Bölümler 7Şu an: Nefesin Bittiği Gün
İrem Vadisi’nin kayalık sırtlarına çöken gece, sıradan bir fırtınanın habercisi değildi. Gökyüzü, yıldızları boğan katran karası bulutlarla örtülmüş; rüzgâr, vadinin bodur meşeleri arasında can çekişen bir canavarın hırıltısıyla uğuldamaya başlamıştı. Toprak evlerin çatılarındaki kamışlar sarsılıyor, pencerelere vurulan ahşap kepenkler her rüzgâr darbesinde inliyordu.
Köyün en ucundaki derme çatma kulübenin içinde ise fırtınadan daha çetin bir mücadele vardı.
Nisa, ahşap somyanın üzerinde terden sırılsıklam olmuş saçlarıyla kıvranıyor, boğazından yırtılan bir çığlığı bastırmaya çalışıyordu. Odanın köşesinde, ocağın cansız ateşinde ısınan suyu leğene döken Ebe Havva, nasırlı elleriyle kadının karnını sıvazladı. Yaşlı kadının yüzündeki derin çizgiler, gecenin karanlığı kadar karanlıktı. Bu topraklarda doğum yapmanın, ölüme teğet geçmek olduğunu en iyi o biliyordu.
"Biraz daha Nisa... Dayan kızım, başı göründü," diye fısıldadı Havva.
Dışarıda şimşek, vadinin ortasına tam o anda düştü. İğne gibi keskin bir beyaz ışık, kulübenin çatısındaki yarıklardan içeri süzüldü. Işığın odayı aydınlatmasıyla birlikte, odaya ağır, katı bir sessizlik çöktü. Ne fırtınanın uğultusu duyuluyordu artık ne de ocağın çıtırtısı.
Sessizliği, kulübenin kasvetli havasını yaran ilk çığlık böldü.
Bebeğin ağlayışı yükseldiğinde Ebe Havva onu göbek bağından kesip ılık suyla yıkadı. Bebeği kumaşa sararken yaşlı ebe duraksadı. Yıllardır yüzlerce çocuk doğurtmuştu ama böyle bir şeye hiç tanık olmamıştı. Bebek ağlıyordu ağlamasına ama gözleri ardına kadar açıktı. O minik, henüz şekillenmemiş yüzde, yeni doğmuş bir çocuğun acizliği yoktu. Bebek, tavandaki ahşap kirişlere öyle bir derinlikle, öyle sarsılmaz bir durgunlukla bakıyordu ki Havva’nın elleri titredi. O gözlerde ne korku vardı ne de dünyayı tanımaya çalışan bir merak. Yüzyıllardır orada duran kadim bir dağın durgunluğu vardı.
"Bir oğlan Nisa..." dedi Havva, sesindeki tınıyı gizlemeye çalışarak. Bebeği annesinin göğsüne koydu. "Adı Kayra olsun... Vadinin sert kayaları gibi güçlü dursun hayatta."
Nisa, bacaklarındaki sızıyı unutup evladına sarıldı. Parıl parıl parlayan minik parmaklarını kokladı. Köyün yoksulluğu, Solon İmparatorluğu'nun topladığı ağır vergiler, kapıdaki kıtlık... Bütün bunlar o an silindi. Çocuk nefes alıyordu. Yaşıyordu.
Gün ağarırken fırtına yerini dingin, puslu bir sabaha bıraktı. Güneş, İrem Vadisi'nin kayalıklarına kızıl bir çentik attı.
Köylüler, bebeğin doğumunu kutlamak için kapıya yanaştı. Çoban Miro, içeri girip ahşap beşiğin yanında durdu, kaba parmağıyla Kayra’nın yanağına dokundu. "Kısmeti bol olsun Nisa," dedi. "Büyük adam olacak, baksana hiç kıpırdamıyor."
Kayra beşiğinde hareketsiz yatıyordu. Gözleri hâlâ açıktı. Ağlamıyor, emmek istemiyor, etrafındaki insanların gürültüsüne hiçbir tepki vermiyordu. Sadece bakıyordu. Derin, dipsiz ve hiçbir yere ait olmayan bir bakışla. Sanki bu dünyayı, üstündeki insanları ve zamanın akışını çoktan tartmış da susmayı seçmiş gibiydi.
Güneş tepeye tırmanırken kulübenin içi ısınmaya başladı ama Kayra’nın yattığı köşede tuhaf bir soğukluk birikiyordu. Nisa, oğlunu emzirmek için tekrar kucağına aldığında onun serin tenine şaşırdı. Göğsünü minik dudaklarına yaklaştırdı fakat bebek başını çevirmedi. Ağzını açmadı. Sadece annesinin gözlerinin içine baktı; o bakışta ne bir açlık feryadı vardı ne de bir bebeğin muhtaçlığı. Sadece vedaya benzeyen derin bir kabulleniş vardı.
Öğle sıcağında vadiye giren Solon askerlerinin nal sesleri yankılandı. Vergi memurları her zamanki gibi bağırıp çağırıyor, köylülerin son çuval buğdaylarına el koyuyordu. Dışarıdaki arbede, at kişnemeleri ve feryatlar kulübenin ahşap duvarlarını sarsıyordu. Ancak Kayra, dışarıdaki bu yıkıma en ufak bir irkilmeyle bile yanıt vermedi. O, bu dünyanın karmaşasının çok ötesinde bir yerde duruyor gibiydi.
İkindi vakti çöktüğünde güneşin kızıl ışıkları pencerelerden içeri doldu. Nisa, yorgunluktan sızlayan bedenine söz geçiremeyerek beşiğin kenarına çöktü. Oğlunun minik elini tuttu. Kayra’nın parmakları annesinin parmağını sıkmadı ama soğumuş teniyle ona son bir temas sundu.
Gece tekrar çöktüğünde kulübe zifiri bir sessizliğe büründü. Ocağın külleri tamamen soğudu. Nisa, uykusuzluğun ve bitkinliğin ağırlığıyla beşiğin kenarında derin, kâbus dolu bir uykuya daldı.
Ertesi günün şafağı, dünyadaki en soğuk ışıkla söktü.
Ebe Havva, kontrol etmek için kulübenin ahşap kapısını itip içeri girdiğinde, odadaki havanın buz kestiğini hissetti. Nisa hâlâ somyanın dibinde uyuyordu. Havva yavaşça beşiğe yaklaştı. Kayra’nın üzerindeki eski örtüyü kaldırdı.
Çocuğun göğsü inip kalkmıyordu.
Havva paniğe kapılarak elini bebeğin minik burnuna yaklaştırdı. En ufak bir hava akımı, bir sıcaklık yoktu. Kalbinin olması gereken yere nasırlı parmağını bastırdı. Hiçbir atış, hiçbir titreşim yoktu. Kayra morarmamıştı; teni hâlâ bir porselen kadar pürüzsüz ve lekesizdi ama nefes almıyordu.
Güneş doğduktan tam yirmi dört saat sonra, Kayra henüz bir gününü doldurmadan ölmüştü.
Nisa’nın kulübeden yükselen ağıtı, İrem Vadisi’nin kayalıklarında yırtıcı bir kuş gibi yankılandı. Çobanlar, kadınlar, yaşlılar kapıda toplandı. Kimse ne olduğunu anlayamadı. Hiçbir hastalığı, hiçbir morluğu, hiçbir acı belirtisi yoktu. Sadece... dünyaya bastığı o tek günlük izi silmiş, geldiği kadar sessizce gitmişti.
Aynı günün ikindi vakti, Kayra İrem Vadisi’nin yukarısındaki çorak tepeye götürüldü. Ebe Havva onu beyaz, lekesiz bir beze sardı. Küçük beden, toprağa kazılan sığ ve soğuk bir çukura bırakıldı. Nisa toprağın üzerine kapanıp gözyaşlarıyla toprağı çamura çevirirken, köylüler sırayla birer kürek toprak attı.
Toprak minik bedenin üzerini tamamen örttüğünde, köylüler için bir günlük kısacık bir yaşam ve hazin bir trajedi son bulmıştı. Kayra, dünyaya yalnızca nefessiz bir iz bırakıp gitmişti.
Rüzgâr, çorak tepedeki taze mezarın üzerinde son bir kez uğuldayıp çekildiğinde vadiye derin bir sessizlik çöktü. Köylüler, kucaklarında taşıdıkları acıyla patikadan aşağıya, yoksul evlerine doğru ağır adımlarla süzüldü. Nisa ise dizlerinin üzerindeki toprağa tutunmuş, kurumuş boğazından fısıltıdan öteye geçmeyen ağıtlar dökerek orada kalakaldı. Oğlu dünyadan geçerken arkasında hiçbir iz bırakmamıştı; ne bir ilk gülüş, ne bir emekleme, ne de ilk kelime... Yalnızca göğsünü bir bıçak gibi yaran o derin eksiklik kalmıştı.
Ebe Havva, Nisa’nın omuzlarına dokunup onu kaldırmaya çalışırken bakışları son bir kez mezar toprağına kaydı. Yaşlı kadının içini kemiren tuhaf bir duygu vardı. Yıllardır ölümün yüzlerce çeşidini görmüştü; hastalıktan çürüyen bedenleri, soğuktan donan körpe canları tek tek toprağa vermişti. Ama bu çocuk başkaydı. O minik bedende ölümün o çirkin, soğuk ve çürütücü izi yoktu. Kayra ölmemişti de sanki dünyayla olan incecik bağını kendi isteğiyle, tek bir hamlede koparıp atmıştı.
Toprağın altında ise bir mucize sessizce gerçekleşiyordu. Rüzgârın ve fırtınanın erişemeyeceği o zifiri karanlıkta, Kayra’nın minik kalbi atmıyordu ama bedeni toprağın soğukluğunu reddediyordu. Teni morarmıyor, çürümüyor, ilk doğduğu andaki o pürüzsüz tazeliğini muhafaza ediyordu. Toprağın derinliklerinden süzülen ince su sızıntıları ve kadim kökler, o sessiz bedenin etrafında adeta koruyucu bir kozanın lifleri gibi sarılmaya başladı.
Nefesin bittiği, hayatın durduğu o noktada Kayra, bu acımasız dünyada ilk uykusuna yatmıştı. Köylüler için o toprağa gömülmüş bir cesetti; fakat doğanın kendisi için, zamanı geldiğinde toprağı yırtıp çıkacak kadim bir tohumdan farksızdı. İrem Vadisi gecenin karanlığına gömülürken, çorak tepedeki o sığ mezar, büyük bir fırtınadan önceki en sessiz bekleyişe ev sahipliği yapıyordu.
Bölüm etkileşimi
