmişti. Anlam veremiyor gibiydi. Derin bir nefes alıp gözlerini tekrar kâğıtta gezdirdi.
Elindeki kağıdı buruşturdu. Yavaşça çaprazındaki şömineye doğru ilerledi.Elini ateşe doğru götürdü, parmaklarını yavaşça açtı.
Buruşturduğu kağıdı şömineye bıraktı. Kral her ne söylediyse kabullenmiş gibiydi.
Çıkan sesle dikleştim.
Bize hala arkası dönükken konuştu.
“Hazırlanın.”
Bu sefer kafasını bizlere çevirdi.
“İki gün içinde kraliyet sarayına gidiyoruz.”
Yanan kağıdın çıtırtısı kulaklarımızı doldurdu. Pencereye döndüm.
Beyaz pelerinli kraliyet muhafızlarını gördüm. Arkada dalgalanan taç ve güneş simgesini hafızama kazıdım.
Oraya gidiyorduk.
Babam sert adımlarla kapıyı açıp uzaklaştı, içeriye hizmetçiler girmeye başladı.
Sessizliğin bozulması ile herkes harekete geçti, biri masanın üzerindekileri toplarken diğeri yolculuk için gerekenleri hazırlamaya çoktan girişmişti.
Arkamı dönüp bizzat oluşan hareketliliğe şahit olduktan sonra gözlerimi odada kalan Riven’a çevirdim. Cedran babam ile çıkmış olmalıydı, yoktu.
Kimse beklemiyordu bu durumu, buna oda dahildi. Riven da şaşırmıştı, konuşacak gibi oldu.
Nefesini aldı ve cümlesini kurmaya çalıştı, vazgeçti.
Yanına doğru iki adım attım. Bu sefer vazgeçmedi, konuşmaya başladı.
“Lysandra.” Bana döndü.
“Bu sadece bir çağrı değil, çok daha ciddi bir durum olmalı. Bizleri çağırıyor ama durumu sadece Lord Alaric’e izah etti. O mektup, yakılmasını gerektirecek derecede değerli bir bilgi taşıyor.”
“Bunu sadece bir ziyaret olduğunu mu düşünüyorsun?” Dedim.
Elbetteki değildi.
Kaşlarını çattı, gözleri bir anlığına kapıya döndü. Tekrar bana bakarak konuşmasına devam etti.
“Son haftalarda olanlardan sonra bu mektubun bir tesadüf olduğunu düşünemiyorum.” Ellerini arkasında birleştirdi.
“Bende düşünmüyorum.“
Bir süre sessiz kalıp düşündü. Normalden daha hızlı konuşuyordu.
“Orada kimseye hemen güvenme.” Dedi.
“Bunu zaten yapmam.” İlk ziyaretim olabilirdi ama son ziyaretim olmayacaktı.
Hazırlıklı ve ne yapmam gerektiğini bilerek büyütülmüştüm.
Ne bakışlarının sertliği ne de konuşma hızı değişmedi.
“Biliyorum, biliyorum ama kraliyet sarayı Vesper kalesi değil. Orada söyleyeceğin her sözün bir karşılığı olabilir.”
Tedirgindi, bunu ses tonundan bile anlayabilirdiniz.
Sustum, söyleyebileceğim hiçbir şeyim yoktu.
Haklıydı.
Devam etti.
“Biri sana birşey söylerse, önce düşün. Bir teklif gelirse hemen kabul etme. Özellikle de-“
Durdu.
“Özellikle de ne?”
“Evlilik, ittifak ya da haneyle ilgili bir şey olursa dikkat et. Özellikle de konu ölen bir soyludan açılırsa oradan uzaklaş Lysandra.”
İçimde birşeyler gerildi.
“Bunu neden söylüyorsun?” Diye sordum.
Gözlerimin içine baktı.
“Çünkü başka bir neden göremiyorum.” Dedi.
Cevap vermedim.
“Ve eğer mesele buysa, bunun sıradan bir kraliyet çağrısı olmadığını ikimizde biliyoruz.”
Odanın sessizliği ağırlaştı.
Ben cevap vermedim, oda beklemedi.
Gözlerini kaçırdı. “Umarım yanılıyorumdur.”
İleriye doğru bir adım attı.Kolundan tuttum.
“Riven…” duraksadı, bana döndü.
“O gün, Ashcroft sarayında uyandığım gün. Neden oradaydım, ölen kişinin benimle bir ilgisi var mı? Hiçbirşey hatırlamıyorum.”
Kimse bana birşey söylemiyordu, bende bilmiyordum. Sadece olaylara sürükleniyordum.
“O gün hakkında bildiğim tek şey Lysandra.”
Nasıl açıklayacağını bilmiyor gibiydi. Kasılmıştı ve düşünüyordu.
“O gün Ashcroft askerleri haber getirdiğinde tek bildiğimiz senin iyi durumda olmadığındı. Vardığımızda ise Lord Valen Vesper Lordunu odasına çağırıp bizzat konuştu. Bizi içeri aldıklarında ise sonuç bizim sorumluluğumuzda bir soylunun öldüğüydü.”
İçimde bir savaş çıktı. Ne yani? Ben mi yapmıştım?
“Nasıl yani? Ben, ben mi…” Sesim titremişti. Diğer elimle kendimi işaret ediyordum.
Bunu ben yapmış olamazdım.
Diğer elini elimin üstüne koydu, onu tutan elim gevşemeden hemen önce.
“İnanıyorum ki öyle bir durum yoktur leydim.” Dedi.
Elimi yavaşça bıraktı ve odadan ayrılmak üzere ilerledi. Kapının açılması ile durmuştu, adım sesleri kesilmişti. Zar zor göz bebeklerim, hareket ettirip oraya baktım. Babam ve Valen gelmişti.
Riven selamını verip uzaklaşırken önce babama sonra onun gri gözlerine kaydı göz bebeklerim. Selam vermedim, gereği olmadığını söylemişti.
“Hazırlanmalısın Lysandra.” Babamın cümlesi ile ona baktım. Sadece aramızdaki masa kadar uzağımdaydı. Ama sanki son olaylardan sonra onunla aramda daha fazla mesafe oluşmuştu. Sanki aramızda kilometreler vardı, onun orda olduğunu hissedemiyordum.
Bu cümle kibarca çıkmalısın demekti. Kapının biraz ilerisinde, masanın karşı tarafında duran babamın biraz ilerisinde kapının sağında duran babam ve biraz ilerisinde duran Ashcroft Lordu önemli meselelelerini konuşmak için çıkmamı bekliyorlardı.
Beklemeden hızlıca kapıya doğru gitmeye başladım. O soyluyu ben mi öldürmüştüm?
“Kolunu sardır.” Kaşlarımı çattım. Sağımdan gelen sese baktım.
“Anlayamadım?” Dedim.
“Kolun.” Sesi herzamanki gibi sakin, yüzü ifadesiz ve gri gözleri sertti.
Aşağıya, sağ koluma baktım. Kumaşın kenarından görünen sıyrığı tamamen unutmuştum. Akan kan orada kurumuştu.
“Sadece sıyrık.” Yakın zamanda iyileşirdi.
“Görüyorum.” Onunla konuşmak istemiyordum, özellikle de kafam dağınıkken.
Cevap vermedim. Karşımdaki açık kapıya güvenip ilerledim. Koridora çıktığımda ise yine aynı hareketlilik buraya da hakimdi.
Hizmetçiler ellerinde kumaş ya da sandıklarla bir o yana bir bu yana koştururken birkaç muhafız da aşağı iniyordu.
Odama girdiğim an ise başka bir kargaşaya girmiştim. İki hizmetçi çoktan beni bekliyordu.
“Leydim, hangilerinin götürüleceğini belirlemeniz gerekiyor.” Yatağın üstü, askılar tamamen elbise doluydu.
“Bunların hepsi mi?” Diye sordum.
“Bunlar yalnızca yol için.” Dedi.
Bir diğer hizmetçi arkamdaki dolaba yöneldi.
“Kraliyet sarayında giyecekleriniz ayrı hazırlanacak.”
Yatağın üzerindekilere baktım. İki gün önce tek derdim nişanken şuan işlenen bir suç hakkında tedirgindim. Ve bu suçu kimin işlediğini de bilmiyordum. O kişi ben olabilirdim.
“Şu.” Bir elbiseyi işaret ettim.
Hizmetçi kafasını çevirdi.
“Ve bunu alalım.”
“Peki leydim.” Bir süre seçim yapmıştım. Yol için sade olanları, saray içinse daha zarafetli olanları ayırdırlar. Çizmelerim, pelerinim ve birkaç kişisel eşyamda sandıklara yerleştirildi.
Düşündüğümden daha uzun sürmüştü.
Pencerenin önünden geçtiğimde aşağıdaki avluda birkaç adamın sandıkları taşıdığını görmüştüm. Seyisler atları kontrol ediyor, muhafızlar kendi aralarında konuşuyorlardı.
Herşey çoktan başlamıştı.
Gidiyorduk.
“Bana sargı bezi ayarlayabilir misin?”
“Hemen Leydim.” Hizmetçi elinde gerekli malzemelerle geldiğinde yemeğe çağrıldığımı söyledi.
Kafama göre sargı bezini yaranın etrafında birkaç tür döndürdükten sonra kıyafetimi değiştirdim.
Aşağıya indim.
Ashcroft kalesindeki oturma düzeninin aynısıydı. Babam masanın bir ucundaydı, Ashcroft Lordu bir ucunda.Babam önündeki yemeği kurcalarken bir yandan Cedran’ın dediklerini dinliyordu. Riven ise yanımda sessizce oturuyordu.
Bir süre sadece çatal ve tabak sesi duyuldu. Ta ki babam açıklama yapana kadar.
“Yarın ilk ışıkla çıkıyoruz.”
Riven eğdiği başını kaldırdı. “Kaç gün sürecek?”
Cedran araya girip cevapladı. “Altı gün.” Dedi.
Oldukça uzundu.
“Yol durumuna göre uzayabilir.”
Çok daha uzun da olabilirdi.
Riven biraz düşündü. “Peki ilk gece?”
Nerede konaklayacağımızı soruyordu. Ama aslında cevap oldukça barizdi.
“Önceden belirlediğimiz yerde misafir olacağız. Ashcroft kalesinde.” Babamın cümlesi kısa ve kesindi.
Daha fazla soru sorulmadı.
Yemeğimi bitirmeye çalışırken aklım sürekli ertesi sabaha kayıyordu.
Kraliyet sarayı.
Bu kelimeyi düşünmek bile içimde garip bir huzursuzluk yaratıyor, beni rahatsız ediyordu.
Sanki orası bize zarar verecek düşmanlarla doluydu.
Yemekten sonra herkes odasına geçti. Riven ise son hazırlıkları kontrol etmek üzere erken ayrıldı.
Odama çıktığımda sandıkların çoğu kapanmış ve aşağı indirilmişti, kalan birkaç sandık vardı.
Masamın üzerindeki eşyalar toplanmıştı. Odaya baktığımda birkaç saat önceki halinden farklı olduğu çok belliydi.
Sanki ben burada olmayacakmışım gibi düzenlenmişti.Yatağımın üzerine oturdum.İki gün önce herşey tamamen farklıydı.
Şimdi ise katil olduğumdan şüpheleniyordum, kraliyete gidiyorduk.
Peşimizde bir sırla.
Gözlerimi kapattım...
Etraftaki seslerle uyandığımda oda hala karanlıktı.
At sesleri ve koşuşturmalar heryerdeydi.
Hızla yataktan kalktım. Belirlenen kıyafetler yatağın kenarında duruyordu. Vişne rengi düz bir elbise seçmiştim. Belime deri kemerlerden birini geçirdim. Üzerine hanemizin sembolü siyah kuzgun işlenmişti. Diğer kenarda duran botları ayağıma geçirip siyah pelerinimi aldım. Saçımı ise arkadan ördüm, bu konuda pek yetekenekli olmasam da yol boyunca rahat ederdim. Odanın en köşesinde duran kılıcımı ise kemerime sabitledim. Hançerimi çoktan botumun içine saklamıştım.
Olası bir saldırıda hançer yeterli olmazdı, umuyordum ki kullanmak zorunda kalmayayım.
Odamdan çıktığımda koridor çoktan hareketlenmişti.
Aşağıya indiğimde hazırlanmış avluyu gördüm. Sandıklar yerleştirilmişti. Muhafızlar yerlerini alıyor, seyisler atların son kontrolünü yapıyordu.
Soğuk havayı ciğerlerime doldurdum. Yolculuk vakti gelmişti.
“Herşey hazır, leydim.” Başımı salladım.O sırada yanımdan geçen lorda baktım. Armasının sallandığı arabaya doğru ilerliyordu. Üstündeki kıyafetler oldukça zarif işlemelere ve kömür grisi bir renge sahipti. Deri kemeri ve siyah bir pantolonu vardı. Deri eldivenleri ve uzun, siyah kürkü de ona uygundu.
Göğsündeki hane arması ise ben buradayım diyordu.
Vakit kaybetmeden kendi arabama doğru iki adım attım ki arkamdaki kale aklıma geldi. Bir daha ne zaman ait olduğum yere, kaleye döneceğimi bilmiyordum. Son kez baktım.
Arabaya bindiğimde kapılar arkamdan kapandı. İlerliyorduk..
Yolculuk sakin geçiyordu ancak krallık sarayı öyle olmayacaktı.
küçüklüğümden beri büyü, kılıç ve tarih dışında öğrendiğim diğer önemli şey kraliyet adabı ve insan gelenekleriydi.
Babamın anlattığına göre kraliyete gelinen ilk gün herkesin birbirinin yüzüne gülüp arkasından bir hatasını aradığı gündü. Dikkatli olunmalı, kimseye herhangi konuşulacak bir bilgi verilmemeliydi.
Bizim ise bir sırrımız vardı.
Bizim hanemizin sakladığı bir ölüm vardı.
Ölen kişi ise onların kanındandı.
Bu sır daha da dikkatli olmamızı gerektiriyordu.
Ashcroft hanesinin ise sadece güç, ordu ve ittifak için bu sırra ortak olduğu oldukça barizdi. Bunu yaparken sadece kendini değil tüm hanesini tehlikeye atıyordu. Ölmesi durumunda yerine belirlediği bir varis yoktu. Muhtemelen onun yerini kapmaya çalışanlar arasında kargaşa çıkacaktı.
Buna rağmen ne Valen Ashcroft ne de babam Alaric Vesper kolay ölecek ilklerden değildi. Bu sır ortaya çıksa bile krallık düşündüğüm kadar ani davranamazdı.
Ancak onları öldüremeyecek olmaları ne topraklarımıza saldırmayacakları ne de halkımızı öldürmeyecekleri anlamına geliyordu. Bu sırrın ortaya çıkması durumunda çok kan dökülecek, çok kelle gidecekti.
Ölen soylu kimdi ve nasıl öldü bunu da bilmiyordum. Bu bile çok şey değiştirebilirdi.
İlk gün herkesin gelmesi beklenip yenilen o yemek tam bir kurtlar sofrasıydı. Tabii bu da sonraki gün yapılacak büyük toplantı için gelenleri hazırlıyordu. Bilakis büyük toplantı herkesin geliş amacı ve toplanma nedeniydi. Asıl önemli olan şey o toplantıydı.
Toplantıdan sonra kahvaltı yapılır ve sohbet edilir, ardından erkekler ava giderken kadınlar eşlerini, babalarını beklerdi.
Kadınların ise toplanıp bir arada vakit geçirmesi ve bir aktivite ile ilgilenmesi bir gelenek olsa da bana saçma gelirdi. Orada oturup saatlerce dedikodu yapmaktansa ava gitmek daha eğlenceli olabilirdi. Ama erkeklerden duyamayacağınız bazı bilgileri leydilerinden duyabilirdiniz ki ora da tam bunun için oluşturulan bir alan olmalı.
Kraliyet sarayına fazla yakın olmasa da kral topraklarında büyük ve büyülü ormanlar olurdu. Bu ormanlarda tıpkı ormanın kendisi gibi kadim ve güçlü canlılar yaşardı. En güçlü ve yaşlı canlıyı yakalayan lord gücünü kanıtlamış olurdu.
Kadim canlıların kürkünden ve bazılarının sahip olduğu boynuzlarından yararlanılırken eti yenmez, uygunsuz bulunurdu.
Diğer hayvanlar ise sonraki günki şenlik ateşi için hazırlanırdı.
En kadim canlıyı yakalayan lord yalnızca gücünü göstermekle kalmayıp bu avı bir leydiye ithaf edebilirdi. Bu davranış genellikle eşlere ya da nişanlılara gösterilen bir davranışlen anlamı ise bu kadın benim hanemin onurudur demektir ve ithaf edilen kişinin de önemini belli eder.
Akşam yenilen yemekten sonra hizmetçiler sonraki gün olacak arena için hazırlık yaparken leydi ve lordlar odalarına çekilirlerdi.
Arena ise sabahın erken saatlerinde başlayıp gece geç saatlere kadar devam ederdi. Kral haneleri sık sık çağırmazdı bu yüzden her çağırdığında bu dediklerim uygulanırdı ve artık bir gelenek haline gelmişti.
İkiye ayrılan arenanın ikiye ayrılmasının nedeni sınıf ayrımıydı. Öğlene kadar olan arenaya yerli halk katılırdı. Çeşitli alanlarda olan bu arenaları kazanan kişilere altın ya da para ödülü veriliyordu.
Sadece arena değil yarışlarda oluyordu. Okçuluk buna örnek olabilirdi.
Öğleden sonra ise yarışmalar olmaz sadece arenalar olurdu. Buna köklü lordlar, varisler, soylular ya da hanelerin bilinen muhafızları katılabilirdi.
Biri meydan okuma yapıp ortaya çıkar ve kimse ona rakip olmazsa herkes onun gücünü kabul etmiş olurdu. Tabii bu sadece bir söylentiydi. Kimse bir lorda bunu söyleyemezdi.
Muhtemelen söylediyse de fazla uzun yaşamadığı için duyulmamıştır.
Kazanan lordlar ise hiçbirşey kazanmaz, itibar ve güç kazanırlar.
Gecenin geç saatlerinde çıktığımız yolculuk öğlen saatlerinde de devam ediyordu.
Kan ormanını geçmiştik, kırmızı ağaçlar gitgide azalıyordu. O karanlık haldeyken çıktığımız gökyüzü şimdi turuncu, sarı renkleri arasında bir renge bürünmüştü.
Atlar daha da yorulmadan kısa bir mola vermiştik.
Riven ve babamı görme fırsatım olmuştu. Babam tıpkı Valen gibi siyahlar içindeydi. Onunda tıpkı Valen gibi uzun siyah bir kürkü ve siyah kıyafetleri vardı. Tek farkları muhtemelen göğüslerindeki armalardı.
Gözüm biraz daha geride duran ve atından inen Riven’a takıldı. O diğer ikisinden farklı olarak kahve tonlarında giyinmişti. Üzerinde ise kürk yerine deri uzun bir ceket vardı. Göğsünde ise bizim armamızı taşıyordu.
Hizmetçiler hızla dağıtılacak tabaklar hazırlamaya çoktan başlamışlardı. Muhafızlar dinlenirken seyisler de atları dinlendiriyordu.
Bir ağaca sırtımı yaslamış olan bitene bakarken omzumdaki elle duraksadım.
Uzatılan tabağa baktım. Riven bir tane bana bir tane kendine alıp yanıma gelmişti. Klasik bir yol tabağıydı. Ekmek, biraz kuru meyve ve peynir. Kuru meyvelerden biri alıp ağzıma attım.
“Sağol.” Dedim.
Gülümseyip yaslandığım ağacın yan tarafına yaslandı. Ona baktığımda ilerde biryere baktığını fark ettim.
Nereye baktığını anlamaya çalıştığımı görünce bana döndü. “Lord Ashcroft.” Dedi.
Tekrar oraya döndü.
“Yolculuk boyunca böyleydi.”
“Nasıl?” Riven iyi bir gözlemciydi ve özellikle böyle konuştuğunda merak ediyordum.
Gözlerimi baktığı yere doğru çevirdim. Lord Valen muhafızlarla konuşuyordu. Bir yandan yanındaki tabağına baktım, biraz yemişti. Bir eli hala kılıcının üstündeydi, tetikte bekliyordu.
“Sanki biri her an bize saldıracakmış gibi.” Dedi.
Haklıydı, öyle davranıyor gibi gözüküyordu.O sırada Lordun muhafızlarına olan bakışları bu tarafa döndü.
Riven çoktan yemek yiyormuş gibi yaparak diğer tarafa dönmüş ve hatta ekmeğinden bir ısırık almışken ben hala ona bakıyordum.
Gri gözleri benim ona baktığımı görmüş ve duraksamıştı. Birkaç saniye göz göze gelsek de çok uzun bir süre gibi geçmişti, gözlerimi kaçırıp yanımdaki Riven’a döndüm.
“Ona baktığımı fark etti.” Dedim.
Hafifçe güldü, en azından yandan bakmama rağmen dudağının kenarının kıvrıldığına emindim.
“Fark etmemesi daha şaşırtıcı olurdu.” Dedi.
“O ne demek?” Dedim. Kaşlarımı istemsizce çatmıştım.Bana döndü.
“Sonuçta…” dedi. Kaşlarım hala çatık ona bakıyordum, ne demek istiyordu.
“Sonuçta o Ashcroft Lordu, ünü denizleri aşmış ve herkesin bildiği o lord.”
İstemeden tekrar ona baktım. Tekrar muhafızlarla konuşmaya başlamıştı.
Riven’ a baktım. Oda sevmiyordu lordu. Belki kin beslemiyordu ama onunla aynı ortamda olmaktan memnun değildi.
Elimdeki tabağı hizmetçilerden birine verip biraz yürüdüm. Sadece birkaç dakikam vardı. Kraliyet çağrısı hızlı duyulurdu ve bunu duyan haydutlar yoldan geçen arabaları soymak için beklerdi. Molalarda az durmamız, herşeyin aşırı planlı olması, haritanın sürekli kontrol edilmedi ve tabii Valen’in de bu kadar temkinli olması bu yüzdendi.
Tekrar yola çıkacağımız vakit yavaşça arabaya yerleştim. Getirdiğim birkaç kitap vardı, yolda vakit geçirmek için seçmiştim.
Kalın olanı elime alıp sayfalarını çevirmeye başladım. Bir yandan dışarıya bakıyor nerede olduğumuzu tahmin etmeye çalışıyordum.
Çayırlıklar, binbir çeşit ağaçtan oluşan minik ormanlar vardı.
Bir süre sonra Ashcroft hanesine yakın olan karaçam ormanına yaklaşacaktık. Hava kararmaya başlamıştı. Baş ağrılarım yine başlamıştı, rahatsız olmaya yine başlıyordum.
Her Ashcroft kalesine geldiğimde bunu yaşayacaksam bir süre sonra muhtemelen kafayı sıyırırdım.
Kafamı geriye yaslayıp daha iyi hissetmeye çalışarak saatler geçirdim.
Gözlerimi açtığımda saatlerdir uykuda olduğumu anlayamayacak kadar derin uyuduğumu fark ettim, kaleye neredeyse gelmiştik. Karaçam ormanını ise çoktan geçmiştik.
Araba kalenin önünde durduğunda Riven atından inerek kapımı açmaya gelmişti. Elini uzatarak inmeme yardımcı oldu.
Başım çatılıyordu. Etrafım ise tam olarak ne olduğunu anlayamayacağım kadar bulanıktı.
İstemsizce yanımda yürüyen Riven’ın kıyafetini sıkıca tuttum. Önümü göremiyor ve susuzluktan yürüyemeyecek gibi oluyordum.
Üstelik hiç kan büyüsü kullanmamıştım.
Duraksayıp bana döndü. “İyi misin?”
Şaşırmış olmalıydı. Belli belirsiz olsa da elimden geldiğince kafamı yukarı aşağı salladım.
Boşa bir adım atacağım sırada benden taraf kolunu belime sıkıca doladı.Sesini kıstı. “Büyünü mü kullandın?”
“Hayır.” Ona daha sıkı tutundum. Bir yandan yürüsek de oldukça yavaştık. Bir süre sonra dikkat çekecekti.
Diğer elimde istemsizce ona tutundu.
Beni daha da sıkı tuttu, adımlarıma uyum sağlayıp beni yönlendirdi.
Ağırlığımı o taşıyordu ancak hizmetçilere belli etmemeye çalışıyordu. Ne olduğunu oda benim gibi anlamamıştı.
Önümüzden giden Valen’e selam verildikten sonra Valen hizmetçilere birşeyler söyledi ardından bize döndü. Bir terslik olduğunu anladı, iyi olmadığımı ve Riven’ın bana destek olduğunu fark etti ancak birşey demeden ilerledi.
Hizmetçiler muhtemelen bize selam verirken onları tam olarak anlayamıyordum.
“Leydi Lysandra yemek vaktine kadar dinlenmek istiyor, odası nerede?”
Riven’ın yardımı ile zarzor odaya çıktığımda hangi oda olduğunu bilmesemse en azından çıkmayı başardığım için mutluydum.
Bileğinden kavradım.
“Kan Riven.”
Ona ihtiyacım vardı.
“Kan.”
Gözlerim daha fazla dayanmadı…
Gözlerimi koca bir karanlığın içinde açtım.
Gece olmuştu.
Ellerim titriyordu, havaya kaldırıp hareket etmeden duramayan ellerime baktım.
Nasıl bu kadar güçsüz düşebilmiştim. Ne oluyordu bana?
Üstümdeki kalın örtüyü atıp üzerimdekilere baktım.
Üstüm değiştirilmişti, yoldaki kıyafetim yoktu. Keten siyah uzun bir iç elbise vardı üstümde.
Baş ucumdaki sehpahada duran kan şişesi ile göz göze geldim.
Uzanmaya çalıştım, yapamadım.
Şişenim yanında duran bardağın düşmesi ile heryer cam kırığı oldu.
Şişeyi zar zor titreyen ellerimle alıp kafama diktim.
Olmuyordu, geçmiyordu.
Kafama doğru yapılan basınçla önümü göremez olmuştum, her yer karanlıktı.
Her yer…
Çığlık çığlığa elimdeki şişeyi de yere fırlatıp saçımdaki tokayı çekiştirmeye başladım.
İstemeden saçlarımı yolmaya başlamıştım, acı dinmiyordu.
Açılan kapı ile kim olduğunu bilmediğim iki kişi içeri girdi.
Yerdeki cam kırıklarından birini zar zor elime alıp onlara doğru uzattım.
“Siz kimsiniz!?”
Panikle durdular.
Hala bulanık görüyordum ama yaklaşmadıklarını anlayabiliyordum.
“Sakin olun leydim, bizi lord Valen gönderdi. Bizler şifacıyız.”
Elimin kanlar içinde kalması ile cam kırığını yere attım.
İki yaşlı kadın beni epey zor şekilde zapt edip kontrol etmeye başladılar.
“Ne kadar zamandır böyle?”
“Bilmiyorum yolculuk boyunca mı?”
“Bu yaşımdayım ilk kez böyle birşey görüyorum Liz. Çok fazla kan büyüsü kullanmış olmalı.”
Ne olduğunu anladılar mı bilmiyorum ancak bana bir sürü farklı şifalı şurup vermişlerdi.
Birkaç şurupdan sonra gözlerim istemsizce kapanmıştı, yârı bilinçliydim.
İyi değildim ama acı artık dayanılabilirdi.
Elimi sarıp merhem sürdüler ve yerdeki camları topladılar.
“Teşekkür ederim.” Dedim neredeyse duyulamayacak kadar kısık bir sesle.
“Acıyı daha katlanılabilir hale getirdiğiniz için…”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

24okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.