5. bölüm / 6
Üç KanBölüm 5 - Kraliyete Doğru
Bölümler 6Şu an: Bölüm 5 - Kraliyete Doğru
Selamlarr destek olursanız çok sevinirim. Fikirlerinizi olumlu ya da olumsuz paylaşmanız benim için çok değerli, fikirlerinizi önemsiyorum. İyi okumalarr 🤍🔮
Gözlerimi açtığımda ilk başta nerede olduğumu anlayamamıştım, birkaç saniye tavana bomboş şekilde bakıp olanları oturtmaya çalışmıştım.
Başım düne göre oldukça iyiydi. Dünkü ağırlığı ve acıyı hatırladıkça tekrar tekrar o anı yaşıyor, kötü hissediyordum.
Dün gece yaşananlar ve hissettiklerim yavaş yavaş daha net hale geldikçe aklıma birkaç şey takılmıştı.
Gelen iki şifacı aklıma geldi. Kan büyüsü kullandığımı düşünmüşlerdi tıpkı Riven’ın düşündüğü gibi. Dışarıdan bakan herhangi biri de muhtemelen böyle düşünürdü. Neredeyse yürüyemeyecek kadar yorgun düşmüş ve kana ihtiyaç duymuştum. Neden böyle olmuştu?
Bir diğer kafama takılan gelen şifacıları Valen’ in göndermiş olmasıydı. Neden bana bir iyilik yapmıştı? Muhtemelen yemeğe katılmadığım için anlamış, yola geç kalmayalım diye de şifacıları göndermişti.
Asıl önemli soru ise bana ne olduğuydu. Bu kaleye her geldiğimde ağrılarım oluyordu ve kana ihtiyaç duyuyordum. Ama bu kadar ileri gideceğini düşünmemiştim.
Etrafıma baktığımda bu kaledeki her odada olduğu gibi bu odada da karanlık bir atmosfer olduğunu anladım. Her oda neredeyse aynı tasarıma sahipti fakat bu odada bazı tablolar asılıydı.
Odaya daha detaylıca bakmak için doğrulmaya çalıştım. Bu sefer bedenim itiraz etmedi. Üzerimdeki kıyafetler değiştirilmişti. Yatağın hemen çaprazında duran sandalyenin üzerine temiz kıyafetlerim bırakılmış, baş ucuma da bir sürahi su konulmuştu. Ayrıca yaralı kolumda tekrar sarılmıştı ve daha sıkıydı, muhafız derin kesmiş olmalıydı.
Tablolar baktığımda ise birkaç aile fotoğrafı gözüme çarptı. Birinde sadece anne ve iki çocuk vardı. Koyu kahve saçlara ve kömür siyahı gözlere sahip oldukça güzel bir kadın vardı ortada, anneleri olduğunu tahmin ediyordum. İki yanın da ise iki çocuk vardı. Bir yanında simsiyah saçlara ve siyah gözlere sahip, diğer çocuğa göre biraz daha uzun olan bir kız çocuğu vardı. Diğer yanında ise yaşça daha küçük olduğunu düşündüğüm bir erkek çocuğu vardı. Simsiyah saçlara ve gri gözlere sahipti. Annesine benziyordu.
Yanındaki tabloda ise sadece anne değil baba da vardı. Oda oldukça siyah saçlara, gri gözlere sahip ve oldukça yakışıklı biriydi. Kız çocuğun ise babaya benzediğini o an anladım. Ve en kenardaki tabloda ise sadece kadının olduğu bir tablo resmedilmişti. Simsiyah bir elbisenin içinde koyu renk saç ve gözleriyle güzellik saçıyor, ihtişamıyla göreni kendine hayran ediyordu.
Durup nefesimi düzenledim, düne göre gerçekten de çok daha iyi hissediyordum. Kapı iki kez tıklandı, ardından bir kadın sesi geldi.
“Leydi Lysandra.” Kapıya doğru baktım, şifacı gelmiş olmalıydı.
“Girebilirsin.” Dedim. Kapı açıldı ve şifacı içeri girdi. Elinde küçük bir çanta vardı, masanın üzerine bırakıp selam verdi. Ardından beni baştan aşağı süzdü.
“Nasıl hissediyorsunuz?”
“Daha iyiyim.”
“Baş dönmesi ya da baş ağrısı var mı leydim?”
“Biraz.”
“Bulantı?” Başımı iki yana olumsuz anlamda salladım. Şifacı rahatlamış gibi nefes verdi.
“Güzel. O halde yolculuğa devam edebilirsiniz ancak dinlenmeyi unutmayın. Size vereceğim şurup dinlenmenize yardımcı olacaktır.”
“Yolculuğa ne zaman çıkılacak?”
“Lordum dinlenmeniz için yolculuğu bir saat kadar erteledi leydim.”
Pencereye doğru istemsizce döndüm. Perdelerin arasından içeri süzülen sabah ışığı odayı aydınlatıyordu. Yolculuğu düşünmek zaten hali hazırda beni rahatsız ederken birde şuanki halimi düşününce oraya gitme fikri içimde tuhaf bir huzursuzluk oluşturdu.
Şifacı birkaç saniye bekledikten sonra söylemesi gereken son şeyleri de söyledi.
“Yolculuk boyunca güç harcamamaya dikkat edin leydim. Gitmeden önce de birşeyler yemeli ve dinlenmelisiniz.”
“Teşekkür ederim çıkabilirsin.” Masadaki çantasını açıp içinden bir şişe çıkardı ve masaya bıraktı. Ardından kapıya kadar gidip selamını verdi ve kapıdan yavaşça çıktı. Kapı yeniden kapandığında odada yeniden yalnızdım.
Ayağa kalktığımda bu sefer titremiyordum. Yavaşça pencereye doğru yürüyüp perdeyi biraz daha araladım. Avluda hareketlilik vardı. Atlar hazırlanıyor, sandıklar arabaya taşınıyor, hizmetçiler bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Biraz ileride Riven’ı gördüm. Bir hizmetçi ile konuşuyordu. Dün beni buraya kadar taşıyan oydu.
O sırada kapı tekrar tıklanmış ve iki hizmetçi iznim ile birlikte odaya girmişti. İkiside selam verdikten sonra elinde bir tepsi ile gelen elindekileri masaya bıraktı. Kahvaltı getirmişti.
Diğeri ise yanıma gelip hazırlanmama yardım etti. Üstümdekileri çıkarıp sandalyede duran kıyafetleri giydim. Yeşil bir elbiseydi, yol için uygundu. Belime kemerimi takıp hançerimi sabitledim ve çizmelerimi giydim.
Hizmetçi saçımı yaparken ise aklımda hala sadece yol vardı. Saçlarımı tarayıp alttan bağladı. İşinde becerikli bir kadındı. Kahvaltı yapmak için oturduğumda tabağa göz gezdirdim. Taze ekmek, peynir, meyveler ve yanında sıcak bir çorba vardı. Yanındaki sürahiden bir bardak su soldurdum.
Hiç iştahım yoktu ama yemek zorundaydım. Dünden beri ağzıma tek lokma girmemişti. Hizmetçiler çıktıktan sonra bir süre sessizce kahvaltımı yaptım.
Tam bardağı tekrar doldururken kapı çalındı ve hiç beklenmeden biri içeri girdi.
Riven.
“Hazır mısın?”
“Sayılır.” Dedim.
Bakışları önümdeki tabağa doğru kaydı.“Hepsini bitir.”
“Şifacı da aynısını söyledi.”
“Demekki dinlemen gereken birileri var.” Gözlerimi devirdim, annemmiş gibi davranıyordu.
“Sende mi?”
“Aynen öyle, özellikle ben.” Gülümsememi engelleyemedim.
Riven ise beni kontrol etmek için gelmişti ve yapması gerekenler vardı. Çok kalmadan odadan ayrıldı.
Kahvaltımı bitirdikten sonra ayağa kalkıp dışarıya biraz göz gezdirdim. Hazırlıklar tamamlanmak üzereydi, asıl yolculuk bugün başlıyordu. Ve artık gerçekten gidiyorduk.
Kılıcımı alıp odadan ayrıldım. Kapıdan çıktığımda koridorun diğer ucunda duran Valen’i gördüm. Her zamanki gibi dimdik duruyor, yüzünde ise o soğuk ifadesini taşıyordu.
Bakışları bana döndüğünde göz göze geldik.
Yanına doğru ilerledim.
“Dün gece şifacıları siz göndermişsiniz, teşekkür ederim.” Dedim.
“Gerek yok.” Bunu söylemesinden bıkmıştım.
“Benim için var.” Kısa bir sessizlik oluştu.
“Kale benim sorumluluğumda, bana bir şey borçlu değilsin.”
“Sanmıyorum. Yinede karşılığını vereceğim.”
Cevap vermedi ama gözlerini de üzerimdem çekmedi.
“Nasıl?” Diye sordu.
“Zamanı geldiğinde anlarsınız lordum.”
Aşağıya inmek üzere merdivenlere doğru yöneldim ve onu arkamda bıraktım. Kaleye bir karmaşa hakimdi, herkes son hazırlıklar için koşuşturmaya deavam ediyordu. Dış kapıya ulaştığımda bana arabamı göstermek üzere bir hizmetçi eşlik etti.
“Leydim…” selam verip bana yol göstermeye başladı. Arabaya ulaştığımda duraksamama neden olan birkaç şey vardı. Arabanın içinde şişelerce su ve kan vardı. Ayrıca bunların hemen yanında da hasır keselerin içinde yiyecekler bulunuyordu.
Arabadan çıkıp yanımda duran hizmetçiye baktım. “Bunlar nedir?” Dedim.
“Lordum yol boyunca kullanmanız için hazırlanmasını emretti leydim.” Kafamı salladım.
Herşeyi düşünüyordu hemde herşeyi. Kılıcımı arabaya bırakıp dışarıya çıktım, arabaya yaslandım. Biraz daha bekleyecektim anlaşılan.
Ben beklerken Riven yanıma gelmişti. İçeriye bakıp aynı şaşırma sahnesini oda yaşadıktan sonra dudaklarını şaşırmışçasına büzdü ve kaşlarını hafifçe çatıp bana döndü.
“Bir günlük yol için bu kadar şey mi hazırlatmış.”
“Anlaşılan yolda durmak istemiyor.” Hafifçe tebessüm ettiğimde onun da dudaklarının yukarıya doğru büzüldüğünü gördüm.
“Yolda seninle birlikte kalmamı istemiş. Ayrıca yanımızda bir tane de şifacı götürüyoruz anlaşılan.” İşte bu dedikleri gerçekten şaşırmama sebep olmuştu.
Kafasıyla bir diğer arabaya binen şifacıyı gösterdi. Beni değil ittifak kurmasını sağlayan nişanlısını düşünüyordu.
Dakikalar içinde herkes arabalarına yerleşmiş, yola çıkmıştık. Bu sefer karşımda Riven da oturuyordu. Yolculuğun ilk birkaç saati kafamı yaslayıp sadece dışarıyı izlemiştim. Hava kararmaya başlayınca ise sorunlarda başlamıştı. Gideceğimiz yol kapalı olduğu için yol üstü işlel bir yerde durup plan yapmaya karar vermişlerdi.
Bazı ağaçlar devrilmişti. Üstelik Ashcroft topraklarının çevresi ormanlarla kaplıydı ve toprak çamura dönmüştü. Normalde direk Noctis limanına ilerleyecektik ama o topraklarda yağan yağmur Ashcroft ile olan sınırlarındaki yollara zarar vermişti.
Araba durduğunda babam ve Valen çoktan haritayı sermiş gözlerini haritadan ayırmadan düşünüyorlardı. Kılıcımı belime sabitledim. Yanlarına doğru ilerledim.
“Durum nedir?” Diye sordum.
Valen yanlarına gitmeme şaşırmış gibiydi. Bana bakıyordu ama cevap vermedi.
Babam söze girmişti. “Yol uygun değil ancak kraliyet güvenli yolun noctis limanından olacağını belirtmiş. Belirlenen gemiler orada bekliyor.” Dedi.
Haritaya baktım. Hem uzun hemde güvensiz olan bir yol vardı ama vardı.
“Ashcroft limanından gideceğiz.” Hem lordların hemde orada bulunan muhafızların yüzü bana döndü.
Valen bu sefer beklemeden söze girdi. “Yolu uzatıyoruz.”
“Burada beklemeyi mi tercih edersiniz lordum?” Dedim.
Birkaç saniye duraksadıktan sonra tekrar bir sorun buldu.
“Yollar güvenli değil, toprakların doğu tarafındayız.”
Ashcroft topraklarında kılıç, konusunda iyi olanlar sadece kalede yaşayan muhafızlar değildi. Haydutlarda oldukça iyi yetişen kılıç kullanıcılarıydı. Ashcroft hanesi liman yolunun batı tarafının güvenliğini temin ederlerdi. Haydutların noctis topraklarına saldırmalarını önemsemezlerdi. Ancak biz şuan noctis tarafındaydık ve batıya geçene kadarki yolda bize verilen herhangi bir koruma sözü yoktu.
Ona döndüm.
“İnanıyorum ki kendinizi koruyabilirsiniz lordum.”
“Sadece kendimi düşünmüyorum.” Bana da laf atıyordu, yaralı ve hasta olduğumu ima ediyordu.
“Bende öyle lordum.” Cevap vermedi.
Buralarda kalmam da güvenli değildi.
Babam bana döndü.
“Peki ya nasıl gemi ayarlamayı düşünüyorsun?”
“Yanımızda altın var değil mi? Öyleyse kimse altına hayır demez.”
Babam muhafızlara döndü.
“Batıya gidiyoruz.”
Birkaç lokanta vardı. Atlar dinlenirken bizde dinlenmek için içeriye geçtik. Tüm gün süren yolculuktan sonra sıcak yemekler iyi geliyordu. Askerler bir tarafta yemek yerken bizde diğer tarafa oturmuştuk.
Üç kişiydik masada. Ben, babam ve Valen.
Herkes sessizce önündeki eti dilimliyor, tabağın hemen yanında duran şaraptan içiyordu. Yemek boyunca kimse ses etmemişti. Etrafta ise muhafızların konuşmaları, tabak çatal sesleri ve bardak tokuşturmalarının sesi hakimdi. Herkes yemeğini yedikten sonra hava tamamen kararmadan önce kamp kurabileceğimiz bir yer aramak için yola koyulduk.
Güneş tamamen bulutların altında kalmadan önce ise uygun bir yer bulduğumuzu düşünüp durmuştuk.
Asıl hatamız buydu. Durmamalıydık. Dışarıdan gelen ve aniden başlayan bağırma sesleriyle aniden ayağa kalktım.
Riven ise bana engel oluyordu. “Çıkma, iyi değilsin.” Elini ittirdim.
Yüzünde bıkmışçasına bir ifade yerleşti. Oda duraksamadan kılıcına uzandı.
Oldukça iyiydim, arabadan çıkıp iki çift gri göz gördüm.
“İnanıyorum ki kendinizi koruyabilirsiniz lordum.” Böyle demiştim ona. Etrafıma baktığımda düzinelerce haydut gördüm.
Askerler ile vakit kaybetmeden kapışıyorlardı.
Tekrar o gri gözlere döndüm. Tam karşımdaydı. Kılıcımı kınından çıkardım ve üzerime koşan hayduta saldırdım.
O sırada Riven ise arabadan inmiş arabanın diğer tarafını koruyordu.
Üzerime gelen kılıca sert bi savunma yaptıktan sonra kılıcımı önümdeki haydutun tam kalbine sapladım.
Yüzüme sıçrayan kan beni durdurmadı.
O elindeki kılıcı düşürürken ben kılıcımı çektim. Arkamdan gelen koşma sesiyle hızla aşağıya eğildim. Kafamın üzerinden geçen kılıcın sesi kulaklarıma gelmişti.
Hızla kılıcımı kavradım ve yukarıya kalkarken kılıcımı dikleştirip önümde duran haydutun çenesinden hiza aldım.
Ayağa kalkmamla önümdeki haydutun yüzü dağılmıştı. Heryerim kan içindeydi.
Kılıcımı hızla geri çekip üzerimde gelen hayduta karşı pozisyonumu aldım. Güçlü görünüyordu.
İlk hamleyi savuşturmuştum ancak oda benimkileri savuşturdu. İyi savaşıyordu. Birkaç hamlesini daha savuşturmuş olsamda üçüncü hamlesi yaralı koluma gelmiş, yaramı tekrar açmıştı.
Çaprazımda duran Valen’e gözüm çarptı. Arkasından biri geliyordu.
Önümde duran adama baktım. Göğsünü korumuyordu. Bana gelen kılıca baktım, o kadar hızlı şekilde kılıcımı kılıcına vurmuştum ki o gardını alamadan tekrar kılıcımı almış ve hamle yapma fırsatım olmuştu.
Bu seferki hamlemi karşılayamadı ve tüm göğsüne boylu boyunca bir kesik almıştı. Kılıcını artık kavrayamayan haydutun kılıcına tekrar vurup elinden düşmesini sağladım ve boynuna bir kesik attım.
Birkaç saniye içinde yetişmem gerekiyordu. Hızla onun arkasına doğru koştum. Ona yukardan inecek kılıca karşı durdum.
Kılıcım bizi korudu.
Zaten yaralı olan kolumdaki güç tükenmişti, dizlerim bükülmüştü. Yukarıdan bastırıyordu.
Herkes canla kanla savaşıyor, direniyordu.
Ölemezdim.
Hızla kılıcımı ona doğru ittim. Kılıcı boşa düştüğü an kılıcımı boynundan boylu boyunca geçirdim.
Arkamdaki valen de bu sırada önündeki haydutu kılıçtan geçirmişti. Sırt sırta savaşmıştık onunla.
Etrafıma baktığımda hepsinin öldüğünü gördüm.
Arkama döndüm. Onun gri gözleriyle bakışlarımız kesişti. Daha fazla kolumun dayanamayacağını anlayıp kılıcımı yere fırlattım.
“Borcumu.” Dedim kolum tamamen kanlar içinde kaldığında.
“Fazlasıyla ödedim Lordum.”
Kolumu tamamen kaplayan kanın birkaç damlası yere damladı.
Gözleri yere doğru döndü.
Onunda yüzü kanlar içindeydi ama hasar almamıştı.
Kanı gördü ama tepki vermedi. Yüz ifadesi değişmedi.
Kıyafetinden bir parçayı sertçe yırttı. Yanıma geçip bu parçayı kolumdan geçirdi ve sıkıca koluma bağladı. Kan akışını durdurdu.
Son düğümü atıp gözlerime baktı.
“Teşekkür ederim.”
Teşekkür etmişti.
Ashcroft Lordu teşekkür etmişti.
Bölüm etkileşimi
