TAMU kitap kapağı

2. bölüm / 7

Kemikler Vadisi

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: Kemikler Vadisi

Rüzgârın henüz adını öğrenmediği, haritaların mürekkebinin teğet geçtiği o kadim zamanlarda, cihanın doğusunda uzanan ulu bir diyar vardı: Aztlan-Rha.
Burası ne ölümlülerin bastığı çamurlu yollara benzerdi ne de kralların göz diktiği küçük topraklara. Nehirleri altından farksız berraklıkta akar, dağları gökyüzünün tavanını tutan birer gümüş sütun gibi yükselirdi. Güneş, bu toprakların üzerinde gururla süzülür; toprağın bağrından fışkıran bereket, halkın yüzündeki sarsılmaz huzurla birleşirdi.
Bu cennet misali diyarın hemen batısında, kayalık sırtların ve sarp uçurumların ardında ise İrem Vadisi yatardı. İrem Vadisi, Aztlan-Rha'nın görkemine komşu olan en yakın sığınaktı. O zamanlar İrem Vadisi’nin köylüleri, geceleri doğu ufkunun üzerinden yükselen o gümüş rengi ışıltıyı izler, toprağın ne kadar cömert olabileceğine şaşırarak şükrederlerdi. İrem Vadisi insanları bilirdi ki, o dağların ardındaki diyar, dünyanın kalbiydi.
Ancak ölümlülerin kalbine sızan hırs, en saf ışığı bile boğacak kadar koyudur. Üç bin yıl önce —zamanın yapraklarının henüz tam sararmadığı bir devirde— Aztlan-Rha’nın üç büyük hanedanı arasında fısıltıyla başlayan çekişme, kısa sürede ufukları kaplayan bir cehennem ateşine dönüştü. Toprağın özündeki kadim gücü ve gökyüzünden dökülen kutsal kaynakları tek başına yönetmek isteyen üç ulu hükümdar, asırlık dostlukları bir kalemde sildi. Ve insanlık tarihinin gördüğü en kanlı, en meşum hesaplaşmanın fitili tutuşturuldu.
Işık devri kapandığında, Aztlan-Rha’nın yeşil ovaları bir gecede tunç ve çelikten bir denizle kaplandı. Üç milyon asker, kalkanlarını birbirine çarparak yeri göğü inletti. Sadece askerler değil; hanedanların çağrısıyla şehirlerin zanaatkârları, tarladaki çiftçiler, ocaktaki kadınlar ve henüz bıyığı terlememiş gençler bile ellerine tutuşturulan paslı mızraklarla ovaya sürüldü.
Savaşın ilk günü güneş doğmadı. Gökyüzü, atılan milyonlarca okun ve havada çarpışan ateşli taşların dumanıyla kapkara bir kefene büründü. İki ordunun karşı karşıya geldiği ilk anda çıkan çelik uğultusu, yüz fersah ötedeki İrem Vadisi’nin kayalıklarını bile zangır zangır titretti.
O gün toprak, su yerine kan içmeye başladı.
İlk yüz bin kişi, güneş tepeye tırmanmadan toprağa düştü. Nehirler, yataklarından taşıp kırmızı köpükler saçarak akmaya başladı. Atların nalları, ölenlerin bedenleri üzerinde kayıyor; çığlıklar rüzgârın sesini bastırıyordu. Hanedanlar acımasızlaşmıştı. Zafer kazanmak artık bir gaye değil, karşı tarafı tamamen yok etme hırsına dönüşmüştü. Gökyüzünü yaran zehirli mızraklar, yere düştüğü an toprağı yakan katran gülleleri sahneye çıktı.
Geceler gündüzlere, gündüzler kabuslara karıştı. Savaş bir gün değil, bir ay değil, tam yedi dolunay boyunca kesintisiz devam etti. Ne duracak bir irade kaldı ne de merhamet dileyecek bir dudak. Yüz binlerce insan; kadınıyla, erkeğiyle, askeriyle ve siviliyle o dehşet çukurunun içinde can verdi. Ölülerin ağırlığından ovalar çöktü, tepeler yer değiştirdi. Aztlan-Rha'nın o gururlu şehirleri, içindeki çığlıklarla birlikte yakılıp yıkıldı; taş üstünde taş, gövde üstünde baş kalmadı.
Yedinci dolunayın sonunda, ovada hareket eden tek bir canlı bile kalmamıştı.
Üç hanedanın üçü de silindi. Milyonlarca insanın cansız bedeni, güneşin altında çürümeye terk edildi. Ancak akıtılan kan o kadar çok, çekilen acı ve kin o kadar yoğundu ki toprağın ruhu zehirlendi. Aztlan-Rha’nın o akarsuları kurudu; yerini katran karası, zehirli balçıklara bıraktı. Gökyüzü, o günden sonra bir daha asla mavi rengini göstermedi.
Toprak, üzerine dökülen nefretin ağırlığını taşıyamayarak çatladı. Çatlaklardan yükselen kükürt kokulu dumanlar, havayı solunamaz hale getirdi. Yeşil yapraklar siyaha döndü, ulu ağaçlar birer taş heykele dönüştü. O devasa diyar, tek bir canlının bile adım atamayacağı, kuşların uçarken havada süzülürken zehirlenip düştüğü devasa bir Cehennem’e evrildi.
Burası artık ne ölülerin dinlenebildiği ne de dirilerin yaşayabildiği bir "Hiçlik Beldesi"ydi. Toprağa sinen o son çığlıklar, rüzgârın sesine karışarak asırlar boyunca orada yankılanmaya devam etti. Gece olduğunda, o kapkaranlık çölde yürüyen hayalet orduların kılıç sesleri ve inlemeleri duyulurdu. Aztlan-Rha artık haritalardan silinmiş, insanlığın hafızasından sökülüp atılmıştı. Artık oraya sadece "Bilinmeyen Topraklar" deniyordu.
Bilinmeyen Topraklar’ın hemen sınırında, o lanetli kayalıkların ardında yer alan İrem Vadisi, bu felaketin en yakın ve en çaresiz tanığı oldu.
Savaşın yaşandığı o yedi dolunay boyunca İrem Vadisi’ne gökten kül ve kan yağdı. Vadinin yaşlıları, geceleri doğu yönünden gelen o ürpertici gürültüleri dinlerken kapılarını kilitleyip dualar ettiler. Savaş bittiğinde ise vadi halkı anlamıştı ki, artık komşuları olan diyar bir yaşam yuvası değil, ölümün ta kendisiydi.
O günden sonra İrem Vadisi, yaşanmaz hale gelen o kadim topraklar ile dünya arasındaki tek sınır çizgisi oldu. İrem Vadisi’nin rüzgârı bile artık doğudan estiğinde soğuk, ağır ve çürümüş bir koku taşırdı. Vadide doğan çocuklar, doğudaki o dik ve simsiyah kayalıklara tırmanmamaları için efsanelerle büyütüldü:
"Sakın doğuya bakma çocuk... Doğuda ne ışık vardır ne de hayat. Doğuda, üç bin yıl önce toprağın yuttuğu binlerce ruhun doymak bilmeyen hırsı yatar. Kim ki o sınırları geçerse, kemikleri bile ölülerin çığlığıyla ufalanır..."
İrem Vadisi’nin kaderi, yanı başındaki bu devasa kâbusun gölgesinde biçillendi. Vadideki topraklar sertleşti, yaşam çetinleşti. Solon İmparatorluğu gibi zalim güçler vadiye göz diktiğinde bile, köylüler doğudaki o Bilinmeyen Topraklar’ın korkusunu yüreklerinde hep taze tuttu. Çünkü hepsi biliyordu ki; insanlığın hırsı ve gazabı bir kez serbest kaldığında, Aztlan-Rha gibi cennet bir diyarı dahi binlerce yıl boyunca nefes alınamaz bir cehenneme çevirmeye yeterdi.
Üç bin yıl geçti... Zaman aktı, imparatorluklar kurulup yıkıldı, nesiller değişti. Fakat İrem Vadisi’nin yukarısındaki o çorak tepelerin ötesinde, Bilinmeyen Topraklar hâlâ kapkara dumanların altında, yüz binlerce ölünün sessiz ve lanetli çığlığını saklamaya devam ediyor. Toprak nefes almıyor, rüzgâr affetmiyor ve o kanlı savaşın izleri, dünyada yaşam son bulana dek silineceğe benzemiyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

17okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…