7. bölüm / 6
The Road That Fell to Bodrum5 bölüm
Bölümler 6Şu an: 5 bölüm
- 1 Bodrum'a Düşen Yol90 kelime
- 2 1 bölüm1.784 kelime
- 3 2 bölüm1.978 kelime
- 4 3 bölüm2.021 kelime
- 5 4 bölüm2.514 kelime
- 6 5 bölüm2.371 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Lavin
Gece çoktan ilerlemişti. Bodrum’un sokakları sessizliğe bürünmüş, evlerin ışıkları birer birer sönmüştü. Ama Lavin’in gözlerine yine uyku girmiyordu.
Yatağında sağa döndü, sola döndü. Gözlerini kapatmayı denedi ama zihninin içindeki düşünceler bir türlü susmuyordu.
Bir süre sonra gözlerini açıp derin bir nefes aldı.
“Of… yine mi aynı rüya?” diye mırıldandı.
Başını yastığa gömdü. O rüyayı düşünmek bile istemiyordu. Bazı geceler insanın unutmak istediği şeyler, peşini bırakmıyordu.
Lavin yataktan kalkıp pencerenin önüne yürüdü. Perdeyi hafifçe araladı. Karşısındaki sokak bomboştu. Sokak lambalarının sarı ışığı kaldırıma düşüyor, hafif rüzgâr ağaçların dallarını sallıyordu.
Burası artık onun yaşadığı şehirdi. Ama hâlâ kendisini buraya ait hissedemiyordu.
Bir ailesi vardı. En azından öyle olduğuna inanıyordu. Annesi, babası ve bir kız kardeşi… Fakat hepsi onun için yalnızca uzak birer ihtimal gibiydi.
“Acaba beni hatırlıyor musunuz?” diye fısıldadı.
Sorunun cevabını bilmiyordu. Belki onu arıyorlardı, belki de hayatlarına devam etmişlerdi. Lavin, hangisinin daha çok canını yakacağını bile bilmiyordu.
Pencerenin önünden ayrılıp yatağına döndü. Ailesinden bir ipucu bulmak için erkenden kalkması gerekiyordu ama gözleri ağırlaşmaya başlamıştı.
Bir süre sonra düşüncelerinin arasında uykuya daldı.
Güneş çoktan yükselmişti. Perdelerin arasından süzülen ışık odasını aydınlatırken Lavin hâlâ uyuyordu. Gece boyunca doğru düzgün dinlenememişti.
Uyandığında saate baktı ve yüzünü buruşturdu.
“Harika… Gece uyuyamıyorum, sabah da uyanamıyorum.”
Yataktan kalkıp yüzünü yıkadı. Sonra mutfağa geçti, kendisine bir kahve hazırladı. Kupasını alıp pencerenin önüne oturdu.
Bugün pazar günüydü. Okula gitmesine gerek yoktu. Önünde koca bir gün vardı ama bu, kendisini daha az yalnız hissetmesini sağlamıyordu.
Kahvesinden bir yudum aldı.
Belki de bu şehirde yeni bir hayat kurabilirdi. Ama bir insan, geçmişini bilmeden gerçekten yeni bir hayata başlayabilir miydi?
Lavin bu sorunun cevabını henüz bilmiyordu.
---
Leyla — Bir Ev Dolusu Mutluluk
Pazar sabahı, evin mutfağından mis gibi yemek kokuları yükseliyordu.
Arya, mutfak tezgâhının başında yaprak sarması hazırlıyordu. Bir yandan yaprakları sarıyor, bir yandan da mutfağa girip çıkan kızını göz ucuyla takip ediyordu.
Leyla ise annesinin yanına yanaşmış, hazırlanan iç harcından küçük küçük tadıyordu.
Arya arkasını döndüğünde Leyla’nın yine kaşığını uzattığını gördü.
“Leyla! Kızım, daha pişmedi onlar!”
Leyla masum bir ifadeyle kaşığı arkasına sakladı.
“Anne, sadece tadına bakıyorum.”
“Senin tadına bakman bitmiyor ama!”
Leyla gülerek annesine sarıldı.
“Çünkü senin yaptığın her şey çok güzel!”
Arya kızının yanağını okşadı.
“Sen böyle söyleyince bütün gün mutfakta kalasım geliyor.”
“Bence kal. Ben de yanında dururum.”
“Yanımda durursan bütün iç harcını bitirirsin!”
İkisi de kahkahalara boğuldu.
Bir süre sonra Ahmet de mutfağa geldi. Kızını annesinin yanında görünce gülümsedi.
“Burada ne oluyor? Benim haberim olmadan mutfak eğlencesi mi düzenleniyor?”
Leyla hemen babasına döndü.
“Baba, annem beni aç bırakıyor!”
Arya şaşkınlıkla kızına baktı.
“Ben mi seni aç bırakıyorum?”
“Evet. Bana sarma vermiyor!”
Ahmet kızının başını okşadı.
“Öyle mi? O zaman annenle konuşmamız gerekecek.”
Arya ellerini beline koydu.
“Ahmet, sen de ona katılma!”
Leyla babasının arkasına saklanırken gülmeye devam etti.
Evleri böyleydi. Küçük tartışmalar, kahkahalar, mutfaktan gelen kokular ve birbirlerine duydukları sevgi…
Leyla bazen bu mutluluğun ne kadar kıymetli olduğunu düşünüyordu. Çünkü bazı anlar insanın içine öyle güzel yerleşirdi ki yıllar geçse bile sıcaklığını kaybetmezdi.
Akşam olduğunda ailece film izlemeye karar verdiler. Ahmet televizyonu hazırlarken Arya patlamış mısır yaptı. Leyla da battaniyeleri getirip koltuğun üzerine yerleştirdi.
Tam o sırada Leyla’nın zihninde belirsiz bir görüntü canlandı.
Küçük bir salon…
Annesinin sesi…
İki küçük kız çocuğunun neşeli konuşmaları…
Arya’nın sesi, sanki yılların ardından yeniden kulağına geldi.
“Hadi kızlarım! Leyla, Selin, hadi gelin!”
Leyla’nın eli havada kaldı.
Selin…
Bu ismi zihninde duyduğunda kalbinde tarif edemediği bir sızı hissetti. Görüntü çok bulanıktı. Yüzünü tam seçemiyor, o günün bütün ayrıntılarını hatırlayamıyordu. Ama annesinin sesini hatırlıyordu.
Küçük kızlardan biri heyecanla konuşuyordu.
“Anne, korku filmi izleyelim mi?”
Arya hemen itiraz etmişti.
“Hayır, kızım. Sonra ikiniz de korkarsınız!”
Küçük Selin gülerek cevap vermişti:
“Ay anne, siz yanımızda olduğunuz sürece biz korkmayız!”
Bu sözler Leyla’nın zihninde yankılandı.
Bir an için kendisini çocukluğuna dönmüş gibi hissetti. Sanki yanında başka bir kız daha vardı. Sanki o kızın elini tutmuş, onunla gülmüş, onunla aynı koltuğa kıvrılmıştı.
Ama görüntü bir anda dağıldı.
Leyla gözlerini kırpıştırdı.
“Leyla? Kızım, iyi misin?”
Annesinin sesiyle kendine geldi.
“İyiyim anne.”
Arya kızının yüzüne dikkatle baktı.
“Bir şey mi hatırladın?”
Leyla kısa bir süre sustu.
“Bilmiyorum… Çocukluğumdan bir şey geldi aklıma. Sen bize sesleniyordun. Bir de Selin ismini duydum.”
Arya’nın yüzündeki ifade bir anlığına değişti. Ancak kızının zihninde ne kadarının canlandığını anlayamıyordu.
“Bazen çocukluğumuzdan küçük parçalar hatırlarız, kızım,” dedi yumuşak bir sesle. “Hatırlamak istediğin zaman kendini zorlama.”
Leyla başını salladı. Kendi hatırasının neden içinde böyle bir boşluk bıraktığını bilmiyordu.
Ahmet uzaktan seslendi:
“Film hazır! Peki, ne izliyoruz?”
Leyla hemen toparlandı.
“Animasyon filmi!”
Arya gülümsedi.
“İşte bu. Korku filmi yok!”
Leyla babasının yanına otururken güldü.
“Tamam, anne. Ama patlamış mısırın çoğu benim!”
“Sen önce sarmaların hesabını ver bakalım!”
Ev yeniden kahkahalarla doldu.
Leyla da güldü. Annesinin omzuna yaslandı, babasının uzattığı battaniyenin altına girdi.
Biraz önce hatırladığı görüntü hâlâ zihninin bir köşesindeydi. Ama şimdilik onu kurcalamadı.
Yanında annesi ve babası vardı. O an için bunun verdiği huzur yeterliydi.
Yine de kalbinin derinliklerinde, adını bile tam koyamadığı bir eksiklik vardı.
---
Emir — Annemle Bir Gün
“Emir! Oğlum, hadi uyan!”
Yorganın altından boğuk bir ses geldi.
“Anne… Beş dakika daha.”
Emir’in annesi yatağın yanına yaklaştı.
“Her sabah aynı şey! Hadi, kalk artık.”
“Anne, söz veriyorum. Beş dakika!”
Kadın gülümseyerek yorganı bir anda çekti.
“Haydi bakalım, genç bey. Güneş senden önce uyandı!”
Emir gözlerini açıp annesine baktı.
“Bu yaptığın hiç adil değil.”
“Ben avukat değil miyim? Adaletin ne olduğunu senden iyi bilirim.”
Emir kahkaha attı.
“Anne, sen her şeyi mesleğine bağlıyorsun!”
“Çünkü işe yarıyor.”
Emir yataktan kalkıp annesine sarıldı.
“Tamam, tamam. Kalktım.”
Annesi onun saçlarını karıştırdı.
“Güzel. Şimdi kahvaltıya gel. Bugün seninle dışarı çıkalım diyorum.”
Emir şaşkınlıkla başını kaldırdı.
“Nereye?”
“Önce güzel bir kahvaltı yaparız. Sonra alışveriş merkezine gideriz, biraz dolaşırız. Ne dersin?”
Emir hiç düşünmeden cevap verdi:
“Hay hay, avukat hanım!”
Annesi gülerek başını salladı.
“Sen var ya… Büyüdün ama hâlâ çocuk gibisin.”
“Senin yanında öyle olmaya hakkım var.”
Bu söz üzerine annesinin yüzünde sıcak bir gülümseme belirdi. Emir’e sarıldı ve alnına küçük bir öpücük kondurdu.
Kahvaltıda birlikte sohbet ettiler. Annesi ona okulunu, basketbolu ve arkadaşlarını sordu. Emir de başından geçenleri anlattı, arada annesini güldürecek şakalar yaptı.
Üç yıl önce babasını kaybetmişti. O günden beri hayatlarında büyük bir boşluk vardı. Ama annesi, Emir’in o boşluğun içinde kaybolmasına izin vermemişti. Hem kendi acısını taşımış hem de oğlunun yanında dimdik durmuştu.
Emir annesine baktığında bunu bir kez daha düşündü.
Annesi bazen yoruluyordu. Bazen sessizleşiyordu. Ama yine de ona gülümsemeyi, onu dinlemeyi ve sevgisini göstermeyi hiç bırakmıyordu.
Alışveriş merkezinde birlikte dolaştılar. Birkaç mağazaya girdiler, yemek yediler ve uzun uzun konuştular. Emir annesinin sevdiği bir şeyi görünce onu almak istedi.
Annesi hemen itiraz etti.
“Emir, gerek yok oğlum.”
“Anne, ben istiyorum.”
“Sen kendi paranı kendine sakla.”
Emir gülümsedi.
“Beni büyütürken bütün hayatını bana verdin. Bir gün de ben seni mutlu edeyim, olmaz mı?”
Annesi bir süre ona baktı. Gözleri dolacak gibi oldu ama gülümsedi.
“Sen zaten beni mutlu ediyorsun, oğlum.”
Emir annesinin elini tuttu.
“Sen de beni.”
O gün eve dönerken ikisi de yorgundu ama mutluydu.
Emir, annesiyle geçirdiği böyle günlerin kıymetini biliyordu. Hayatında her şey kusursuz değildi. Babasının yokluğunu hâlâ hissediyordu. Ama annesi yanındayken kendisini yalnız hissetmiyordu.
Eve geldiklerinde annesi mutfağa geçti. Emir de arkasından seslendi:
“Avukat hanım!”
“Efendim, beyefendi?”
“Bugün çok eğlendim. Bir ara yine gidelim.”
Annesi gülümseyerek ona döndü.
“Sen yeter ki iste, oğlum.”
Emir başını salladı.
“Anlaştık!”
O akşam, odasına geçtiğinde bile yüzündeki gülümseme kaybolmamıştı. Annesiyle geçirdiği gün ona bir kez daha şunu hatırlatmıştı: İnsan bazen büyük mutlulukları, sevdiği biriyle geçirdiği sıradan bir günde bulabilirdi.
---
Demir — Zincirlerin Ardında
Demir, arabasını ailesinin evinin önünde durdurduğunda bir süre direksiyonun başında kaldı.
Eve gelmek istemediği zamanlar oluyordu. Yine de küçük kardeşi Duruk’u görmek için buraya geliyordu.
Kapıyı açıp içeri girdiğinde annesi onu karşıladı.
“Oğlum, geldin mi?”
Demir annesine sarıldı.
“Geldim anne.”
Kadın oğlunun yüzüne dikkatle baktı.
“Yorgun görünüyorsun. Bir şey mi oldu?”
“Yok, anne. İyiyim.”
Annesi onun cevabını duydu ama üstelemedi. Demir’in bazı şeyleri anlatmak istemediğini biliyordu.
Tam o sırada küçük Duruk koşarak geldi.
“Abi!”
Demir eğilip kardeşini kucağına aldı.
“Benim küçük adamım! Ne yapıyorsun bakalım?”
Duruk heyecanla anlatmaya başladı.
“Abi, bugün basketbol oynadım! Ben de senin gibi basketbolcu olacağım. Hem çok iyi oynayacağım hem de maç kazanacağım!”
Demir gülümsedi.
“Öyle mi? Peki, maçını kazanınca ne istiyorsun?”
Duruk hiç düşünmeden cevap verdi.
“Tatlı! Kocaman bir tatlı!”
Demir güldü.
“Tamam. Ama önce maçı kazanman lazım.”
Duruk başını salladı.
“Kazanacağım!”
Akşam yemeği için hep birlikte masaya oturdular. Bir süre her şey sakindi. Sonra babası Demir’e döndü.
“Okul nasıl gidiyor?”
Demir yemeğini bırakıp cevap verdi.
“İyi.”
Babası kaşlarını çattı.
“İyi mi? Müdürle yaşadığın meseleyi ne çabuk unuttun? Bir daha okuldan şikâyet duymak istemiyorum. Başını belaya sokmayı bırak.”
Demir derin bir nefes aldı.
“Baba, ben sadece—”
Babası sert bir bakış attı.
“Ne sadece?”
Demir sustu. Çatalını eline aldı ve önündeki yemeğe baktı.
Masadaki havanın değiştiğini küçük Duruk bile fark etmişti. Az önce heyecanla konuşan çocuk, babasının bakışını görünce sessizleşti.
Annesi ortamı yumuşatmaya çalıştı.
“Yemek soğumadan yiyelim. Bugün herkes yoruldu.”
Ama Demir’in iştahı kaçmıştı.
Yemekten sonra babası başka bir işle ilgilenmek üzere odasına geçti. Annesi mutfağı toplarken Duruk, abisinin yanına sokuldu.
“Abi?”
Demir ona döndü.
“Efendim, küçük adam?”
“Yarın benimle basketbol oynar mısın?”
Demir kardeşinin yüzüne baktı. Duruk’un gözlerinde öyle büyük bir heyecan vardı ki ona hayır demek mümkün değildi.
“Tabii ki oynarız.”
“Gerçekten mi?”
“Gerçekten. Sana basketbolu ben öğreteceğim.”
Duruk sevinçle abisine sarıldı.
“Yaşasın!”
Demir kardeşinin saçlarını okşadı.
“Şimdi git, biraz dinlen. Yarın görüşürüz.”
Duruk odasına gittiğinde Demir de kendi odasına geçti. Kapıyı kapattı ve bir süre olduğu yerde durdu.
Dışarıdan bakıldığında her şeyi vardı. Bir evi, bir ailesi, okulu, arkadaşları ve geleceği…
Ama bazen kendi hayatının içinde bile kendisine yer bulamıyordu.
Yatağın kenarına oturdu. Ellerini birleştirip başını öne eğdi.
“Yetişkinim ama hâlâ zincirliyim,” diye fısıldadı.
Babasıyla aynı evin içinde olmak, her hareketinin ve her sözünün hesaplanması demekti. Ne düşündüğünü anlatamıyor, kendisini savunmaya çalıştığında bile susmak zorunda kalıyordu.
Bir an Duruk’u düşündü.
“Sen olmasan, Duruk… Bu evde bir dakika bile kalamam.”
Bunu kimseye söyleyemezdi. Hele babasına asla.
Bir süre sonra odasından çıktı. Annesiyle vedalaştı, Duruk’un odasına uğrayıp onun üzerini kontrol etti. Küçük kardeşi çoktan uykuya dalmıştı.
Demir, Duruk’un başını hafifçe okşadı.
“İyi geceler, küçük adam.”
Ardından evden ayrıldı.
Arabaya bindiğinde bir süre motoru çalıştırmadan oturdu. Sonra kontağı çevirdi ve yola çıktı.
Yol boyunca aklına istemeden markette karşılaştığı kız geldi.
Siyah saçları, öfkeli bakışları ve kendisine söylediği sözler…
“Rum kızı,” diye mırıldandı.
Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
“İnsan biraz olsun normal konuşamaz mı?”
Ama gülümsemesi kısa sürdü. Çünkü o kızın yüzünde başka bir şey de görmüştü. Öfkesinin ardında sakladığı bir acı vardı.
Yağmurun altında onu gördüğü anı hatırladı. Lavin ağlıyordu. Yağmur yüzünden akan yaşlarını gizliyor gibiydi ama Demir onun yalnızca yağmurdan ıslanmadığını anlamıştı.
Bir insan neden tek başına böyle bir şehirde yaşardı? Neden herkese karşı bu kadar sert davranırken bir anda öyle çaresiz görünebilirdi?
Demir direksiyonu biraz daha sıkı tuttu.
“Beni ilgilendirmez,” dedi kendi kendine.
Gerçekten de ilgilendirmemeliydi.
Ama nedense, kızın yüzü aklından çıkmıyordu.
Bir süre sonra arkadaşlarıyla yaşadığı eve ulaştı. Arabadan indi, kapıyı açtı ve içeri girdi.
Dışarıdan kimse onun içinde ne taşıdığını anlayamazdı. O da kimsenin anlamasını istemiyordu.
---
Lavin
Akşam olmuştu.
Lavin, evde tek başına oturmuş televizyonun kanalları arasında dolaşıyordu. İzleyecek bir şey bulmak için uğraşıyor ama hiçbir program ilgisini çekmiyordu.
Tam kanalı değiştirecekken ekranda bir aile filmi başladı.
Bir anne, bir baba ve iki çocuk…
Dördü birlikte sinemaya gidiyordu. Çocuklardan biri heyecanla patlamış mısırını tutuyor, diğeri babasının elini çekiştiriyordu. Anne gülüyor, baba çocuklarına takılıyor, sonra hepsi birlikte salona giriyordu.
Lavin’in parmağı kumandanın üzerinde durdu.
Ekrandaki aileye baktı.
Çocuklardan biri annesine yaslandı. Diğeri babasının yanında oturup film başlamadan önce bir şeyler anlatmaya koyuldu.
Lavin’in boğazı düğümlendi.
Ne kadar basit bir şeydi…
Bir anneyle, bir babayla ve kardeşinle sinemaya gitmek. Film başlamadan önce gülmek. Patlamış mısırı paylaşmak. Eve dönerken film hakkında konuşmak.
Bazıları için sıradan olan şeyler, onun için hayalden ibaretti.
Gözlerini ekrandan ayırmadan fısıldadı:
“Keşke bir gün annemle, babamla ve kardeşimle böyle mutlu bir sinema filmi izlesek…”
Sesi odanın sessizliğinde kayboldu.
Lavin hemen yüzünü toparlamaya çalıştı. Ağlamak istemiyordu. Zaten son günlerde kendisini durmadan ağlarken buluyordu.
Ama ailesini düşünmeden de duramıyordu.
Acaba annesi nasıl biriydi? Babası ona benzeyen bir kızları olduğunu biliyor muydu? Kız kardeşi şimdi ne yapıyordu?
Ve en önemlisi…
Onu hiç özlemişler miydi?
Telefonu çaldığında Lavin irkildi. Ekranda Maksim’in adını gördü.
Bir an cevap vermek istemedi. Sonra derin bir nefes alıp aramayı açtı.
“Алло?”
— Alo?
Maksim’in sesi duyuldu.
“Лавин, ты уже добралась до Антальи?”
— Lavin, Antalya’ya vardın mı?
Lavin gözlerini televizyona çevirdi.
“Да, я уже приехала.”
— Evet, geldim.
“Ты в порядке? Всё хорошо?”
— İyi misin? Her şey yolunda mı?
Lavin kısa bir süre sustu.
“Да. Всё нормально.”
— Evet. Her şey yolunda.
Maksim’in sesi bu kez biraz daha yumuşadı.
“Береги себя. Закончи школу, а потом возвращайся в Россию.”
— Kendine dikkat et. Okulu bitir, sonra Rusya’ya geri dön.
Lavin’in yüzündeki ifade değişti.
Rusya’ya geri dönmek…
Maksim’in yanında geçirdiği yıllar boyunca alıştığı hayat buydu. Ama artık buradaydı. Ailesini bulmak için geldiği şehirdeydi. Şimdi geri dönmeyi düşünmek bile istemiyordu.
Yine de sesini belli etmeden cevap verdi.
“Хорошо.”
— Tamam.
“Если что-нибудь понадобится, позвони мне.”
— Bir şeye ihtiyacın olursa beni ara.
“Хорошо. Пока.”
— Tamam. Görüşürüz.
Arama sona erdi.
Lavin telefonu yavaşça koltuğun yanına bıraktı. Televizyondaki aile hâlâ birlikte gülüyordu. Ama Lavin artık filmi izlemiyordu.
Bir tarafta ona yıllardır bildiği hayatı hatırlatan Maksim vardı. Diğer tarafta ise varlığını bildiği ama kendisini bekleyip beklemediklerini bilmediği gerçek ailesi…
Lavin başını koltuğa yasladı.
“Ben ne yapacağım?” diye fısıldadı.
Kimse cevap vermedi.
Bir süre sonra televizyonun sesini kıstı. Pencereye doğru baktı. Karşıdaki evlerden birinin ışığı yanıyordu. Sokağın öteki tarafında, komşusunun evinde de ışık vardı.
Aklına yine markette karşılaştığı sarışın çocuk geldi.
“Sarı çiyan…” diye söylendi.
Dudaklarını birbirine bastırdı.
“Bir de sürekli karşıma çıkıyor.”
Kızgın görünmeye çalışsa da kendi düşüncesine hafifçe gülümsedi. Ardından gülümsemesi yavaşça kayboldu.
Çünkü onun aklında yalnızca komşusu yoktu.
Bir gün annesini görebilmek, babasının yüzüne bakabilmek, kız kardeşinin sesini duyabilmek istiyordu.
Lavin televizyonu kapattı. Oda karanlığa gömüldü.
Pencerenin önünde bir süre daha durdu. Sonra perdeleri kapatıp odasına yürüdü.
Yarın pazartesiydi.
Bodrum Aurelia Koleji’ne gidecek ve belki de hayatında ilk kez ailesine biraz daha yaklaşacaktı.
Bunu bilmiyordu.
Bilmediği bir başka şey daha vardı: Aynı şehirde, aynı gece, bir başka genç kız da çocukluğundan kalan bir ismi hatırlamaya çalışıyordu.
İki kız kardeş birbirlerinden habersizdi.
Ama artık aralarındaki mesafe, yalnızca birkaç sokak ve henüz söylenmemiş gerçeklerden ibaretti.
5. Bölüm Sonu. ❤️🩹 yazın hatası olduysa kusura bakmayın yukarıda durukun fotoğrafını koydum temsili olarak
Bölüm etkileşimi
