Bölümler 7Şu an: Boz Kalkan
İrem Vadisi’nin en batısında, Bilinmeyen Topraklar’ın zehirli pusuna adeta teğet geçen sarp, dik ve ürkütücü bir yamaçta kurulmuştu Kültepe Köyü. İsmini, vadinin üzerini örten kayalıklardan değil, her gece doğudan esen lanetli rüzgârların taşıdığı, evlerin kamış çatılarına zift gibi sıvanan kapkara kül tabakasından alıyordu. Burası Solon İmparatorluğu’nun en uç, en tekinsiz sınır karakolu sayılır; güneşin bile uğramaktan utandığı, taşın çamurla, insanın felaketle sınandığı çorak ve ıssız bir yerleşim yeriydi.
Sürgün General Barlas, derme çatma ahşap kulübenin dar penceresinden dışarıya, vadinin puslu ve kükürt kokulu sabahına baktı.
Bir zamanlar imparatorluğun en görkemli lejyonlarına komuta eden, meydanlarda adı fısıldandığında düşman krallarının dizlerini titreten Barlas, saray entrikalarının ve hain bir iftiranın kurbanı olarak Solon İmparatoru tarafından bu ıssız sınıra sürülmüştü.
Askerleri ve düşmanları ona asla resmî unvanıyla hitap etmezdi, savaş meydanlarında düşmana aman vermeyen sertliği ve zırhının üzerindeki kurt başı kabartması sebebiyle ona "Boz Kalkan" derlerdi. Üzerindeki kurşuni zırhı nemden paslanmaya yüz tutmuş, fırtınaların sertleştirdiği yüzündeki derin yara izi, kaybettiği unvanların çentiği gibi parıldıyordu.
Kültepe’nin Beyi Karaca, tam bir hafta önce Barlas’a mühürlü bir ulak göndermişti. Mesaj kısa, soğuk ve netti: Solon İmparatoru’nun son fermanı uyarınca, köye bağlanan beyliklerde devlete başkaldıran, vergi kaçıran veya ağır suçlara karışan onlarca yerel bey, soylu ve cürüm işlemiş halk mensubu yakalanmıştı. İmparatorun emri kesindi: Bu suçlular bağışlanmayacak, hayatlarının sonuna kadar Bilinmeyen Topraklar’ın tam sınırında yer alan, yerin yüzlerce metre altındaki Kör Demir Madeni’ne mahkûm edileceklerdi.
Kulübenin gıcırdayan ahşap kapısı açıldı. Yere basan ağır çizmelerin sesiyle birlikte içeriye kükürtlü, soğuk bir rüzgâr doldu.
"Maden, bir insanın öldürülmeden ölüme terk edildiği tek yerdir Boz Kalkan," dedi içeri giren adam.
Barlas arkasını dönmedi. Yüzünü pencereden dışarıya, vadinin kayalıklarına dikmeye devam etti. Arkasından konuşan kişi, Kültepe’nin Beyi Karaca’ydı. Kamburunu çıkararak içeri girmiş, nasırlı ellerini ocağın zayıf ateşine doğru uzatmıştı. Yüzü bakımsız gür bir sakalla kaplıydı, gözlerinde ise sınır insanlarına özgü o sinsi, ürkek ışık yanıyordu.
"Kör Demir Madeni'ne giren adam yaşamaz Karaca," dedi Barlas. Sesi, iki biley taşının birbirine sürtünmesinden farksız kadar sert ve kısıktı. "Sadece nefes almaya devam eder. Kazma vurdukça ciğerlerine dolan o siyah toz, en güçlü adamı bile kan öksürterek gebertir."
"İmparatorumuzun merhameti işte bu kadardır Komutan," diye karşılık verdi Karaca, kuru bir kahkaha atarak. "Halktan buğday çalanı asarlar, beylerden altın çalanı ise madene gömerler. Zincirler hazırlandı. Köyün meydanında, çamurun içinde beklerler. Aralarında eski beyler de var, hırsızlar da... Hepsi Solon’un gazabından nasibini aldı. Sizin komutanızda madene sevk edilmeyi ve sınırda kurulacak kampa götürülmeyi bekliyorlar."
Barlas yavaşça döndü. Yüzündeki yara izi, ocağın cılız ışığında seyirdi. "Kaç mahkûm var?"
"Elli iki kafa Boz Kalkan. Altısı eski beyliklerden soylu adamlar. İkisi ordu kaçkını. Gerisi köy muhtarları, vergi hırsızları ve isyana karışan köylüler."
"Muhafızlar hazır mı?"
"Yirmi kılıçlı, sekiz okçu bekler. Zaten kaçacak yerleri yok. Sağa kaçsalar uçurum, sola kaçsalar İrem Vadisi'nin aç kurtları, doğuya kaçsalar..." Karaca duraksadı, gözlerinde derin bir korku belirdi. Parmağıyla doğudaki kapkara dağları işaret etti. "Doğuya kaçsalar, o lanetli toprakların dumanı kemiklerini bile eritir."
Barlas kılıcının kabzasını sıktı. "Çıkalım," dedi. "İmparatorun emri gecikmeye gelmez."
Barlas kulübeden çıkıp Kültepe’nin çamurlu meydanına adım attı. Soğuk yağmur, ince ince çamurun üzerine yağıyor, köyün ağır kükürt kokusunu bastıramıyordu. Muhafızlar, ellerinde budaklı meşe sopaları, ağır mızraklar ve deri kırbaçlarla elliden fazla mahkûmun etrafını bir çember gibi sarmıştı.
Mahkûmların durumu hazindi. Bir zamanlar ipek kaftanlar giyen, İrem Vadisi'nin gariban köylülerinden ağır vergiler toplayan soylu beyler; şimdi üzerlerindeki yırtık pırtık, çamura batmış giysilerle, bileklerinden ve boyunlarından birbirine kalın demir halkalarla perçinlenmiş halde diz çökmüştü. Yanlarında ise koyun çalan köylüler, idama mahkûm edilmiş katiller ve saraya itaat etmeyen eski askerler vardı.
Barlas, zincirin en başındaki adama doğru yürüdü. Çizmeleri çamurda ağır sesler çıkarıyordu. Zincirin başındaki adam, bir zamanlar bölgenin en varlıklı, en zalim toprak sahibi olan Bey Tiran’dı.Tiran’ın üzerindeki kürk pelerin çamura batmış, sakalları birbirine dolanmıştı. Barlas yaklaşınca başını kaldırdı ve gözlerindeki nefreti gizlemeden Barlas’ın yüzüne baktı.
"Bizi o cehenneme sürerken hiç mi vicdanın sızlamaz?" diye haykırdı Tiran. Ağzından tükürükler saçılıyordu. "Biz soyluyuz! Bizim soyumuz bu vadide üç yüz yıldır hüküm sürer! Bizi yerin altındaki o zifiri karanlığa, o zehirli madene sokamazsın. O madenden canlı çıkan tek bir adam gördün mü sen?"
Barlas durdu. Yavaşça öne doğru eğildi, Tiran’ın çamurlu ve ıslak sakalını kavrayarak yüzünü kendine doğru sertçe çekti. İki adamın gözleri milim mesafeden karşı karşıya geldi.
"Soyluluğun çamurun altında bir değeri yok Tiran," dedi Barlas, sesi bir bıçak kadar soğuktu. "Sen yetimlerin buğdayını toplarken, fakir köylüyü borcu yüzünden kırbaçlatırken soyluluğun nerede duruyordu? İmparatorun fermanı vicdan dinlemez. Sen halkın rızkını çalarken vicdanın neredeyse, benimki de şu an orada. Kör Demir Madeni sizi bekler. Ya o kazmayı vuracaksınız ya da cevher yerine kendi kemiklerinizi kazacaksınız."
"Sen de bir sürgünsün!" diye bağırdı Tiran, Barlas’ın elinden kurtulmaya çalışarak. "Saray seni buraya komutan olarak göndermedi! Seni buraya ölmeye gönderdi Boz Kalkan! Bizimle aynı çamurdasın!"
Barlas, Tiran’ın sakalını bırakt. Barlas eldivenindeki çamuru silkeleyerek muhafızların çavuşuna döndü.
"Cavuş Kargan!"
"Emret Boz Kalkan!" diye öne çıktı iri yarı, tek gözü kör bir muhafız.
"Zincirleri kontrol et. Yolda düşen olursa kaldırmayın, sürükleyin. Kaçmaya çalışan olursa bacaklarına ok sıkın, öldürmeyin. Madenin kazmaya ihtiyacı var, cesede değil."
"Anlaşıldı komutanım!" Çavuş elindeki deri kırbaçla havayı yardı. Şaklayan kırbaç sesi meydanda yankılandı. "Kalkın ulan leşler! Yürüyüş başlasın!"
Kırbaç şaklamaları, küfürler ve küt demir sesleri Kültepe’nin kayalıklarında yankılandı. Zincirlenmiş kafile, ağır, umutsuz ve çaresiz adımlarla köyün çıkışına, Bilinmeyen Topraklar’ın hemen sınırındaki derin kanyona doğru tırmanmaya başladı.
Kültepe geride kaldıkça, toprağın rengi kahverengiden kapkara bir küle dönüyordu. İrem Vadisi’nin bodur meşeleri, cılız çalıları yerini dik, sivri ve simsiyah kayalıklara bırakmıştı. Havanın sıcaklığı her adımda hissedilir şekilde düşüyordu; doğudan esen ve çürümüş yumurta ile kükürt kokan o ağır rüzgâr, mahkûmların ve askerlerin yüzünü bir ustura gibi kesmeye başladı.
Yol boyunca kimse konuşmadı. Yalnızca zincirlerin sağır edici şakırtısı, fırtınanın uğultusu ve yere düşen mahkûmları döverek kaldıran muhafızların bağırışları duyuluyordu. Suçlu beyler, gururlarının ve bedenlerinin kırılışıyla bükülmüş, adım attıkça sivri taşların kestiği ayaklarından sızan kan kapkara küllerle karışıyordu.
İki saatlik zorlu ve dik bir tırmanışın ardından kafile, devasa bir kanyonun ağzına ulaştı. Bölgedeki herkesin adını duyduğunda ürperdiği Kör Demir Madeni, bir devin açık kalmış, zifiri karanlık ağzı gibi dağın bağrında duruyordu. Madenin hemen arkasında, sadece birkaç fersah ötede ise Bilinmeyen Topraklar’ın o lanetli, puslu ve katran karası dumanları gökyüzüne doğru devasa sütunlar halinde tırmanıyordu.
Madenin girişinde devasa tahta vinçler, paslı demir kafesler, cevher taşımak için kurulmuş makaralar ve ocağın başında nöbet tutan elinde meşaleli Solon muhafızları vardı. Burası, Solon İmparatorluğu’nun en kaliteli, kılıç yapımında kullanılan ama alması en kanlı olan "Kara Demir" cevherinin çıkarıldığı yerdi. Yerin yüzlerce metre altındaki dar galerilerde sıcaklık dayanılmaz seviyeye ulaşıyor, dar tünellerden sızan zehirli gazlar işçileri haftalar içinde öksürük krizleriyle kan kusarak öldürüyordu.
Madenin koruyucusu, Barlas’ın atının yanına yaklaşarak hafifçe başını eğdi. "Boz Kalkan... İmparatorun fermanıyla getirilen yeni kanlar bunlardır demek."
"Bunlar," dedi Barlas atının üstünden aşağıya bakarak. "Elli iki kafa. Hepsini içeri atın. Kazmaları ellerine verin. Güneş ışığını bir daha görmeyecekler."
Koruyucu sırıtarak mahkûmlara baktı. "Güzel. Alt galerideki otuz mahkûm dün gece zehirli gazdan boğuldu. Tüneller tıkandı. Bunlar iyi geldi." Elindeki tahta panoya bir şeyler not etti.
Barlas atının başını kuzeye, madenin hemen üstündeki dik ve korunaklı kayalık tepeye çevirdi. Burası Kurtkayası Karargâhı olarak anılan, doğrudan kuzey geçitlerine ve Bilinmeyen Topraklar'ın sınırına hâkim stratejik bir ordugah yeriydi.
Muhafızlar kırbaçlarıyla suçlu beyleri ve halkı madenin zifiri karanlık tüneline doğru sürmeye başlarken Barlas, birliklerine seslendi: "Birlik, kuzey sırtına! Kurtkayası Karargâhı’na kamp kurulacak."
Askerler, madenin kuzeyini bir duvar gibi kapatan Kurtkayası Karargâhı'nın üzerine çadırları kuruyor, etrafa kazıklar çakıyor ve gözlem kulelerini güçlendiriyordu. Havanın kararmasına yakın, gökyüzünde olağanüstü bir hareketlilik başladı.
Gökyüzü ansızın fırtınasız bir şekilde ikiye bölündü. Bilinmeyen Topraklar’ın üzerindeki o katran karası bulut denizinin tam ortasında devasa bir ışık çaktı. Işık öyle parlaktı ki, bir anlığına bütün vadi ve Kurtkayası Karargâhı gündüzden daha aydınlık bir mor renge büründü. Hemen ardından gelen gürleme, toprağı zangır zangır titretti.
Çavuş Kargan dehşetle gözlerini göğe dikti. Mor ışığın tam ortasında, Bilinmeyen Topraklar’ın bağrına doğru süzülen bir şey gördüğünü sandı.
"Boz Kalkan!" diye bağırdı Kargan, kayalıkların üzerine koşturarak. "Gördün mü? Gökyüzünden bir şey düştü. Tanrılar şahidim olsun, dumanların arasına bir şey düştü komutanım."
Barlas kayanın üzerinde durmuş, gözlerini kıpmadan göğe bakıyordu. Sesi son derece sakindi: "Gözlerin sana oyun oynuyor Kargan. Oraya bir şey düşmedi. Gökyüzündeki kükürt bulutları tutuştu, sadece bir yıldırım çaktı."
"Ama komutanım..." dedi Karga nefes nefese, heyecanla doğuyu işaret ederek. "Işığın ortasında bir siluet vardı. Bayağı bir şey yuvarlandı o küllerin içine."
Barlas sert bir adımla Kargan'a doğru yürüdü ve elini çavuşun zırhlı omuzuna koyup sıktı. "Sana gördüğünü sandığın şeyi unutmanı emrediyorum Kargan. Yanıltı o. O topraklarda üç bin yıldır öyle. Askerin moralini bozacak efsaneler uydurmayı bırakın."
Kargan bir an duraksadı. Barlas'ın çelik gibi kararlı bakışları karşısında başını eğdi. "Anlaşıldı, Boz Kalkan... Sadece bir fırtına çakmasıydı."
Barlas bakışlarını Kargan’nın üzerinden alıp kuzeydeki karanlık dağ geçitlerine doğru çevirdi. Rüzgâr zırhını döverken ses tonu ciddileşti.
Çavuş kargan dikkatle komutanına baktı.
Barlas, eliyle işaret ederek, "Kör Demir Madeni’ni görüyorsun," dedi Barlas eliyle madenin kanyonunu göstererek. "Solon İmparatorluğu'nun en sert, kırılmaz kılıçları o madenden çıkan Kara Demir ile dövülür. Ama o demire göz diken sadece biz değiliz. Kuzeyimizde, dağların arkasında uzanan Varkas İmparatorluğu yıllardır bu madenin peşinde. Varkas’ın kanlı lordları, o geçitleri aşıp madeni ele geçirmek için fırsat kolluyor. Eğer madeni alırlarsa, Solon’u kendi demiriyle vururlar."
Barlas parmağıyla kuzeydeki dar vadileri ve tepelerindeki gözetleme kulelerini işaret etti:
"İşte bu yüzden karargâhımızı kuzeye bakan bu Kurtkayası sırtına kurduk. Burası hem madenin girişini tek bir boğazda kilitler hem de Varkas ordusunun kuzeyden sızabileceği tek geçidi tutar. Solon Sarayı beni buraya ölmeye göndermiş olabilir; ama ben canlı kaldığım sürece kuzeyden tek bir Varkas iti bu madene adım atamayacak. Sınır demek, nöbet demektir. Sorumluluğun ne olduğunu anladın mı şimdi?"
Çavuş kargan gözlerindeki korkuyu silip göğsünü kabarttı. "Anladım Boz Kalkan! Varkas ordusu gelse de bu kayalıkları aşamayacak."
"Güzel," dedi Barlas. "Şimdi devriyeleri kuzey hatlarına kaydır. Nöbetçileri uyar, meşaleleri körleyin. Kuzeyden veya doğudan... Nereden gelirse gelsin, fırtınaya karşı kılıcımız hazır olacak."
Çavuş Kargan selam verip hızla çadırlara doğru koşarken, Barlas tek başına Kurtkayası Karargâhı’nın en uç noktasındaki kayalıkta kaldı. Yüzünü tekrar doğudaki o dumanlı, kapkara ıssızlığa çevirdi. Kargan'a "yanılgı" demişti ama kendi gözleri onu asla yanıltmazdı.
Bölüm etkileşimi
