SON VURUŞ kitap kapağı

13. bölüm / 14

SON VURUŞ

14. BÖLÜM GEÇ KALMIŞ KALKAN

Vaveyla Yazarı: Fatma Ylz

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 14Şu an: 14. BÖLÜM GEÇ KALMIŞ KALKAN

Kulisten çıktığımda sadece kızları değil kendimi de kahve alacağım diye kandırıyordum. Beyaz duvarların neon renklerle süslendiği koridorları geçip alt kata inen merdivenleri indim. Merdivenlerin bitişi otomatın olduğu koridora açılıyordu. Zaten bildiğim yerleri kimseyle göz teması kurmadan yürümeye devam ettim. En fazla ya beş ya on adım atmıştım ki belayı çeken yapım hemen kendini belli etti.

Otomatın başında akbaba sürülerinin leşe üşüştüğü gibi Bulut ve takımı toplanmıştı. Dört erkek otomatı köşe başında sıkıştıran kekolar gibi hırpalarken onların az ötesinde duvara yaslanmış Bulut vardı. Gözleri doğrudan olduğum yöne kaydıktan sonra yaslandığı yerden doğruldu. Koridorun ortasında durunca gözlerinin içine bakarak üstüne doğru adımladım.

Koridoru esir almış gibi takılan beş erkekten korkacak değildim.

Bulut’un karşısına kadar geldiğimde, ellerimi kot pantolonumun ceplerine sıkıştırdım. Yerleştirdiğim ellerime bakıp tam bir piç gibi sırıttı. "Ülkenin mükemmel kaptanı gelmiş."

Sesiyle birlikte takımı da bu yana döndü. Gözlerimle cevap vermek yaptığım en iyi şeylerden biri olduğu için başımı yana yatırıp baştan aşağıya onu süzdüm. Dudaklarımdan çıkmamış olsa da hareketlerim tam olarak 'mal mısın?' diye soruyordu.

Ben cevap vermeyince üstüme doğru bir adım daha attı. Adımlarıyla yüz ifadesi de değişiyordu. Dudaklarını yalandan büktü, "konuşmayacak mısın benimle?"

Ya sabır. Yüzüne bakmadan yanından geçip gitmek için sağa yöneldim. Zamanında şu çocuğa aşık olduğuma inanmıyorum diye bir yandan da kendime sövüyordum. Çocuk beynini si...

Geçme hamlemi önümü keserek durduğunda gözlerinin içine buz gibi bir ciddiyetle baktım. "Çekil önümden." Kelimeler dudaklarımın arasından dökülürken dişlerimi sıktığımı yeni fark ettim. Yarım yamalak olan kahve krizim tutmak üzereydi, ceplerimdeki parmaklarımı hafifçe hareket ettirdim.

"Eskiler hemen öyle siliniyor mu? Konuşsaydık." Her kelimesi alaylıydı. Sadece damarıma basmak için karşımda duruyordu ve biraz daha ileri giderse kendimi gerçekten tutamaz takımı ikinci kez bu sik kırığı yüzünden yakardım.

"Silinmese adı eski olmazdı herhalde," derken dişlerimi daha fazla sıkmaya başladım. Resmen şeytan tokatı çarpmam için dürtüyordu.

Tam ağzını açacağında ondan önce davrandım, "Kes ve çekil."

Aynı benim gibi başını yana yatırdı, kıvırcık saçları hareketiyle yana yatarken bir adım daha yaklaştı. "Yoksa Karadağ. Yoksa..."

Dişlerimi, ellerimi, vücudumda ne kadar kas hepsini sıktım. Tam ağzımı açacağım anda araya tanıdık bir ses girdi.

"Yıldız." Bora'nın uzaktan gelen sesiyle nefesimi bıraktım. Kasılan kaslarım yavaşça gevşerken, yüzümdeki sinir bozucu sırıtışla Bulut’a baktım.

"Ez, canım," diye fısıldayarak sırıttım. Şimdi kim kimden yerse Bulut bey.

Bulut’un gözleri bir saniye üstümde kalıp arkamdan yaklaşan Bora’ya kaydı. Çenesi hafifçe kasılırken üstündeki havası birden dağılmıştı.

Bora tek kelime daha etmeden yanıma geldiğinde elinde iki tane soğuk kahve vardı. Birini açıp bana uzatırken kulağıma eğildi. "İlk haritayı aldım, iş kesinleşti." Dateden bahsediyordu.

Sözleriyle istemsizce yüz ifadem değişti. Onu kafamla onaylarken önümüzdeki Bulut’u işaret ettim. "Bende imza isteyen yarmalara saat veriyordum."

Bora işaretimle Bulut’a dönüp onu baştan aşağıya süzdü. Bir kaç saniye gözlemledikten sonra kehribar gözleri kışkırtıcı bir oyunculukla beni buldu, "Ajandana bakmadan verme kalpler kırılmasın."

Dudağımın kenarıyla gülerek Bulut’a baktım, sinirden kıpkırmızı kesilmişti. Çenesi kasıldıkça kasılmış, parmak boğumları beyazlamıştı. Daha da ileri gidersem olay çıkaracağını adım kadar bildiğim için kahvemi diğer elime aldım ve Bora’yı kolundan tutup geldiğim yöne çevirdim. Birlikte merdivenleri çıktıktan sonra kolunu bıraktım.

Az önce verdiği kahveyi dudaklarıma götürüp bir yudum aldım, bitter damaklarımda eşsiz bir tat bıraktı. Sakinleşerek kahvenin tadını çıkarırken Bora’nın sorusuyla ona baktım.

"Kimdi o çocuk?" Kahvesini dudaklarına götürürken gözleri üstümdeydi. "Sürekli senle uğraşıyor?"

Cevap vermeden omuz silktim, "Beni çekemeyenlerden biri daha işte, başarılı kadın görünce kuduruyorlar."

Teknik olarak yalan değildi, Bulut’la ayrılmamızın sebebi buydu. Çekememesi ve egosunun zarar görmesi, destek olacağına geçmiş olmayı seçmişti. Bende istediğini eline verirken gözümü bile kırpmadım.

Bora, düşünceli şekilde dudaklarını büzdü. "Eskiler çekemeyenlerin kullanacağı bir şeye benzemiyor, yıldız."

Ne diyeyim zeki çocuktu, işte.

Kahvemden ikinci yudumu alıp yürümeye başladım, ben hareket edince o da benimle gelmeye başladı. Bir dakika kadar sessizce ilerledikten sonra dudaklarımın içini ısırdım, bir şey düşünürken ara sıra yaptığım huylardan biriydi. En sonunda kaçamak cevapları bırakıp daha nötr bir cevap verdim.

"Anlatırım ama zamanı gelince. Mesela o date de anlatabilirim, bakarız." Ona dönüp omzuna yavaşça vurdum. "Sen bu saçmalıklara takılma maçı alda gel hadi."

Kehribar gözleri şüpheyle üstümde dolandıktan sonra yanağımı işaret etti. "Bir kez daha öpeyim mi?"

Ansızın olan eylemleri ve sözleri beynimi her zaman bloke etmeyi beceriyordu. Gözlerimi kırpıştırıp kaşlarımı çattım. "Oldu sonra global olalım, bir kere ses etmedik diye cıvıma."

Hiç üstüne alınmadan sırıttıktan sonra geri geri yürümeye başladı. "Gideyim de takımıma bakayım bari."

"Zahmet olacak Demirtaş ama bir bakıver," dedim arkasından. O gözden kaybolurken arkasından bir süre öylece izledim. Bu sırada elimdeki kahvenin bütün soğukluğu elime geçmişti. Ne zamandır aynı elde tuttuğumu düşünerek diğer elime aldım. Tam zamanında elinde kahveyle gelmişti...

Kahveyle.

Bu detay önemli...

salak çocuk ya.

Dakikalar saatlere saatler ikinci haritanın başlangıç ve bitişine dönüştü. Sahnede ateşlenen gümüş sislerle birlikte devasa ekranda BEACS'in kazandığına dair çıkan bilgi neredeyse nefesimi tutmama sebep oldu. Arenaya ilk geldiğimizde ki stresimin haklı olduğu yerler olsa da sonuç olarak boşa çıkmıştı. Yine de Bora’nın o maçtan önceki rahatlığına karşı hâlâ gıcık duygular besliyordum. Aynı zamanda da bu gevreklikle iki haritayı almasına da hayret ediyordum.

Öyle yada böyle dört tane olacak çeyrek finalden biri bitmişti. Maçta yenilen takım evine dönerken bir diğeri yarı finale yükselmişti. Geriye kalan altı takım içinde öyle olacaktı. Bu düşünce boğazımdan kızgın bir kurşun geçmiş gibi yutkunmama, yutkunmanın acısı omurgama vurmuştu.

"Son zamanlarda çok dalgınsın," Zeynep'in sesiyle düşüncelerimin arasından çıkıp ona baktım. Gözleri üstümde dikkatle geziniyordu. Maçtan sonra beşimiz birlikte üsse dönmek için kulisten çıkmıştık. Aslı ve Merve yemek tartışması yaparak önden giderken, Aylin ve Zeynep iki yanımda yürüyordu.

"Maç arasında onu gördüm, neredeyse canımı sıkacaktı," tükürür gibi söylendim. Genelde bazı şeyleri içimde yaşardım, kızlarda içimden farksızdı zaten. İçimden farksız dediğim insanlardan son zamanlarda çok fazla şey saklıyordum, onun için en azından bunu söylemeye karar verdim.

Aylin ve Zeynep aynı anda duraksadı, üstümdeki bakışlarına kafa yormadım. İkisinin de gözleri tereddütle baktığında anlatmaya devam ettim. "Koridorda beni tek bulunca güya sinir edecekti."

"Olduğun konuşmandan belli," dedi Zeynep. Yargılamıyor sadece gözüyle gördüğü kanıyı dile getiriyordu. Onu tanımayanların alınacağı kadar açık konuşuyordu.

Hayır anlamında başımı salladım, ellerimi pantolonumun ceplerine sıkıştırırken üstümdeki ruhsuzluk canımı başka bir açıdan sıkmaya başladı.
"Aksine beni sinir etmeye çalışırken onu öyle rezil kepaze ettim ki az daha üstüne gitsem kuduz köpek gibi saldıracaktı."

Aylin, sessizce dinlerken sağ koluma girdi. Kollarımızı birbirine geçirince bende onu yanıma çektim. "Ne yaptın?" diyerek sessizliğini bozdu. Cevap vermeden önce sol cebimde titreyen telefonu çıkarıp ekranına baktım, benimle birlikte ikisi de bakmak için kafasını eğmişti. Mesajın Bora’dan geldiğini onlardan hızlı görüp ekranı kapattım. "Aslında bakarsanız ben değil başkası yaptı ve şimdi ona borcumu ödemem gerektiği için eve geçip oradan dışarıya çıkacağım. Size de akşam anlatırım."

"Kimdi o?" diye sordu Zeynep. Onun sorusuyla yemek tartışması yapan Aslı ve Merve de durup bize dönmüşlerdi. Zeynep sorarken bir tık sesli konuşmuş olacak ki ikisinin kavgası bile yarım kalmıştı. Hepsine kısaca göz gezdirdim. En sonunda sağımdaki sarı kafaya baktım.

Aylin, az çok bir şeyler bildiği için sessiz kalmıştı. Zeynep’e cevap vermeden Aylin’e döndüm. "Sen onlara anlatırsın."

Dördüne de söz hakkı vermeden Aylin’in kolundan çıktım. Koşar adım arenanın çıkışına ilerlerken onlara dönüp geri geri yürümeye başladım, bana takılan üçünün bakışları bir avcı misali Aylin’e döndü. Benden önce onu haşlayacaklardı. Aylin’in benden bunun intikamını alacağını bile bile otoparka yöneldim. Arabama binene kadar aynı hızla devam ettim.

Sonunda kendimi bordo güzelliğin içine bıraktığımda elim istemsizce kotun cebindeki telefonuma sarıldı. Kendimi onun bunun için diye avutmak için vakit harcamadan mesajları açtım. Bir tane mesaj atmış ve onunla doğrudan konuya girmişti.
Bora: seni kaçta alayım?

Ekrana haylaz haylaz sırıttım, garip şekilde cüretkar insanları sevmesem de doğrudan konuya giren eveleyip gevelemeyen insanlara bayılıyordum. Bora ise sanırım ikinci şıkka kayıyordu. Bir kaç saniye düşünüp mesajına cevap vermek için klavyeyi açtım.

Siz: senin ölüm makinanla beni anlamana gerek yok. Güzelimle biz seni alırız. Yaklaşık iki saat sonra. Sen sadece konum at.

Ben arabayı çalıştırırken mesajım mavi tik olmuş, Bora yazmaya başlamıştı. Telefonu, telefon tutucusuna sabitleyip arabayı çalıştırdım.

Bora: erkeğin kızı alması gerektiğini sanıyordum :/

Siz: hayatımı düşündüğünden çok seviyorum ama iyi hadi sana kıyak geçip arabamı sürmene izin veririm =D belki.

Bora: çok müşerref olurum, Yıldızım.

Mesajları okurken gülmemek elde değildi, yolda daha fazla telefona bakmamak için ekranı kapattım. Şu gıcık görüldü huyumu kendisine de anlattığım için pek alınacağını sanmıyordum. Telefonu kapatıp sadece yola odaklandım. Üsse vardığımda önümde bir buçuk saatim var diyerek yaylana yaylana hareket etmiştim ve bam!

Rahatlığımın sonucu olarak saat su gibi akmış bir şeyler atıştıracağım diye zor hazırlanmıştım. Hazırlanmak dediğimde her zamanki kombinlerimden biriydi. Siyah mini etek, beyaz crop, rahat ve ince bir ceket.

Ne? Öyle şıkı fıkı olmamı mı bekliyordunuz? İyi iki de küpe taktım yeterli mi?

Değilse bile yapacak bir şey yok çünkü vaktim yok. Odadan çıkarken peşimden geleceğine yüzde yüz emin olduğum Boyka'dan, her boku sorgulayan Serra'dan ve son zamanlarda yüzünü görmediğim Arman'dan kaçıyordum. Üçünün de nereden çıkacağı hiç belli olmuyordu ve hesap sorma konusunda hepsi bir numaraydı. Ve ben kendine soru sorulmasından bile nefret eden bir manyaktım. Ayrıca onlar dışında bela gibi olan dört kız da vardı. Gariptir ki onları etrafta görememiştim. Üssün sessizliğini kullanarak beyaz ayakkabılarımı giyip koştur koştur arabama geçtim.

Bora’nın attığı konumu açıktan sonra motoru çalıştırdım, güzelimin sesi yine döktürüyordu. Sanki metalden bir motor değilde, ormanda tek başına gezen asil bir panterdi. Vitesi atarken tek elimle direksiyonu hareket ettiriyordum. Trafiğe çıktığımda güneş kendini geri çekmiş, sokak lambaları yeni yeni yanmaya başlamıştı. Tek elle camları açmak için uzandım, pencereler açılırken sonbahar ve akşamın ılık havası birleşerek arabanın içine doldu.

Bora’nın attığı konum arabayla sadece üç dakika sürdü, normalde beş dakika da sürebilirdi ama Porsche'min güzelliğini birazcık kullanmış olabilirdim. Navigasyon konuma vardığımı gösterirken yavaşlayıp etrafıma bakmaya başladım.

Egosu sayesinde gözüme çarpar dediğim Bora’yı arıyordum ve pek gördüğümü söyleyemezdim. Ta ki bir anda yola atlayana kadar. Reflekslerim benden önce harekete geçtiğinde aniden frene bastım. Göğüs kafesimden geçen kemer sıkılaşıp beni koltuğa yapıştırdı.

Zaten yavaşlamış olsam da onu bir anda karşımda bulmak ödümü koparmıştı. Uzun bir nefes alıp gözlerimi üstünde gezdirdim, altına krem bir pantolon giymişti. Bakışlarım yavaşça göğsüne tırmandı, üstünde pantolonuna tam uyan lacivert bir gömlek vardı. Biraz daha yukarı çıktığımda sırıtan yüzüyle karşılaştım. Bir adama her saniye bu denli gülümseme bahşedilmesi kesinlikle haksızlıktı.

Kontağı kapatıp anahtarla birlikte arabadan indim, Bora hâlâ olduğu yerde duruyor, o sonbahara benzer gözlerini güzelimin üstünde gezdiriyordu. "Çok bakma nazar değecek şimdi," diye huysuzlandım.

Gülerek başını kaldırıp benden tarafa baktı, "Kıskanma yıldızım."

Başımı yana eğip alayla güldüm, "boş yapma da yakala." Anahtarı yakalayabileceğini umarak üstüne doğru fırlattım. Anahtarlar kaputa doğru giderken zamanından geç eğildi. Bir an tutamayacak sanıp çığlığı basmak için hazırlanıyordum ki yakaladı. Derin bir nefes bıraktım.

Kaptığı anahtarları havaya kaldırıp salladı, "kandırdım seni."

"Egzozuna taş doldurarak şaka yapmak isterim sana," arabanın arkasından sağ koltuğa kayarken bakışlarımı üstünden ayırmayıp tatlı tatlı güldüm. Bora’yı ise öksürük krizi tutmuştu, eh benim güzelim arabamsa onunki de motoruydu. Bu düşünceyle içimde garip bir duygunun kabardığını hissettim. Öyle bir gariplikti ki kapıya yönelen adımlarım bir anlık sekteye uğradı.

Kendine gel kızım.

Başımı iki yana sallayıp nefesimi bırakarak kapıyı açıp koltuğuma geçtim. Bora ben binene kadar kapısının önünde bekledi. Ne yaptığını anlamasam da çok takılmadan kendimi koltuğuma bıraktım. Kendi yerine geçtiğinde bakışları üstümdeydi. "Motoru neden sevmediğini şimdi anlıyorum," diyerek arabada gezdirdi gözlerini.

"Zevklerim muhteşem değil mi?" deyip dudağımın kenarıyla güldüm. Eh, bütün servetimi -tamam sadece bir kısmını. Büyük bir kısmını- güzelime yatırmış olabilirdim. Kurban olsun be ona. Az bile yapmışım.

"Kesinlikle," diyerek onayladı. Ciddi mi yoksa dalga mı geçiyor diye dikkatlice yüzüne baktım. "Ciddiyim," dedi bakışlarıma cevap vererek. "İnsanlar iki şeye cesaret edemez motora ve Porsche'ye." Göz kırparak motoru çalıştırdığında ne dediğini anlamak için sessiz kaldım.

Sırtımı koltuğa yasladım. Kelimeler dudaklarımdan otomatik dökülürken gözlerim üstünden ayrılmadı. "Bora, biliyor musun? Turnuva başından bu yana az çok denk geliyoruz ve hâlâ bazen ne kasttettiğini anlamıyorum. Birde bazen aniden değişen kişiliğini."

Açık sözlü olmayı seçtim sonuçta bu bir date'di.

Bora’nın, parmakları direksiyona sarılırken bunları duyacağını tahmin etmemiş gibi ilgiyle dinledikten sonra kurnaz kurnaz güldü, "sözlere bir şey diyemem ama kişiliğim hep aynı yıldız. Genelde rahat takılıyorum hatta bu yüzden gevşek olduğumu bile düşünenler var."

Tamamen ona döndüm, "işte gariplik de burada. Yedi yirmi dört rahat takılan adam bir anda ondan beklenmeyecek kadar ciddileşiyor?" bir bulmacanın cevabını arar gibi onu izledim.

"Beni gerçekten ciddiyken görmedin ki," egoistlik taslamıyor bunları ciddi ciddi söylüyordu. Yersen...

"Hadi oradan be! Lansman günü bir çeyrek maçı iki?" Sorudan önce bile hazır olan argünamanlarımı hemen öne attım. Nasıl olsa date çıkmıştık değil mi?

Yolda olan gözleri anlık olarak bana döndükten sonra gülüşü arabanın camlarına çarptı. Kendine özgü ne kalın ne ince ikisinin tam ortası melodik bir sesi vardı. "Birde saydın mı?"

"Onu boş ver de biz tam olarak nereye gidiyoruz? Date date diye tutturdun bir yer bulmuşsundur, herhalde," diyerek kendini yakalanmamı tamamen örtbas ettim. Eh, azıcık laf cambazı olabilirdim.

"Tabii ki de buldum," derken arabanın vitesini değiştirdi. Şüphe ettiğimden çok daha iyi araba kullanıyordu. Öyle ki Porsche'nin sert viteslerini atarken gayet profesyoneldi. Gözleri yoldan ayrılmazken dikkatinin diğer yarısının üstümde olduğunu hissediyor ve biliyordum. "Seni rekabete doyuracağım."

"Fazla iddialısın, fazla fazla." Dedim ama bir yanım da rekabetli bir yere gideceğimizden emindi. Özellikle go karttan sonra rekabet anlayışına azıcık güveniyor olabilirdim. Çok az.

Yolun gerisi düşündüğüm gibi sessiz geçmedi. Daldan dala konudan konuya girmiştik. Maçlardan, çiçeğe böceğe kadar. Sonunda yol bittiğindeyse neon tabelayla aydınlatılan bir tabelanın önünde durduk. Yazıyı okuyup Bora’ya döndüm. "Bilardo salonu mu?"

Kontağı kapatırken kafa salladı, "tam bir nişancı oyunu, beğendin mi?"

Dükkanın içeriyi göstermeyen mat camlarına hızlıca göz gezdirip Bora’ya baktım. Aklımda birden saçma ama merak ettiren bir soru belirdi. "Date fikirlerine bakılırsa bayağı tecrübelisin herhalde?"

Sorumu duymazdan gelip üstüme doğru eğilip daha dikkatli bakarken sırıtışı oldukça büyüdü. Güneş ışığı gibi olan göz bebekleri bayağı eğleniyordu.
"Kaşın mı seğirdi senin?"

"Boş yapıyorsun Demirtaş, in aşağıya da göstereyim sana kimin kaşı seğirecek." dedim ve cevabını beklemeden arabadan indim, konuyu çarpıtıp kurnaz kurnaz cevaplar veriyordu. Asıl sorunsa cevabı dolandırmış olmasıydı. Gelip yanımda durunca ona bakmadan salona ilk adımı ben attım. Bir takım şeyleri hallettikten sonra masanın başına geçmiş, sonunda etrafı inceleme fırsatı bulmuştum.

Başında bulunduğumuz masanın kenarlı koyu meşeden yapılmış olmalı ki oldukça koyu bir rengi vardı. Yeşil yüzeyiyse tahtalarından çok daha canlı duruyor, üstüne düşen sarı ışıkla rengi biraz daha kendini belli ediyordu. Masanın ortasındaki renkli topları izlerken, Bora elinde iki tane istekayla dönmüştü. Bir sopalarla bir ona baktım. Çok beklemeden birini bana uzattı.

"Tutmayı biliyor musun göstereyim mi?" diye sormayı da ihmal etmemişti.

Sorun şu ki bu oyunu daha önce oynamış ve çok sıkılmıştım. Çünkü Aslı ile Merve topları deliğe atmakta hiç ıskalamıyorlar sıra asla bize gelmiyordu. Elinden aldığım istekanın ucunu ayağıma yasladım. "Ben doğuştan nişancıyım, tabii ki biliyorum."

"Görelim gücünüzü Selin hanım, renkli toplar senin." diyerek başlamamı işaret etti. Hiç nazlanmadan sağ elimi masaya yaslayıp istekayı işaret ve orta parmağımın arasına yerleştirdim. İlk vuruşu yapıp topları dağıttığım da Gayet güzel bir dağılım olmuştu, sırıtarak ona baktım.

Bora’nın gözleriyse ellerimdeydi. "Sen solak mısın?"

Yüzündeki şaşkınlık ifadesine kahkaha attım, "hayır salak. İstekayı solla tutuyorum sadece."

Bir kaç saniye sorgulayarak baktı. Kafasının içinde ölçüp biçerek cevaba varmaya çalışıyordu sanırım. Bir süre daha baktıktan sonra pes eder gibi nefesini bıraktı. "Sebep?"

Sorunun cevabı bende çok basit bir şeyi işaret ediyordu, önemsiz bir şeyden bahseder gibi omuz silktim. "Nişan elim sağ çünkü."

Kaşlarını çatıp olduğu yerden bir kaç adımda karşıma geldi. Kafasının içinde anlam veremediğini yüzüne yansıyan ifadesinden çözüyordum. "Zor değil mi? Normalde sağlaklar sola yapar sen bunu nasıl sağa çevirdin?"

Sinsi sinsi gülümsedim, gerçekçi olmam gerekirse bayağı zordu. Tutuş, duruş, vuruşu ayarlama hepsi ayrı bir dertti ama sırf sağla nişan alınca tek de topu hedefe atabildim diye inat etmiş ve nişanı sağla almaya başlamıştım. Yeşillerimi, kehribar göz bebeklerine çevirdim. "Elbette zor ama kârlı."

Ellerini beline koyup, başıyla işaret etti. "Bunun nasıl bir kârı olabilir, yıldız."

Öyle mi diyerek kaşlarımı kaldırdım, elimi masaya yaslayıp istekayı parmak aralarımdan geçirdim. "İzle de gör bakalım."

Masanın kısa ucuna geçip karşımdaki toplarıma baktım. Beyaz top, masanın sağında kalırken benim toplarımın birisi tam ortada diğeri Bora’nın iki topu arasında kalmış, yön olarak ise tam olarak köşede kalan deliğe bakıyordu. İşin iyi yanı düz bir atışla topu hedefe atardım kötü yanı Bora’nın toplarıyla birbirine çok yakındı.

Nefesimi tutup sol gözümü kapatarak istekayı topa tam denk gelecek şekilde hizaladıktan sonra saniyelik bir atış yaptım. Mavi top, diğer iki topa çok yakın olmasına rağmen onlara dokunmadan doğrudan hedefe gitti.

Tık.

Top delikten içeriye düştüğünde doğrulup Bora’ya baktım. Gözlerini fal taşı gibi açmış, öylece topun gittiği yeri izliyordu. Şoku atlatmasını sessizce bekledim, bir süre sonra bakışları ansızın üstüme çevrildi, "resmen hilesin."

İşaret parmağımı şakağıma bastırarak gülümsedim, "zekiyim zeki."

Son gülüşümden sonra Bora bayağı gaza gelmiş, kendisinin hırsı yetmez gibi beni de tetiklemişti. Ve böyle böyle masanın başında saatler geçirmiştik. Bazen o art arta o topları sepete atıp beni sabırsızlıktan delirtmiş, bazen ben toplar başında şov yaparak onu şaşkına çevirmiştim. Öyle yada böyle salondan çıktığımızda hava kararmıştı. Sohbetin koyuluğundan olsa gerek ikimizde bunu umursamamıştık ve şimdi denize bakan yol kenarlarından birinde kaputa yaslanmış, sessizce dondurmalarımızı yiyorduk.

Havanın ılık matemi güneşle birlikte kendini geriye çekmişti. Bir süre sessizce denizi izledikten sonra sessizliği bölen Bora oldu. "Şu çocuğu anlatacak mısın?"

İlk kez doğrudan konuya girmesini sevmedim. Damağımda eriyip gitmesi gereken dondurma olduğu yerde buz küpü olmuştu sanki. Midem kendi içine kapanır gibi geri çekildi. Dalgalı denizin üstündeki Bulut’lara bakarak derin bir nefes aldım. Bulutlar. Saf güzellik, ulaşılmaz, şüphesiz dünyanın en güzel şeylerinden birinin adını o lekemişti. Dondurmanın çöpünü az ötede ki çöp kutusuna rastgele attım. Şansa girdiğinde boğazımı temizledim. Anlatacağımı söylemiştim. Anlatacaktım. "Geçen sene hakkında ne düşünüyorsun?"

Bora’nın kısa bir an duraksadığını hissettim. Yönü ufuk çizgisine dönük olsa da zihninin tamamen bende tarafa döndüğünü hissediyordum. Bir cevap vermeden uzun sayılmayacak kadar düşündü.

"Açıkçası," diye söze başlarken ellerini pantolonunun ceplerine yerleştirdi. O dondurmasını benden önce bitirmişti. "O gün ne olduğunu bilmiyorum ama bir şey olduğuna eminim," Her zamanki eğlenen ses tonu daha derin, sisli bir hava kaplamıştı.

Geçmişin acısı sırtımı kamçıladı. Kendime olan öfkem yükselip sesime yansıdı. "Nereden biliyorsun ki?" diye sordum kinayeyle.

Basit der gibi omuz silkti. "İster inan ister inanma seni sandığından daha fazla tanıyorum. En azından kaptan olan Selin’i tanıyorum." diyerek sonlandırdı cümlesini.

Sessizce onayladım, başımı yana eğsem omzuna yaslanacaktım. Olduğum yerde hareket etmedim sadece ellerimi kucağıma indirdim, "Skor bir bire çıktığındaki arada..." sessizleşip boğazımı temizledim. Düşünmek bile o günü yaşamama aynı hataya tekrar tekrar düşmeme sebep oluyordu.

Bora, sessizliğimden şüphelenir gibi yüzüme bakmak için eğildi. Sık ormanların arasına sızan gün ışı gibi olan gözleri sakince konuşmam için telkin etti.

"Su şişesi yerine telefonu seçmemle başladı her şey." İstemsizce hıçkırdım, ağlamıyordum ama bazen çok üzülünce tik gibi bir anda hıçkırık geliyordu. "Güya takım kaptanı olan empati yapması gereken adam," adam kısmında özellikle dişlerimi sıktım çünkü Bulut’tan bırak adamı insan bile olmazdı. "Beni o yarım saatlik arada terk etti."

İkimiz arasında derin bir sessizlik oldu. Havanın usul rüzgarları birden fırtınaya dönüştü sanki. Yerdeki yaprağının oynamasına rağmen bir kasırga da savruuluyormuş gibi hissettim. Kulaklarım uğuldadı.
Bora konuşmadan önce kolunu etrafıma sarıp beni kendine çekti. Beklenmedik hareketliyle afallasamda beni kendine yanlamasına izin verdim. Başım göğsüne yasladı. Kolu sırtıma bir kalkan gibi sarıldı. Geç kalmış bir kalkan...Benim getirmeye cesaret edemediğim kelimeleri harfi harfine tamamladı.
"Ve bütün yükün altında sen tek kaldın."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

8okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.