Üç Kan kitap kapağı

2. bölüm / 6

Üç Kan

Bölüm 2 - Kan Mührü

Vaveyla Yazarı: Ecrin 🪄🔮

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Bölüm 2 - Kan Mührü

Selamlarr.. 🤍 İkinci bölümden itibaren bölümler yavaşça uzayacak. İlk bölümün iki katı uzunluğunda bir bölümü sizlere bırakıyorum. Fikirlerinizi paylaşırsanız sevinirim. İyi okumalarrr 💗
Son cümlesi karnıma bir yumruk yemiş gibi olmama sebep olmuştu.
Duyar duymaz odadaki herkes kasılmıştı. O hariç, isteklerini belirten oydu. Cedran direk olarak bana bakıyordu. Tepkimi ölçmeye çalışıyordu.
Böyle birşeyi kabul edemezdi babam. Etmezdi, yapmazdı bunu.
Babam aniden sert şekilde konuşmaya başladı.
“Kızımı bu iğrenç pazarlığına katmayacağım.”
Valen sessizliğini bir süre korudu. “Elbette.”
Yavaşça kalktı ve ceketini düzeltti. Sinir olunacak derecede yavaş hareket ediyordu. Kalktı ardından kapıya doğru bir kaç adım attı. Benimle göz göze geldiği an duraksadı. Arkasını dönmeden aynı sakinlikle konuşmaya başladı. Muhtemelen odada ona sinir olan tek kişi ben değildim.
“Bu kararınıza saygı duyuyorum. Ancak diğer lordların dün gece yaşananları öğrenince aynı anlayışı göstereceklerinden pek emin değilim.”
Bu sefer yavaşça babama döndü. Oldukça yavaş hareket etmeye devam ediyordu. Hareketleri sakindi, fazlasıyla sakindi. Son hamlesini yapmaya hazırlanan bir yırtıcı gibiydi.
“Bir soylunun ölüm haberi… Özellikle savaş haberleri ortalıkta dolanırken yanlış ellere geçmemesi gereken bir bilgi.”
Babama açık açık meydan okumuştu. Ancak ölen soylu kimdi ve kim öldürmüştü anlamamıştım. Neler olmuştu tam olarak? Babam ayağa kalktı, bana baktı. Ne yapacağına karar vermekte zorlanıyor gibiydi.
Baba şefkati ile değilde bir lord sertliği ile konuştu. “Herkes dışarı çıksın.”
Bana bakıyordu.Odada hizmet amaçlı bulunan hizmetçiler de elbette vardı ama bu cümle özellikle benim içindi.
“Burada bahsedilen benim hayatım!” Öne doğru atıldığımda muhafızlardan biri kapıdan ayrıldı. Muhtemelen Riven’ı çağırmaya gidiyordu. Diğeri ise gelecek emri beklemeye başladı. Kendimi ne kadar savunmak istesemde babamın sert hali devam etti.
“Çık!”
Benim hayatım hakkında konuşurken benim söz sahibi olmamı engelliyordu. Valen’in baş işaretiyle birlikte dışarı çıkarıldım.
Çıkarılmadan hemen önce ise onunla göz göze geldim. Yine aynı ifadesiz, gri gözlerle bana bakıyordu. Arkamdan birinin bileğimden tutup beni ilerlettiğini hissettim. Kim olduğunu biliyordum ve izin verdim. Göz yaşlarım dışarı çıkmak için uğraşırken onları akmaması için ikna etmeye çalışıyordum. Geleceğimi mahvedeceklerdi. Beni bir ömür o adamın yanında durmaya zorlayacaklardı. O iğrenç acımasızın yanında…
Boş bir odaya geçtiğimizde ise güvendiğim nadir insanlardan birinin yanındaydım. Ağlamak onun yanında serbestti. Boş bir koltuk ve bir sürü kitap vardı. Beş altı tane kocaman kitaplık tamamen doluydu. Yine gri rengiyle süslenmiş bir odaydı. Dışarıdan ışık gelse de anlaşılmayacak kadar azdı. Riven beni oturtup yanıma oturdu. Ona sarıldım. Küçüklükten beri böyle yapardık. Ne zaman kötü hissetsek sarılır ve dertlerimizin bitmesini beklerdik.
İşe yaramasa da iyi gelirdi.
Sarılışımın ardından biraz bekledikten sonra kolunu omzuma doladı.
“İyi misin?”
“Hayır.” Ona bakıyordum ancak gözlerim doluydu.
Oda farkındaydı tabii ki iyi değildim. O odada ben yokken benim adıma konuşuyorlardı.
Gülümsedi.
“Şaşırtıcı oldu.” Her zaman yanımda olmayı başarıyordu.
“Yalan söylememi mi tercih ederdin?” Zoraki de olsa gülümsemesine karşılık verdim.
“Eğer söyleseydin zaten anlardım.” Sadece ona sarıldım ve ağlamamın sona ermesini bekledim.
“Bana fikrimi sormayacak. Beni dinlemeyecek.”
Doğruldum.
“Dinler.” Kapıya baktı. İçerde şuan geleceğim konuşuluyordu.
“Sadece ilk önce lord olarak düşünmesi gerekiyor.”
Biraz daha oturduktan sonra ona bir soru sordum.
“sence ben kötü biri miyim?”
Tüm bunları hak ediyor muydum? Hemde hiçbir şey yapmamışken bir ittifak için.
Hızlıca bana döndü. Gözleri şokla kaplanmıştı.
“Seni tanıyan kimse buna inanmaz.”
Akşam yemeği hazırlıkları yapılıyordu. Ayrıca hala Valen’in sarayındaydık. Buda demek oluyordu ki anlaşmaya varılmış. Ancak neye karar verildiğini bilmiyordum. Yemekten önce babamla konuşmamış olacaktım. Muhtemelen nişanı babam engellediyse başka bir anlaşma konuşulmuştu. Engelleyemediyse ise hazırlıklar ve ittifak konuşulmuştu.
Yemek vakti geldiğinde aynı düzende oturuyorduk ayrıca Riven ve Ashcroft hanedanından da yüksek rütbeli kişiler vardı. Bu sefer bizler babama yakın değil ortadaydık. Üstelik ben Valene yakın oturuyordum. Bu ise beni korkutuyordu.
Yemekler servis edilirken herkes sessizdi.Klasik konulardan konuşmaya başladılar. Hasat, halk, sınırlar… Asla sıkılmıyorlardı. Ben ise stresten delirmek üzereydim.
En son karar olarak ne konuşulmuştu?
İştahım yoktu, tabağımı karıştırıp onları bekliyordum. Bir süre sonra tatlı servisleri yapılırken ve içecekler servis edilirken babam ayağa kalktı. Bu süre boyunca tamamen sessiz ve tepkisiz olan Valen ise bakışlarını babama sabitledi. Kaşık çatal ve tabak sesleri durmuş herkes tek bir kişiye odaklanmıştı.
“Size güzel bir duyurum var.” Gülümsedi. Düşündüğüm şey olmuştu.
“Vesper ve Ashcroft hanedanları arasında bir ittifak kuruyoruz.”
“Bu ittifak Leydi Lysandra Vesper ve Lord Valen Ashcroft arasında olacak olan nişanla mühürlenecek.”
Başta sadece bir ittifak olduğuna inanmak istemiştim. Ama bu karar, mideme yumruk yemiş gibi olmama neden oldu.
Çatalı elimden zar zor tutarken kimseden ses çıkmıyordu. Elim bariz bir şekilde titriyordu. Ardından kadehinden bir yudum alıp yeniden yerine oturdu.
Beni göz göre göre böyle bir adamla nişanlayacaktı.
Yemek yemeye devam etti. Ben ona hayal kırıklığı ile bakarken babam yemek yemeye devam etti.
Yandan bir el elimi kavrayınca onu sıkı sıkı tuttum.
Riven.
Hala yanımdaydı ama belki de onu artık hiç göremeyecektim bile. Sırf babamın siyasi bir hareketi ve ittifakı için.
Yanımdaki Valen ise ayağa kalktı ve kadehini eline aldı. Gözleri bir anlığına aşağıya kaydı. Riven’ın elimden tuttuğunu görmüştü. Ne kaşları çatıldı ne de bakışları elimizde birkaç saniyeden fazla kaldı.
Tepki vermedi.Bana çevirdi gözlerini.
“Bu doğru kararınız için teşekkür ederim.”
Kadehini babama doğru uzattı ve bir yudum aldı. Tekrar yerine oturduğunda burada sadece ittifak için kullanılan bir piyon olduğumu anladım.
Hızlıca sandalyemi geriye itip ayağa kalktım. Kimseye tek kelime etmedim. Çatalı, tabağı ve masadaki o soylu sessizliğini geride bıraktım. Kapıya yöneldim. Kapının koluna uzanmıştım ki arkamdan o sakin sesi duydum.
“Yemek henüz sona ermedi Leydi Lysandra.”
Valen.
“Benim için erdi.” Ardımdan birkaç saniye sessizlik oldu.
“Leydi Lysandra.” Durmadım. Benden hemen sonra kapı tekrar açıldı ve Riven’ın arkamdan geldiğini duydum.
Köşeyi döner dönmez hızlandım. “Lysandra.”
“Git, Riven. “
Gelen o bile olsa onunda bu halimi görmesini istemiyordum.
“Gitmeyeceğim.”
“Şuan yalnız kalmak istiyorum.” Sesimi sert çıkartmak istesemde yapamıyordum, dudaklarım titriyordu.
“Biliyorum.”Aniden durdum ve arkama doğru, ona döndüm.
“O zaman neden hâlâ buradasın?”
Birkaç saniye boş boş yüzüme baktı.
“Çünkü yalnız kalmak istediğinde bile yalnız kalmaman gerektiğini biliyorum.”
Gözlerimi kaçırdım. Duymak istemediğim cümleler kuruyordu. Omuzlarımı daha da düşürdüm. Bakışlarım yere kaydı.
“Beni nişanladılar.” Söylediğinim anda sesimin düşündüğümden daha kırgın çıktığını fark ettim.Bakışlarım bulanıklaşmıştı. Yanaklarımdan süzülen gözyaşını engellemek istedim ama yapamadım.
Riven cevap vermedi.
“Benim hayatım hakkında karar verdiler.”
Nefesim dudaklarım arasından titreyerek çıktı.
“Ben, bilmiyordum bile.”
Elimi tuttu, başparmağı ile nazikçe okşadı.
“Bende bilmiyordum.”
Başımı kaldırıp yaşlı gözlerle ona baktım.
“Ama bilseydin bana söylerdin.” Emin olmak istiyordum, onun hala benim tarafımda olduğuna emin olmak istiyordum.
“Evet.”
Gözlerimi kapatıp birkaç saniye bekledim. Elimi ondan çekip yüzüme kapattım.Akan gözyaşlarımı silip derin bir nefes aldım.
“Ağlamayacağım.”Hafifçe gülümsedi.
“Bunu sana söyleyen oldu mu?”
“Hayır.”
“O zaman neden kendine söylüyorsun?”
İstemeden tebessüm ettim. Koridora baktım, oldukları salona doğru çevirdim gözlerimi.
“Geri dönmeyeceğim. “
Anlamadı, bana boş boş bakıyordu.
“Yemeğe değil.” Ona çevirdim bakışılarımı.
“Ama artık onların karşısına çıkacağım.”
“Neden?”
“Çünkü artık benim hakkımda konuşmaya devam edeceklerse…”
Tekrar bir nefes aldım, kendime gelmeye çalışıyordum.
“Bu kez bende orada olacağım.”
Riven yanımdan ayrıldıktan sonra gerçekten yalnız kalmaya ihtiyacım vardı. Uyandığım odaya gitmeyi düşündüğüm anda bu fikirden vazgeçtim. Ya o oda ona ya da başka birine aitse?
“Leydim.” Arkama dönünce önümde eğilmiş bir hizmetçi gördüm. Doğrulmasını bekledikten sonra benim sormama gerek kalmadan hizmetçi istediğim şeyi sordu.
“Leydim, dilerseniz odanıza kadar size eşlik edebilirim. Odanız hazırlandı.”
“Odam mı?”
“Lordum kalede size ayrılan odanın hazırlanmasını emretti.”
Onu takip ettiğimde uyandığımdaki odada değil başka bir yerdeydik. Oda yine kalenin tamamı gibi iki rengin birleşimiydi. Gri ve siyah.
“Beni buraya getiren kimdi?”
“Lordum dün gece saatlerinde sizinle birlikte kaleye geldiler Leydim.”
Beni o mu getirmiş?
“Uyandığım oda?”
“O oda Lorduma ait, Leydim.”
Beni kendi odasına mı götürmüştü?
“Neden beni kendi odasında tuttuğunu biliyor musun?”
Hizmetçi kafasını iki yana salladı.
“Lordum sizinle geldiğinde başka bir oda hazırlanmamıştı Leydim.”
Ben farkında olmadan dudağımın kenarı yukarı kıvrıldı. İmkanı olsaydı muhtemelen o odayı görmeme bile izin vermezdi. Onun gibi bir lordda merhamet aranmazdı.
Odaya göz gezdirince yatağın başında asılı bir gecelik gördüm. Yatak yine odanın ortasındaydı. Her eşyanın yeri tamamen aynıydı. Kontrol hastalığı mı vardı bu adamın? Yatağın üstündeki kıyafetler gözüme çarptı.
Yavaşça yanına ilerledim. Bordo renkli dar kesim ve sade bir eteği olan bir takımdı. Bele oturacak bir kesime sahipti ve yola uygundu. Üstünde ise siyah renkli bir yün pelerin vardı. Yatağını yanında duran uzun çizmeleri ise yeni fark etmiştim.
“Bu nedir?”
“Leydim, bunu sizin için hazırladılar.”
“Kim?”
“Lordum sizin için hazır etmemizi istedi Leydim.”
“İstemediğimi söyleyin.”
Üstümdekiler ile idare edebilirdim, ondan daha fazla şey almak istemiyordum.
“Lordum yalnızca yarın yolculuk için uygun kıyafetiniz olmayabileceğini düşündü.”
Yarın yola mu çıkacaktık?Benim yine haberim yoktu, hiçbirşeyden olmadığı gibi.
“Anladım, çıkabilirsin.”
“Leydim saçınız ve üstünüz?”
“Kendim halledebilirim.”
Sağ elini karnına koydu ve bizim kaledeki hizmetçilerden farklı olarak sol eli ile eteğini kavrayarak eğildi. Ardından odadan çıktı.
Bu odada onun odasından farklı olarak tablolar yoktu ama bir masa vardı. Hazırlanabilmem içindi.
Önce yavaşça üzerimdeki elbiseyi çıkardım. Ayakkabılardan kurtuldum ve geceliği üstüme geçirdim. Saatlerdir kafamda olan sert topuzu bozdum. Masadaki tahta tarakla nazikçe taramaya başladım. Uyumak istemiyordum. Başım sabahtan beri ağrıyordu. Topuzdan dolayı olduğunu düşünmüştüm ama hala geçmemişti. Susuz hissediyordum, kansızlık çekiyordum hemde normalde bir haftada içtiğim miktarı tek bir günde içmiş olmama rağmen.
Üstümdeki geceliğe aldırış etmeden odadan çıktım. Bu sefer beni durduracak bir lord yoktu. Dalgalı saçlarım kabarmış, ve susuzluktan yine yüzüm rengini kaybetmişti. Bir kat aşağıya indiğimde bir mutfak bulduğuma o kadar sevinmiştim ki.
Mutfak oldukça büyüktü, yine bir o kadar büyük bir dolap vardı. Açtığımda burnuma gelen koku karnımın daha da guruldamasına neden oldu. Elimi şişeye uzattığım an dengemi kaybedip yana savruldum.
Bura bana iyi gelmiyordu, tekrar doğruldum ve aldırış etmeden şişeyi aldım. Kafamın içinde sanki bir fırtına kopuyor gibi hissediyordum.
Bedenim taşıyabileceğimden daha ağır gibi geliyordu.
Teker teker her dolaba baktıktan sonra bardak bulabildim.
Tek bardak içeceğimi düşünürken kendimi kaybetmiştim, şişe bitmişti. Ve hala susuzdum. Bardakta kalan son kan ile yukarı doğru ilerledim.
Odama varmadan bir koridor önce gördüğüm bir kapı duraksamama neden oldu. Üzerinde Ashcroft hanesinin arması olan kılıç ince bir işçilik ile kocaman şekilde işlenmişti.
Üstelik diğer kapılardan farklı olarak oldukça sağlam duruyordu. Elimi kapıya doğru uzattım, üzerinde gezdirmeye başladım.
“Bunu yapmanızı önermem.”
Arkadan gelen ses ile elimdeki bardak yere düştü. Arkamı döndüğümde yaşlı bir muhafız ile karşılaştım.
Selamını verdi.
“Leydim.”Bana değil kapıya döndü.
“Neden?” Her ne kadar nedenini merak ediyor olsam bile başım dönüyordu. Fark ettirmeden kapıya tutunsamda en kısa sürede odaya geçmeliydim.
“Çünkü Lord Valen o kapının açılmasını istemiyor.”
Başımın ağrısı daha da şiddetlendi, gitmeliydim. Muhafıza hiçbir açıklama yapmadan odaya doğru hızlı adımlarla ilerledim. Yatağa kendimi attığımda ayağımda oluşan kesiğe baktım, düşen bardak kesmiş olmalıydı.
Gözlerimi kapadım.
.

Önümde sadece karanlık vardı, sadece. İleride olduğuna inandığım şeyi hissediyordum, ona yaklaşıyordum.
İleride, çok ileride taşların arasından bana bakan bir ışık gördüm.
Beni çağırıyordu.Ona doğru gittim.
Her adımım daha zorlu oldu, başım biraz daha ağırlaştı ve bedenim biraz daha çöktü.
Ona yaklaştığımda bir sembol gördüm, onu ilk kez görüyordum. Elimi ona uzattım.
“Yaklaşma.”
Arkamdan bir ses fısıldadı.
Oraya döndüğümde ise koca bir boşluk vardı.
Yeniden ışığa döndüm. Üzerindeki çizgiler hareket etmeye başladı. O hareket ettikçe ben delirmeye başladım.
Işık söndü.
“Geç kaldın.” Şiddet daha çok arttı. Gözlerimi açtığımda odanın karanlığı üzerime çöktü. Nefes nefese kalmıştım.
Nerede olduğumu ise çok geç hatırladım.
Ashcroft kalesi…
Elimi saçlarıma götürüp doğruldum. Titriyordum, sanki biri kafamın içinden bastırıyordu.
İçimde ise hala bir susuzluk vardı.İçimde birşey daha fazlasını istiyordu ve ben ne olduğunu bilmiyordum.
Vücudum ise acıya daha fazla dayanamamıştı…
.

Kapının çalınması ile gözlerimi aralayabilmiştim. Gece gördüğüm kabusun parçaları hala zihnimin bir kenarında dolaşıp beni rahatsız ediyordu.İçeri giren hizmetçi önce selam verdi.
“Günaydın, Leydim. Kahvaltınızı getirdim,”
Ardından masayı hazırlamaya başladı. Yataktan çıkıp masaya oturdum, hala başım ağrıyordu ama dün gün içinde bu kadar olmamıştı. Burada kaldıkça artıyordu.
Bir şeyler atıştırdıktan sonra dün kenara koyduğum kıyafetlere baktım.
Lord Valen’den birşey almak istemesem de mecburdum, diğer kıyafetler yola uygun değildi.
Bordo takımı üstüme geçirdikten sonra pelerine baktım. Ashcroft renklerinde oluşuyordu. Dış kısmı siyah içi ise gri renkliydi. Üzerindeki armaya baktım.
Ashcroft arması.
Elimi üzerimde yavaşça gezdirdim. Eğer pelerine işlenmiş olmasaydı kesinlikle çıkarıp atacaktım ama başka şansım yoktu.
Aynaya baktım. Burada bana ait olan tek şey elbisenin üzerindeki bordo detaylardı.
“Leydim, sizi bekliyorlar.”
Aşağıya indiğimde dört kişi gördüm. Valen, babam, Riven ve tanımadığım biri. Muhtemelen Valen’in başdanışmanıydı ama garip bir şekilde Valen’e benziyordu.
Yola çıkmamıza az kalmıştı.
Kaleye doğru çevirdim gözlerimi. Karanlık beni içine çekiyordu ve bu kale oldukça karanlıktı.
Buraya geldiğimde burayla hiçbir alakam yoktu şuan ise lordunun nişanlısıydım.
Babam arabaya doğru ilerlerken Riven ise beni bekliyordu. Valen ve danışman ise birşeyler konuşuyorlardı. Cedran ise muhtemelen önden gitmişti.
Riven ile birlikte ilerledim. Muhtemelen yolun bir kısmından sonra o kendi atına geçecekti.
Kapının önünde üç araba görünce şaşırmıştım, daha da şaşırtıcı olan onunda bizimle birlikte gelecek olmasıydı. Konuşulacak herşey konuşulmuştu artık ne konuşacaklardı anlamıyordum.
Ön ve arkamızda muhafızlar kendi atları ile ilerliyorlardı.Riven yanıma oturdu.
“Ne olursa olsun sana destek çıkacağım. Bunu unutma olur mu?”
Biliyordum. Hemde çok iyi biliyordum. Omzuna başımı koyup yol boyunca düşünerek ilerledim.
Ne yapacağımı yada yapmam gerektiğini bilmiyordum. Neler olduğunu da bilmiyordum. Sadece susup kabul etmek zorunda kalıyordum.
Bu gerçekten ben miydim?Ya da kim oluyordum?
Riven’a döndüm yavaşça.
“Onun hakkında ne düşünüyorsun?”
“Kimin?”
“Valen.”
“Dürüst mü olayım istersin rahatlatıcı mı?”
“Dürüst.”
“Onun hakkında anlatılan hikayelerin yarısı abartıdır.”
İçim rahatlamıştı. Onun gibi biriyle onu hiç tanımadan evlenmek korkutucuydu.
“Diğer yarısı ise yeterince korkutucu değildir.” Bu sefer nefesimi tutmaya başlamıştım.
“ Bu hiç rahatlatıcı değildi.”
“Olması gerekmiyordu.” Riven arabadan indi ve arkamdaki atında yerini aldı.
Birkaç gün önce sadece bir lordun kızı olarak çıktığım kaleye şimdi başka bir tanesinin nişanlısı olarak dönüyordum. Ve bu haber düşündüğümüzden çok daha önce yayılacaktı…
Dakikalar sonra yola çıkmıştık. Dışarı baktığımda kalenin gürültüsünün ve entrikalarının arkamızda kaldığını hissettim. Oraya son bir kez baktım.
Sabah sisi içinde daha da korkutucuydu.
Koyu taş duvarlar, sivri tepeler ve rüzgarın etkisiyle dalgalanan bayraklar.Griydi bayrakları, onun gözleri gibi…
Üzerine bir kılıç işlenmişti simsiyah renkte. Ve yine Valenin gözlerini andıran grilerde bulutlar tepemize yerleşmiş, güneşi engelliyorlardı.
Etraf karaçam ormanının ağaçlarıyla doluydu. Biz yol aldıkça bu ağaçlar yerini kan ormanının ağaçlarına bırakacaktı.
İlk kez görenlerin korktuğu, onlarla büyüyenlerin ise en sevdiği özellikti kıpkırmızı olmaları.
Taş yollar arabayı sallarken atlar ilerledikçe yere çarpan nal sesleri kulaklarımı dolduruyordu.
Eve dönüyorduk.
Yanımızdan geçen bir at arabası gözüme çarptığında arabanın çıkardığı sesler de aynı anda kulağıma geldi.
Ashcroft arabası önümüze geçiyordu.
Burada bile gösteriş yapıyordu. Babam ise böyle yapmasına izin veriyordu.
Anlamadığım şey ise buydu, neden izin veriyordu? Neden üste çıkmasına, tehditlerini savurmasına izin veriyordu?
Valen güçlü olabilirdi, hatta en güçlü kan hanelerinden birinin lordu olabilirdi. Ama ilk kurulan hane bizdik, tarihi değiştiren bizdik.
Onlar savaşçılarıyla, dövüş stilleriyle ve stratejileriyle biliyor olabilirdi ama onların öncüleri de bizdik.
Babam ondan çok daha büyük ve tecrübeliydi. Valen küçük olmayabilirdi ancak çok küçük yaşta lord olmuştu ve bildiğim kadarıyla belirli bir süre onun yerine hanenin önde gelenleri idare etmişti.
Küçük yaşta ailesini kaybetmişti. O sıralarda Ashcroft Lordu olan Lord Tristan Ashcroft sorumlulukları nedeniyle öldürülen ilk lordtu.
Ashcroft hanesi eski kemik hanesine en yakın topraktı. Onların sınır komşularıydılar ve onlardan sorumlu tutulan onlardı.
Onlara o dönem sınır muhafızları da denirmiş.
Kemik ordusuna bizzat kendi karşı çıkan Lord Tristan’ın kellesi ise bizzat kemik lordunun oğlu tarafından alınmıştı.
Kitaplarda yazılanlara göre Lordun eşi ve kızı esir alınmış, o sırada sarayda olan oğlu ise kale muhafızları tarafından ölesiye savunulmuş.
Ordusunu burda hiç etmeden ve oyalamadan ilerlemek isteyen kemik varisi ise alabildiği kadar can almış ve ilerlemeye devam etmişti.
Büyük savaş korkunçtu, babam öyle olduğunu söylerdi. Oda çok yakın bir dostunu ve babasını büyük savaşta kaybetmişti.
Bazen bunları anlatırken bile sinirlenir ve savaşın ne kadar saçma olduğu hakkında açıklamalar yapardı.
Dedemi hiç tanımamıştım ama oldukça güçlü olduğu söylenir ve ona tüm diyarda saygı duyulurdu.
Güneş yavaş yavaş batıya doğru ilerledikçe ve gökyüzü turuncu bir renk aldıkça herkesin kısa bir molaya ihtiyacı vardı.
Atlar yavaşlamış, yorulmuşlardı. Bunu sallanan arabanın yavaşlığından anlayabiliyordum.
Mola verinceye kadar gözlerimi kapadım. Baş ağrım düne göre oldukça azdı ancak dinmemişti.
Ashcroft topraklarından uzaklaştıkça kendime geliyordum. Orası bana iyi gelmiyordu, içimin kararmasına sebebiyet veriyordu.
Arabanın durduğunu hissettiğimde gözlerimi yavaşça açtım. Saatlerdir aynı şekilde oturduğum yerden kafamı kapıya doğru çevirdim. Kapı açıldığında dışarıdaki serin hava yüzüme vurdu, oldukça iyi gelmişti.
Muhafızlardan biri kapıma geldi.
“On dakika mola verilecek, leydim.”
Arabadan inip etrafa bakındım biraz. Derin bir nefes aldım, saatlerdir bir kutunun içindeydim. Kenarda küçük bir su kaynağı vardı, atlar oradan su içiyor muhafızlar ise su tulumlarını dolduruyordu.
Etraf hareketliydi. Bazı muhafızlar tekerleri kontrol ederken bazıları ise diğer iki lord ile birlikte harita üzerinden planlama yapıyor, konuşuyordu.
Valen ve babam bir konuda anlaşmazlık yaşıyor gibi görünüyorlardı, o kendi arabasının yanına açtığı haritadan birşeyler gösteriyordu. Haritanın ilerleyen kısmı hakkında hararetli ve dikkatlice konuşuyordu.
Gözleri iki nokta arasında gelip gidiyordu. Bir babama, bir haritaya bakıyordu.
Babam ise muhtemelen onunla aynı düşünmüyordu ama uzatmayacaktı.
Mola vermek için inmiştim, onları izlemek için değil. Su kaynağına doğru ilerledim.
“Kaçmak için kötü bir seçim.”
Arkama döndüğümde Riven ile karşılaştım.
“Kaçmıyorum.” Dedim.
“Biliyorum.” Yorulmuşa benziyordu, saatlerdir at üzerindeydi. Ancak bir günlük yolculukta bitkin düşecek biri değildi.
O bir melezdi ama bizimle büyümüş, eğitim almıştı. Düşündüğümden daha güçlüydü.
“Öyleyse neden öyle söyledin?”
Omuzlarını silkti.
“Konuşacak birşey bulamadım.”
İstemeden gülmeme sebep olmuştu.
“Ne zamandır beri konuşacak birşey bulmak senin için bir sorun?” Dedim.
Her zaman çok konuşurdu, o konuşacak birşey bulurdu.
“Hmm… bilmiyorum. Genelde konuşacak çok şeyim olur.”
Oda gülüyordu.
“Evet, onu biliyoruz.”
Yavaşça suya doğru eğilip temiz suyu önce ellerime aldım, sonra yüzüme çarptım. Soğuk su zihnimi berraklaştırıp kalan baş ağrımı dindirdi.
Yanıma eğilip oda suya dokundu. Arka taraftan atların ve insanların sesleri gelmeye başlamıştı. Son hazırlıkları yapmaya başlamış olmalılardı.
Riven ellerini sudan çıkartıp ayağa kalktı. Yavaşça selam verdi. Ayağa kalkıp gülümsedim.
“İyi yolculuklar dilerim, leydim.” Gülümseyip yanımdan ayrıldı, atına doğru ilerledi.
Arkasından arabama doğru ilerledim. Hemen arka taraftaki Valen de arabasına doğru ilerliyordu.
Gözlerim bir anlığına gözlerine çarptı. Önemsemeden arabama bindim.
Yolculuk devam ediyordu. Dirseğimi cama yaslayıp etrafı izlemeye devam ettim. Gece varmış olacaktık. Güneş battıkça manzara da değişmişti. Sık ormanlar geride kalmış ve yerini geniş düzlüklere ve seyrek ağaçlara bırakmıştı.
Bir süre sonra da kırmızı ağaçlara bırakacaktı. Gözlerimi kapattım. Ne ara kapattım bilmiyordum ama açtığımda gökyüzü çoktan siyaha bürünmüştü.
Arabanın sallanışı ile uyanmıştım. Taş yola girmiştik. Etraf kapkaranlık olsa da kan rengi ağaçları seçebiliyordum.
Öndeki arabanın tekerleklerinden yükselen toz penceremde ince bir perde oluşturuyordu ama manzaramı tamamen kapatmıyordu. Gözlerimi biraz kısarak ileriye bakmaya çalıştım. Uzaktaki birkaç ışık gözüme çarptı, küçük noktalar gibi görünüyordu.
Doğruldum. İnsanlar toplanıyordu. Şehir bizi karşılıyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

34okunma 4beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.