SÜİZAN kitap kapağı

2. bölüm / 7

SÜİZAN

EMANET

Vaveyla Yazarı: Sultan Güven

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: EMANET

Aşkın rengi kırmızı ise; kırmızıya aşk sadece bayrağıma yakışır.

Grinin binbir tonunun içinden geçtim. Bazen sisli havalar karşıladı beni, bazen buzdan beyaz sabahlar. Gecenin ayazı demek ölüm kadar soğutur bedeni. Tek güneş; kalbimin üstündeki al bayrağımın rengi. Bu dağların yeşilini de gördüm, çiçeğini de, karını da...
İnsanın özgür olduğunu hissettiği yerin rengi nedir ki! Renk midir önemli olan, yer mi?

Biz bir karış toprak için, şehitlik mertebesine ulaşmak için seve seve yine ölmeye devam ederiz. Kimin ne yaptığını sorgulamayız. Bizim için tek hedef var; Bayrağımızı, topraklarımızı, insanlarımızı korumak. Topraklarımızı satanlar mı; cenazemize gelip tiyatro yapmasın yeter. Arkamızdan timsah gözyaşlarına gerek yok. Canı acıyan sessiz de ağlar, yürekten ağlar. Bizim için sevgiyle ağlayanların hıçkırıklarına kulaklarımız, gökler şahit.

Puslu havada dağlarda sadece kurtlar gezer. Biz bu dağların bozkurtları; kuyruğunu sıkıştırmış saldırmak için bekleyen çakalların çığırtılarını bitirmeye geldik.
İki gündür yürüdüğümüz dağların havasına o kadar alışmıştık ki, esen soğuk rüzgarın sesi ninni gibi gelmeye başlamıştı.

Ne dik yamaçlar, nede göz alabildiğine uzanan kayalıklar. Bize tek engel vardı; korkmak. O da bizde yoktu elhamdülillah.
Çevre kontrolünü sağlayarak olduğumuz yere konuşlanmış, durum değerlendirmesi yapıyorduk. Liderimiz Bora önündeki haritaya bakarak planların üstünden geçerken telsizci asker bize yaklaştı.
"Komutanım tugaydan;" dediğinde Bora telsizi eline alarak karşılık verdi. Yer ve durum belirtmenin sonunda konuşmasını bitirerek yeniden planlara döndük. Akşam karanlığı çökmeye başlamış, dinlenmiş ve soğuk konservelerimizi yemiştik. Artık hedefe ulaşma, dağıtma ve yok etme zamanıydı.

Alınacak intikam çoktu da yeni bir intikam zamanıydı. Bastıkları gözetleme karakolunda şehit ettikleri iki evladımızın anasına intikam yeminimiz vardı.

Kampı gören yerde konuşlan, durumu değerlendir ve yok et.

"Bozkurt timi hazır ol!"

Kulaklığımdan adımı seslenen Bora'ya dikkat kesildim.
"Hamza görevini kuralına göre yap. Kahraman sadece şehitlere denir. Bana kahraman değil iş bitirecek yiğit lazım."

"Emredersiniz komutanım!" Dedim ve zihnimde planlamaya başladığım girişi iptal ettim. Bütün heyecanım kaçmıştı.

"Geceler, dağlar ve zafer bizimdir." Diyerek başladığımız operasyon değil küçük bir savaştı. Aslında bir saat süren ama bize her dakikası bir saat gibi gelen çatışmayı kazanmak için son hücumu yapmayı düşünürken kalın bir ses; dağların soğuğundan daha keskin bir ses. Gözümün önünde Bora'nın ve iki askerimin olduğu yere düşen bir havan mermisi ateşiyle yankılanan dağlar. Patlama sesinin arasında boğazlarım yırtılana kadar bağırdığımı biliyorum. Bir de Bora'ya doğru giderken bacağımda hissettiğim acıyı. Ne gözlerime giren çamurlar önemliydi ne de dizlerime, ellerime batan taşlar.
Sürünerek yanına vardığımda kesik kesik nefes alan Bora'nın yüzünü ellerimin arasına aldım.

"Bora kendine gel. Şimdi şehit olmanın zamanı değil. Kızını düşün Bora!"
Bora ile birlikte kayaların arkasına siper alıp kucağıma aldığım Bora'nın tam göğsünden akan kanın üstüne elimle baskı yaptım.

"Sıhhiye nerede?! Diye bağırırken kulaklığımdan gelen sesle dondum.
"Komutanım Sıhhiye şehit oldu".

Biz ölümden korktuğumuz için geri çekilmiyoruz. Yaşatmak için yaşamayı istiyoruz. Onun içindir ki dünyada her yerde sadece Türk askeri kurtuluş için beklenir.

"Şahin 1, Şahin 2 konuşuyor!"
"Şahin 1 dinlemede!"
"Yüzbaşı Bora ve üç yaralımız, iki şehidimiz var. Hemen bizi buradan alın!" Diyerek telsizi kapattım.
Kanla bulanmış yüzünün arasından gözlerinin beyazıyla bana bakan Bora'nın kopuk kopuk çıkan konuşmasını dinlemeye çalıştım. O an; bütün silahlar sustu, sadece Bora'nın fısıltısı dağlarda yankılandı.
"Kızım sana emanet. Hakkını helal et. Eşhedü enla ilahe..." demeyi tamamlayamadan gevşeyen bedeni, yavaşça kapanan gözlerine bakarken, makamının nurunu gülümseyerek karşıladı. Seni kim karşıladı ey şehidim ki yüzünde güller açıyor?
Bu gece hayatımın dönüm noktasıydı.
Ve ben bu gecede, ben de dahil 4 yaralı, Kıdemli Yüzbaşı Bora ile birlikte 5 şehit verdim.

Bora Türkoğlu. Adı gibi Türklüğün hakkını veren, bu uğurda canını feda etmekten çekinmeyen yiğit. Abim Ömer'in arkadaşı, beni emanet ettiği komutanım, hem abim hem can dostum. Ben bir kez daha yetim kaldım.

Bir çocuk gibi, yar gibi ana gibi baba gibi ben yetim kaldım. Ben vatanına aşkla bakan insanım her şeyi gördüm dayanırım. Ya şehit kardeşlerimin sevdikleri.
Helikopter sesinden arada kendime geldiğimde şehitlerim aklıma geldikçe ağlarken bacağımın belkide kesilecek durumda olması aklıma dahi gelmiyordu. Kan kokusuna midem daha fazla dayanamadı ve kan kustum. Bütün iç organlarım da çıkmıştı sanki. Daha fazla dayanamayıp başımdaki askere bakarak gözlerimi kapattım.
Ne kadar sürdüğünü bilmediğim uçuş sonunda, acının arasında gözlerimi ameliyathaneye girerken açtım. Etrafta koşturan doktorlar, hemşireler ve uğultu şeklindeki sesler. Uğultuyu delen mermi sesleri, gözümün önünde verdiğim şehitlerim. Beynim hâlâ oradaki kadar gürültülü bedenim soğuktan titriyor.Yüreğim ilk andaki kadar acılı ve nefret dolu. Bir anlık karanlığın ardından başımdaki hemşirenin sesiyle açtım gözlerimi. Sanki beynim boş bir oda ve onun söyledikleri duvarlarda yankılanarak beynime çarpıyor.
"Bırakma kendini! Sevdiklerin için, seni sevenler için bırakma onları!"
Benim bırakacak bir canım var, onunda sahibinden başka kimsem var mı ki!

Dönüp birine bir şeyler söyledi. Yeniden bana dönerek, ela hareleri ve uzun kirpiklerinin topaklandığı büyük gözlerinden yaşlar akmaya başlayarak bir şey dedi ama anlamadım. Yüzünün yarısını kapatan maskenin ardında kaldı sözleri. Gözleriyle birlikte aydınlığı çektiğinde derin bir uykuya bıraktım kendimi. Ya da uyku beni esir aldı onu da bilmiyorum.
Çok yorgunum. Bedenimin ve ruhumun yorgunluğu eşitlendi galiba. Bedenim isyanlar içinde, ruhum hiçliğe bırakmış kendini.

Artık uyanma zamanı ve arkadaşlarım beni çağırıyor. Besmele çekerek önce gözlerimi açmak istedim. Başımdaki ışık gözlerimi o kadar yaktı ki açmadan acımaya başladılar. Olmadı yeniden karanlığa daldım. Yine aynı ışık. Aklım kendini toplamaya başlarken kuruyan ağzımı, bütün kemikleri kırılmış gibi her yeri ağrıyan bedenimi ve bacağımdaki ağırlığı hissettim. Kalkmak için hamle yapsamda başarılı olamadım.
Bütün bedenim taş kesilmiş gibi uyuşuk sanki. Başımı yan tarafa doğru çevirerek yavaşça yeniden gözlerimi araladım. Bir çok ses gelen cihazlar, etrafımda camlar ve dışarıda bir koridor.

Ķendimi toparlamaya çalıştıkça düşünmeye başladım. Burası hastane galiba peki ben neden buradayım? Sebebi boşluktaki beynimin içinden bir ok gibi fırladı ve tam kalbime saplandı. O kara gece! Kaç gündür buradayım? Ya Bora ve diğer kardeşlerim? Onlar nerede? Bora; can kardeşim. Kollarımın arasında kızını emanet edip hakka yürüyen can dostum.
Görevinin başında ak alnınla toprağa karışan kanının bir damlasını o kansızların akıtması doğru değildi.
Zamanı değildi Bora! Eşini, üç yaşındaki kızını kahramansız bırakmanın zamanı değildi!
Onların feryadını sen duydun mu? Tabutuna sarılan gözü yaşlı yarini gördün mü? Seni son yolculuğuna bile uğurlamak nasip olmamışken ben sana nasıl veda edeceğim.
Yaşlı babana sarılmak isterdim 'ben varım bir oğlunda benim' demek isterdim.
Onlar cennete gitmişlerdi değil mi! Ya ben.?

Ben burada yatarken ne şehitlik mertebesine ulaşabildim, ne de onların son yolculuklarında yanlarında olabildim. Bütün saygımla, sevgimle ellerimde kuruyan kanınla sana selam durmayı bile beceremedim.

Agabeyim!
Ömer!

Benim can ağabeyim neredeydi?

O beni kesinlikle yalnız bırakmazdı.
Başımı hafifçe kaldırmaya çalışarak vücuduma baktım. Bacağım boydan boya sargılı olsa da yerinde duruyordu şükürler olsun. Karşımdaki koridora bakan camın önünden geçen bir erkeğin bana bakmasıyla hızla yanıma gelmesi bir oldu.

"Hamza bey beni duyuyor musunuz?" Dediğinde yavaşça başımı salladım. Sanırım doktor.
"Su! " Diyebildim sadece. Kuruyan boğazım ve dilim bu kadarına izin vermişti.
"Hemen getiriyorum!" Diyerek hızla yanımdan ayrıldı ve kalabalık bir doktor tayfasıyla geri geldi.
Biri en önde bana nasıl olduğumu, bacağımı kontrol etmek istediğini söyleyerek baş parmağıma bir şey batırdı.
Ayağımın acısıyla az da olsa oynatabildim. Hepsi gülümseyerek bakarken yaşlıca olan doktor yanındaki genç erkeğe ;" ailesine müjdeyi verin!" Dediğinde genç hızla dışarıya çıktı.
"Hamza bugün burada dinlen yarın kontrol edip normal odaya alırız. Durumunu da yarın rahatça konuşuruz evlat." Dedi.

Durumum?

Gazi olmuştum, bu ayrı bir şereftir fakat sakat kalıp görevimi yapamazsam! En çok bu kahrederdi beni. Ben bordo bere aşkıyla başladığım mesleğimi gazi olarak devam etmek istemiyorum. Bazen acınası bakışlar, çoğunlukla övgü dolu sözler, belki de umursamaz hareketler ya da hakaretler duyarak hayatı devam ettirmek çok zor.
Düşüncelerin ağırlığı göz kapaklarıma oturmuş gibi açmakta zorlanıyorum ve bende daha fazla direnemedim. Hayal mi gerçek mi olduğunu anlamadığım uykularda kayboldum.
Bütün vücudum ter içinde kalmıştı.
Kalbim dört nala koşan atlar gibi. Bedenimden fırlayacak sanki. Hızlı nefes alışlarım düzene girerken odaya bugün telefon etmek için çıkan genç doktor girdi.

"Hamza komutanım iyi misiniz?" Dedi kaşlarını çatarak.
"İyiyim kabus gördüm galiba!"
"Kaç gündür buradayım?" Diyerek sordum başımda dikilen gence.
"On sekiz gün oldu!"

On sekiz gün!

"Ailem!"
"Ağabeyiniz bugün geleceğini söyledi. Eşiniz cevap vermedi. Ama tekrar arayacağım. "
Başımı sallayarak bakışlarımı tavana diktim.

Bazen sessizlik istemediğiniz cevabın söylenmesidir. Yoğun bakımdan çıkarılarak normal odaya alındığımda doktor açıklamasını yaparak gitti.
Düşmekle oluşan kaburga kırığı, ciğerime batıp kanama yapması, bacağımda olan sinirin neredeyse parçalanması ve yorgun bir kalp ile on sekiz gün yoğun bakımda kalmışım. Yavaş yavaş iyileşeceğimi, buna moralimi yüksek tutarak yardımcı olmam gerektiğini söyledi.
Moralimi yüksek tutmak için seni sevenlerin yanında olursa, onların güler yüzünü görürsen onların sevgisi sana şifa olur. Ben sanırım artık yalnız kaldım. Bu yüzden iyileşmem beklediğimden uzun sürebilir.
Hayatımın sevda yörüngesinde ki tek kişinin; Ayşe'min şu anda kapıdan girmesini istedim. Sadece onu bekledim.

Gelmedi...

Her operasyona giderken söylediği gibi; ben bedenen yaralı geldim o da bedenen beni terk etti. Kalbinde terk edeli çok olmuştu. Belki de sadece misafirdim oraya. Hiç kalıcı olarak almamıştı ki.
Şu anda yatağımda uzanmak değil kendimi bulduğum dağlarda yürümek isterdim. Sırtımdaki yükün kilosu hayatımda ki yük kadar ağır değildi ki taşımak zor olsun. Dağların buz kesen havasından solumak, kalbimdeki yangını da buzdan heykele döndürmesini isterdim. Soğukluğuyla orada dursun ki ben bir daha onun sıcaklığına kanmayayım.

Kapıdan içeriye bütün heybetiyle giren ağabeyim Ömer'e baktım. Gözlerinde ki kızarıklık bütün hissiyatını bana anlatmaya yetiyordu. Sıkıca sarılarak yanımdaki koltuğa oturdu.
"Seni bana bağışlayan Allaha şükürler olsun. Nasılsın aslanım? "

"Nasıl olayım! Yüreğim yanıyor ama bir bardak su almaya kalkamıyorum. "

"Vatan sağ olsun kardeşim"dedi ve bir süre sessizce oturdu. Cebinden çıkardığı telefona bakınca benim telefonum olduğunu anladım. Komodinin üstüne bırakarak düşünceyle bana baktı. Belinden aldığı silahı göstererek çekmeceyi açarak içine bıraktı. Çekmeceyi kapatırken manalı gözlerini bana dikti.

Ne soracağım biliyordu ama sorma diyordu gözleri.

"Bana o gece olan şehitlerim kim onları söyle. "

Derin bir nefes aldı.

"Bora, İshak, Okan, Kamil ve İsmail."

"Hamza! Aslanım, kardeşim. Seni yalnız bırakmak zorundayım kusura bakma. Gölbaşı'na dönmem lazım. Yarın uzun zamanlı göreve çıkacağım. Sen gözlerini açmadan gideceğim diye endişem vardı. Şükür kendine geldin ya. Kendine dikkat et çabuk iyileşerek görevine dön. Cehenneme yollanması gereken daha çok hain var aslanım."

Sıkıca sarılarak "Allah yardımcınız olsun! Hakkını helal et ağabey." Dediğimde gözleri parladı.
"Sağol aslanım, sende helal et, döndüğümde seni ayakta görmek istiyorum." Dedi ve gitti.
Ben ve yanlızlığımla baş başaydık yine. O bana aşık, ben mutluluğa sevdalı.

Açık bıraktığı kapının önünden geçen hemşirenin odaya bir anlık bakmasıyla adımlarını bana çevirmesi bir oldu.
"Hamza bey neyiniz var, kötü görünüyorsunuz. Ben doktoru çağırayım." Diyerek kapıya yönelince seslenerek durdurdum.
"Sadece aşırı sinirlendim. Bacağıma ağrı girdi, geçer birazdan." Dedim elimi göğsüme koyarken.
"Ben doktorla konuşup geliyorum." Diyerek hızla gitti.
Burada yatmakla elimden hiç bir şey gelmeyecekti. Benim bir an önce iyileşip görevime dönmem gerekiyordu. Ama iyileşme sürecinin uzunluğunu düşünmek moralime hiç iyi gelmedi.

Hemşire içeriye elinde tepsiyle gelerek baş ucumdaki seruma yaklaştı.
"Ağrı kesici ekliyorum Sizi bir süre uyutur ve iyi gelir. Tepsiyi eline aldı.
"Hemşire hanım sanırım oldukça uzun süre buradayım. Adınız nedir?" Dediğimde tebessüm etti.
"Adım Hazal. Burada olduğum sürece sizinle ben ilgileneceğim. Doktor bey istedi. O yüzden bir sıkıntınız olursa baş ucunuzdaki düğmeye basın ben gelirim. "
"Memnun oldum Hazal bacım! Teşekkür ederim." Dedim ve başıyla selam verip dışarıya çıktı. Yaptığı iğnenin etkisiyle sanırım yavaş yavaş gözlerime ağırlık çökmeye başlamıştı. Bende daha fazla direnmeyip kendimi uykuya teslim ettim.
Uyurken kara gecenin kabusu, uyanıkken sehitlerimi düşünmekten rahat yoktu. Düşüncelerimin içinde boğulurken kapının tıklamasıyla yavaşça açıldı. İçeriye gireni görünce bir anlığına gözlerimi kapattım. Ama göz yaşlarım kapaklarına inat firar etmekte kararlıydı. Kapının önünde bir müddet dikilip ağır adımlarla yanıma yaklaştı.
"Ağabey!" Dedi hıçkırarak ağlamamak için kendini tutarken.
Yutkundum, içimin acısını onun duymaması için zehir gibi yakan acıyı yuttum.

"Kübra başın sağ olsun. Gelemedim kusura bakma!" Dedim bacağımı gösterip. Hıçkırarak ağlamaya başlayınca eliyle ağzını kapatıp yanımda ki koltuğa kendini bırakarak oturdu.

Ona ne demeliydim, nasıl teselli etmeliydim bilmiyorum. Benim şehit olan ilk arkadaşımdı Bora. Bir müddet ellerini yüzüne kapatarak ağlamasını bekledim.O seslice, ben sessizce ağladık. Zayıflamış, sanki on yıl birden yaşlanmıştı. Her zaman neşeyle gülen gözlerinin ışığı kaybolmuştu.

Gözlerindeki yaşları ince parmaklarıyla silerek yanımdaki peçeteyle yüzünü sildi. Zor çıkan sesini düzeltti.
"Geçmiş olsun Hamza! Kendine gelmene çok sevindim. Daha iyi misin? " dedi derin bir nefes vererek. Zorla kendini toparlamaya uğraştı. Iki elimi hafif havaya kaldırıp " Daha iyiyim, sen nasılsın, Hafsa çiçeğim nasıl?" Dedim.
Acı bir tebessüm yerleşti yüzüne.
"Ben nasılım Hamza?
Ben senden daha bitkinim, Hafza dersen berbat. Her gece babamı istiyorum diye ağlıyor, sürekli huysuz, hiç bir şey yemiyor. Kendime bakacak halim yokken bir de Hafsa beni mahvediyor." Dedi elini başına dayayarak.

"Dayanmak zor biliyorum ama kızın için dayanman gerekiyor Kübra."
Sessizce başını salladı. Ben onun arkadaşı, ağabeyi değildim. Ama sıkıntı Bora oldu mu, en iyi tanıyanlar olarak ağabey kardeş gibi dertleşirdik.
Ortak noktamız oydu. O kocasına kızardı, kırılırdı ama ben ona kıyamaz Bora'nın karşısında durur her zaman Kübra'yı savunurdum.

"Bora uzun süreli göreve çıkarken Hafsa ile vedalaşarak giderdi. Hafsa'da gelmediği gecelerde hiç böyle yapmazdı.
'Allah'ım sen babamı, Hamza amcamı ve bütün asker amcalarımı koru' diyip dua ederek uyurdu. Bu sefer giderken Hafsa uyuyordu. Bora uyuyan kızıyla usulca vedalaşarak gitti. Sanırım Hafsa ömür boyu babasına kırgın kalacak." Derken göz yaşları hızlıca yanaklarından akıyordu.

"Büyüyünce geçer Kübra, özledikçe affeder babasını." Dedim gözyaşlarımı silerek.
"Umarım tek isteğim bu. Hamza ben Eskişehir'e gidiyorum. Eşyalarımı almaya geldik. Ailem evde beni bekliyor. Seninle vedalaşmak istedim. "
Can dostumla birlikte kız kardeşim, emanetine sahip çıkamadan alıp gidiyordu demek. Kolay değildi güzel anıların ve yangının ortasında yaşamak. Haklıydı.

"İyileşince Hafsa'yı görmeye geleceğim. Ikinize de dikkat et. Ne derdin olursa aramaya çekinme. Allah'a emanet olun." Dedim en yürekten duygularımla.

"Görüşürüz ağabey her zaman beklerim." Diyerek odadan çıkıp gitti. Namahrem olmasa, olmayan kız kardeşim gibi ona sıkı sıkı sarılmak isterdim. Kardeşimin emanetinin yanında olup koruyup kollamak isterdim. Elimden geleni onlar için yapardım.

Ama...

Kocaman bir ama vardı arada. Benim kendimi toparlamam ne kadar sürecekti bilmiyorum.
Zaman ve sabır gerekiyordu, en çokta dua...

Derin bir nefes alarak yine bakışlarımı tavana diktim.
"Yine benden iyisin Bora, en azından arkandan ağlayan bir eşin var. Benim o da yok, ben yine yetimim Bora gardaş." Diyerek kendi kendime söylendim.

Ayşe'nin gelmesini beklemek çocukca olsada umut dünyası böyleydi demek ki.

"Eğer yaralanırsan beni yanında arama Hamza. Dönmemek üzere giderim haberin olsun!"
Ettiğimiz kavgada son sözleri hâlâ kulaklarımda yankılanıyor.
En son birbirimize ne zaman güzel sevgi dolu sözler söyledik onu hatırlamıyorum bile.

Ayşe'm!
Ya da artık sadece Ayşe!
Artık bu odanın kapısına bakmaktan yoruldum. Sana kırgın olsamda konuşmanın artık zamanıydı. Tamamen kapalı olan telefonu açarak bir dakika kadar bekledim. Bir çok mesaj ve aramalar ekrana düşmeye başlayınca sırayla onlara baktım. Ayşe vurulduğum gün mesaj atmış.
-Ben Antalya'ya seminere gidiyorum. Bir hafta oradayım.
Ben yaralandığımda Antalya da ise, duyunca ne yaptı acaba? Bunun cevabı şu anda ki halimizden belli değil miydi!
Tabii ki dönmemişti.
İsminin üzerine tıklayarak arayıp telefonu kulağıma koydum. Uzun uzun çalışların ardından cılız bir "alo" sesini duydum.

"Nerdesin Ayşe?" Dedim sakince.
Bir müddet sessiz kaldı. " Evdeyim!" Dedi buz gibi bir sesle. O anda yüreğim kaç parçaya bölündü bilmiyorum.
" Evdesin ve bir kez olsun ziyaretime gelmedin! Beni her hangi bir arkadaşın kadar da olsa sevmedin mi Ayşe!"
Sesimin tonunu içimdeki duyguları ben bile anlamıyorum artık. Hangi seviye bir kırgınlık bu.

"Elbetteki sevdim ama sana söyledim; Yaralanırsan ben yokum. "

"Yoksun öyle mi! Önceden ne kadar vardın ki şimdi yoksun Ayşe! Tamam o zaman öldüm say." Diyerek telefonu kapattım.

Olmuyordu, zorla evlilik yürümüyordu. Önce eşini seveceksin ki saygı duyman daha kolay olsun. Seni sevmekten vazgeçmiş, senin hiç bir fikrine saygısı kalmamış biriyle aynı evde yaşamak, mahkumlar gibi bir odada hapis kalmaktan beter.

Kapının tıklamasıyla içeriye girenlere baktığımda tugaydan silah arkadaşlarım gelmişti. Ağabeyimin yokluğunu aratmayan insanlar vardı hayatımda. Canımı emanet edebildiğim, canını emanet etmeye güvenen kardeşlerim vardı. Ben bu mesleği seçtiğim için bir kez olsun pişmanlık duymadım. Asla da duymacağım. Akşam kızıllığı camdan içeriye misafir olurken hayatımdan bir gün daha eksildi. Bu yatakta kaç günüm daha eksilecekti bilmiyorum. Sayarak bitmesinin güç olacağını biliyordum sadece.
Kapının açılmasıyla doktorum ve iki doktor daha girdi içeriye.
"Geçmiş olsun Hamza bey. Arkadaşımız beyin ve sinir cerrahisi uzmanı. Size durumunuzu anlatsın daha iyi olur. " Dediğinde başım ile onayladım.

"Hamza bey. Bacağınızda sinir damarlarınız oldukça ağır hasar almış. İlk geldiğiniz günden bu güne kadar kendiliğinden toparlanmasını bekledik, duruma göre yeniden ameliyatına karar vereceğiz. Şimdi sizi MR'a götürecekler. Yarın sonuçlarınıza bakalım arkadaşlarla karar vereceğiz. Gerekirse yeniden bir operasyon yapabiliriz. " Dedi.
Ne diyebilirdim ki! Sezsizce peki diyerek başımla onaylamaktan başka ne yapabilirdim.

"Elinizden geleni yapın lütfen. Ben mesleğimi bırakıp evde oturamam." Dediğimde yüzlerinde oluşan tebessüm duygu yüklüydü.
Odaya gelen hasta bakıcıların beni hazırlayarak sedyeye almasıyla koridora çıkarak MR odasına doğru gitmeye başladık. Elinde kağıtlarla koşturan insanlar. Ağlayanlar, tebessüm edenler, ağrıdan ayakta durmakta zorlanan hastalar. Her insanın kendine göre derdi vardı. Yüce yaradan taşıyayacağımız kadarını yüklerdi ya omuzlarımıza.

Yüreğinin gücünü bilmek istiyorsan omuzlarındaki yüke bakmalı insan.MR çekiminin ardından yeniden odama getirerek yatırıp gittiler. Benim bir eşim vardı ama ben yalnızdım.
En kötü gününde yanında olmayan eşinizin iyi gününde yanınızda olmasını ne kadar önemser insan.
Can kırıklarım battıkça sevgisi kalbimden akıp gidiyordu artık. Böyle merhametsizce davranmaya devam ederse içimde bir damla sevgisi kalmayacaktı, biliyorum.
Sıkıntı ve kabuslarla geçen gecenin sabahı nihayet olmuştu. Bu sıkıntıları düşünmeden sabır etmeye çalışıyordum. Yoksa bu uzun günler nasıl biterdi.

Hazal hemşire ve doktor odaya geldi.
"Hamza bey sizi yeniden ameliyata alacağız. Sinirlerdeki tahribatı biraz daha iyi hale getirince tam ve iyileşme süreciniz hızlanır.
Sizi bir saat sonra ameliyata alıyoruz, aşağıda görüşürüz." Diyerek odadan çıkınca Hazal hemşire de çıktı. Yarım saatin ardından hasta bakıcı ve Hazal hemşire yeniden gelerek ameliyat önlüğünü giydirip sedyeyle beni ameliyathaneye götürdüler.

Bir çok koridordan geçerek ameliyathaneye girdiğimizde yanıma bayan doktor gelerek kaşlarını çatarak bana baktı. Bu kocaman ela gözleri daha önce nerede gördüğümü hatırlamasamda bir yerden tanıdık geldiği aşikardı. Elindeki dosyaya bakarak bana döndü.
"Hamza bey geçmiş olsun, siz geçenlerde ağır yaralı olarak gelen asker misiniz?"
"Olabilir. Bilmiyorum. "
"Daha iyi olduğunuza sevindim. " dedi tebessüm ederek.

"Sağ olun."
Bana bakmayı bırakıp yanımda duran Hazal hemşireye döndü.
"Merak etmeyin Hazal hanım hastamızı daha sağlıklı şekilde yanınıza getireceğiz." Dedi. Bir yandan hadi git der gibi elini sallıyordu.

" Lütfen uzun sürmesin Berfu hanım. Dağıtırım burayı!" Dedi gülerek ve çıktı.
Adının Berfu olduğunu öğrendiğim doktor yanında stajyer olduğu belli olan genç erkek çocuğuna söylediklerinden anestezi doktoru olduğunu anladım. Stajyer koluma tansiyon aleti, parmağıma kalp takip aleti ve anlamadığım bir çok aleti takıp narkoz miktarını söyleyerek kendisi hazırladı Berfu hanım. Elimin üstünde olan kelebeğe narkozu verirken bana bakarak" ondan geriye doğru sayınız lütfen." Dedi.

"Ya hocam herkese sayı saymayı öğretiyorsunuz. Bu sefer değişiklik yapalım." Diyen stajyer bana döndü.
"Ağabey sen bize sevdiklerinin isimlerini say. Hem ayılırken onların adını sayıklarsan sevinirler." Dediğinde acı bir gülümseme peydah oldu yüzüme.
Sevdiklerim ben ayılırken beni duyacaklardı öyle mi!
Gözlerimi tavana diktim ve saymaya başladım.
"Hazreti Allah, Hazreti Muhammed (s.a.v) Vatanım, ağabeyim Ömer. Şehit kardeşim Bora. Emaneti Hafsa çiçeğim."

Yanımdaki herkesin dikkatlice bana baktığının farkındayım fakat bakışlarımı tavandan ayırmadım.
Bora'dan sonra Ayşe dilimin ucuna gelsede söylemedim. Önce dilimden sonra gönlümden çıkarmak için düşünceler kalbime yer edinirken artık onun adını dahi anmak canımı yakıyordu.
Bir anda gözlerim kapanırken kendimi derin uykuya bıraktım. Bütün gücümü, dualarımı bundan sonra iyileşip görevime dönmek için harcamayalım. Yalan dünyanın yalan sevgileriyle uğraşacak gücüm de niyetim de yok artık.

Gözlerimi odamda açtığımda akşamın karanlığı karşıladı beni. Bir de cama vuran sert yağmur taneleri. Başımdaki seruma baktığımda bitmek üzereydi ki içeriye Hazal hemşire girdi.
"Hamza bey uyandınız mı, nasılsınız, ağrınız var mı?"

"Yok iyiyim ama bana bey demesen ağabey yeterli." Dediğimde gülümsedi.
"Tamam Hamza ağabey." Dedi ve serumu çıkararak gitti.
Gözlerim kapalı ne kadar yattım bilmiyorum. Uyuyup uyanmak arasında geçen zamanın farkında değilim. Başımdaki sesle gözlerimi açtığımda yüzünün yarısı ve kolu bandajlı olanı tanımaya uğraştım.
"Komutanım ben Hasan." Dedi.
"Hasan sende mi yaralandın?" Diyerek sordum.

"Sizden hemen sonra komutanım. Şarapnel kesiği oluştu yüzümde ve kolumda. Altı ay kadar düzelince yüzüme istersem estetik yapabilirlermiş. Sizi gördüğüme sevindim komutanım."
"Bende aslanım bende seni gördüğüme sevindim. Otursana ayakta kalma. "
Yan tarafıma geçerek deri koltuğa oturdu.

"Komutanım bugün son kontrole geldim. Sizin ameliyatta olduğunuzu söyleyince görmeden gitmek istemedim. Yarın memlekete gidiyorum. Ne zaman çalışma izini çıkar, ne zaman dönerim bilmiyorum. Hakkınızı helal edin Komutanım."
"Helal olsun aslanım da benimde ne olacağım belli değil ki! Bacağımın durumuna göre bakacağım ama inşallah göreve dönerim. Takdir Allah'ın." Dediğimde sıkıca sarıldık ve vedalaşarak gitti. Askerliğin yükünü gocunmadan çektiren sevgidir. Bir vatan sevdası, bir de canını emanet ettiğin kardeş sevgisi. Her işin zorluğu vardır ama vatanı savunmak demek canın cebinde gezmekten farkı yok. Ama şehitlik mertebesine ulaşmak demek iki dünyada da selamete ermektir ki yarabbim ölümümüzü şehit olarak nasip eylesin. Çektiğimiz bunca sıkıntıların en güzelidir şehitlik makamı.

VATAN İÇİN ÖLMEKSE KADERİM, BÖYLE KADERİN ELLERİNDEN ÖPERİM.

MEHMET AKİF ERSOY

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

34okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.