4 bölüm

Vaveyla Yazarı: Delal Karayel'

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 4 bölüm

Her yer bembeyazdı.

Duvarlar, kapı, zemin… Nereye baksam aynı beyazlıkla karşılaşıyordum. Ama bu beyazlık bana huzur vermiyordu. Aksine, nefes alamıyormuşum gibi hissediyordum.

Sonra kendimi gördüm.

Yedi yaşındaydım.

Üzerimde hastane kıyafetleri vardı. Saçlarım dağılmış, yüzüm gözyaşlarımla ıslanmıştı. Küçük ellerimle kapıyı yumrukluyordum.

“Lütfen! Beni buradan çıkarın!”

Sesim koridorda yankılanıyordu.

“Annemi istiyorum! Babamı istiyorum! Leyla nerede? Lütfen, beni anneme götürün!”

Kapıyı tekrar tekrar vurdum. Parmaklarım acıyordu ama durmadım. Beni duyacaklarını, kapıyı açacaklarını ve annemin koşarak yanıma geleceğini düşünüyordum.

Ama kimse gelmedi.

“Ben kötü bir şey yapmadım ki! Neden beni burada tutuyorsunuz?”

Duvara yaslanıp ağladım. Küçücük bedenim yorgunluktan titriyordu. Gözlerimi kapatıp annemin yüzünü hatırlamaya çalıştım ama her şey birbirine karışıyordu.

“Anneciğim, ne olur gel…”

Tam o sırada ışıklar söndü.

Bir anda karanlığın içinde kaldım.

“Hayır!”

Ellerimi önüme uzattım. Hiçbir şey göremiyordum.

“Işığı açın! Lütfen, ışığı açın!”

Kapıyı bulmaya çalışırken duvarlara çarptım. Sonunda kapıya ulaştım ve küçük yumruklarımla vurmaya başladım.

“BİRİ BENİ DUYSUN! KAPIYI AÇIN!”

Sesim titriyordu. Korkudan dizlerimin bağı çözülmüştü.

“Ben karanlıktan korkuyorum! Ne olur, beni buradan çıkarın!”

Yere çöktüm. Ağlamaktan nefes alamıyordum.

“Anne… Ben korkuyorum. Beni yalnız bırakma…”

Sonra karanlığın içinden ayak sesleri geldi.

Tak…

Tak…

Tak…

Başımı kaldırdım.

Bir gölge bana doğru yaklaşıyordu. Yüzü maskeyle kapalıydı. Elinde tuttuğu makasın metal kısmı belli belirsiz parlıyordu.

Geriye doğru sürünmeye başladım.

“Hayır… Yaklaşma!”

Gölge durmadı.

“Lütfen! Benden ne istiyorsun?”

Sırtım duvara dayandı. Kaçacak yerim kalmamıştı.

“ANNEEEEE!”

---

“ANNE!”

Yatağımda doğrulurken çığlık attım.

Nefes nefeseydim. Kalbim göğsümden çıkacakmış gibi çarpıyordu. Ellerim titriyor, boğazım düğümleniyordu.

Birkaç saniye boyunca nerede olduğumu anlayamadım.

Sonra odamı gördüm.

Bodrum’daki evimdeydim.

Yalnızdım.

“Tamam… Tamam, Lavin. Sakin ol.”

Elimi göğsüme bastırdım.

“Rüyaydı. Sadece bir rüya.”

Ama neden her şey bu kadar gerçekti?

Neden o küçük kızın korkusu hâlâ içimdeydi?

Başucumdaki suyu aldım. Ellerim o kadar titriyordu ki bardağı tutmakta zorlandım. Birkaç yudum içtikten sonra bardağı yerine koydum.

Gözlerim doldu.

“Yine mi?”

Sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.

“Neden her gece bu rüyaları görmek zorundayım? Neden her seferinde aynı korkuyla uyanıyorum?”

Yüzümü ellerimin arasına aldım.

“Keşke annem burada olsaydı…”

Dudaklarım titredi.

“Keşke korktuğumda yanımda olsaydı. Saçlarımı okşasaydı. Bana sarılsaydı. Bir kere olsun ‘Geçti kızım, buradayım,’ deseydi…”

Gözyaşlarım yanaklarımdan süzüldü.

“Ben de birinin kızı olmak istiyorum…”

Bunu söyledikten sonra kendimi tutamadım. Omuzlarım sarsılarak ağlamaya başladım.

İnsan hiç tanımadığı birini özleyebilir miydi?

Bir yüzü hatırlamadan, bir sesi duymadan, bir kucaklamanın nasıl hissettirdiğini bilmeden bir anneye ihtiyaç duyabilir miydi?

Ben duyuyordum.

Hem de her geçen gün daha fazla.

Daha fazla odada kalamadım. Pencereyi açıp derin bir nefes almaya çalıştım ama içimdeki sıkışma geçmiyordu.

Balkona çıktım.

Bir nefes aldım.

Sonra bir tane daha…

Olmuyordu.

Sanki o beyaz oda hâlâ etrafımdaydı. Sanki kapı yine kilitliydi ve ben hâlâ yedi yaşındaki o küçük kızdım.

İçeri girdim, merdivenlerden hızla indim ve arka kapıdan bahçeye çıktım. Havuza ulaştığımda bir an bile duraksamadım.

Kendimi suya bıraktım.

Soğuk su bütün bedenimi sardı. Yüzeye çıktığımda derin bir nefes aldım ve havuzun kenarına tutundum.

Su soğuktu ama içimdeki acının yanında bunu bile doğru düzgün hissedemiyordum.

Gözlerimi kapattım.

“Ben artık büyüdüm,” diye fısıldadım. “Neden hâlâ bu kadar korkuyorum?”

Cevap yoktu.

Yalnızca suyun hafif dalgalanması ve gecenin sessizliği…

Bir süre sonra havuzdan çıktım. Islak kıyafetlerimle eve girdim, üzerimi değiştirdim ve yatağa oturdum.

Yeniden uyumayı denedim ama gözlerimi her kapattığımda o karanlık oda aklıma geliyordu.

O gece bir daha uyuyamadım.

LEYLA’ Aydın

Aynı gece Leyla da uykusunda huzursuzca kıpırdanıyordu.

Rüyasında kendisini yıllar öncesinde, ailesiyle birlikte arabada buldu.

Yanında ablası vardı.

Küçük Leyla, Selin’in saçlarını çekiştiriyordu.

Selin: “Ay Leyla, saçlarımı çekmeyi bırak! Bak, canım acıyor!”

Küçük Leyla: “Ama saçların çok güzel!”

Selin: “Anne! Leyla’ya baksana!”

Arya: “Ay kızım, yeter artık. Ablanın saçlarını bırak.”

Leyla dudaklarını büzdü.

Küçük Leyla: “Ama anne, ben de onun gibi saçlar istiyorum!”

Selin: “Of, çekil Leyla!”

Leyla ise hiçbir şey olmamış gibi gülümsedi.

Küçük Leyla: “Anne, parka gideceğiz, değil mi?”

Arya: “Gideceğiz, kızım. Hem de çok güzel vakit geçireceğiz.”

Ön koltukta oturan Ahmet gülümsedi.

Ahmet: “Benim kızlarım bugün ne isterse alacak. Dondurma da var, pamuk şeker de!”

Küçük Leyla: “Yaşasın!”

Rüyadaki Leyla kahkahalar atıyordu. Annesinin sesi, babasının gülümsemesi, ablasının şikâyetleri… Her şey o kadar canlıydı ki sanki yıllar hiç geçmemişti.

Sonra araba kırmızı ışıkta durdu.

Arya bir anda endişeyle Ahmet’e döndü.

Arya: “Ahmet, dur! Frenler tutmuyor!”

Ahmet fren pedalına tekrar tekrar bastı.

Ahmet: “Kızlar, kemerlerinizi bağlayın! Hemen!”

Selin korkuyla Leyla’ya döndü.

Selin: “Leyla, kemerini çıkarma!”

Ama küçük Leyla annesine doğru hareket etmişti.

Selin: “ANNE! LEYLA KEMERİNİ ÇIKARDI!”

Ardından…

BÜÜÜM!

Her şey karardı.

Leyla çığlık atarak uyandı.

“ANNE! BABA!”

Yatağında doğrulmuş, korkuyla etrafına bakıyordu. Gözlerinden yaşlar akıyor, nefesi kesik kesik geliyordu.

Kapı hızla açıldı.

Arya hemen kızının yanına koştu. Ahmet de arkasından geldi.

Arya: “Leyla! Güzel kızım, ne oldu?”

Leyla annesine sarıldı.

Leyla: “Anne, korktum! Kaza oldu… Siz oradaydınız… Sizi kaybettim sandım!”

Arya kızını kollarının arasına aldı. Başını göğsüne yaslayıp saçlarını okşamaya başladı.

Arya: “Tamam, canım kızım. Buradayım. Annen yanında.”

Ahmet yatağın kenarına oturup Leyla’nın yanaklarından öptü.

Ahmet: “Bir şey yok, güzel meleğim. Kabus gördün. Geçti, gitti. Bak, baban da burada.”

Leyla babasının elini tuttu.

Leyla: “Gitmeyin… Ne olur, gitmeyin.”

Arya kızının başını okşamaya devam etti.

Arya: “Bir yere gitmiyoruz, kuzum. İstersen sabaha kadar yanında kalırız.”

Ahmet gülümseyerek kızının alnını öptü.

Ahmet: “Sen bizim küçük meleğimizsin. Seni yalnız bırakır mıyız hiç?”

Leyla yavaş yavaş sakinleşti. Annesinin kalp atışlarını dinlerken gözlerini kapattı. Babası da yanına uzandı ve üzerlerini örttü.

Bir süre sonra Leyla yeniden uykuya daldı.

Ertesi sabah Ahmet gözlerini açtığında kızının yüzünde küçük bir gülümseme vardı.

Saçlarını okşadı.

Ahmet: “Ah, benim meleğime bak. Artık kabusuna bile gülüyor.”

Arya gülümsedi.

Arya: “Gece çok korkmuştu. İyi ki yanına gelmişiz.”

Ahmet kızının üzerini düzeltti.

Ahmet: “İyi ki…”

Bir süre sessizce kızlarını izlediler.

Leyla’nın yüzündeki huzur, ikisinin de içini ısıtıyordu.

Ama başka bir yerde, aynı şehirde, diğer kızları yeni bir sabaha tek başına hazırlanıyordu.

Lavin ağzından

SABAHIN İLK SAATLERİ

Sabah olduğunda yataktan kalktım. Geceden kalan yorgunluk hâlâ üzerimdeydi. Gözlerim şişmişti, başım ağrıyordu.

Doğruca mutfağa gittim.

Karnım acıkmıştı. Bir kahve içmek istiyordum.

Dolabı açtım.

Boş.

Bir başka dolabı açtım.

O da boş.

Buzdolabını açtım.

İçinde birkaç şişe su dışında doğru düzgün hiçbir şey yoktu.

Bir süre buzdolabının önünde öylece durdum.

“Of!”

Ellerimi belime koydum.

“Tamam, Lavin. Önce markete gidiyorsun. Bir şeyler alıyorsun. Sonra kendini toparlıyorsun. Sonra aileni buluyorsun.”

Bir an durdum.

“Ama ben ailemi nasıl bulacağım?”

İşte sorun buydu.

Adlarını bile bilmiyordum.

Yalnızca Bodrum’da olduklarını ve kız kardeşimin Bodrum Aurelia Koleji’nde okuduğunu biliyordum.

“Harika,” diye söylendim. “Bir şehir, bir okul ve sıfır adres. Sherlock Holmes olsam bile işim zor.”

Kendi kendime söylendim ama yüzümde gülümseme oluşmadı.

Bugün cumartesiydi. Pazartesi günü okula gidip bir şeyler öğrenmeye çalışabilirdim. Belki Leyla’yı görebilirdim. Belki orada aileme ulaşmamı sağlayacak birini bulurdum.

Şimdilik yapabileceğim tek şey beklemek ve araştırmaktı.

Üzerime uzun bir pantolon, kısa bir tişört ve ince bir hırka giydim. Boynuma hafif bir şal doladım. Kulaklıklarımı alıp çantama koydum, ardından evden çıktım.

Markete girdiğimde rafların önünde durup etrafıma baktım.

Ne alacaktım?

Kahve…

Evet, kahve kesinlikle gerekliydi.

Bir paket kahve aldım. Sonra noodle reyonuna gittim ve beş paket noodle seçtim. Ardından peynirlerin bulunduğu bölüme geçtim. Biraz peynir aldım.

Çikolataları görünce duraksadım.

Bir tane aldım.

Sonra bir tane daha.

Sonra üç tane daha.

Toplam beş çikolata…

Kendime baktım.

“Lavin, markete alışveriş yapmaya geldin, bütün dükkânı satın almaya değil.”

Ama çikolataları geri bırakmadım.

Tam kasaya doğru yürüyordum ki biriyle çarpıştım.

Elimdeki paketlerden biri neredeyse yere düşüyordu.

Ben: “Ay! Önüne baksana!”

Başımı kaldırdım.

Ve onu gördüm.

Dün benzin istasyonunda karşılaştığım sarışın.

Yeşil gözlü, beyaz tenli, sarı saçlı… Ve belli ki insanın sinirlerini bozmayı kendine meslek edinmişti.

Bana baştan aşağı baktı. Ardından dudaklarının kenarında alaycı bir gülümseme belirdi.

Yabancı: “Yeni misin?”

Kaşlarımı çattım.

Ben: “Ne?”

Yabancı: “Bodrum’da. Yeni misin?”

Ben: “ Sana ne be

Adam hafifçe güldü.

Yabancı: “Vay canına. Fazla asiyiz sevdim

Ben: “Sen… sen çok saçma konuşuyorsun!”

Yabancı: “Ben mi saçma konuşuyorum?”

Ben: “Evet! Sen! Sarı… sarı çiyan!”

Adam bir an yüzüme baktı.

Sonra kahkahayı bastı.

Yabancı: “Sarı çiyan mı?”

Daha da çok güldü.

Ben: “Ne? Çok mu komik?”

Yabancı: “He. Çok komik.”

Ben: “Sen kendini çok büyük bir şey sanıyorsun! Egoist… egoist maymun!”

Adamın gülümsemesi büyüdü.

Yabancı: “Maymun da olduk. Başka hayvan var mı listende?”

Sinirden gözlerimi kapattım.

Sonra kendi kendime Rusça konuşmaya başladım.

Ben: «Господи, за что ты меня наказываешь? Почему эти эгоисты постоянно появляются передо мной?»

Allah’ım, sen beni neyle sınıyorsun? Egoist insanlar neden sürekli karşıma çıkıyor?

Adamın gülümsemesi yavaşça kayboldu. Kaşlarını çattı.

Yabancı: “Ne diyorsun be? Türkçe konuş.”

Ona döndüm ve bu kez bilerek Rusça devam ettim.

Ben: «А если я не буду правильно говорить по-турецки, что ты мне сделаешь? Эгоистичная обезьяна, крокодил, медведь!»

» Türkçe konuşmazsam ne yapacaksın? Egoist maymun, timsah, ayı!«

Adam gözlerini kıstı.

Yabancı: “He… O zaman sen Rum kızısın.”

Bir an sustum.

Ona baktım.

O da bana bakıyordu.

İçimden geçenleri söylememek için kendimi zor tuttum.

Rum kızı mı? Bir de nereden çıktı şimdi bu?

Ama ona cevap vermedim. Çünkü ne söylesem bu çocuğun daha fazla eğleneceğini anlamıştım.

Derin bir nefes aldım, yanından geçtim ve kasaya gittim.

Ürünlerimi ödedim, poşetleri aldım ve marketten çıktım.

Arkamdan hâlâ güldüğünü duyar gibiydim.

“ gece Meryem Sen bana sabır ver,” diye söylendim. “Daha iki gündür buradayım. Bir de bu sarı çiyan çıktı başıma.”

Poşetleri arabaya yerleştirirken sinirden dişlerimi sıktım.

Bu çocukla bir daha karşılaşmamayı umuyordum.

Ama içimde kötü bir his vardı.

Sanki Bodrum’da ondan kaçmak o kadar kolay olmayacaktı.

Eve döndüğümde önce kahvemi yaptım. Kupamı alıp salondaki koltuğa oturdum.

Bir süre sessizce kahvemi içtim.

Sonra düşüncelerim yine aynı yere döndü.

Ailem…

Kız kardeşim…

Onları nasıl bulacaktım?

Bir okulun adını bilmek, bir insanı bulmak için yeterli miydi? Leyla’yı görünce ne söyleyecektim? Bana nasıl davranacaktı? Beni tanıyacak mıydı?

Kupayı masaya bıraktım.

“Ya beni istemezlerse?”

Bu düşünce boğazıma bir düğüm gibi oturdu.

Onlara kızgındım. Beni neden yalnız bıraktıklarını öğrenmek istiyordum. Ama bütün öfkemin altında, itiraf etmekten korktuğum bir umut vardı.

Belki annem bana sarılırdı.

Belki babam yüzüme bakıp adımı söylerdi.

Belki Leyla’yla zamanla birbirimize alışırdık.

Gözlerim doldu.

“Lütfen…” diye fısıldadım. “Beni tamamen unutmuş olmayın.”

Bir süre sonra kendimi toparlayıp bahçeye çıktım.

Ve olduğum yerde kaldım.

Evin hemen yanındaki evin önünde birini gördüm.

Sarışın.

Yeşil gözlü.

Dünkü sinir bozucu çocuk.

Bana baktı.

Ben ona baktım.

Sonra kaşlarımı çattım.

“Yok artık!”

Ona doğru birkaç adım attım.

Ben: “Sen beni takip mi ediyorsun? Senin burada ne işin var?”

Adam ellerini cebine soktu. Yüzünde o sinir bozucu gülümseme yeniden belirdi.

Yabancı: “Sence bu tesadüf?”

Ben: “Çok fazla tesadüf var! Dün benzin istasyonu, bugün market, şimdi de evimin yanı!”

Yabancı: “Ne yapayım? Her yere senin peşinden mi geleyim?”

Ben: “Zaten onu yapıyorsun!”

Adam kahkaha attı.

Yabancı: “Kendini biraz fazla önemsiyorsun, Rum kızı.”

Gözlerimi devirdim.

Ben: “Kes sesini, sarı çiyan!”

Yabancı: “Sarı çiyan mı? Başka bir şey bulamadın mı?”

Ben: “Sarı maymun!”

Yabancı: “Bu daha kötü oldu.”

Ben: “Senin yüzünden kelimelerim de bozuldu!”

Adam başını eğip güldü.

Sonra evini işaret etti.

Yabancı: “Burası benim evim.”

Bir an sustum.

Ben: “Ne?”

Yabancı: “Evim. Burada yaşıyorum. İstediğim zaman girerim, çıkarım. Ne oldu? Evimi de mi yasaklayacaksın?”

Ona öylece baktım.

Yani…

Bu çocuk benim komşum muydu?

Bütün Bodrum’da başka ev mi kalmamıştı?

Ben: “Harika. Gerçekten harika.”

Yabancı: “Ben de öyle düşünüyorum.”

Ona cevap vermeden arkamı döndüm ve eve girdim.

Kapıyı kapattıktan sonra derin bir nefes aldım.

“Lavin, sakin ol. Aileni bulacaksın. Hayatını düzene sokacaksın. Bir de sarı çiyanla uğraşmayacaksın.”

Hırkama çıkarıp masanın üzerine bıraktım.

“Özellikle sarı çiyanla.”

Ama bir şey bana, bu çocuğun karşıma çıkmaya devam edeceğini söylüyordu.

Akşam olduğunda bilgisayarımı açtım.

Ailemi bulmak için internette araştırma yapmaya başladım. Ama nereden başlayacağımı bilmiyordum. İsimleri yoktu. Soyadlarını bilmiyordum. Ellerimde yalnızca Bodrum ve bir okulun adı vardı.

Arama kutusuna birkaç kelime yazdım, sonuçlara baktım, sonra hepsini sildim.

“Hayır… Böyle olmayacak.”

Sandalye arkalığına yaslandım.

Bodrum Aurelia Koleji’nin internet sitesini açtım. Okulun fotoğraflarına ve ulaşabileceğim iletişim kanallarına baktım. Belki pazartesi günü gidip bir şeyler öğrenebilirdim.

Ama Leyla’yı nasıl bulacaktım?

Onunla nasıl konuşacaktım?

Bilmiyordum.

Bilmediğim o kadar çok şey vardı ki bazen hepsini öğrenmekten korkuyordum.

Bilgisayarı kapattım.

Sıkılmıştım. Yorulmuştum. Düşüncelerimden kaçmak istiyordum.

Tam o sırada dışarıdan yağmurun sesi gelmeye başladı.

Önce birkaç damla cama vurdu.

Sonra yağmur hızlandı.

Pencereye yaklaştım. Bodrum’un sokakları yağmurla parlıyordu. Sokak lambalarının ışıkları ıslak zemine yansıyor, serin hava açık pencereden içeri doluyordu.

Yağmuru severdim.

Belki de yağmur yağarken kimse gözyaşlarımı fark etmiyordu.

Belki de gökyüzü benim yerime ağlıyordu.

Üzerime ince hırkamı aldım, ayakkabılarımı giydim ve kulaklıklarımı taktım.

Dışarı çıktım.

Yağmur yüzüme değdiğinde gözlerimi kapattım.

Bir damla alnımdan süzüldü. Bir diğeri yanağımdan geçti.

Bu kez ağladığımı saklamaya çalışmadım.

Çünkü yağmurun altında kimse beni göremezdi.

Yavaşça yürümeye başladım. Her adımda içimde biriken şeyler biraz daha ağırlaşıyordu.

“Anne…”

Sesim yağmurun içinde kayboldu.

“Beni duyabiliyor musun?”

Cevap yoktu.

“Baba… Ben buradayım. Sizi bulmaya çalışıyorum.”

Dudaklarım titredi.

“Beni neden bıraktınız? Ben ne yaptım?”

Bu soruyu sormaya hakkım olup olmadığını bile bilmiyordum. Belki de her şey benim bildiğimden farklıydı. Belki bana anlatılmayan gerçekler vardı.

Ama şu an bunların hiçbirini bilmiyordum.

Bildiğim tek şey, onları bulmak istediğimdi.

“Ben sizi hatırlamıyorum bile…” diye fısıldadım. “Ama yine de sizi özlüyorum.”

Bu sözler ağzımdan çıktığında durdum.

Nasıl olurdu?

Hiç hatırlamadığım insanları nasıl özleyebilirdim?

Belki insan bazen yüzleri değil, eksikliğini hissederdi. Bir sarılmanın nasıl olduğunu unutsa bile sarılmaya ihtiyaç duyardı. Bir sesin tınısını hatırlamasa bile o sesi duymayı isterdi.

Ben de yalnızca bunu istiyordum.

Birinin bana kızım demesini…

Birinin beni sevmesi...

Birinin beni beklemesini…

Birinin eve döndüğümde orada olmasını…

Başımı gökyüzüne kaldırdım. Yağmur yüzüme vuruyordu. Gözyaşlarım artık saklanmıyordu; yanaklarımdan süzülüp yağmura karışıyordu.

“Ben ne yaptım?” diye fısıldadım. “Ben ne yaptım da bu kadar yalnız kaldım?”

Sesim titredi.

“Ben de yoruldum…”

Dizlerimin bağı çözülecek gibi oldu. Bir an durup derin bir nefes almaya çalıştım.

“Ben de birinin yanında ağlamak istiyorum. Her şeyi tek başıma yapmak istemiyorum.”
Ya da gerçekten sevilmeyi hak etmiyorum diğerleri dediği gibi sen sevilmeyi hak etmiyorsun Belki o yüzden ailem beni istemiyorlar.

Sözlerim yağmurun sesine karıştı.

“Bir kere olsun biri bana ‘Buradayım, Lavin. Artık yalnız değilsin,’ desin istiyorum.”

Gözlerimi kapattım.

Ama karşımda kimse yoktu.

Yalnızca yağmur vardı.

Bir süre öylece kaldım. Yağmur saçlarımı, hırkamı ve kıyafetlerimi ıslattı. Ama durmak istemiyordum. İlk kez, içimdeki acıyı bir yere yetiştirmem gerekmiyormuş gibi hissediyordum.

Sonunda nefes aldım, yüzümü sildim ve eve dönmeye karar verdim.

Kapıya yaklaştığımda başımı kaldırdım.

Ve onu gördüm.

Sarışın çocuk, kendi evinin önündeydi.

Bana bakıyordu.

Bir an göz göze geldik.

Ben yorgundum. Gözlerim kızarmıştı. Saçlarımdan su damlıyordu. Onunla tartışacak hâlim bile yoktu.

O ise yüzüme baktı.
baştan aşağı beni süslü
bir şey söylemek ister gibi durdu Ama sonra vazgeçti..
Sonra dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.

Ve bana göz kırptı.

Olduğum yerde kaldım.

Öfkeyle kaşlarımı çattım.

“Senin derdin ne?” diye söylendim.

O ise hiçbir şey söylemeden bana bakmaya devam etti.

Dişlerimi sıktım, başımı çevirip kapıyı açtım ve içeri girdim.

Kapıyı arkamdan sertçe kapattım.

“İnanamıyorum! Bir de göz kırpıyor!” kulaklığıma bir kenara bıraktım. Üzerimdeki ıslak hırkayı çıkarıp kenara attım.

“Ne sanıyor kendini bu çocuk?”

Sinirle saçlarımı geriye ittim.

Ama yüzümde gülümseme yoktu.

Ona kızgındım. Hem de fazlasıyla.

Ve bu gece, onunla uğraşacak hâlim kesinlikle yoktu.

Pencerenin yanına gidip dışarı baktım. Yağmur hâlâ yağıyordu.

Başımı cama yasladım.

Yanaklarım hâlâ ıslaktı.

Yağmurdan mı, gözyaşlarımdan mı, bilmiyordum.

Belki ikisindendi.

O gece Bodrum’da iki kız kardeş, birbirlerinden habersiz aynı yalnızlığın içinde uyumaya hazırlanıyordu.

Biri annesinin kollarında huzur bulmuştu.

Diğeri ise annesinin yüzünü bile hatırlamadan, onu bulacağı güne tutunuyordu.

Ve hemen yan evde, yeşil gözlü bir sarışın, yağmurun altında yürüyen o yabancı kızı düşünüyordu.

4. BÖLÜM SONU. ❤️🩹

Canlarım, bu bölümde en çok hangi sahne sizi etkiledi? Lavin’in kabusu mu, Leyla’nın ailesiyle olan rüyası mı, yoksa sarı çiyanla karşılaşmaları mı? Yorumlarınızı bekliyorum. 💗🫶🏻

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

31okunma 5beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.