23. bölüm · Tahtlar Ve Taçlar

Küller Ve Yıldızlar

Eda Genç

*Lenis’in ağzından*

Başım çatlıyor.
Bedenimin yorgunluktan eridiğini hissediyorum.
Yaklaşık bir haftadır ne düzgün uyudum ne beslendim ne de dinlenebildim.
Zaten yeterince yorgun, meşgul ve uykusuz olduğum; çok fazla çalıştığım ve kafamın karışık olduğu bir dönemde aniden düğün yükü ile karşılaşınca bedenimin enkaza dönmemesi olanaksız hale gelmişti.
İki günüm vardı.
Yalnızca iki.
Tüm düğün hazırlıklarını yapıp bitirdim. Olmayacak sandım. Bayılacağımı sandım. Ama hayattayım.
Hep hayal ettiğim o büyülü düğüne pek benzetemedim tabii…
Zaten bir düğünün büyülü olabilmesi için damat ve gelinin aklındaki tek şey birbirleri olmalıdır ve bu bir soylu çift için pek de mümkün değildir.
Damatlığımı çıkarmak için bile fazla yorgunum. Bu noktada büyüleri iyi bilen bir Lord oluşuma şükürler olsun ki üstümü eforsuz bir şekilde tek büyüyle değiştiriyorum. Basit büyüler en çok unutulan ve en az kullanılanlardır ama işlevlidirler, hayatı kolaylaştırırlar. Onları severim. Gözlerim kapalı yatağımda uzanıyorum.
Kendi düğünümden dönmüşüm gibi değil de yapılması gereken bir işi yapıp bitirmişim gibi geliyor.
Düğünü bu kadar aceleye getirdikleri için sevgili kayınpederime içten bir küfür çıkıyor dudaklarımın arasından.
Sessiz, bıkkın bir tane.
Benim düğünüm değil de Ares’in güç gösterisi gibiydi…

Egoist Herif.
İlgi odağı olmakla kafayı bozmuş.
Eranis’e takıntılı.
Kendine aşık.

İşin komik olanıysa, kimse onu düşündüğü kadar umursamıyor. O kadar önemli bir adam değil o.
En azından henüz.
Henüz

Kapalı gözlerimi artık eşim olan kadın göğsüme tereddütle uzandığında zorlukla aralıyorum.

Dudaklarım kıvrılıyor, ellerim yumuşacık saçlarına gidiyor. Onu bu sıralar… İhmal ettiğimi farkındayım. Ama düzelteceğim. Deneyeceğim.

“Lenis?” Diyor.
Efendim demek bile zor geliyor. Bedenim biraz uyku için adeta yalvarıyor. Algılarım kapalı gibi. “Hm?” Diyorum.
“Mutlu musun?”
Kafama dank ediyor.
Mutlu muyum?
Cevap vermek için fazla düşünürsem, mutlu olmadığımı kabul edecek kadar her hareketimi kafasına takacak biri olduğunu biliyorum. Bu yüzden onu fazla bekletmeden yanıtlıyorum.
“Yorgunum.”
İç çekiyor.
“Bu sıralar hep öylesin.” Diyor.
“Söz veriyorum…” diyorum.
“Yakında ben…” ama cümlenin devamını bile getiremiyorum. Yakında ne?

Eski Lenis olacağım?
Sana zaman ayıracağım?
İşleri yoluna koyacağım?

“Şimdi… uyusak olur mu..? Ben…” diyorum. Devamı gelmiyor.
Sesimden anlıyor.
“Çok yorgunsun.” Diyor. Başımı sallamaya çalışıyorum ama onu bile pek beceremiyorum. Sanki ölü gibiyim. Ya da uykumda hareket ediyor gibi.
“Uyu Lenis… Uyu o halde. Uyanınca da Ares’e gidersin zaten. Döndüğünde yine yorgun olursun ve yine uyursun. İyi geceler.” Ve kollarımdan kayıp kalkıyor.
Bu kez, yorgunluğa bile karşı koyabileceğim kadar ağır sözleri işitmemle birlikte gözlerimi aralıyorum.
“Bak ben… seni anlıyorum tamam mı? Ve söz veriyorum yarın… halledeceğim.”
Söylediğim ne kadar doğru bilmiyorum. Ama bu kez neredeyse yalvarır bir tonla.
“Ama şimdi… uyuyamaz mıyız? Lütfen… bir gececik… uyusam…”
“Uyu, Lenis.” Diyor. Bu kez daha sert.
Sevdiğim kadının benden bıktığını iliklerime kadar hissetmek.
Tam da düğün gecesine uygun bir his, öyle değil mi?
Yatakta doğruluyorum. Zar zor, ama doğruluyorum.
“Lina bak… son iki gündür toplam sadece yedi saat uyudum. Bu nasıl hissettirir tahmin ediyorsun değil mi? Ve ondan önceki son birkaç günde zaten… pek iyi uyuyamıyordum.”
“Çünkü Ares denen o herif.” Diyor. Her kelimeyi neredeyse tükürerek söylüyor. Yüzünde nefret var, bıkkınlık ve en çok da tereddüt, hayal kırıklığı ve hüzün.
“Seni aldı ve bana geri vermiyor. Söylesene ben artık kiminle… kiminle evlendim ben?” Diye haykırıyor.
“Düzenin, saygının ve bilginin adamı Lord Lenis.”
Diyor. Arkasını dönüyor. “Bana daha çok Ares’in tasmaladığı bir çeşit köle gibi geliyor.” Diye mırıldanıyor.
Yataktan kalkıyorum, odamızın balkonuna peşinden gidiyorum.
“Lina sen…?” Diyorum.
“Gidip uyu.” Diyor.
“Beni artık…?”
“Gidip uyu.”
“Sevmediğini söyleme.” Sesim yalvarır bir tonda.
Derin bir nefes veriyor.
“Eğer hala tanıyabilseydim seni… O zaman sevip sevmediğime karar verebilirdim.”
Bu kez, vücudumda yorgunluktan daha beter bir şey yankılanıyor: Korku.
Hayatım boyunca, beni anlayıp seven ve destek olan tek bir kişi vardı. Ve ben bu gidişle onu kaybedeceğim.
Vücudumda dalgalanan panikle benim bile beklemediğim bir kararlılıkla söylüyorum:
“Ben 16. Ata Lord Lenis. İnceliğin, düzenin, bilginin Lordu. Ve bir de romantizmin. Ancak çoğu bilmez. Çünkü o tarafımı yalnız tek bir kadına göstermeye yeminliyim.”
Sözler dudaklarımdan bir çeşit ego haykırışı gibi değil de, eski bir hatırayı hafızamda tazelemeye çalışıyor gibiydim.
Yaklaşıyorum, belinden sarılıyorum.
“Baksana… Bu gece senden tek arzum, benim yorgunluğumu son kez tolere edip düğün gecemde beni uyumaya yalnız göndermemen. Yarın ise… Yarın ise ben,” diyorum.
“Ben ki Lord Lenis, Lord Lenis olduğunu hatırlayacağım.
Ben hatırlarsam sen de hatırlarsın.
Ben hatırlarsam, herkes hatırlar.”

Belinin üzerindeki elimi tutuyor.
İnce parmakları elimin üzerini okşuyor. Boynuna sokulmuş başımın üstünde başını yaslıyor.

Hiçbir şey söylemiyor ama ben anlıyorum.
Zaten bu yüzden beni eşi olarak seçmiş olsa gerek.

*Eranis’in ağzından*

Şatonun soğuk, dilsiz mermerlerine basan ayaklarım beni balkonun ucuna, uçurumun kıyısına kadar sürükledi. Düğün salonundaki o aşağılayıcı kahkahalar, Ares’in kemiklerimi ezen tokalaşması ve Helinia’nın... Helinia’nın o mavi gözlü yabancının kollarında süzülüşü... Hepsi zihnimin duvarlarına çarpan kırık cam parçaları gibiydi. Her nefesim canımı yakıyordu. Terk edilmiştim. Güçlerimden, sevdiğim kadından ve en önemlisi, kendimden soyutlanmıştım.
Gözlerimi yukarıya, sonsuz siyahlığın içinde asılı duran o buzdan kandillere diktim. Dolunay, sanki bir celladın sahte gülümsemesi gibi üzerime süzülüyordu.
“Kira..." diye fısıldadım, isminin tınısı bile dudaklarımı kanatıyordu. Eğer burada olsaydı, o her zamanki soğuk ama yol gösteren sesiyle beni sarsar, bu acizliğimden beni çekip çıkarırdı. Ama o yoktu. Onu o karanlığa ben bırakmıştım.
Helinia’nın gözlerindeki o parıltıyı söndüren de bendim. Ben, Lord Eranis; korkusunun esiri olmuş, tacı elinden alınmış bir gölgeydim. Daha fazla dayanamadım. Dizlerimin bağı çözüldü, balkonun korkuluklarına tutunarak kendimi boşluğa bıraktım. Ruhumdaki o derin sızıyı dindirecek tek bir şey kalmıştı. En son henüz küçük bir çocukken, hayatı bir oyun bahçesi sandığım o masum yıllarda yaptığım şeyi yaptım. Gözlerimi kapadım, donra geri açtım. Başımı yukarı kaldırdım. Parmak uçlarımın arasından süzülen rüzgarın soğukluğunu hissettim. “Bir işaret..." Sesim önce titredi, sonra içimdeki o son onur kırıntısıyla gürleşti. "Bir yol gösterici… Yıldızların Lordu size yalvarıyor, göklerin kadim sahipleri!”
Gözlerimi sıkıca kapattım. Göğsümün ortasında o eski, tanıdık sıcaklığın uyanmasını bekledim. Yıldız tozunun damarlarımda aktığını, o muazzam korumanın bir zırh gibi bedenimi sardığını hissetmek için her şeyimi verirdim. Saniyeler geçti. Bir dakika... Belki de koca bir ömür. Hiçbir şey olmadı.
Sessizlik...
Sadece gecenin o sağır edici, alaycı sessizliği.
Gözlerimi açtığımda hayat hala aynı karanlıktaydı.
Bir an duraksadım, içimdeki o umut ışığı bir mum alevi gibi titreyip söndü. Yoksa artık yıldızlar bile mi benden iğreniyordu? Kendi kanından olanı, kendi evladını bu kokuşmuş yeryüzünde bir başına mı bırakmışlardı? Beni kovmuşlar mıydı? Yoksa ben, her şeyi mahvettiğim gibi, onlara ulaşacak o saf frekansı da mı kirletmiştim? Ya da... Belki de yıldızlar bile benim bu yıkımımdan, bu sefilliğimden ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Belki de onlar bile benim için bir mucize yaratacak kadar güçlü değillerdi artık."Yalvarırım," diye hıçkırdım, alnımı soğuk taşa yaslayarak. "Beni böyle bırakmayın. Bu karanlığın beni yutmasına izin vermeyin."
Çaresiz olmaktan yorulmuştum. Aşağılanmaktan, bir basamak olarak görülmekten, Ares’in gölgesinde ezilmekten nefret ediyordum.
Yeniden doğmak istiyordum ama küllerim bile o kadar soğuktu ki, bir kıvılcım çakmıyordu. Tam o anda, gökyüzünün en karanlık noktasında, sıradan bir gözün asla fark edemeyeceği kadar küçük, mor bir parıltı titredi. Bir saniyelik bir an. Bir göz kırpması kadar kısa. Ama oradaydı. Gözlerim irileşti, nefesim boğazımda düğümlendi. Yıldızlar susmamıştı. Sadece fırtına öncesi o büyük sessizliğe bürünmüşlerdi.
"Hala buradasınız," diye mırıldandım, bu sefer sesimde korku değil, yakıcı bir intikam ateşi vardı. "Hala benimlesiniz."
Doğruldum. Omuzlarımdaki o görünmez ağırlık bir anlığına hafifledi.
Ares’in küpeleri varsa, benim de hala sönmemiş bir gökyüzüm vardı.