41. bölüm · Tahtlar Ve Taçlar

Aşk İçin Ölmeli

Eda Genç

*Thessera’nın ağzından*
Gecenin sessizliği Senos’un çalışma odasını bir cam fanus gibi kuşatıyordu. Pencerelerden içeri sızan ay ışığı, abimin yüzünün yarısını gölgelere hapsederken, geri kalan yarısında o her zamanki, rahatsız edici derecede kontrollü ifadesi duruyordu. Masanın üzerinde yanan mumun alevi, aramızdaki gerginliğin ritmiyle titriyordu."O adamı, Eranis'i seviyor musun?"Senos’un sesi, odadaki toz zerrelerini bile ürkütecek kadar sakin ve keskin çıktı. Olduğum yerde donup kaldım. Gözlerimi ona diktim; parmaklarım kucağımda sıktığım ipek elbisemin kıvrımlarını acımasızca eziyordu.Duraksadım. Cevabı ikimiz de biliyorduk.
Senos, dudaklarının kenarında o meşhur, insanın içine soğuk bir bıçak gibi saplanan gülümsemesiyle öne doğru eğildi."Hâlâ onu mu özlüyorsun?" diye sordu, sesi bu kez daha alçak, neredeyse bir fısıltı gibi. "Bu kadar zaman sonra bile?" Cevap vermedim. Vermeyi reddettim.
Senos, bir yırtıcının sabrıyla doğruldu."Bitti kardeşim," dedi, sesi bu kez bir hüküm gibi yankılandı. "O ilişki, o anılar... hepsi bitti. Önündekine odaklan. Eranis bir araç, bir oyun taşı. Ve sen, tahtadaki yerini korumak zorundasın."Kendi içimdeki o derin boşluğun sızısını bastırmak için konuyu değiştirdim. "Asıl sen," dedim, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak. "O kızla ne yapıyorsun onu anlat. Helinia... Neden o?"Senos, uzun boyuyla pencereye doğru yürüdü. Sırtını bana döndüğünde, omuzlarının ne kadar geniş ve ağır bir yük taşıdığını ilk kez bu kadar net fark ettim. Dışarıdaki geceye, Ares’in krallığına baktı."Aşık oldum, kardeşim," dedi. Sesi o kadar düzdü ki, bu cümlenin ağırlığı altında ezilmek işten bile değildi. Kaşlarımı çattım, içimdeki öfke yeniden kabardı. "Ciddi bir cevap ver bana, Senos. Masalları başka lordlara anlatırsın."Yavaşça bana döndü. Yüzü tamamen gölgede kalmıştı ama gözlerindeki o parlak, karanlık hırsı görebiliyordum. "Gerçek nedeni biliyorsun işte.”
Ares’in isminin odada yankılanmasıyla midem bulandı. "Komik," dedim, sesimi küçümsemeyle doldurarak. "O seni çoktan unutmuş gibi duruyor kardeşim. Kendi kendine bir savaş oyunu oynuyorsun. Ares'in en büyük düşmanı lakabını, neredeyse müstakbel eşime kaptırmış gibisin." Senos, bu sözlerim karşısında rahatsız olmak yerine sadece omuz silkti. "Ares, bir gün elindeki tüm krallığın aslında parmaklarının arasından nasıl kayıp gittiğini anladığında, düşmanının kim olduğunu sormaya bile vakti olmayacak.”
Bir an sessizce birbirimize baktık.
Senos, sesini alçaltarak: “Helinia'yı izlerken, içindeki o yıkım arzusunu nasıl bastırdığını gördün, değil mi?"
"Onu kullanman gereksiz," dedim ayağa kalkarken. "Eranis zaten kendi kendini yıkacak kadar zayıf."Senos, pencereden gelen ay ışığında bana doğru bir adım attı. Gözleri neredeyse buz gibiydi. "Zayıflık, doğru kullanıldığında krallığın en keskin silahıdır. Şimdi git, Thessera. Eranis'in yanına dön. Ona ihtiyacı olan 'desteği' vermeye devam et. Ve unutma, o kılıç sınavı yaklaşıyor. Kimse, Ares bile, o kılıca dokunamamalı."
Odadan çıkarken, arkamda Senos’un o soğuk planlarını ve kendi kalbimdeki o dinmek bilmeyen özlemi bırakıyordum. Eranis’in omuzlarına dokunurken artık sadece bir nişanlı gibi değil, onu uçuruma itmeye hazırlanan bir cellat gibi hissedecektim. Ve en kötüsü, bu rolü oynamaktan tuhaf, sadistçe bir zevk almaya başlamıştım.

*Lina’nın ağzından*
Güneş, bahçedeki leylakların üzerine altın bir toz gibi dökülüyordu. Bugün, zamanın dışına taşmışız gibi hissettiğim o nadir anlardan biriydi. Lenis, o her zamanki lord maskesini sarayın koridorlarında bırakmış, sadece benim "Lenis’im" olmuştu.Müziği sadece zihnimizde duyabiliyorduk ama adımlarımız o kadar uyumluydu ki, bahçenin yumuşak çimenleri üzerinde adeta süzülüyorduk. Lenis’in bir eli belimi sıkıca kavramış, diğeri ise parmaklarımı sahiplenici bir nezaketle hapsetmişti. Başımı göğsüne yasladım; kalbinin ritmi, dünyadaki en güvenli sığınağımdı.Eğilip saçlarımın arasına sıcak bir öpücük bıraktı. Nefesi kulağımı okşarken fısıldadı:"Seni bu kadar ihmal ettiğim her saniye için kendimden nefret ediyorum, Lina. Eğer hayat dışarıda durursa, sonsuza kadar burada, sadece senin gözlerinde kaybolabilirim." Gülümsedim. Göğsümde kuş kanat çırpışına benzer bir huzur vardı. Başımı kaldırıp ona baktım, gözlerindeki o yoğun aşk başımı döndürüyordu. "Durdu bile," dedim kısık bir sesle. "Şu an sadece biz varız."Beni kendi etrafımda hafifçe döndürdü. Kahkaham bahçedeki kuş seslerine karışırken, ayağım çimlerin arasında sert ve soğuk bir şeye çarptı. Dengemi kaybetmemek için sendelediğimde Lenis beni hemen tuttu."Dikkat et, sevgilim."
"Bir şeye çarptım," dedim, merakla yere eğilerek. Çimlerin arasına gömülmüş, güneşin altında donuk bir griyle parlayan küçük, metalik bir cisim duruyordu. Parmaklarımın arasına aldığımda, bunun bir mücevher ya da dekoratif bir parça olmadığını hemen anladım. Üzerinde karmaşık devreler ve minik, neredeyse görünmez bir delik vardı.Lenis’e uzattım. "Bu ne? Bahçıvanlardan birinin mi düştü acaba?"Lenis nesneyi elimden alırken başta yüzünde sadece hafif bir merak vardı. Ancak parmakları metale değer değmez, o sıcak bakışlarının saniyeler içinde nasıl buz kestiğine şahit oldum. Göz bebekleri daraldı, çenesi kaskatı kesildi. O an, az önceki romantik adamın yerini krallığın en güçlü ve tehlikeli büyücü lordu aldı.Cismi evirip çevirdi, üzerindeki gizli damgayı gördüğünde nefesinin kesildiğini duydum."Lina..." sesi artık fısıltıdan ziyade bir uyarı gibiydi. "Bu bir dinleme cihazı. Çok gelişmiş, yüksek seviyeli bir büyüyle gizlenmiş."Korkuyla bir adım geri çekildim. "Nasıl yani? Biri bizi mi dinliyor?"Lenis cevap vermedi ama bakışları bahçenin o bir an önce masalsı görünen köşelerinde bir avcı gibi gezinmeye başladı. Ellerinin titrediğini fark ettim. Hayır, öfkeden titriyordu. Nesneyi cebine atmak için elini pantolonuna götürdüğünde aniden duraksadı. O anki ifadesini hayatım boyunca unutmayacaktım; saf bir dehşet ve suçluluk yüzüne yayıldı."Bu..." dedi, sesi pürüzlenmişti. "Bu benim cebimdeydi. Dün gece sarayı boşaltma emrini vermeden hemen sonra yere düşen şey.” Gözlerim irice açıldı. "Onu sen mi buraya düşürdün?"
Lenis başını yavaşça salladı, kaşları öyle bir çatılmıştı ki alnında derin bir yarık oluştu. "Biri bana bunu bilerek taşıttı. En mahrem anımıza, en savunmasız olduğumuz bu bahçeye kadar girmemi sağladılar."
Bahçedeki o huzurlu hava aniden ağırlaştı. Az önce aşk sözcükleri fısıldayan rüzgar, şimdi her ağacın arkasında bir casus saklıyormuş gibi tekinsiz esiyordu. Lenis, beni korumak istercesine önüme geçti, elleri parlamaya başlamıştı; savunma büyüleri yeniden devreye giriyordu.

*Peno’nun ağzından*
Güneşin kavurucu sıcağı, Teno’nun orman sınırındaki o küçük, derme çatma kulübesinin tahta aralıklarından içeri sızıyordu. İçerideki hava ter, ucuz şarap ve yeni dindiği belli olan o yoğun tutkunun kokusuyla ağırlaşmıştı. Sarayın o altın varaklı, buz gibi koridorlarından sonra buradaki tozlu yatak, benim için dünyanın en güvenli kalesiydi.Teno’nun çıplak göğsü, düzenli bir ritimle inip kalkıyordu. Parmaklarımı onun güneşten yanmış, kaba ama sıcak teninde gezdirdken, bir lord olduğumu, Ares’in bitmek bilmeyen emirlerini ve krallığın üzerindeki o uğursuz bulutları tamamen unutmuştum."Sonsuza kadar burada kalabilirim," diye fısıldadım saçlarının arasına. Teno gülümsedi, o her zamanki çocuksu ama içten gülümsemesiyle kolunu boynuma doladı. Bir süre sadece birbirimizin nefesini dinleyerek, dış dünyayı yok sayarak öylece uzandık. Ama gerçekler, her zaman en huzurlu anların arkasında pusuya yatardı.Aniden doğruldum. Dirseğimin üzerinde yükselip onun o dürüst gözlerine baktım. Zihnimde bir süredir dönüp duran o plan, dudaklarımdan bir çırpıda döküldü."Sesin nasıldır Teno?" diye sordum ciddiyetle. "İyi olduğun bir spor dalı var mı? Çizim yapabilir misin? Ya da heykel?"
Teno kaşlarını çattı, az önceki gevşemiş hali bir anda yerini şaşkınlığa bıraktı. "Anlamadım Peno? Nereden çıktı şimdi bu? Sabahın bu saatinde sanat okuluna mı yazdıracaksın beni?"
Hafifçe gülümsedim ama bu kez gülümsemem hüzünlüydü. "Olimpiyatlar geliyor Teno, biliyorsun. Tüm lordlar, tüm soylular orada olacak. Ve ben... Seni bir şekilde yanıma almalıyım. Seni bu kulübede, her an başımıza ne geleceğini bilmeden bırakmak istemiyorum artık."Teno tamamen doğrulup yatağın içinde oturdu, çarşafı beline doladı. "Ne demek istiyorsun?"
"Seni saraya almamın tek yolu bu," dedim, ellerini tutup sıkıca kavrayarak. "Seni bir 'halktan biri' olarak kapıdan içeri sokamam, muhafızlar seni mutfağa bile almaz. Ama Olimpiyatlar için krallığın dört bir yanından yetenekli gençler toplanıyor. Eğer sesin iyiyse seni ozanların arasına sokuşturabilirim. Eğer elin yatkınsa heykel tıraşların, ressamların yanına... Bu çöplükten çıkıp benim yanımda, sarayda yaşamanın tek yolu bu Teno. Bir 'sanatçı' ya da bir 'sporcu' maskesiyle yanımda olabilirsin."
Teno ellerini ellerimden yavaşça çekti. Yüzünde, daha önce hiç görmediğim bir ifade belirdi; gurur ile korkunun birbirine karıştığı o tehlikeli ifade. "Yani beni olduğum gibi değil de, bir başkası gibi mi yanına alacaksın Peno? Bir lordun 'sanatçı sevgilisi' olarak mı?""Seni sadece 'yanımda' istiyorum Teno," dedim ciddiyetle "Krallık yanıyor ve ben sen burada tek başınayken nefes alamıyorum. Sarayda, benim odamın iki yanındaki o konuk odasında olman, sabahları uyandığımda seni görebilmem demek. Anlamıyor musun? Bu bir maske değil, bu bizim kurtuluş biletimiz."
Teno bir süre sessiz kaldı. Bakışları kulübenin o eski, dökülen tavanına takıldı. "Peki ya beceremezsem? Ya o sahnede sesim titrerse, ya o heykeli yontarken elim kayarsa? O zaman ne olacak?” Ona biraz daha yaklaştım, alnımı alnına yasladım. "Ben senin yanındayken elin kaymaz. Ben seni korurken kimse sesinin titrediğini fark etmez. Sadece bana güven. Olimpiyatlarda seni bir şekilde o listeye dahil edeceğim. Sen yeter ki hangisinde daha az dikkat çekeceğini seç."Teno derin bir iç çekti, bakışları tekrar bana döndüğünde o sert ifadesi yumuşamıştı. "Pekala," dedi fısıltıyla. "İyi ama hiçbir konuda iyi değilim."
Gülümsedim ve onu tekrar göğsüme çektim. "Bir konu seç ve seni o konuda usta yapayım.”
Teno bir süre düşündü sonra tereddütle ekledi: “Ben… sanırım heykel yapmak isterdim.”
İçimdeki korku hala oradaydı; biliyordum ki bu oyun sadece Tenoyu değil, ikimizin de kellesini tehlikeye atıyordu.