Bölümler 7Şu an: Düşüş
Zamanın teğet geçtiği, mekânın boyutlarını kaybettiği o Araf karanlığı, mutlak bir sessizliğin bağrında uyuyordu. Ne bir geçmişin ağırlığı vardı ne de geleceğin telaşı. Ancak kaderin çarkı bir kez döndüğünde, o kefen gibi örtü yırtılmak zorundaydı.
Gök yarılmasına benzer devasa bir homurtu, Araf’ın dinginliğini felç etti. Kayra, bilincinin asılı durduğu o zamansız boşluktan sökülüp alındı. Zihni henüz tam uyanmamışken, bedeni katran karası bulutlarla kaplı yırtıcı bir gökyüzünün kucağına fırlatıldı. Bedenini kavrayan bir çekim kuvveti, onu tarihin unuttuğu o kadim felaket bölgesine, Bilinmeyen Topraklar’ın zehirli bağrına doğru amansız bir hızla çekmeye başladı.
Rüzgâr, dondurucu bir kırbaç gibi çıplak tenini dövüyordu. Gözlerini kör eden, genzini yakan kükürt dumanlarının arasından bir meteor gibi süzülürken, varlığının derinliklerinde uykuda olan o fani mekanizma ilk darbesini vurdu.
Nefes.
Yıllardır, belki de asırlardır unuttuğu, etin ve kemiğin zinciri olan o ilkel duygu, göğüs kafesini yırtacak bir şiddetle ciğerlerine doldu. İğne gibi keskin, kükürt kokulu, zehirli bir hava akımı boğazından aşağı kayarak ciğerlerini adeta bir kor gibi yaktı. Kayra, süzüldüğü o zifiri gökyüzünde kıvranarak haykırmaya çalıştı; fakat kurumuş boğazından, parçalanan ciğerlerinin feryadı yerine yalnızca tıkalı bir hırıltı çıkabildi.
İkinci duygu ise amansız bir soğuktu. Gökyüzünün dondurucu rüzgârı, tamamen saçsız olan pürüzsüz kafa derisini, kirpiklerinin hizasını ve tenini bıçak gibi kesti. Üzerinde tek bir kumaş parçası yoktu; çırpılçıplak, savunmasız ve tek bir kılı bile olmayan pürüzsüz bedeniyle karanlığın kalbine düşüyordu.
Düşüş, sarp ve kapkara kayalarla kaplı bir tepenin yamacında son buldu. Çıplak bedeni sert toprağa çarptığında çıkan tok ve gaddar ses, vadinin sağır edici sessizliğinde yankılandı. Darbenin şiddetiyle göğsündeki bütün hava dışarı fırladı; kemikleri sızladı, teni boydan boya çizildi.
Gözlerini yavaşça açtığında zihni zifiri bir karanlıktan ibaretti. Kimdi? Neredeydi? Buraya nasıl gelmişti? Hangi ananın rahminden düşmüş, hangi kucakta ısınmıştı? Hiçbir şey hatırlamıyordu. Ne Nisa’nın şefkatli kokusu, ne İrem Vadisi’nin adı, ne Ebe Havva’nın nasırlı elleri, ne de Araf’taki o duman silueti...Zihni silinmiş bir ak kâğıt gibi, geçmişin izlerinden tamamen arındırılmıştı. Yalnızca teninde hissettiği dondurucu soğuk, ciğerlerini birer kor gibi kavuran o zehirli hava ve boğazını bir kanca gibi yırtan amansız bir susuzluk vardı.
Doğrulmaya çalıştı. Güçsüz bacakları titriyordu. Teni porselen kadar pürüzsüz fakat dondurucu rüzgârın altında morarmaya yüz tutmuştu.
Ayağa kalktı ve etrafına baktı. Dünya, üzerinde canlıların yürüdüğü bir yurt değil, ölü bir devin çürümeye terk edilmiş kadim bedenine benziyordu. Gökyüzü kapkara, katman katman dumanlarla mühürlenmişti; ne güneşin varlığına dair kızıl bir leke görünüyordu ne de gecenin karanlığını delecek tek bir yıldız.
Yürümeye başladı. Çıplak ve hassas ayakları, keskin siyah taşların, volkanik cam parçalarının ve zehirli küllerin üstünde basarak ilerledi. Basılan her adımda ayağının altından sızan kan, kül kaplı toprağa iz bırakıyor ama o kan bile soğuk havanın etkisiyle anında kuruyordu.
İlk gün, zamanın akmadığı, yön duygusunun yitirildiği o büyük ıssızlıkta geçti. Etrafta ne bir kuşun kanat çırpışı vardı ne bir böceğin kıpırtısı. Yalnızca rüzgârın, taşlaşmış ağaçların arasından geçerken çıkardığı çürük, iniltili sesler duyuluyordu. Kayra, yaprakları ve dalları siyah mermere dönüşmüş, üç bin yıl önceki o büyük felaketin gaddarlığıyla donup kalmış devasa ağaç ormanlarının içinden geçti.
Merakla ve çaresizlikle taşlaşmış bir gövdeye dokundu. Parmak uçlarına odun dokusu değil, mezar taşlarını andıran soğuk, cansız ve pürüzlü bir kaya hissi geldi. Ağaçlar bile yaşamayı reddetmiş, ölümün ebedi formuna bürünmüştü. Dalların üzerindeki taşlaşmış sarmaşıklar, adeta birer yılan gibi ağaçların boğazına sarılmıştı.
Gece olduğunda —eğer gökyüzünün biraz daha morarmasına gece denebilirse— soğuk, dondurucu bir tayfuna dönüştü. Kayra, taşlaşmış iki kökün arasına büzüldü. Çıplak göğsüne sarıldı, dizlerini çenesine çekti. Titreyen çenesi birbirine vuruyor, dişlerinin sesi rüzgârın uğultusuna karışıyordu. Sussuzluk, gırtlağına çöken katı bir yumru gibi büyümüştü.
İkinci günün şafağı sökmedi; sadece dumanlar biraz daha grilendi. Susuzluk, Kayra’nın bilincini bulanıklaştırmaya, gözlerinin önüne hayaletler getirmeye başladı. Dudakları derin yarıklarla çatlamış, kanamıştı. Dili, ağzının içinde kurumuş bir yaprak gibi sertleşmişti.
Yolunun üstüne, vadinin tabanını bıçak gibi yaran katran kıvamında nehirler çıktı. Ağır ağır akan bu nehirlerin suyu berrak değil, zift kadar siyah ve yoğun bir balçık halindeydi. Kayra, su bulmanın heyecanıyla dizlerinin üzerine çöktü. Kanayan ellerini balçığa doğru uzattı. Fakat sudan yükselen ağır kükürt, çürüme ve pas kokusu genzini öyle bir tıkadı ki şiddetle öksürmeye başladı.
Bu su değildi; toprağın kusarak dışarı attığı erimiş bir zehirdi. . Kayra çaresizlik içinde inledi. Balçık nehri geçmek zorundaydı. Ayaklarını o koyu, yapışkan sıvının içine soktuğunda, tenini kavuran bir yanma hissiyle irkildi. Balçık, bacaklarına zift gibi yapışıyor, her adımda onu dipteki balçığa çekmek istiyordu. Güçlükle karşı kıyıya tırmandı; bacaklarına sıvanan simsiyah çamur, soğuk rüzgârla birlikte kuruyarak ikinci bir deriye dönüştü.
Üçüncü günün ikindi vaktinde Kayra artık bir insan bedeninin taşıyabileceği sınırların ötesine geçmişti. Ayak tabanları soyulmuş, etleri ortaya çıkmıştı. Çıplak göğsündeki kaburgaları sayılıyor, göz çukurları derinleşmiş, mor halkalarla kaplanmıştı. Açlık ve susuzluk, iç organlarını bir zımpara gibi kemiriyordu.
Rüzgâr daha da sertleşti; beraberinde havada duran ince, sivri kül taneciklerini gözlerine vurmaya başladı. Her adımında dizleri bükülüyor, düşüyor, tekrar doğrulmaya çalışıyordu. Zihnindeki o büyük boşluk, bilincinin kapanmak üzere olduğunu fısıldıyordu.
Sarp ve yüksek bir tepenin kenarına geldiğinde, altındaki çorak toprak ansızın kaydı.
Dengesini kaybetti. Çıplak bedeni, sivri vadi kayalarına, donmuş kül birikintilerine çarparak tepeden aşağıya hızla yuvarlanmaya başladı.
Yuvarlandıkça sivri taşlar tenini yarıyor, omuzları, kalçaları ve sırtı kan içinde kalıyordu. Kayra, çığlık atmak istedi ama boğazından yalnızca kanlı bir hırıltı süzüldü. Dünyanın ritmi hızlandı; kayalar, gökyüzünün zifiri dumanı ve aşağıda uzanan devasa karanlık çukur birbirine karıştı.
Yuvarlanma, tepenin dibindeki derin bir çukura şiddetli bir darbeyle çarpmasıyla son buldu.
Kayra, sırtüstü düştüğü o derinlikte hareketsiz kaldı. Göğsü düzensiz bir hırıltıyla inip kalkıyordu. Düşmenin şiddetiyle etrafa saçılan tuhaf, kireç gibi beyaz çatırtılar ve ufalanma sesleri duydu. Düşerken tutunmaya çalıştığı, altında hissettiği şey pürüzlü toprak ya da sert kaya değildi.
Gözlerini ağır kapağının altından araladı. Kafasını yavaşça yan tarafa çevirdi.
Ve bir fani gözünün şahit olabileceği en büyük, en kadim felaketle yüzleşti.
Kendini, kemiklerinden oluşmuş, ucu bucağı görünmeyen devasa bir toplu mezar tam ortasında bulmuştu.
Üç bin yıl önce Aztlan-Rha’nın o üç devasa ordusunun, kadınlarının, çocuklarının ve zanaatkârlarının silindiği o büyük kıyımın artıkları buradaydı. Etrafı; güneş görmemiş, sararmış, çatlamış ve ufalanmış insan kemikleriyle kaplıydı. Tam kulağının dibinde, sol yanağının hemen yanında duran bir kafatası vardı. Kafatasının boş göz çukurları, doğrudan onun gözlerinin içine bakıyor; çürümüş çene kemiği, sonsuz bir feryadın ortasında donup kalmış gibi açık duruyordu.
Çıplak göğsünün altında kalan şey toprak değil, birbirine dolanmış omurlar, kırılmış kaburga kemikleri ve zamana direnen paslı zırh parçalarıydı. Sağ elini panikle kenara attığında, parmakları ufalmış bir kol kemiğinin içine batarak kırdı. Nereye dönse, neresini kıpırdatmaya çalışsa bir insana ait kalıntılar çatırdıyordu.
Bu çukur, binlerce metre genişliğinde bir kemik deniziydi. Yüz binlerce ölü; etleri çürürken çıkardığı o son çığlıkları, kini, acıyı ve nefreti üç bin yıl boyunca bu toprağın kemiklerine sindirmişti. Hava burada daha ağır, daha katranlı ve ölümdü.
Milyonlarca ölünün cansız, kireçleşmiş kalıntılarına temasa eden Kayra, bilincinin derinliklerinde tarif edilemez bir dehşet hissetti. İçinde taşıdığı o boşluk, kemik denizinin kasvetiyle sarsıldı. Gırtlağından, acının ve insani dehşetin sınırlarını zorlayan yırtıcı bir feryat koptu.
Gece, Bilinmeyen Topraklar’ın üzerine katran kaplı bir örtü gibi tekrar çökerken; Kayra o uçsuz bucaksız kemik denizinin ortasında, çıplak ve pürüzsüz bedeniyle bir embriyo gibi büzüldü.
Susuzluk ciğerlerini yakıyor, soğuk tenini donduruyor, etrafını saran yüz binlerce ölünün sessiz ama sağır edici fısıltıları rüzgârla birlikte bilincine vuruyordu. Hiçbir geçmişi yoktu. Kim olduğunu bilmiyordu. Yalnızca tenini kesen soğuk, boğazını kavuran zehirli nefes ve onu çemberine alan bu kadim felaket vardı. Yüz binlerce ölünün kucağında, yalnızlığın en zifiri haliyle baş başa kalmıştı.
Bölüm etkileşimi
