35. bölüm · Tahtlar Ve Taçlar
Kader
*Ares’in ağzından*
Senos’u bulmak zor olmadı.
Böyle adamlar saklanmaz.Saraylarının kapıları her zaman açıktır.Çünkü çoğu kişi o kapılardan içeri girmeye cesaret edemez.
Ben ettim.
Koridor boyunca yürürken adımlarım taş zeminde sert yankılar bırakıyordu. Muhafızlar yolumdan çekildi. Kimse beni durdurmaya kalkmadı.
Duramazlardı da.
Büyük salonun kapısı önümde açıldığında içeride yalnız bir figür vardı.
Senos.
Pencerenin önünde duruyordu. Ellerini arkasında birleştirmiş, aşağıdaki bahçelere bakıyordu. Gün ışığı omuzlarına vuruyor, koyu renk cübbesinin kenarlarını soluk bir altınla çiziyordu.
Kapının açıldığını duymuş olmalıydı ama dönmedi.
Sanki zaten kimin geldiğini biliyormuş gibi.
Ben birkaç adım içeri girdim.
Kapı arkamdan ağır ağır kapandı.
“Lord Ares.”
Senos hâlâ pencereden dışarı bakıyordu.
Sesindeki sakinlik… çileden çıkaracak türdendi.
“Beni bekliyormuş gibisin.”
Senos yavaşça döndü.
Yüzünde o tanıdık, ölçülü ifade vardı. Ne şaşkınlık, ne korku.
Sadece sakin bir merak.
“Beklemek demeyelim,” dedi. “Ama gelme ihtimaliniz vardı.”
Bir an sessizlik oldu.
Salon genişti ama o an sanki daralmış gibiydi.
Birkaç adım daha attım.
“Helinia’dan uzak dur.”
Cümleyi öylece söyledim.
Ne giriş, ne dolambaç.
Senos’un bakışları yüzümde gezindi. Sonra dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Oldukça doğrudan.”
“Sen de doğrudanlığı severdin.”
Senos başını hafifçe eğdi.
“Geçmişte.”
Sessizlik birkaç saniye sürdü.
Sonra Senos pencereye doğru yürüdü. Parmaklarını pencerenin taş kenarına koydu.
“Sorun nedir, Lord Ares?”
Başını biraz çevirdi.
“Leydi Helinia mı?”
Çenemi sıktım.
“Adını ağzına alma.”
Senos hafifçe güldü.
Sessiz, kısa bir gülüş.
“İlginç.”
Sonra tekrar bana döndü.
“Çünkü kendisiyle birkaç saat önce evliliği konuşmuş bulunuyoruz.”
Salon bir an buz gibi oldu.
Sözleri havada asılı kaldı.
Ben birkaç saniye hiç hareket etmedim.
Sonra yavaşça başımı kaldırdım.
“Ne dedin?”
Senos omuzlarını çok hafif kaldırdı.
“Sadece olasılıklardan bahsettik.”
Parmaklarım istemsizce kılıcımın kabzasına dokundu.
“Sen—”
Sesim kesildi.
Sonra dişlerimin arasından çıktığını hissettim.
“Onunla evlilik mi konuşuyorsun?”
Senos’un bakışları sabitti.
“Evet.”
Salonun sessizliği ağırlaştı.
Sonra ben kısa bir kahkaha attım.
Acı bir kahkaha.
“Hatırlıyor musun, Senos?”
Sesim alçaktı ama keskin.
“Yıllar önce bana demiştin ki…”
Bir adım attım.
“‘Benim gibi bir lordun kardeşine yaklaşıyorsan çoktan mezarını hazırlamış olmalısın.’”
Senos’un yüzündeki sakin ifade ilk kez… hafifçe dondu.
Sadece bir an.
Ama gördüm.
Ben devam ettim.
“Kader senin cümleni sana çeviriyor gibi görünüyor.”
Salonun içinde birkaç saniye mutlak sessizlik oldu.
Senos’un bakışları bir an değişti.
Sonra dudakları aralandı.
“Hâlâ…”
Durdu.
Sanki kelimeyi tartıyordu.
“…onu düşünüyorsun?”
Sözleri neredeyse fısıltıydı.
Ama içimde bir yere saplandı.
Çenemi sıktım.
Çünkü haklıydı ve bunu bilmek…
Sesimi sertleştirerek tekrar ettim.
“Kader öyküyü tekrar yazıyor.”
Bir adım daha attım.
“Ama bu kez kurban farklı.”
Parmaklarım kılıcın kabzasını sıkıyordu.
Senos beni birkaç saniye sessizce izledi.
Sonra başını hafifçe yana eğdi.
Ve…
Kıkırdadı.
Gerçekten kıkırdadı.
Bu ses salonda yankılanınca içimdeki öfke kabardı.
“Ama ben kadere inanmam ki,” dedi sakince.
Gözlerinde tuhaf bir parıltı vardı.
Sanki bu konuşma onu eğlendiriyordu.
Ben bir adım daha attım.
Artık aramızdaki mesafe birkaç adımdan ibaretti.
“Elini ondan çek.”
Senos’un bakışları sertleşmedi.
Hâlâ sakindi.
“Aksi halde?”
Kılıcımı yarıya kadar çektim.
Çeliğin sesi taş duvarlarda yankılandı.
“Bu sefer mezarı ben kazacağım.”
Senos birkaç saniye kılıca baktı.
Sonra tekrar bana döndü.
“İlginç.”
Başını biraz eğdi.
“Çünkü ben de aynı şeyi düşünüyordum.”
*Helinia’nın ağzından*
Sarayın büyük salonu o sabah alışılmadık bir hareketle doluydu.
Merdivenlerin altından başlayıp uzun masalara kadar uzanan bir telaş vardı. Hizmetkârlar çiçek sepetleri taşıyor, bazıları ağır perdeleri değiştiriyor, bazıları da gümüş tabakları tek tek parlatıyordu.
Ben salonun ortasında duruyordum.
Ellerimi arkamda birleştirmiş, olan biteni dikkatle izliyordum.
“Hayır, hayır.” Başımı hafifçe iki yana salladım. “O çiçekler değil.”
Elimdeki küçük deftere baktım, sonra tekrar hizmetkâra döndüm.
“Zambakları bahçeye koyun. Büyük masaya beyaz güller gelecek.”
Hizmetkâr başını eğdi.
“Emredersiniz leydim.”
Başımı biraz yana çevirip diğer köşeye baktım. İki çalışan ağır bir halıyı açmaya çalışıyordu.
“Onu biraz daha sola.”
Elimi kaldırıp işaret ettim.
“Hayır, biraz daha. Evet… orası.”
Salon yavaş yavaş istediğim şekle girmeye başlıyordu.
İçimde garip bir heyecan vardı.
Yarın Senos gelecekti.
Bu düşünce kalbimi hızlandırıyordu.
Tam o sırada salon kapısı ağır bir sesle açıldı.
Başımı çevirdim.
Ares.
Kapının eşiğinde duruyordu. Üzerinde siyah savaş pelerini vardı. Gözleri salonu bir baştan bir başa taradı.
Sonra bakışları bana kilitlendi.
Salonun içindeki hareket bir anda yavaşladı.
Ares birkaç adım içeri girdi.
Adımlarının sesi taş zeminde yankılandı.
“Burada neler oluyor?”
Sesindeki ton sertti.
Ben omuzlarımı dikleştirdim.
“Hazırlık yapıyoruz.”
Ares kaşlarını çattı.
“Ne için?”
Bir an ona baktım.
Sonra tekrar defterime döndüm.
“Yarın bir misafirimiz var.”
Ares birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra yavaşça konuştu.
“Senos.”
Bu kez gözlerimi kaldırdım.
“Evet.”
Salonda ince bir gerilim yayıldı.
Ares birkaç adım daha yaklaştı.
“Onu buraya mı çağırdın?”
Defteri kapattım. Parmaklarımı kapağın üzerinde gezdirdim.
“Çağırmadım.”
Başımı hafifçe yana eğdim.
“Davet ettim.”
Ares’in çenesi sertleşti.
“İkisi arasında fark yok.”
“Benim için var.”
Ares kısa bir kahkaha attı.
Ama o kahkahanın içinde neşe yoktu.
“Helinia.”
Bir adım daha yaklaştı.
“Bunu yapamazsın.”
Kollarımı göğsümde kavuşturdum.
“İzle.”
Ares’in gözleri karardı.
“Senos’tan uzak durmanı söylemiştim.”
“Ve ben de sana bunun benim kararım olduğunu söylemiştim.”
Ares bir an sessiz kaldı.
Sonra başını hafifçe iki yana salladı.
“Onu tanımıyorsun.”
“Sen tanıyorsun diye ben de nefret etmek zorunda değilim.”
Ares’in sesi sertleşti.
“Bu mesele nefret meselesi değil.”
“Öyle mi?”
Başımı biraz yana eğdim.
“O halde nedir?”
Ares birkaç saniye cevap vermedi.
Sonra dişlerini sıkarak konuştu.
“Çünkü o lanet—”
Cümlesi tamamlanamadı.
Elim istemsizce kalktı.
Tokat sesi salonda yankılandı.
Bir an her şey durdu.
Hizmetkârlar hareket etmeyi bıraktı. Kimse nefes almıyormuş gibiydi.
Ares’in başı hafifçe yana dönmüştü.
Yavaşça tekrar bana baktı.
Gözlerinde saf bir şaşkınlık vardı.
Benim de kalbim hızla çarpıyordu ama geri çekilmedim.
“Elini kaldırdın.”
Sesi alçaktı.
Başımı hafifçe salladım.
“Hayır.”
Gözlerinin içine baktım.
“Ama bir daha onun hakkında o şekilde konuşursan yine yaparım.”
Ares birkaç saniye beni izledi.
Salondaki herkes hâlâ sessizdi.
Sonra Ares yavaşça başını yana eğdi.
Bakışları yüzümde gezindi.
“Seni değiştirmiş.”
Bu cümle neredeyse fısıltıydı.
Çenemi kaldırdım.
“Hayır.”
Bir adım geri attım.
“Ben hep böyleydim.”
Ares’in gözleri daraldı.
“Hayır, değildin.”
“Belki de sen hiç fark etmedin.”
Ares kısa bir nefes verdi.
Sonra salonu bir kez daha süzdü. Çiçekler, hazırlıklar, telaşlı çalışanlar…
Her şey yarını bekliyordu.
Ares’in bakışları tekrar bana döndü.
“Bu adamı bu saraya sokma.”
“Geç kaldın.”
Ares birkaç saniye sustu.
Sonra alçak bir sesle konuştu.
“Helinia…”
Ama bu kez ben sözünü kestim.
“Hazırlıklar bitmedi.”
Başımı hafifçe hizmetkârlara çevirdim.
“Devam edin.”
Salon tekrar hareketlenmeye başladı.
Ama havadaki gerilim hâlâ oradaydı.
Ares birkaç saniye daha yerinden kıpırdamadı.
Sonra arkasını döndü.
Kapıya doğru yürürken adımları ağırdı.
Ben ise yerimde duruyordum.
Avucum hâlâ hafifçe yanıyordu.
Ama içimde ilk kez…
Ares’e karşı gerçekten durduğumu hissediyordum.
