24. bölüm · Tahtlar Ve Taçlar
Yeni Bir Ölüme Hazırlanmak
*Ares’in ağzından*
Güneşin o çiğ, hoyrat ışığı şatonun yüksek pencerelerinden sızarken, koridorlar henüz geceyi üzerinden atamamış birer tabut kadar soğuktu. Ayaklarımın altında ezilen mermerin sesi, zihnimdeki tek bir düşünceyle ritim tutuyordu: Mühür. Eranis’in etrafına ördüğü o bayatlamış yıldız tozunu, o aciz korumayı tozla bir edecek nihai formülü artık avuçlarımda tutmalıydım. Lenis bu işi fazla uzatmıştı. Sadakat büyüsünün ağırlığı altında ezilirken bile dikkati dağılıyordu; bir fani gibi duygularına yenik düşmesi, düğün mazeretiyle vaktimi çalması kabul edilemezdi. Benim dünyamda bir iş ya biterdi ya da o işi bitiremeyen, o işin kendisiyle birlikte yok olurdu.
Tam koridorun sonundaki çıkışa yönelecekken, asma bahçelere açılan kapının eşiğinde bir parıltı gördüm. Helinia. Üzerinde, dün geceki o ağır kederden eser kalmamış, huzurlu bir dinginliğin izleri vardı. Bakışları uzaklara, gölgelerin bittiği yere kilitlenmişti. Bu ifadeyi tanıyordum; bu, bir varlığın başka bir varlığa ihtiyaç duymaya başladığı o zayıf andı. "Nereye?" dedim. Sesim, sabahın sessizliğini bir kılıç kesiği gibi yardı. Yavaşça döndü. Yüzünde, daha önce görmediğim o sinir bozucu derecede berrak tebessümle bana baktı. "Bahçelere, abi. Lord Senos ile buluşacağım." Kaşlarımı çattım.
"Senos," diye tekrarladım. İsim, ağzımda yabancı ve ekşi bir koku bıraktı. O düğün kalabalığındaki sarışın silüet zihnimde canlandı. Bir yabancının, benim kanımdan olana bu denli yaklaşabilmesi için ya çok cesur ya da çok aptal olması gerekirdi. "Gitmeme izin vermiyor musun?" diye sordu, sesindeki o meydan okuyan ama yine de onay bekleyen tonla. Gözlerimi, asma bahçelerin ufkuna diktim. "Başının çaresine bakabileceğini biliyorum, Helinia. Git," dedim soğuk bir netlikle. Ona doğru bir adım yaklaştım, gölgem beyaz elbisesinin üzerine bir leke gibi düştü. "Ama sakın bağlanayım deme. İkinci bir Eranis vakası istemiyorum. Zayıflık, bir kez kapıdan girdiğinde tüm kaleyi içerden çürütür."
Cevap vermesini beklemeden arkamı döndüm. Lenis’in yanına gitme fikri, Helinia’nın o huzurlu ifadesiyle birlikte yerini başka bir dürtüye bırakmıştı. Şüphe.
Bir Savaş Lordu için şüphe, en az Eranis’in kalkanı kadar tehlikeli bir engeldi. Rotamı değiştirdim. Lenis’in şatosu yerine, ana kraliçenin o kadim bilgi mahzenine, soylu sicillerinin ve kan bağlarının tutulduğu büyük kütüphaneye yöneldim. Burası, asırlık varlıkların kökenlerinin saklandığı, sadece en saf kanların girebildiği bir mezarlıktı. Kütüphanenin o ağır, küf ve eski deri kokan havası beni karşıladı. Etrafta ne bir hizmetkar ne de bir muhafız vardı; sadece dökülen kanların mürekkeple kağıda işlendiği o devasa sessizlik. Adımlarım, tozlu rafların arasında yankılanırken, ellerim kadim deri ciltlerin üzerinde birer pençe gibi gezindi. Senos... Hangi soy ağacının çürük dalıydı bu? Hangi hanedanın artığıydı? Tam o en gizli bölmeye ulaşıp "Soylular ve Kan Mirasları" cildine uzanmıştım ki, rafların derinliklerinden gelen bir hışırtı duraksamama neden oldu.
Başımı kaldırdım.
Koku tanıdıktı.
Çürümüş bir yıldızın soğukluğu gibi...
Rafın arkasındaki gölge kımıldadı. Karşımda gördüğüm şey, dün geceki o yıkık dökük enkaz değildi. Gözlerinde, anlam veremediğim bir parlaklık, parmaklarında ise daha önce hissetmediğim bir titreşim vardı. Bir şeyler araştırıyordu. Gizli kapaklı, sessizce...
“Senin burada, bu erken saatte ne işin var, Yıldızların Lordu?" dedim, sesime o öldürücü alaycılığı katarak masaya doğru bir adım attım.
"Yoksa kaybolan onurunu tozlu sayfaların arasında mı arıyorsun?"
Eranis, elindeki parşömeni sertçe kapattı. Bakışları, ilk kez kılıcıma çarpan bir zırh kadar sertti. "Herkes bir şeyler arıyor, Ares. Kimisi geçmişini, kimisi ise elinden kaçırmak üzere olduğu geleceğini."
Aramızdaki hava, bir savaş alanındaki o elektrikli sessizliğe büründü. Onun bu yeni, dikbaşlı hali hoşuma gitmedi. Bir avın, avcıya bu kadar yaklaşması ya bir delilik alametiydi ya da arkasında büyük bir güç saklıyordu. Elimi kılıcımın kabzasına attım, gözlerimle onun en küçük titremesini yakalamaya çalıştım."Gelecek, onu elinde tutanındır," dedim, ona doğru tehlikeli bir sakinlikle süzülerek. "Ve senin elinde hiçbir şey kalmadığını dün gece hepimiz gördük."
Eranis geri adım atmadı, yalnızca gülümsedi.
*Eranis’in ağzından*
“Ares.”
Onun adını söylemek bile boğazımda diken gibiydi.
“Sen cevapla.”
Bir adım attım. Ayakkabımın mermer zemine çarpışının kısık ama tok sesi yankılandı.
“Ne arıyorsun burada, Savaşın Lordu?”
Ares’in gülümsemesi büyüdü.
“Ben hesap vermem, Yıldızların Lordu.”
Kısa.
Keskin.
Kibirli.
Şımarık.
Bir an gözlerim kılıcına kaydı.
Sonra küpelerine.
Kulaklarında taşıdığı o savaş nişanları…
Her biri döktüğü kanın hatırası.
Her biri bir zaferin simgesi.
“Küpelerine fazla güveniyorsun,” dedim, sesim alçak ama tehlikeli.
Bu kez kahkaha attı.
Gerçekten güldü.
Sanki ben koca bir şakaymışım gibi.
“Ben senin aksine maddelere güvenmem,” dedi.
Bir adım daha yaklaştı.
“Ben kendime güveniyorum.”
Küpeleriyle oynar gibi başını hafifçe eğdi.
“Zira küpelerim yalnızca benim gücümün sembolü.”
Güç.
Bu kelimeyi ağzında bir taç gibi taşıyordu.
Oysa güç…
Bazen yalnızca gürültüdür.
Bazen yalnızca korkunun maskesidir.
Benim gücüm sessizdi.
Benim gücüm gökyüzüydü.
Gökyüzü yalnız benimdi. Doğduğumdan beri benimdi.
Ares’in bakışları parşömene kaydı.
Şüphe.
Merak.
Ve evet…
Korku.
Ares merak ettiği şeylerden korkardı.
“Ne yapıyorsun?” dedi. Bu kez alay değildi sesindeki. Gerçekten bilmek istiyordu sanki.
“Yıldızlardan kaçıp kitaplara mı sığındın?”
Yıldızlar.
O kelime göğsümde bir ağırlık yaptı.
Kaçmak mı?
Ben yıldızlardan kaçamazdım.
Ben yıldızların kendisiydim.
Yıldızlardan kaçarsam kendimden kaçmış olurdum.
Kendimden kaçarsam kim olurdum ben?
“Yıldızlardan kaçmadım,” dedim.
Sesim yavaşça sertleşti.
“Onlara dönmeye çalışıyorum.”
Ares’in yüzündeki gülümseme bir an duraksadı.
Sonra tekrar geldi.
“Ne romantik.”
Başını iki yana salladı.
“Dün gece yıldızların lordu ağlıyordu.”
Bir adım attı.
“Bugün yıldızların lordu diriliyor.”
Dün gece.
Lavabo.
Gözyaşlarım.
Helinia’nın başka bir adamın kolunda gülüşü.
Thessera’nın bakışları.
Ares’in, yüzünü dağıtmak istememe sebep olan kibirli gülümsemesi
Hepsi içimde bir hançer gibi döndü.
Ama bu kez…
Hançeri tutan bendim.
“Dün gece,” dedim.
Sesim sakindi.
Bu beni bile şaşırttı.
“Benim için bir cenazeydi.”
Ares sustu.
İlk kez.
“Bir şey öldü içimde,” diye devam ettim.
“Belki gururum.”
“Belki korkum.”
“Belki de yıllardır taşıdığım o aptal umut.”
Parmaklarım yumruk oldu.
“Ve cenazelerden sonra…”
Gözlerimi ona diktim.
“…yeniden doğum gelir.”
Ares’in gülümsemesi küçüldü.
Oyun bozuluyordu.
Bunu hissediyordum.
“Yeniden doğum mu?” dedi.
“Sen mi?”
Yaklaştı.
Kütüphanenin havası ağırlaştı.
“Senin yeniden doğum dediğin şey…”
Sesini alçalttı.
“Bir lordun son çırpınışıdır.”
Kılıcının kabzasına dokundu.
Ben dokunmadım.
Benim kılıcım gökyüzündeydi.
Ama gökyüzü susuyordu.
Yine de…
İçimde bir şey kıpırdadı.
Yıldızlar tamamen susmaz.
Onlar sadece…
Doğru anı bekler.
“Ares.”
Adını tekrar söyledim.
Bu bir meydan okumaydı.
“Sen kendine güveniyorsun.”
“Evet,” dedi, tereddüt etmeden.
“Ben bir zamanlar yıldızlara güveniyordum,” dedim.
Bu cümle havayı kesti.
Ares’in gözleri daraldı.
“Ve şimdi?” diye sordu.
Şimdi.
Ben neye güveniyordum?
Kendime mi?
Hayır.
Kendime güvensem Kira’yı kurtarırdım.
Helinia için savaşırdım.
Kaçmazdım.
Ama güven…
Bazen kaybedince öğrenilir.
Derin bir nefes aldım.
“Şimdi,” dedim.
Sesim fısıltıya yakındı.
Ama o fısıltı bir yıldız kayması kadar keskin.
“Ben hiçbir şeye güvenmiyorum.”
Ares bir an durdu.
Bu cevap tehlikeliydi.
Güvenen adam tahmin edilebilir.
Ama hiçbir şeye güvenmeyen adam…
Parşömeni kaldırdım.
Üzerindeki semboller gözlerimin önünde ağırlaştı.
“Bir işaret arıyorum,” dedim.
“Bir yön.”
Ares’in gözleri sembollere kaydı.
Sonra tekrar bana.
“Yönünü kaybettin,” dedi.
“Ve kaybolanlar ölür.” Sesi net, tok, öfkeli.
Gülümsedim.
Bu kez acı değil.
Soğuk.
“Belki de,” dedim.
“Kaybolanlar sonunda gerçekten bulur.”
Ares’in bakışları karardı.
“Yeniden doğacaksın öyle mi…?” Dedi. Sonra arkasını döndü. Adımlarını kapıya doğru çevirdi. Ancak dışarıya çıkmadan önce ekledi:
“O halde bir kez daha öldürülmeye hazır olsan iyi edersin.”
