Bölümler 7Şu an: Batı' nın Kanlı Tacı
İrem Vadisi’nin çorak kayalıklarından, kükürt kokan rüzgârlarından ve Bilinmeyen Topraklar’ın dumanlı ıssızlığından yüzlerce fersah batıda; bakır rengi denizlerin kucağına kurulmuş, ak mermerden oyulmuş devasa bir şehir yükselirdi: Akkan.
Akkan, demir yumrukla yöneten Solon İmparatorluğu’nun ulu ve meşum başkentiydi.
Güneş batı ufkuna batarken, şehrin harç yerine kanla harmanlanmış devasa surları kızıl bir kor gibi parıldardı. Akkan dışarıdan bakan bir fani için ihtişamın, zenginliğin ve zarafetin zirvesiydi; derin su kemerleri, altın kaplama kubbeleri ve yükselen mermer kuleleriyle yeryüzündeki bir cenneti andırırdı. Ancak o ak mermerlerin harcında, Solon’un fethettiği yüzlerce krallığın köleleştirilmiş halklarının gözyaşları, kırbaç sesleri ve İrem Vadisi gibi sınır boylarından toplanan ağır vergilerin gaddarlığı yatardı.
Şehrin tam kalbinde, gökyüzünü delercesine yükselen Akal, tüm batı dünyasının korku ve nefretle baktığı kudret merkeziydi. Sarayın derinliklerinde, üç bin yıllık abanoz ağacından oyulmuş ve kemiklerle bezenmiş tahtta oturan adam, Solon İmparatorluğu’nun 7. Hükümdarı İmparator Varel Solon’du.
Valer, yetmiş yılı geride bırakmış olmasına rağmen devasa cüssesi, çelik gibi sert duruşu ve kireç beyazı sakallarıyla hâlâ sarsılmaz bir dağ gibi görünürdü. Gözlerinde ne merhamet vardı ne de pişmanlık. O, imparatorluğun sınırlarını kuzeyde Varkas’ın karlı dağlarına, batıda sonsuz okyanusa, doğuda ise Bilinmeyen Topraklar’ın zehirli sınırına kadar genişletmiş zalim bir fatihti. Ancak Valer'in yaşlı bedenini içten içe kemiren amansız bir hastalık ve yüreğini dağlayan yakıcı bir kaygı vardı: Tahtın geleceği ve kanlı mirasçıları.
Sarayın yüksek tavanlı, devasa haritalarla ve duvar meşaleleriyle donatılmış Özel Meclis Odası’nda ağır, kasvetli bir sessizlik hâkimdi. Oda, dış dünyadan tamamen izole edilmişti; duvarları ses geçirmeyen kalın hayvan derileriyle kaplanmış, kapılarına ise yalnızca imparatorun şahsi muhafızları dikilmişti.
Ulu abanoz masanın başında İmparator Valerr oturuyordu. Masanın çevresinde ise onun farklı hırslarından doğmuş, imparatorluğu paylaşmak yerine birbirlerinin boğazına sarılmaya dünden hazır üç veliaht duruyordu.
İmparator, önündeki ceylan derisi imparatorluk haritasına bakarak hırıltılı bir nefes aldı. Derin çizgilere sahip yüzünü kaldırıp bakışlarını masadaki üç oğlunun üzerinde tek tek gezdirdi.
Birinci Veliaht: Prens Böke
Zırhının üzerindeki gümüş kabartmalar meşale ışığında parıldayan Prens Böke, Solon lejyonlarının başkomutanıydı. Meydanlarda doğmuş, hayatını savaş çadırlarında geçirmişti. Soğukkanlı, disiplinli ve gözünü kırpmadan binlerce insanı ölüme gönderebilecek kadar gaddardı. Barlas’ı (Boz Kalkan) saraydaki entrikalar ve iftiralarla sürgüne gönderen, onun lejyondaki yetkilerini elinden alan kişi de bizzat oydu. Prens Böke’ye göre imparatorluk kılıçla kurulmuştu ve ancak çelikle ayakta tutulabilirdi.
İkinci Veliaht: Prens Tamag
Prens Böke’nin karşısında, en pahalı ipek kaftanlar içinde, parmakları nadide elmas yüzüklerle kaplı halde oturan ortanca oğul Prens Tamag duruyordu. Prens Tamag savaş haricî eline kılıç almamıştı. O, savaşı meydanlarda değil; sarayın karanlık koridorlarında, gizli mühürlü mektuplarla, kadehlere sızdırılan zehirlerle ve tüccar loncalarıyla kazanırdı. Akkan’ın bütün altın akışını, karaborsasını ve casus ağını elinde tutuyordu.
Üçüncü Veliaht: Prens Kara Büke
Masanın en kuytu köşesinde, mor cübbesine sarınmış oturan en küçük oğul Prens Kara Büke’ydi. Prens Kara Büke ne savaşa meraklıydı ne de hazinelere. Akal Sarayı’nın altındaki yasaklı kütüphanelerde büyümüş, unutulmuş tılsımları ve yasaklı sanatlarını öğrenmeye meraklı bir müritti. Yüzü bir ceset kadar solgun, gözleri uykusuzluktan ve gece ritüellerinden morarmıştı.
İmparator Varel, yüzüklerle kaplı yumruğunu masaya sertçe vurdu. Masadaki altın şamdanlar zangırdadı, haritanın üzerindeki piyonlar devrildi.
"Bedenim toprağa yaklaşıyor!" dedi Varel, sesi mermer duvarlarda bir gök gürültüsü gibi yankılanırken. "Siz ise aranızda leş kargaları gibi süzülüyorsunuz. Sanıyorsunuz ki bu imparatorluk sarayın süslü salonlarında, şarap kadehleri arkasında kendi kendine ayakta kalır."
Prens Böke öne doğru iradesini koyan bir adımla tırmandı, elini kılıcının kabzasına bastırdı. "Babam... Lejyonlar benim emrimde. Kuzeydeki Varkas sınırını da, batı limanlarını da ben tutuyorum. Solon’u ayakta tutan çeliktir, disiplindir. Tahtın gerçek sahibi, kılıcı tutmayı bilen ve ordunun başında duran el olmalıdır. Bu sarayda oturup hesap yapanlar devleti koruyamaz."
Prens Tamag alaycı bir kahkaha attı. Elindeki altın kadehi masaya yavaşça koyarak ağabeyine döndü. "Kılıç mı, ağabey? Ne kadar da ilkel bir düşünce... Askerlerine dağıttığın o erzakları kim temin ediyor sanıyorsun? Zırhlarını döven demircilerin altınını kim ödüyor? Sen ordunla yalnızca kan dökersin, yıkarsın. Altın ve ticaret olmasa o çok güvendiğin lejyonların üç gün içinde sana isyan eder, seni kendi kılıcının üzerine oturturlar."
"Senin o 'akıl' dediğin şey, kadehlere döktüğün zehirlerden ve tüccarlara dalkavukluk etmekten ibaret Prens tamag!" diye gürledi Prens Böke. Yüzündeki kaslar seğiriyordu. "Savaş meydanında tek bir çelik sesi duymamış bir korkak, lejyonların başına geçip Solon İmparatorluğu’nu yönetemez."
"Bana 'korkak' derken dikkat et ağabey," dedi Prens Tamag fısıltıyla, gözleri daralarak. "O fethettiğin şehirlerin valilerini kılıcınla mı ikna ettin, yoksa benim keselerimle mi? Geçen ay ordunun isyan etmesini engelleyen şey senin hitabetin değil, Akkan’dan gönderdiğim yüz bin altınlık külçelerdi!"
"O altınları İrem Vadisi'nin aç köylülerinden çalarak topladın!" diye sözünü kesti Prens Böke, sesini daha da yükselterek. "Barlas'ı ordudan sürdürmek için sarayda çevirdiğin tezgahları unutmadım. Askerin rızkını çalarak kurduğun o casus ağı bir gün kendi boğazına sarılacak."
"Barlas bir tehditti!" diye araya girdi Prens Tamag soğukkanlılıkla. "Orduda imparatordan daha çok saygı gören bir general yaşayamazdı. Onu harcamak imparatorluğun bekası içindi. Sen ise onun leşinin üstüne konup başkomutan oldun, şimdi gelmiş bana ahlak dersi mi veriyorsun?"
"Yeter!" Prens Kara Büke’nin buz gibi, tırmalayıcı sesi odayı bir bıçak gibi kesti. İki ağabeyi de duraksayıp başını en küçük kardeşlerine çevirdi. Prens Kara Büke morarmış, derin göz çukurlarıyla ikisine de baktı. "İkiniz de sığ ve fani heveslerin peşinde sürükleniyorsunuz. Biri çelik der, biri altın... İmparatorluk ne kılıçla ne de altınla sonsuza dek korunabilir."
Prens Böke alaycı bir tavırla Prens Kara Büke'ye döndü. "Karanlık odalarında okuduğun o sararmış parşömenler ve masallar bizi Varkas ordusundan korumaz küçük kardeşim. Babamın karşısına geçip hâlâ kehanetlerden bahsediyorsun. Savaş çıktığında o büyü kitaplarını muhafızların kalkanı yaparsın artık."
Prens Kara Büke istifini bozmadan kısık bir sesle yanıtladı: "Körsün abi. Kuzeydeki birkaç bin barbardansan korkuyorsun.
"Kesin sesinizi!"
İmparator Varel'in gürlemesi üç kardeşin atışmasını anında kesti. Yaşlı hükümdar oturduğu abanoz koltuktan yavaşça ayağa kalktı. Hastalıklı göğsünden hırıltılı, hırslı bir nefes çekti. Asasını masaya vurduğunda çıkan tok ses odada yankılandı.
"Bana bakınız, küstah ve hırslı eniklerim!" dedi Varel, üç oğluna da nefret ve otorite dolu gözlerle bakarak. "Kendi aranızdaki bu küçük sidik yarışıyla imparatorluğumu paramparça etmenize izin vermem. Siz daha birbirinize tahammül edemezken, bu tacı taşıyabileceğinizi mi sanıyorsunuz?"
Varel öne doğru bir adım atıp ilk olarak Prens Böke’a dikti gözlerini: "Sen! Kılıcına çok güveniyorsun Prens Böke. Ama unutma, ordun ancak karnı doyduğu sürece sana sadıktır. Barlas'ı sürdüğün günden beri lejyonlarda huzursuzluk olduğunu bilmiyor muyum sanıyorsun?"
Ardından Prens tamag'a döndü: "Sen, altınınla her şeyi satın alabileceğini sanıyorsun Prens Tamag. Ama sarayda çevirdiğin zehirli tezgahlar bardağı taşırmak üzere. Bir gün kadehine konan zehir benim değil, kendi kardeşinin zehri olursa şaşırma!"
Son olarak Prens Kara Büke’ye baktı: "Ve sen, en küçük oğlum. Karanlıkta fısıldadığın kehanetlerle beni korkutacağını mı sanıyorsun?"
İmparator parmağıyla masadaki ceylan derisi haritanın üç ayrı noktasını işaret etti:
"Bu taht üç parçaya bölünmeyecek! Akal Sarayı tek bir hükümdara boyun eğecek. Ancak tahtı hak eden, onu bana kanıtlamak zorunda."
"Prens Böke! Lejyonlarınla Kurtkayası Karargâhı’nın kuzeyindeki geçitleri kontrol edeceksin. Kuzeydeki Varkas İmparatorluğu'nun Kör Demir Madeni’ne sızmasına ya da madeni ele geçirmesine asla izin vermeyeceksin. Sürgüne gönderdiğin Barlas’ı da gözünün önünden ayırma; o adam kurt gibidir, ne zaman ısıracağını bilemezsin."
Prens Böke başıyla kararlıca onayladı. "Kuzey geçitleri Varkas’a da, hainlere de mezar olacak Kralım. Madeni ve kuzeyi avcumun içi gibi tutacağım."
"Prens Tamag!" dedi imparator ortanca oğluna dönerek. "İrem Vadisi’nden toplanan vergileri iki katına çıkaracaksın. Kör Demir Madeni’nden çıkan Kara Demir üretimini artırmak için vadiye ve çevre köylere daha çok baskı yapacak, daha çok mahkûm ve madenci sevk edeceksin. Hazineye altın, madene ve orduya işçi lazım."
Prens Tamag sinsi bir tebessümle hafifçe eğildi. "Lojistik, vergi ve altın benim işim ulu imparatorum. İrem Vadisi’nin son damlasına kadar sağılacağından, madenlerin aralıksız çalışacağından ve hazinenin dolacağından şüphen olmasın."
İmparator son olarak en küçük oğlu Prens Kara Büke’ye baktı. "Prens Sen de İrem Vadisi'ne kadar olan sınır hattına gideceksin. Sınır koruyucularına hala bir kralları olduğunu hatırlat.
Prens Kara Büke’nin solgun dudaklarında karanlık, gizemli bir tebessüm belirdi. "Sonunda mantıklı bir ferman... O sınırın ötesinde yatan sırları çözmek ve kadim gücü Solon'a getirmek benim için bir şereftir." Diye aklından geçiyordu.
İmparator Varel, konuşmasının ardından derin ve ağrılı bir öksürük krizine girdi. Göğsü körük gibi inip kalkıyordu. Cebinden çıkardığı ipek mendille ağzından sızan bir damla koyu kanı sildi. Üç oğluna tek tek baktı; gözlerinde hem bir babanın gururu hem de bir hükümdarın derin nefreti ve şüphesi vardı.
"Şimdi odadan defolun," dedi yaşlı hükümdar, mendilini avcunda sıkarak. "Hanginiz görevini eksiksiz tamamlar ve bana Solon’un geleceğini garanti ederse... Benden sonra Akal Sarayı’nın tacını o takacak. Başaramayan ise toprağın altında yerini alır."
Üç veliaht da imparatorun önünde saygıyla baş eğerek Özel Meclis Odası’nın ağır, hayvan derisi kaplı kapılarına doğru yürüdü.
Odanın devasa kapıları arkalarından ağır bir gürültüyle kapandığında, sarayın karanlık ve geniş koridorunda üç kardeş duraksadı. Meşalelerin zayıf ışığında birbirlerine son kez baktılar.
"Kuzeyde dikkatli ol Prens Böke," dedi Prens Tamag, alaycı bir fısıltıyla. "Kazara bir Varkas oku zırhını delmesin... Ya da kendi adamlarından biri sırtından vurmasın. Malum, Barlas'ın adamları seni pek sevmez."
Prens Böke kılıcının kabzasını sıktı, gözlerini ortanca kardeşine dikti. "Benim sırtım çelikle kaplıdır. Ama sen İrem Vadisi’ne giderken yediğin yemeklere ve içtiğin kadehlere dikkat et. Zira sarayda dağıttığın zehirler gün gelir kendi boğazından aşağı dökülür. O vadide seni koruyacak mermer duvarlar olmayacak."
"Sen kendi akıl sağlığını koru küçük kardeşim," dedi Prens Böke küçümseyerek. "Sınırın ötesindeki dumanlar beynini tamamen çürütmeden önce saraya geri dönebilirsen şükret."
Aralarında başka tek bir kelime dahi geçmedi. Üç veliaht, sarayın üç ayrı koridoruna doğru yürüyerek karanlıkta kayboldu. Hepsinin gözlerinde aynı kanlı ve kararlı mesaj vardı: O tahta oturmak için diğer iki kardeşin cesedinin üzerinden geçmek gerekiyordu.
Akkan’ın bin yıllık mermer sütunlu koridorlarında yankılanan çizmelerin sesi, sarayın üzerinde asılı duran huzursuzluğun tek şahidiydi. Veliahtlar Meclis Odası’ndan çıktıktan sonra kendi karanlık dünyalarına çekildiler.
Prens Böke, doğrudan sarayın demir kapılı kışlasına indi. Burada yüzlerce seçkin süvari ve demir zırhlı muhafız komutanı onu bekliyordu. Savaş çadırlarının kokusunu üzerinden hiç atmayan Prens Böke, masaya yayılmış kuzey sınır haritasına baktı.
"Boz Kalkan..." diye mırıldandı Prens, dudaklarında tehlikeli bir kıvrımla. "Seni o ıssız sınıra, Kör Demir Madeni’ne sürgüne gönderdim ama hâlâ ordunun içinde sana tapan o köpekler var. Kurtkayası Karargâhı’nda ne yaptığını iyi biliyorum Barlas. Varkas kapıya dayanırsa, seni ilk harcayan ben olacağım. Kuzeydeki geçitler benim zaferimle mühürlenecek."
Aynı dakikalarda, sarayın alt katlarındaki zengin tüccarların ve casusların ağır kokulu salonlarında Prens Tamag, altın keselerini sayıyordu. Önünde duran İrem Vadisi vergi defterlerini incelerken yüzünde sinsi bir memnuniyet vardı.
"Vergileri iki katına çıkarmak..." diye düşündü Prens Tamag, parmağındaki elmas yüzüğü çevirerek. "Köylüler açlıktan kırılsa, beyler madende can verse umurumda değil. Bana altın lazım. Prens Böke kuzeyde kılıç sallarken, ben Akkan’ın hazinesini ve ticaret yollarını ele geçireceğim. Sarayın anahtarı kılıçta değil, altının ağırlığındadır."
En küçük kardeş Prens kara büke ise sarayın en tepe kulesindeki yasaklı laboratuvarına kapanmıştı. Dışarıdaki rüzgâr pencereleri döverken, masanın üzerindeki kadim parşömenlerin arasına gömülmüştü. Yanık mum kokusu ve eski mürekkep kokusu odayı sarmıştı.
Akkan’ın ihtişamlı mermer saraylarında taht oyunları, iftiralar ve kardeş kavgası resmen derinleşirken; üç veliaht da doğudaki İrem Vadisi’nin ötesinde, o uçsuz bucaksız kemik denizinin ortasında gözlerini açan, Kayra'nın varlığından hâlâ habersizdi. Doğuda uyanan bu kadim felaket, çok yakın bir zamanda hepsinin taht hesaplarını, ordularını ve altınlarını küleye çevirecekti.
Bölüm etkileşimi
