Bölümler 7Şu an: Fırtınanın Doğduğu Karlar
Solon İmparatorluğu’nun çorak, kükürt kokan kayalıklarının ve İrem Vadisi’nin puslu ıssızlığının çok daha kuzeyinde; gökyüzünü mızrak gibi delen sivri zirveler, geçit vermez devasa buzul vadileri ve ebedî bir kışın pençesinde kıvranan vahşi bir coğrafya uzanırdı.
Burası Varkas İmparatorluğu’ydu.
Varkas; ne Akkan’ın ak mermerlerinden oyulmuş süslü saraylara sahipti ne de İrem Vadisi gibi çaresizce boyun eğen uysal, silik köylere... Varkas, doğanın insana zerre kadar merhamet göstermediği, yalnızca en güçlülerin ve en acımasızların sağ kalabildiği dondurucu bir çelik ve kan diyarıydı. Bu topraklarda doğan bir bebek için ilk ders yaşamayı öğrenmek değil, öldürmeyi öğrenmekti. İnsanları, fırtınaların ve buzulların bağrında dövülmüş; derileri dağ ayısı ve ak kurt kürkleriyle kaplanmış, kemikleri soğuktan çelikleşmiş devasa savaşçılardı. Varkaslılar için merhamet, zayıfların icat ettiği ölümcül bir kusurdu.
İmparatorluğun kalbi, sarp bir buzul dağının bağrına devasa kazmalar ve büyülü gürzlerle oymuş oldukları kale-şehir idi.
Buzkalenin devasa surları, fani ellerin işlediği sıradan taşlardan değil; yüzyıllardır erimemiş simsiyah granit bloklarından ve dağların derinliklerinden çıkarılan ham kara çelikten örülmüştü. Surların üzerinde, gece gündüz demeden devasa ateşkuleleri yanar; bu kulelerden yükselen yağlı dumanlar, karlı gökyüzüne simsiyah sütunlar hâlinde tırmanırdı. Varkaslılar için ateş bir lüks veya süs değil, yaşamın yegâne teminatıydı. Şehrin sokaklarında rüzgâr bir kurt gibi ulur, demirci ocaklarından yükselen çekiç sesleri dağ kayalıklarında yankılanarak adeta ebedî bir savaş marşı çalardı.
Buzkalenin alt mahalleleri, buzul çatlaklarının içine kurulmuş ahşap ve kemik barınaklardan oluşurdu. Burada yaşayan kabileler, her an savaşa çağrılacakmış gibi silahlarını bileylemekten asla vazgeçmezlerdi. Kadınlar kılıç kuşanır, çocuklar daha sekiz yaşına basmadan buzlu göllerde yalınayak talim yaptırılırdı. Varkas’ta acıya tolerans gösterilmezdi; hastalanan veya sakatlanan neferler dağ tepeleşine bırakılır, doğanın merhametine teslim edilirdi. Böyle bir vahşetin ortasında yetişen bir ordunun karşısında durabilecek çok az çelik vardı.
Buzkale yalnızca tek bir soydan oluşmazdı; beş devasa kabile birliğinin sarsıntılı ittifakıyla ayakta dururdu. Bu kabileler, Varkas’ın vahşi ruhunu şekillendiren kanlı sütunlardı:
Buzul Yaranlar: Ağır zırhlı, devasa çift ağızlı baltalar taşıyan ana piyade sınıfı. Dağ gibi cüsseleriyle hattı yarmakta üstlerine yoktu.
Ak Kurt Süvarileri: Dev dağ kurtlarını binek olarak kullanan, karlı geçitlerde rüzgâr gibi süzülen hırçın avcılar.
Gece Yiyenler: Yüzlerini kurbanlarının kanıyla boyayan, pusularda ve gece baskınlarında usta, gaddar hançer muhafızları.
Gök Gürültüsü Oymakları: Dağ kazıcıları ve kuşatma silahlarının mucitleri; Kara Demir’i işleme konusunda usta demirciler.
Buz Kahinleri (Skald Müridleri): Ayinlerini insan kemikleri ve buz kristalleriyle yapan, bağnaz takipçilerdi.
Bu beş kabile, barış zamanlarında bile birbirlerinin sınırlarını taciz eder, kan davalarını taze tutardı. Ancak kuzeyin borazanı öttüğünde, hepsi tek bir kralın sancağı altında toplanır, güneye doğru durdurulamaz bir çığ gibi akardı.
Buzkalenin merkezinde, doğrudan dağın kalbine oyulmuş, devasa mermer ve mamut kemikleriyle desteklenmiş Kurt Salonu’nda zifiri bir kış akşamı yaşanıyordu. Salonun ortasında yer alan iki devasa şöminede çam kütükleri ve balina yağı gürlemeyle yanıyor; çıkan devasa ısı, salonun dondurucu soğuğunu ancak diz seviyesinde kırmaya yetiyordu. Yüksek tavanlardan sarkan buz sarkıtları, şömine ateşinin kızıl kızıllığında birer kanlı mızrak gibi parıldıyordu.
Salonun baş köşesinde, avladığı devasa buz ayısının kafatası ve kürkleriyle kaplanmış, som kara demirden dökülme tahtta oturan adam, Varkas’ın Muazzam Hükümdarı Kral Temur Tiş(Demir-Diş) idi.
Temur Tiş, geniş omuzları, buz mavisi keskin gözleri ve yüzünü sağ şakağından çenesine kadar yaran derin kılıç iziyle tam bir savaş kralıydı. Yaşı elliyi devirmiş olmasına rağmen, devasa iki ağızlı çift çelik baltasını tek eliyle bir çalı çırpı gibi savurabilecek kadar muazzam bir kuvvete sahipti. Varkas’ın yüzyıllardır birbirini boğazlayan parçalanmış kabilelerini ve vahşi klanlarını kanla, demirle ve acımasızlıkla birleştirmiş; kuzeyin tüm barbar lordlarını tek bir kanlı sancak altında toplamayı başarmıştı.
O, batıdaki Solon İmparatorları gibi ipek kaftanlar giymez, entrikacı mühürdarlarla veya zehir kadehleriyle zaman kaybetmezdi. O, dünyada gücün tek bir kaynağı olduğuna inanırdı: Güçlü olan yaşar, zayıf olan ezilir ve eti kurtlara yem olur.
Temur Tiş, önündeki kurukafadan yapılma içki kadehinden sert bal şarabını tek bir dikişte bitirdi. Ağzından sızan sarımsı şarabı elinin tersiyle sildi ve kadehi masaya sertçe vurdu. Tok ses, devasa salondaki kemik sütunlarda yankılandı.
Gözleri, tahta masanın üzerine yayılmış olan, insan derisine çizilme devasa bir haritadaydı. Haritanın üzerinde, Solon ile Varkas’ı birbirinden ayıran o sarp, karlı kuzey geçitleri ve hemen arkasında parıldayan bir nokta işaretlenmişti: Kör Demir Madeni.
"Solon’un o bunak iti Varel gebermek üzere," dedi Temur Tiş. Sesi, bir buzulun yerinden kopup uçuruma yuvarlanırken çıkardığı o derin, kaba gürültüye benziyordu. "Akkan’daki enikleri ise tahtı paylaşmak için birbirlerinin boğazına sarılmakla meşgul. Biri altın sayar, biri kütüphanede tozlu parşömen koklar, biri de lejyonculuk oynar."
Tahtın sağ tarafında duran, Varkas ordusunun en acımasız, en kanlı komutanı Vargan öne doğru ağır bir adımla çıktı. Üzerindeki katman katman çelik zırh ve ayı kürkü, adımlarıyla birlikte korkutucu bir cıngırtı çıkardı. Yüzü yanık izleriyle doluydu; sağ kulağı yıllar önceki bir Solon kuşatmasında kılıç darbesiyle kopmuştu.
"Fırsat bu fırsattır Kralım!" dedi Vargan, gözlerindeki aç ve vahşi hırsı gizlemeyerek. "Kuzey geçitleri tamamen karla kaplanıp yollar kapanmadan önce harekete geçmeliyiz. Eğer Kör Demir Madeni’ni ele geçirirsek, Solon’un en kaliteli, kılıç yapılan o Kara Demir cevherini ellerinden almış oluruz. O demir ile ordumuzun zırhlarını ve balta başlarını baştan aşağı yenileriz! Solon ordusu bizim karşımızda tahta kılıçlarla dövüşmek zorunda kalır."
"Madeni almak kâğıt üzerinde kolay görünür Vargan," diye söze girdi tahtın sol tarafında duran, gözleri siyah sürmelerle kaplı, boynunda kurt dişlerinden kolyeler taşıyan yaşlı şaman Skald.
Skald, rünlerle bezenmiş kemik asasına dayanarak öne çıktı. Sesi bir yılanın tısltısını andırıyordu: "Ancak o geçitte, dağların bağrında kurulmuş bir engel var. Solon sarayının sürgüne gönderdiği, adını duyduğunda neferlerinizin bile ürperdiği o eski kurt... Boz Kalkan Barlas."
Barlas’ın adı salonda yankılandığında, Kurt Salonu’ndaki neferlerin ve kabile reislerinin fısıltıları aniden kesildi. Şöminedeki odunların çıtırtısı bile belirginleşti. Varkaslılar, Barlas’ı çok iyi tanırdı. Yıllar önce kuzey savaşlarında Varkas lejyonlarını buzul vadilerinde bozguna uğratan, karlı dağlarda yüzlerce Varkas savaşçısının kanını akıtan kişi bizzat Boz Kalkan’dı. Onun adı, Varkaslı anaların çocuklarını korkutmak için fısıldadığı bir kâbus gibiydi.
"Barlas bir sürgün!" diye kükredi Vargan, elini kılıcının kabzasına vurarak. "Saray ona az sayıda muhafız ve kırık dökük bir karargâh verdi. Kurtkayası Karargâhı'nda aç, sefil ve unutulmuş bir hâlde nöbet tutuyorlar. Saray arkasında durmuyor. Ordumla o karargâhı bir gecede çiğner, Barlas’ın kellesini mızrağın ucuna takarım."
"Barlas’ı hafife alma Vargan," dedi Kral Temur Tiş, soğuk ve uyarıcı bir tonla. Bakışlarıyla Vargan’ı olduğu yere çiviledi. "O adam tek başına bir lejyon kadar tehlikelidir. Köşeye sıkışmış, kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış bir kurt; sürüden daha kanlı ve gaddar ısırır. Solon Prensleri sarayda taht kavgası ederken, Barlas o kuzey geçitlerini canı pahasına, son damla kanına kadar koruyacaktır. O geçidi körü körüne tüm orduyla basmak, askerlerimizi dar geçitlerde kıyıma sürmek demektir."
Salonun kenarında duran Ak Kurt Süvarilerinin Lideri Erid öne fırladı. Yüzündeki üç paralel yara izi, öfkesinden seğiriyordu.
"Neden bekliyoruz Temur Tiş?!" diye haykırdı Erid. "Kurtlarım aç. Karlar vadiyi kaplamadan Barlas’ın karargâhına girmeliyiz. Eğer gecikirsek taze lejyonlar kuzeye ulaşır O zaman tek bir karargâhla değil, bütün bir imparatorluk ordusuyla savaşmak zorunda kalırız.
"Aptallık etme Erid!" diye çıkıştı Gece Yiyenler klanının lideri karakuru, gözleri hilekâr kadın savaşçı Hera. "Tüm orduyu o Dar Geçit'e yığarsak Barlas bizi dar boğazda kilitler. Zırhlı devlerimizi o kayalıklara kurban mı edeceksin? Solon’un savunma hatlarını görmeden, madenin nöbet değişim saatlerini öğrenmeden dev bir orduyu yürütmek körlüktür."
"Hera haklı," dedi Kral Temur Tiş. Sesi salondaki gürültüyü kesti. "Tüm orduları hemen harekete geçirmeyeceğiz. Önce Kurtkayası’nın kalkanında bir yarık açacağız. Öncü bir gizli birlik kuzeye sızacak."
Temur Tiş parmağını haritadaki sarp geçitlere bastırdı:
"Hera! Senin Gece Yiyenler klanından en sessiz, en gaddar avcılarını alacaksın. Yanına Ak Kurt Süvarilerinden iz süren beş savaşçı katılacak. Fırtına arkasından ilerleyip Kurtkayası Karargâhı'nın kuzey kayalıklarına sızacaksınız. Barlas'ın nöbetçi hatlarını, madenin muhafız sayısını ve savunmanın en zayıf noktasını haritalandıracaksınız. Asla açık savaşa girmeyeceksiniz; yalnızca bir gölge gibi sızıp savunmayı tartacak ve zayıf anı bekleyeceksiniz."
"Gece Yiyenler gölgelerin hakimidir Kralım," dedi Hera, sinsi bir tebessümle bacak kınındaki kemik saplı hançerini okşayarak. "Barlas karargâhında uyurken nöbetçilerinin boğazını kesip haritasını kanla çizerim. Kurtkayası’nın kalkanını içten çatlatacağız."
Tam o esnada, Kurt Salonu’nun ağır, demir kaplamalı ahşap kapıları gürültüyle dışarıya doğru açıldı. İçeriye dondurucu bir tipi rüzgârı ve kar taneleri doldu. Rüzgârla birlikte içeriye dalan gözetleme neferi, üzerindeki karları silkeleyemeden doğrudan tahtın önüne doğru koştu ve dizlerinin üzerine çöktü.
"Ulu Kralım! Fırtına Kahini!" dedi nefer nefes nefese, göğsü körük gibi inip kalkarken. "Gözetleme kulelerinden ve kuzey karakollarından rapor geldi! Güney ufkunda... İrem Vadisi ve Bilinmeyen Topraklar’ın olduğu o lanetli hattan devasa bir mor ışık yükseldi! Bütün dağlar, dağlardaki buzullar zangır zangır titredi!"
Kral Temur Tiş yavaşça ayağa kalktı. Devasa cüssesi, şömine ateşinin gölgesini salonun duvarlarına devasa bir kâbus gibi düşürdü. Yüzündeki ciddiyet daha da derinleşti. Yaşlı Şaman Skald, elindeki kemikten asasını üç kez toprağa vurdu. Asanın ucundaki tılsımlı taşlar hafifçe mavi-mor bir ışıkla parıldadı.
Sızma emri verilen öncü birlik hazırlanırken, Buzkalenin en derin noktasında, yalnızca kralların ve fırtına kahinlerinin adım atabildiği Kemik Hücre'de gaddar bir sessizlik hâkimdi. Kurt Salonu’nun gürültülü bağrışmaları bu derin mahzene ulaşmıyordu. Yalnızca duvarlardaki donmuş ejderha kemiklerinden sızan damlaların tok sesleri ve yerin altından gelen hırıltılı rüzgâr duyuluyordu.
Kral Temur Tiş, sırtındaki ayı kürkünü bir kenara fırlatmış, elindeki eski tunç kadehi ocağın cılız közlerine doğru tutuyordu. Karşısında ise kehanet asasına yaslanmış duran Şaman Skald vardı. Yaşlı adamın gözlerindeki sürmeler, közün kızıllığında siyah birer uçurum gibi görünüyordu.
"Gözcülere yalan söyledin Skald," dedi Temur Tiş, sesi bir fısıltı kadar kısık ama kılıç kadar keskindi. "O mor ışık gökyüzünün feryadı falan değildi. Yüzündeki o kasvetli korkuyu tanırım. Üç bin yıl önceki o büyük felaketin adını salondaki kabile reislerinin önünde anmaya korktun."
Skald, kurumuş parmaklarıyla boynundaki kurt kemiklerini sıktı. Derin bir iç çekti.
"Ansaydım ne olurdu Temur Tiş?" dedi Şaman, gözlerini krala dikerek. "Savaşçılarına, güneye yalnızca üç fersahlık bir demir madeni için değil, üç bin yıl önce kabilelerimizi karların altına gömen o 'Kadim Alev' ile yüzleşmeye gittiklerini mi söyleseydim? Erid ya da Vargan o alevin adını duysa, baltalarını yere atıp dağlara kaçarlardı."
Temur Tiş adımlarını ocağa doğru attı. Derin kılıç izi yüzünde seyirdi. "Bize atalarımızdan kalan parşömenler o savaşı anlattı Skald. Aztlan-Rha’nın Yüz Kadim Ordusu... Yeryüzünün gördüğü en devasa, en çelikten lejyonlar. Doğudaki o ovada, Bilinmeyen Topraklar’da tek bir gecede yok oldular. Ne bir ceset kaldı geriye, ne bir kalkan... Yalnızca çölleşmiş bir kemik denizi."
"O bir savaş değildi Temur Tiş," diye fısıldadı Skald, sesi titreyerek. "O, fani bir ordunun diğerine üstün gelmesi değildi. Atalarımızın gizli kayıtları ne yazar bilmez misin? Gökyüzü yarıldığında aşağıya bir insan değil, bir Gazap indi. Göğsünden sızan o Alev, Aztlan-Rha’nın lejyonlarını zırhlarıyla birlikte eritti. Toprak kaynadı, taşlar mermere dönüştü. O gün sadece insan kanı dökülmedi; zamanın kendisi o kemik çukurunda kırıldı."
Temur Tiş kadehindeki sert bal şarabından devasa bir yudum aldı. Yüzündeki kaslar sertleşti.
"O varlık üç bin yıl önce bir efsane Skald," dedi Kral, Şaman’ın gözlerinin içine bakarak.
Skald asasını yere vurdu. Asanın ucundaki taş silik bir mavi renkle parıldadı, sonra aniden söndü.
" Temur Tiş," dedi Şaman dehşet dolu bir sesle. "Solon İmparatorluğu’nun sarayındaki o aç enikler taht kavgası ederken, sınırın dumanları arasında bir şey uyandı. O mor ışık göğün yarılmasıydı. O Alev, küllerin ve kemiklerin arasından yeniden bir beden kazandı."
Temur Tiş, iki ağızlı devasa baltasının sapını öyle bir sıktı ki, eldivenindeki demir perçinler gıcırdadı.
"Eğer o varlık gerçekten uyandıysa..." dedi Temur Tiş, sesi odadaki donmuş havaları biçecek kadar soğuklaşarak, "...Solon'un köleleri de, Akkan'ın ak mermerleri de ilk ateşte küleye dönecektir. Barlas o sınırda neyi beklediğini bilmiyor. Sadece Varkas'ın baltalarını beklediğini sanıyor. Ama o kemik denizinden çıkan şey Kurtkayası'na ulaştığında, dünya ne Solon’un olacak ne de Varkas’ın."
Kral Temur Tiş ve Şaman Skald’ın karanlık mahzendeki kehanet konuşmaları sürerken, Buzkalenin gizli kuzey kapısından seçkin öncü birlik tipinin koynuna süzüldü.
En önde Gece Yiyenler klanının lideri Hera, yüzündeki siyah savaş boyaları ve kürk kaplı hafif zırhıyla rüzgâr gibi ilerliyordu. Arkasında kurt iz sürücüler ve sessiz adımlarla yürüyen hançer ustaları vardı. Ne devasa mancınıklar vardı yanlarında ne de gürültülü ordular... Yalnızca çelik, zehirli okluklar ve Kurtkayası Karargâhı'nın zayıf noktalarını haritalandıracak keskin gözler.
Varkas ordusu arkada devasa bir güç olarak pusuda beklerken, bu seçkin öncü birlik Solon’un kuzey geçitlerini içten keşfetmek üzere fırtınalı dağları aşmaya başladı. Varkas’ın gölgeleri Barlas’ın savunma hatlarına yaklaşırken; Akkan’daki Solon veliahtları sarayda birbirinin boğazına sarılıyor, Barlas ise Kurtkayası Karargâhı da bekliyordu.
Bölüm etkileşimi
