10. bölüm · Tahtlar Ve Taçlar

Güneşe Sürülmüş Ruhlar

Eda Genç

*Eranis’in ağzından*
Güneş tutulmasının üzerinden az vakit geçmişti, yeni yeni toparlanmaya başlamıştım. Ancak ana kraliçenin şatosundan ayrılırken bu hiç de kolay değildi.
Zihnimde yankılanıp duruyordu: Lord Eranis ve Leydi Kira’nın, yasa dışı büyü kullandıkları gerekçesiyle üç aylığına Dünya’ya sürgüne gönderilmesine karar verilmiştir.
Dünya… Ya da halk arasındaki adıyla “İnsan yeri” atalarımız bir zamanlar orada yaşarlardı. Ancak insanlar gelmiş geçmiş en korkunç canlılar olduklarından vampirlerin dünyada var olmasına izin vermemişlerdi. Dünyada yaşadığımız süre boyunca çeşitli adaptasyonlar geçirerek yavaş yavaş insana benzemeye başladığımızı fark eden atalarımız, insanların bulamayacağı bir gezegen bulup orada yaşamaya karar vermişti. Çünkü terlemek, yorulmak, uyku ihityacı, üşüme, açlık gibi çeşitli şeyler bizi yavaş yavaş insana dönüştürüyordu. Bu özelliklerimizi hala kaybedemesek de aciz insan ırkı bizi hala asırlar öncesindeki atalarımız gibi tasvir eder, hatta sadece bir efsaneden ibaret olduğumuza inanır. Atalarımız zamanında gezegenimizi keşfettiklerinde, bu gezegende yaşayan elfler, cüceler, periler ve hatta devlerden buraya yerleşmek için izin istemiş ve sadece ufak bir kara parçası alabilmişlerdi. Zamanla buraya sığmamaya başlayıp daha fazla kara parçası istediklerinde diğer ırklar buna karşı çıkmış, devamında vampir ırkı çeşitli savaşlar ile ülkemizin sınırlarını şu anki haline ulaştırmıştır. Bu onurlu tarihi süreç sonrasında gezegenimizin en büyük sınırlarına sahip ülkesi olan vampir imparatorluğu şu anki gücüne ulaşmıştır. Ancak kraliçemiz bizden bu ülkeyi terk etmemizi ve atalarımızın bir zamanlar yaptığı gibi dünyada yaşamamızı istiyor.
Dünya… İnsanlar… tamamen yabancı olduğum bir yer. Dünya neredeyse her an güneş alan bir yer. Güneş biz vampirler için bir lanet. Her ne kadar beni koruyan yıldızlardan biri olsa da, bizim gezegenimize hiç güneş ışığı vurmaz. Atalarımızın yaşamak için bu gezegeni seçmekteki sebepleri bu olsa gerek. Ancak Dünya’ya gidersem Güneş’ten nasıl korunurum? Tam yüz otuz yaşındayım. Ancak insan avlamak, dişlerimi tenine geçirmek gibi ilkel yolları hiç kullanmadım. Yalnızca kadehten kan içmeye alışmışken orda nasıl karşılarım ihtiyacımı? İnsanlar yemeklerine sarımsak katıyor, ya yanlışlıkla yaklaşırsam ne olacak? Param yok, kazanmayı da bilmem. Nasıl orada karnımı doyuracağım? Doğduğumdan beri bu şatodayım, Dünya’da başımı sokacak bir evim bile olmayacak. Kimliğim yokken, oraya ait değilken insanların arasında nasıl barınırım? Biri vampir olduğumu anlayacak olursa beni şatosundan izleyen kraliçe beni anında yok eder. Hiç yarasa formuna bürünmedim. Nasıl yapılacağını bile bilmiyorum. Çocukken öğretmişlerdi ama hatırlamıyorum.
Üç ay göz açıp kapayıncaya dek geçer. Ancak hayatta kalabilirsem elbette.
Peki ya bir şekilde hayatta kalırsam ve geri gelirsem? Her şey aynı olmayacak elbette. Ares gittiğim gün hemen işler karıştırmaya başlar. Adaylığım ve kılıcım elimden alınacak elbette ki. Ben adaylıktan çekilince başka bir aday belirlenecek. O da pekala Ares olabilir. Oylamayı kazanacağını sanmam, ama eğer ki kazanırsa döndüğümde karşılaşacağım manzarayı hayal edemiyorum. Döndüğümde hem sıradanlar hem de soylular arasındaki itibarım yerle bir olacak. Üç ay Helinia’dan uzak kalmak yeterince kötü değilmiş gibi ya döndüğümde beni unutmuş hayatına yeni birini almış şekilde bulursam onu? Ya da diyelim ki beni unutmadı, döndüğümde tüm itibarım yerle bir olmuşken o beni sevse bile ailesi beni kabul eder mi? Onlar kabul etmeden evlenmem yasal bile değil. Hele ki Ares asla kabul etmeyecektir. Peki ya ben dönene dek biri çoktan tahta geçmiş olursa ne olacak? Peki ya o biri Ares olursa ne olacak?

*Kira’nın ağzından*
Yanağımın içini ısırıyorum, başımı geri atıp elimle yüzümü kapatıyorum. Derin bir nefes alıyorum. Önümdeki kağıdı buruşturup atıyorum. Attığım belki de ellinci kağıt. Resmi belge nasıl yazılır hiçbir fikrim yok. Ancak cezama öylece boyun eğemem, itiraz dilekçesi yazmalıyım.

“Kraliçemize sunulur: Lord Eranis ve Leydi Kira, yasa dışı büyüyü kullandığı esnada Lord Eranis’in iradesi güneş tutulması sebebiyle yerinde değildi. Bu sebeple, onun yargılanması adil olmayacaktır. Kararın iptal edilip, cezalarının bu durum göz önünde bulundurularak hafifletilmesini önemle arz ederim.

Saygılarımla
Leydi Kira”

Kağıdı elime alıyorum. Birkaç kez okuyup kusursuz olduğundan emin olmaya çalışıyorum. Bir şey eksik gibi duruyor fakat ne? Doğru, imza atmalıyım. İsmimin altına imzamı da bırakıp biraz daha bakıyorum. Mürekkebin kurumasını sabırsızlıkla bekliyorum, sonrasında katlayıp zarfa koyuyorum. Sessizce dilekçenin bir işe yaraması için dua ediyorum. Belki bizi -veya yalnızca onu- kurtaracak olan şey elimdeki kağıt parçasıdır.

*Ares’in ağzından*
Manzaraya bakan pencerenin önündeki rahat koltukta arkama yaslanmış, bir kadeh insan kanı eşliğinde bundan sonra olabilecekleri düşünüyorum.
Çocukluğumdan beri en büyük hayalim: Keşke Eranis hiç var olmasaydı.
Belki de gerçekleşmek üzereydi. Üç ayı Eranis olmadan geçirmek… Bu süreçte adaylığı iptal edilecek, yeni bir aday belirlenecek. Ben olmamam için herhangi bir sebep göremiyorum. Başka kim olabilir ki? Soylu vampirler arasında belki de bilek gücü en kuvvetli olandım. Oylama işi biraz riskliydi, kabul. Halk arasında pek sevilen biri değilim. Çünkü halka yalakalık yapıp hayal satmak bana göre değil. Herkesin sağlam bir duruşu, bir omurgası olmalı. Sıradan halk umrumda bile değil. Ben tahta geçmeyi, gücümü kanıtlamayı ve emeklerimin karşılığını almayı umursuyorum. Öyleyse neden rol yapayım ki?
Küçük yaşlardan beri içinde bulunduğum dünyanın son derece farkındaydım. Tahta geçmem gerektiğini, bu yolda fedakarlık yapmam gerektiğini tek haneli yaşlarda bile biliyordum. İyi dövüşen lordlarla ilgili kitaplar okuyarak büyümüş, cesur savaşçıların hikayelerine hayranlık beslemiştim. Ancak ben, gelmiş geçmiş en iyi savaşçı olmayı kafama koymuştum çoktan. Kılıcı nasıl tutacağımı öğrenmek için öyle hevesliydim ki, tam bin yüz küsür yaşında olan efsanevi bir dövüşçü bana ders vermeyi kendisi istemişti ve ücret kabul etmemişti. Beni anlayan belki de tek kişiydi. O zamanları hatırlıyorum. Benimle tanışmaya geldiği ilk günü…

Henüz yirmili yaşlarda minik bir çocuktum. Okula başlamama henüz yaklaşık on sene vardı. Eranis ve Helinia bahçenin bir başka köşesinde yüksek sesle gülmelerine sebep olan aptalca bir oyun oynuyorlardı. Eranis’in ailesi ve benim ailem arkadaştı. Şatolarımız da yakın olunca Eranis ile neredeyse her gün beraberdik ve evet, her şey sarpa sarmadan önce iyi anlaşan dostlardık. Kızlar bizden daha çabuk büyü güçlerine kavuştukları için Helinia benden ve Eranis’ten dört yaş küçük olmasına rağmen büyü yapabiliyordu. Eşyaları havaya kaldırmak, gökyüzünde asılı kalmak gibi şeylerle Eranis’i eğlendiriyordu ama beni değil. Büyü yapmak ancak ben yaparsam beni eğlendirebilirdi. Bu yüzden ben de kendimi eğlendirecek başka bir şey bulmak için işime yarayacak büyüklükte bir dal parçası arıyordum. Bu sırada “bakıcımın” bana seslenmesi üzerine şatonun içine girmiştim. Karşımda uzunca boylu sakallı bir adam duruyor, benimle göz teması kurabileceğim boya gelmek için eğiliyordu.
“Merhaba küçük bey. Duydum ki büyük bir savaşçı olmak istiyormuşsun, hm?”
Kaşlarımı çatmış: “Kimsin?” Diye sormuştum.
“Sana nasıl güçlü kuvvetli bir erkek olunur onu öğretecek adamım. İstemezsen giderim tabii…”
“Ben zaten güçlü kuvvetli bir erkeğim!” Cevabına hafifçe gülüp: “Sevdim seni çocuk… Ne o elindeki?”
“Görmüyor musun? Dal işte. Kılıç gibi kullanıyorum… Bir gün gerçek bir kılıcım da olacak.”
Bu lafımın üzerine daha büyük bir kahkaha atmış, “Komik olan ne?!” Cevabımın ardından: “Küçük beye hediyesini getirin.” Demiş, ardından küçük bir kutuda kırmızı kumaşın arasına koyulmuş, babamınki kadar büyük olmayan ama gerçek olduğunu her halinden anlayabildiğim bir kılıç çıkmıştı. Heycanla elime almış, ağırlığını tartmıştım.
Adam şaşkınlıkla gülümsemiş: “Demek nasıl tutulacağını bile biliyorsun… Gel sana daha fazlasını öğreteyim, var mısın ortak?” Demişti.
“Bana adını bile söylemedim. Ortak falan olmam ben seninle!” Demiştim küçücük halimle. O ise yine gülmüş, eğilmiş ve saçlarımı dağıtmıştı.
“Adım Valyon, bin küsür yaşındayım. Bir zamanlar dövüşcüydüm ama artık yaşım gereği emekli oldum diyelim. Artık sadece ders veriyorum. Epey pahalıya mal olur derslerime girmek. Ama sende ışık var çocuk, senden ücret istemiyorum. Ee ne dersin küçük bey, gözün tuttu mu beni?”
Ve o günden beri Valyon Hocam, beni eğitmişti. En büyük rol modelim oydu. Onun dersleri eşliğinde çok emek vermiş ve çabalamıştım. Ancak Eranis doğuştan getirdiği o mucize ile beni ve emeklerimi ikinci plana düşürmeyi başarmıştı. Belki üç aylığına Eranis’in ortadan kaybolması demek, sonunda kaderin sahneyi bana bıraktığı anlamına gelir.