Bölümler 7Şu an: Kemikten Doğan
Zamanın akmadığı, mekânın yalnızca zehirli dumanlarla mühürlendiği o meşum çukurda, ölümün soğuk kolları Kayra’nın çıplak ve pürüzsüz bedenini sımsıkı sarmıştı. Yüz binlerce insanın çatlamış, ufalanmış, kireçleşmiş kemiklerinin üzerinde bir embriyo gibi büzülmüş hâlde yatıyordu.
Zihni hâlâ kapkara bir uçurumdu. Kim olduğuna, nereden geldiğine dair tek bir kırıntı dahi yoktu. Ancak o zifiri boşluğun ortasında, varlığının en derin katmanına gömülü kadim bir mekanizma vites büyütmeye başladı.
Göğsü daraldı. Ciğerleri, kükürt ve çürüme kokan dondurucu havayla bir kez daha sarsıldı.
Tam o anda, altında yattığı devasa kemik denizi hafifçe titreşti.
Üç bin yıl önce Aztlan-Rha’nın yok edilen ordularının, kadınlarının, çığlıkları havada donmuş zanaatkârlarının kemiklerine sinmiş olan o kadim, karanlık tortu; üstlerinde yatan bu çırpıçıplak, pürüzsüz varlığı hissetti. Yüz binlerce ölü ruhtan süzülen görünmez bir akıntı, toprağın kireçleşmiş bağrından yukarıya doğru emilmeye başladı.
Kayra’nın sırtı, altındaki kaburga kemiklerine ve kafataslarına temas ettikçe, derinliklerden gelen bu kadim nehir onun damarlarına sızdı.
Gözlerini aniden açtı.
Göz bebeklerinin derinliklerinde fani gözlerin göremediği, cılız ama yakıcı bir alev çaktı. O alev, damarlarında akan donmuş kanı tutuşturdu. Soğuktan morarmış, porselen gibi pürüzsüz tenine hafif bir kızıllık indi. Göğsündeki kaburgaların altından yükselen kalp atışı, kemik çukurunda yankılanan tek canlı ritim oldu.
Güm.
İlk atışta, altındaki insan omurları hafifçe çatlayarak toz zerrelerine dönüştü.
Güm.
İkinci atışta, çıplak bacaklarına saplanan sivri çene kemiklerinin verdiği acı yok oldu. Bedenini donduran o ölümcül soğuk, yerini içten dışa yayılan, kor gibi yakıcı bir sıcaklığa bıraktı.
Kayra ellerini kireçleşmiş kafataslarının üzerine koydu. Parmaklarını büktüğünde, asırlardır orada duran insan kemikleri birer kuru dal gibi kırılarak avucunda ufalandı. Kolundaki ve bacaklarındaki kaslar, o görünmez akımın beslediği bir güçle kasıldı.
Dizlerinin üzerine çöktü. Ardından, üç gündür çamurda ve kayalıklarda sürüklenen, düşüşün şiddetiyle boydan boya çizilen bedeni titreyerek doğruldu.
Ayağa kalktı. Yüz binlerce ölünün kucağında, bir felaketin ortasında dimdik duruyordu.
Kayra, kemik çukurunun kenarına doğru ilk adımını attı.
Çıplak ve hassas ayak tabanları, sivri çene kemiklerinin, çatlamış leğen kemiklerinin üzerine bastı. Basılan her kemik, onun ağırlığı altında ezilerek ince beyaz bir toza dönüşüyordu. Çukurdan yukarıya, çorak ve simsiyah yamaca doğru tırmanmaya başladı.
Çukurun tepesine çıktığında, önünde uzanan diyarı ilk kez bu kadar net gördü. Ve karşılaştığı manzara, bir insanın zihninin kaldırabileceği sınırların çok ötesindeydi.
Gökyüzü, tepeden aşağıya çökmüş zift rengi katman katman dumanlarla mühürlüydü. Ne güneşin izi vardı ne de gökyüzünün varlığına dair bir emare. Rüzgâr, düz bir hatta esmiyor; kapkara vadilerin aralarında devasa, zehirli hortumlar oluşturarak dönüyordu. Bu hortumlar, yerdeki volkanik külleri ve bin yıllık insan tozlarını havaya kaldırıyor, gökyüzünü kapkara bir tayfuna dönüştürüyordu.
Ufka doğru baktığında, taşlaşmış devasa ormanların kalıntılarını gördü. Ağaçlar odun değil, simsiyah mermerden sütunlar hâlinde göğe uzanıyordu. Dalları, felaket anında fırtınanın etkisiyle büküldüğü hâliyle donup kalmıştı; ne bir yaprak vardı üzerlerinde ne de tek bir çürük meyve.
Diyarın bağrında, derin kanyonlar tütüyordu. Bu kanyonların içinden akan şey su değil, erimiş cüruf ve kükürt karışımı zift kadar koyu, kızıl-siyah balçık nehirleriydi. Nehirlerin kenarından yükselen ağır, zehirli gazlar, havalanmaya çalışan kapkara kül bulutlarıyla birleşerek vadilerin üzerine alçak bir sis gibi çöküyordu.
Toprak ise yaşayan bir yara gibiydi. Her birkaç fersahta bir, yerin altındaki o kadim felaketin ateşi dışarı fışkırıyor; çorak çatlaklardan kızıl dumanlar süzülüyordu. Bastığı her yer, altı boşaltılmış devasa bir mezarlığın örtüsü gibi çatırdıyordu.
Kayra, başını gökyüzüne doğru kaldırdı. yüzünü yırtan o kükürtlü rüzgâra göğsünü gerdi. çırılçıplak bedeninin etrafını, yeraltından emdiği o hafif maviimsi pus sarmaya başlamıştı.
Gidecek bir yönü yoktu. Bir hafızası, bir hedefi, bir haritası yoktu. Yalnızca içinde durdurulamaz bir dürtü yankılanıyordu: Yürümek.
Kuzeybatı yönüne doğru yürümeye başladı.
Çıplak adımları, simsiyah volkanik cam parçalarının ve donmuş cürufların üzerinde tok sesler çıkarıyordu. Rüzgâr sertleştikçe, havada uçuşan sivri kül tanecikleri tenine çarpmaya başladı. Ancak artık o soğuk ve acı bedenini işlemiyordu. İçindeki o alev, dışarıdan gelen her türlü kıyımı bir zırh gibi yutuyordu.
Birkaç saatlik yürüyüşün ardından yolunu devasa, katran kıvamında akan bir nehir kesti. Nehir, en az elli adım genişliğindeydi ve simsiyah balçık, derin iniltilere benzeyen gurultularla akıyordu. Sudan yükselen kükürt dumanı, normal bir insanın ciğerlerini ilk solukta kavurup eritacak güçteydi.
Kayra, nehrin kıyısında durdu.
Duraksadı ama korkudan değil; yalnızca izlemek için. Siyah balçığın yüzeyinde, geçmişten kalan tuhaf karartılar süzülüyordu. Zamanın donduğu bu nehirde, üç bin yıl önceki savaştan kalma paslanmış zırh parçaları, kırılmış mızrak uçları ve taşlaşmış at kafatasları akıntıyla birlikte ağır ağır ilerliyordu.
Kayra, sağ ayağını uzattı ve doğrudan o zehirli, erimiş balçığın içine bastı.
Balçık, tenine temas ettiği an cosss eden sert bir buhar yükseldi. Siyah sıvı, ayağını ve bacağını yakmaya çalıştı; fakat Kayra’nın bacağından aşağı süzülen o silik ışık, balçığın sıcaklığını anında emdi. Sıvı, onun tenine temas ettiği yerlerde sertleşti, kristalleşti ve yavaşça soğuyarak bir kabuk halini aldı.
Kayra, ikinci adımını da attı. Nehrin ortasına doğru gözünü dahi kırpmadan yürüdü.
Siyah balçık beline kadar yükseldi. Göğsüne çarpan zehirli dalgalar, çıplak teninde iz bırakamadan soğuyup dağılıyordu. Nehrin tam ortasındayken başını göğe kaldırdı. İçindeki o derin susuzluk hâlâ duruyordu ama bu susuzluk suya değil; varlığının eksik parçalarına, hakikate ve zamana olan bir açlıktı.
Karşı kıyıya çıktığında, bacaklarına ve beline yapışan siyah balçık rüzgârın etkisiyle kurudu. Kuruyan madde, bacaklarında siyah, pul pul bir zırh gibi durmaya başladı. Kayra elini bacağına götürüp o kurumuş katmanı silmeye çalıştı.
Yürümeye devam etti.
İkinci günün karanlığı çökerken —gökyüzündeki dumanların mor bir zillete bürünmesiyle anlaşılan o zaman diliminde— Kayra, devasa bir vadiye giriş yaptı.
Burası Taşlaşmış Devler Vadisi'ydi.
Vadinin iki yanında, yüksekliği elli metreyi bulan devasa mermer heykeller sırayla dizilmişti. Fakat bunlar sanatçıların elinden çıkmış heykeller değildi. Bunlar, üç bin yıl önceki felaket anında gazababuğramış, canlı canlı taşa dönüşmüş kadim varlıklardı.
Kayra, devasa bir taş figürün önünde durdu. Figür, dört kolu olan, yüzünde tek bir büyük göz çukuru bulunan ve ellerindeki devasa mermer kalkanlarla gökyüzüne siper almaya çalışan yaratıklaşmış bir savaşçıya aitti. Varlığın yüzündeki o son dehşet ifadesi, göz çukurundaki çatlaklar ve kaslarındaki gerilim taşın dokusuna birebir kazınmıştı.
Kayra sağ elini uzattı. parmaklarını dev savaşçının taşlaşmış dizine koydu.
Dokunduğu an, zihninde yıldırım gibi çakan kırıntılar belirdi.
Çığlıklar.
Gökyüzünden yağan kızıl ve mavi ateşler.
Toprağın eriyip bir kazan gibi kaynaması.
Ve bir ses... Yükseklerden, Araf’ın ötesinden fısıldayan gaddar bir ses: "Kül olacaksınız."
Kayra şiddetle elini çekti. Göğsü hızla inip kalkmaya başladı. Başını iki elinin arasına aldı. Zihnindeki o büyük boşluk, bu görüntülerle sarsıldı ama görüntüler anında kayboldu; geriye yine o zifiri unutkanlık kaldı.
Derin bir nefes aldı. Gözlerindeki alev bir anlığına parlayıp söndü.
Taşlaşmış devlerin arasından geçerek vadinin sonuna doğru ilerledi. Artık adımları daha kararlı, duruşu daha dikti. Kemik denizinden emdiği güç, bedenini bir fani insandan çok daha dayanıklı, kırılmaz ve hızlı bir hâle getirmişti. Yol boyunca karşılaştığı dondurucu fırtınalar, tenini kesen kül tayfunları ve zehirli gaazlar ona etki etmiyordu. O, bu felaket diyarının bir parçası değil; bu felaket diyarının tam ortasında yürüyen yabancı bir efendi gibiydi.
Üçüncü günün sonuna doğru, dumanların biraz daha seyrek olduğu, yüksek bir sırtın tepesine ulaştı.
Kayra, bu sarp kayalığın en uç noktasına geldi ve durdu.
Önünde uzanan manzarada, Bilinmeyen Topraklar’ın o dumanlı, katran kaplı sınır hatları son buluyordu. Sınırın hemen ötesinde, birkaç fersah uzaklıkta devasa, dik kayalıklar ve o kayalıkların tepesinde yakılmış meşalelerin zayıf, sarı ışıkları görünüyordu.
Burası, fani insanların dünyasıydı. Solon İmparatorluğu’nun en doğudaki karakolu: Kurtkayası Karargâhı.
Kayra, o sarı meşale ışıklarına baktı. Hayatında —ya da bu yeni varoluşunda— ilk kez, kendi bedeninin dışında üremiş bir ışık kaynağı görüyordu. O ışıklar, orada canlıların, nefes alan varlıkların olduğunu fısıldıyordu.
Rüzgâr, batıdan doğuya doğru sertçe esti. Kayra’nın çıplak bedenini yalayıp geçen rüzgâr, Kurtkayası Karargâhı’ndaki meşalelerin dumanını ve orada pişen etlerin, demir ocaklarının kokusunu ona taşıdı.
Gözlerini batıya, o meşalelerin yandığı dik sırtlara dikti.
Gök yarılıp Bilinmeyen Topraklar’ın bağrına düştüğünden beri ilk kez dudakları aralandı. Kurumuş, çatlamış ama içindeki güçle yeniden bütünleşmiş dudaklarından tek bir kelime bile çıkmadı. Yalnızca gırtlağından yükselen, rüzgârın uğultusuna karışan derin ve tekinsiz bir nefes yayıldı.
Ayağının altındaki taşlar hafifçe çatladı. Kayra, kemik denizinden aldığı o kadim mirası arkasına alarak; insanların, kılıçların ve orduların dünyasına doğru ilk adımını atmak üzere yamaçtan aşağı inmeye başladı.
Kurtkayası Karargâhı’nın bir buçuk fersah güneydoğusunda, Bilinmeyen Topraklar’ın kükürtlü pusuna bıçak gibi batan sivri bir kaya çıkıntısında altı kişilik bir Solon devriye kolu mola vermişti.
Gece, sınırın üzerine zift gibi çökmüştü. Rüzgâr, kanyon aralarından geçerken adeta ıslık çalıyor, askerlerin kalkanlarına ve zırh eklemlerine ince, kapkara kül tanecikleri dolduruyordu. Devriye çavuşu, nasırlı elindeki kurutulmuş et parçasını dişlerken, sırtını rüzgâralmaz bir kayaya yaslamıştı. Diğer beş asker ise meşaleyi körlemiş, deri mataralarından ekşi sert şarabı sırayla yudumluyorlardı.
"Gözünü kapa Kargan Çavuş," dedi neferlerden biri, gürbüz sakalını ovalayarak. "Bu sınırda gece nöbeti tutmak insanı yavaş yavaş delirtir. Zaten günler önce gökte o mor ışık çaktığından beri içim hiç rahat değil. Fırtına desen değil, yıldırım desen hiç değil..."
Cavuş Kargan, tek gözündeki deri bandı düzeltti. Genizden gelen sert bir sesle tükürdü. "Boz Kalkan ne dedi duymadınız mı? Yıldırımdı işte. Kükürt bulutu tutuştu. İçinize korku düşürmeyin. Kuzeyde Varkas itleri pusuda beklerken gözümüzü sınırdan ayırırsak, Barlas hepimizin derisini yüzer."
"Varkas’ı anladık çavuş..." diye araya girdi bir başka asker, titreyen eliyle sınırın ötesindeki katran dumanlarını işaret ederek. "Ama Varkas bile şu lanetli topraklara adım atmaya korkar. Üç bin yıldır oradan bir kuş bile uçmadı. Ama ben yemin ederim, fırtına çaktığında o küllerin içine bir..."
Askerin sözü boğazında düğümlendi.
Gözleri, kanyonun tabanında, Bilinmeyen Topraklar’ın o dumanlı sınır çizgisini aşan karanlık noktaya kilitlendi. Matarasını tutan el donakaldı.
"Çavuş..." dedi, sesi adeta kısılarak. "Çavuş, şuraya bak."
Kargan hızla yerinden fırladı. Kınından yarıya kadar çıkardığı kılıcının kabzasını sıktı. "Ne var? Ne gördün?"
Siyah kül dumanlarının arasından, üç bin yıldır tek bir canlının ayak basmadığı o tekinsiz topraklardan ağır, ritmik ve sarsılmaz adımlarla bir karaltı geliyordu. Yürüyen şey bir atlı değildi. Bir mızrak ya da kalkan taşımıyordu. Yalnızca dik bir insan silueti, dumanları yararak sınır çizgisini birer birer geride bırakıyordu.
"Tanrılar adına..." diye fısıldadı Kargan. Tek gözü hayretle açılmıştı. "Bilinmeyen Topraklar’dan... Bir adam yürüyor."
"Eşkıya mıdır Çavuş? Ya da Varkas’ın casusu?"
"Hangi casus oradan yürüyerek çıkar?!" diye kükredi Kargan. "Kılıçları çekin! Meşaleleri yakın! Peşimden gelin, etrafını sarıyoruz!"
Altı asker, kayalıklardan aşağı fırladı. Ağır çizmelerin taşlara vururken çıkardığı sesler kanyonda yankılanırken, kınından çekilen çeliklerin soğuk şakırtısı geceyi yardı.
Devriye kolu, sınırın sadece birkaç adım ötesinde, dumanların süzüldüğü patikada adamın etrafını yarım daire şeklinde sardı. Meşalelerin sarsak, sarı ışığı karanlığı deldiğinde hepsi oldukları yerde çakılıp kaldı.
Karşılarında duran şey, hayatlarında gördükleri hiçbir insana, hiçbir düşmana benzemiyordu.
Karşılarındaki genç adam tamamen çırılçıplaktı. Başında tek bir tel saç yoktu; pürüzsüz kafa derisi meşale ışığında porselen bir büst gibi parıldıyordu. Bacakları, kalçaları ve belinin bir kısmı kanyon nehrinden sıvanmış simsiyah, kurumuş bir katran ve balçık tabakasıyla kaplıydı. Bu siyah balçık, sanki cildine kaynamış koyu bir zırh gibi görünüyordu.
Meşalelerin ışığı Kayra’nın yüzüne vurduğunda, genç adam duraksadı. Yüzü tamamen ifadesizdi. Ne bir korku vardı gözlerinde ne bir şaşkınlık. Göz bebeklerinin derinliğinde, gecenin zifirine zıt düşen alev’in cılız ama yakıcı izleri oynaşıyordu.
"Dur olduğun yerde!" diye haykırdı Kargan Çavuş, kılıcını Kayra’nın göğsüne doğru uzatarak. "Kimsin sen?! O lanetli topraklardan nasıl çıktın?!"
Kayra yanıt vermedi. Başını yavaşça Kargan’a doğru çevirdi. Boş, derin ve insanı iliklerine kadar donduran bir bakışla çavuşun gözlerinin içine baktı.
"Sana diyor leş kokulu!" diye bağırdı sağındaki asker, mızrağının ucunu Kayra’nın böğrüne yaklaştırarak. "Kimin adamısın? Varkas’ın ajanı mısın? Vadinin dağ kaçkınlarından mısın? Konuş!"
Sessizlik. Yalnızca rüzgârın uğultusu ve meşalelerin çıtırtısı vardı. Kayra, askerlerin üzerindeki çelik zırhlara, ellerindeki parıldayan kılıçlara baktı. Bu nesneler zihninde hiçbir anıyı tetiklemedi. Kim olduklarını, bu silahların ne işe yaradığını bilmiyordu. Zihni hâlâ silinmiş bir ak kâğıttı.
Ancak gırtlağını bir kanca gibi yırtan, üç gündür içten içe onu kemiren o tek, ilkel fani ihtiyaç ansızın nüksetti.
Kayra, yavaşça elini kaldırdı. parmaklarıyla askerlerden birinin belinde asılı duran deri su matarasını işaret etti.
Kuru, çatlamış ama içindeki o kadim güçle yankılanan pürüzlü bir sesle, hayatındaki ilk kelimeyi fısıldadı:
"Su..."
Askerler birbirine baktı. Kayra’nın sesi, bir insanın gırtlağından çıkmış gibi değil; sanki kayaların birbirine sürtünmesinden doğan derin bir inilti gibiydi.
"Su mu istiyor bu garip?" diye mırıldandı sol taraftaki genç asker.
"Uzak dur ondan!" diye kükredi Kargan. "Tuzak olabilir! Belki de delinin tekidir, dağda soyulmuş, bilincini kaybetmiş..."
Fakat genç nefer, Kayra’nın o bomboş, çaresiz ama bir o kadar da ürkütücü gözlerine bakmaya daha fazla dayanamadı. Belindeki deri matarayı çözdü. Kargan Çavuş’un "Dur!" uyarısına aldırış etmeden öne doğru bir adım attı ve matarayı Kayra’ya doğru uzattı.
"Al iç," dedi asker, eli hafifçe titreyerek. "İç de neyin nesi olduğunu anlat."
Kayra matarayı kavradı. Parmakları neferin eline değdiğinde, asker sanki dondurucu bir buza dokunmuş gibi irkilerek elini geri çekti. Kayra, tahta tıpası açık olan matarayı dikti.
Suyun boğazından aşağı kaydığı her an, ciğerlerindeki o kükürt ateşi bir nebze olsun söndü. Birkaç yudumda koca bir matara suyu bitirdi. Boş matarayı yere bıraktığında, tahta kap kayalıkta tok bir ses çıkararak yuvarlandı.
Kargan Çavuş adama doğru bir adım atarak kılıcının ucunu Kayra’nın çenesine dayadı. "Suyu içtin. Şimdi dökül bakalım. Üzerinde tek bir kumaş yok, bacakların zift içinde. Seni bu sınıra kim gönderdi? İrem Vadisi'nin beyleri mi? Yoksa soygun yapmaya çalışan o eşkıya çetelerinden birinin tuzağı mısın?"
Askerlerden biri sırıtarak arkadan yaklaştı. "Çavuşum, baksanıza şuna. Bacaklarındaki balçığı zırh sandık, aklını yitirmiş bir dağ kaçkını bu. Muhtemelen sınırda eşkıyalar soydu bunu, elbisesini alıp çırılçıplak uçuruma attılar. O da delilikle Bilinmeyen Topraklar’ın kenarından dolanıp buraya kadar yürüdü."
"Eşkıya soygunu mu?" dedi Kargan, kaşlarını çatarak. Adamın cildindeki o anormal pürüzsüzlüğe ve bacaklarındaki donmuş zift katmanına tekrar baktı. Bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyordu ama mantığı başka bir açıklama bulamıyordu. Çünkü üç bin yıldır o topraklardan yürüyerek geçen tek bir insan evladı olmamıştı. Oraya giren küle dönerdi. Bu adamın sağ kalmasının tek yolu, sınırın kenarından dolanmış bir eşkıya kurbanı olmasıydı.
"Her ne boksa..." dedi Kargan sertçe. "Ajan da olsa, eşkıya kurbanı deli de olsa bu adam sıradan biri değil. Sınır çizgisini aştı."
Kayra, çenesine dayalı duran soğuk çeliğe baktı. Kılıcın metal dokusu ona hiçbir korku vermiyordu.
Kargan Çavuş belinden ağır demir kelepçeleri çıkardı. "Zincirleyin şunu! Kolları arkadan bağlayın!"
İki iri yarı asker Kayra’nın arkasına geçti. Sert elleriyle Kayra’nın pürüzsüz kollarını büküp arkaya getirdiler. Kayra direnmedi. Askerler kaba kuvvetle demir halkaları bileklerine geçirdiğinde, soğuk demir tenine çarptı.
"Pek bir uysal çıktı," dedi askerlerden biri gülerek. "Eşkıyalar bunun aklını iyi almış."
"Kapa çeneni," diye azarladı Kargan Çavuş. "Bunu doğrudan karargâha götürüyoruz. Sınırda bulduğumuz bu garip leşi kimin soyduğunu da, Bilinmeyen Topraklar’ın dibinde ne aradığını da General Barlas çözer. Boz Kalkan bunun dilini çözmesini iyi bilir."
Kayra’yı ortalarına aldılar. Bileklerindeki demir zincirlerin şakırtısı, gece rüzgârının uğultusuna karıştı.
Genç adam, altı Solon neferinin arasında, Kurtkayası Karargâhı’nın tepesinde yanan o sarı meşale ışıklarına doğru yürütülmeye başlandı. Çıplak, saçsız ve bacakları katran zırhıyla kaplı bedeninin etrafındaki hava, hafifçe morarmaya başlamıştı.
Kargan Çavuş arkasını dönüp Kayra’ya baktığında, içini sebepsiz bir ürperti kapladı.
Bölüm etkileşimi
