1. bölüm · SON VURUŞ
1. BÖLÜM SON DÖRT HAFTA
"Son vuruş!" diye bağırdım, kulaklığımın mikrofonuna doğru. Valorant Vanguard yani ülkenin en büyük e-spor turnuvasının başlamasına dört hafta kalmıştı ve ben takımımla kaldığım takım üssünde gecenin üçünde tek başıma rastgele oyuna girmiştim.
Girmiştim girmesine ama akşam yediden bu yana oyun başında olduğum için sabrım çökmüş, uyku dört bir yandan etrafımı sarmıştı. Öyle ki tuşlara basan parmaklarım karıncalanıyor, mouse avuç içimden fırlamak istiyordu.
Ve şu an bizim takımda sona kalan kişi bilerek adamı vurmuyor, oyalanıyordu. Sabır çekmek adına uzun bir nefes aldım, "vur da bitsin artık!"
"Tamam Reyna sakin, ne bu ses tonu gece üçte," pişkin pişkin cevap verirken Reyna'yı özellikle vurgulamıştı. Oyuna girdiğinizde sesli sohbeti açarsanız takımdaki sizden ayrı dört kişi olurdu ve kimse birbirini tanımadığı için oynadığınız ajan adı ile seslenirdi, Valorant'ın kendine has artılarından biri daha işte.
"Kaç saattir ekran başında olduğumu bilsen aklın şaşar," diye homurdandım, takımın gerisinden ses çıkmadığı için sadece ikimiz konuşuyorduk ve daha dakikasından adama gıcık olmuştum. Ekranını izlediğim kişi oyalanmaya devam ederken bir yandan da benimle uğraşmaktan geri kalmıyordu.
"Merak ettim kaçmış Valorant süren?" şakacı yanı geri çekilirken gerçekten merak etmiş bir ilgiyle soruyordu. Ekranı izlerken ne süresi bütün hayatım burada geçiyor diyemedim tabii.
Onun yerine daha mantıklı bir cevaba ihtiyacım vardı hem de öyle bir cevap olmalıydı ki vurma zahmetine girmediği adamı vursun.
Mikrofon tuşuna basıp, "şöyle düşün şu an yerinde ben oynuyor olsaydım, çoktan maç bitmiş giriş ekranına geçmiştik," dedim ve tatlı tatlı güldüm.
"Öyle mi?" diye anında cevap verdi ve daha sözleri bitmeden karşıdaki adamı normalden çok daha profesyonel olacak şekilde vurdu.
Tamam, bunu beklemiyordum yayıldığım oyuncu koltuğumda anında dikleştim. "O neydi lan öyle!" istemsizce yükseldiğimde cevap olarak kusursuz bir kahkaha ile karşılık verdi, "ekle oynarız."
Şoku atlattığım anda yükseldim, "madem bu kadar iyisin ne uğraştırdın yarım saat akılsız herif!"
"Az şov yaptım, eğlenmedin mi?" dedi bu sefer, bu çocuk harbiden garipti. Ağzımın içinde bir şeyler mırıldandığımda mikrofonum açık kalmıştı ve bu onu daha çok güldürdü.
Sesi kulaklığımdan beynime ulaştığında garip bir ürperti hissettim. Salak adam!
"Ha ha ha, çok komiksin budala!"
Son cümlelerimi söyledikten sonra beklemeden oyunu kapattım ve yarısı boynuma asılı olan kulaklığı çıkarıp ekrana astım. Vücudumun her hücresi isyan bayrağı çekmiş gibi sızlıyordu.
Koltuktan doğrulduğum anda kolum, bacağım, belim buzlanmış bir dalın kırılmasını andırır şekilde çatırdadı. Sanırım ölüyorum, aklımdan geçen cümleye zaferle güldüm, girdiğim yaklaşık on maçın çoğunda kazanmanın verdiği tatlı mayhoşluk vardı üstümde.
Dudaklarım istemsizce kıvrıldı. Yerine gelen keyfimle birlikte uyumak için asma katın dönen merdivenlerine doğru ilerledim.
Aslında birkaç el daha atsaydım derecem yücelik üçten radiant'a yani oyundaki en üst seviyeye çıkacaktım ama işte biraz daha oynarsam muhtemelen Serra'ya denk gelecektim ve benim bu saatte uyumadığımı görüp kafayı yiyecekti.
Serra bizim takım koçumuzdu ve tahmin edeceğiniz gibi çok sert bir kadındı. Özellikle geçen sene finalde olanlardan sonra... merdivenleri çıkarken geçen seneyi düşünmek modumu anında yere serdi.
Merdivenler sonunda bittiğinde takımın yatak odalarının olduğu kata varmıştım. Yan yana dizilmiş odaların ilkinin önünde durdum; kapıda Aslı ve Aylin'in resmi vardı. İkisi birbirlerine sırtlarını yaslayıp kollarını önlerinde bağlamışlardı.
Sağ taraftaki Aylin'in doğuştan gelen saçlar ve zeytin yeşili gözlerinin içi oyunbaz bir ifadeyle bakıyorken, solundaki Aslı'nın saçları baştan sona kızıldı önüne düşen perçemleri arasından kestane rengi gözleri insanı büyüleyecek gibi bakıyordu.
İkisi birbirine oldukça zıt olsalar ve sürekli saçma sapan kavgalar etseler de bir saat bile ayrı kalamıyorlar, ikisini ayırdığımızdaysa üssün içinde devasa bir kaos baş gösteriyordu. Hem ayrı kalamıyorlar hem de birbirlerini delirtmeden duramıyorlardı kısacası.
Onların kapısının önünden birkaç adım atıp Merve ile Zeynep'in kaldığı kapının önünde durdum. Bu kapının arkasında takımın tek disiplinlisi ve çapkınlık kelimesinin vahşi bir güzellikle birleşmiş olduğu iki ayrı ruh yaşıyordu.
Tahmin edeceğiniz gibi Zeynep zeki olan, takımın yürüyen mantığıydı. Kapılarındaki resimlerinden Zeynep'e kaydı gözüm. Koyu kahve düz saçlara ve saçlarından daha koyu gözlere sahipti. Her zaman tetikteymiş gibi dimdik duruyor, kendinden asla ödün vermiyordu. Zeyep'in omzuna elini atmış Merve ise onun tam zıttıydı.
Genelde düşünmeden haret eden normal konuşmasında bile insanlarla flört eden yaramaz bir çocuk gibiydi aynı anda damarına basılınca deliye dönen bir fırtına.
Onların kapısını geçtikten sonra son bir kapı kalmıştı. O da benim odamdı, takım kaptanın odası... kapının önünde durdum, her kapının üstünde küçük beyaz bir tepe lambası vardı, resimleri de bu şekilde görüyordum zaten.
Bir geçmişle yüzleşir gibi gözlerimi yavaş yavaş kapının üstünde gezdirdim. Diğer iki kapıya kıyasla bu kapıda tek bir resim vardı o da bana aitti.
Takım kaptanı olmak için seçmelere girdiğimde kazandığım takım federasyonun hediye ettiği özel bir madalyonu tutuyordum. Fotoğraf seçmelerden hemen sonra çekildiği için, çimen yeşili gözlerimin içinden hırs ve galibiyet tutkusu dökülüyordu, şimdiye göre daha uzun dalgalı saçlarım omzumdan aşağıya uzanıyordu.
Kendime bakmayı bırakıp arkamdaki büyük resme, oyunda sadece onu seçtiğim ajana Reyna'ya döndüm. Ultisi açıldığı için bir kâbus gibi bakan mor gözleri her zamanki öldürme arzusuyla sarsılmaz şekilde duruyordu. Bu gözlere bakmak beni en başa, sadece e-postama düşen bir mesaja götürdü.
Her şey o gün başlamıştı, üniversite derslerini geçmeyi düşünmeyip kendimi oyuna ve yayıncılığa vermiştim. Tahmin edeceğiniz gibi ailem buna çok fazla karşı çıktı. Ve yine o günlerden birindeydik.
Varlıklı ailemin ilk çocuğu olarak boş işlerle uğraşmamalı kendimi derslere verip aile şirketine geçmek için hazırlanmalıymışım. Şimdi sorun şu ki ben kimsenin zenginliğini de şirketini de servetini de istemiyorum.
Aptalca mı düşünüyorum? Siz öyle sanın, bir şirketin başına geçmekle işlerin bitmeyeceğini herkes az çok pekâlâ bilir.
Ayrıcı şu an şirketi yöneten kişi olarak dedem yaşıyor ve ölmemişken ailemin akrabalarla yaptıkları hırs yarışının piyonu olacak biri değilim ben.
İşte kaldığım dersler yüzünden kavga ettiğimizde annemin ve babamın yüzüne söylediğim şeyler tam olarak bunlardı.
O gecenin bitmek bilmeyen kavgasından sonraysa ben kendimi yine bilgisayar başına atmış BBYG'nin takım kaptanlığı için yapacağı elemeden davet almış ve düşünmeden kabul etmiştim.
Ve günün sonunda buraya kadar gelmiştim. Aileme aramı soruyorsanız orası biraz karıştı.
Reyna'nın gözlerine bakıp daldığımı fark edince art arda birkaç kez gözlerimi kırpıştırdım, "iyice kafayı yedin ha Selin? Kimle konuşuyorum be ben? Tövbe tövbe."
Kafamın gitmesini aşırı dozdaki ekran süreme bağlayarak kapıyı açıp odaya girdim. Biraz daha uyumazsam kendi kendime röportaj bile verebilirdim ya da hayatımı anlatan saçma bir kitap yazardım. "Ay gerçekten saçmalıyorum ha!"
Kendimi yatağa atıp düşünmemeyi umarak gözlerimi sıkıca kapattım. Sabah beni uzun bir Cuma toplantısı bekliyordu.
🎮
Dit. Dit. Dit.
Art arda gelen alarm sesiyle göz kapaklarımı araladım. Sanki ses telefondan değil de beynimin içindeydi. Yatakta sırt üstü yatarken kolumu yana uzatıp alarmı kapatmak için telefonumu elime aldım. Sabah sabah o kadar itici bir sesti ki şu anlatmak için kelimeler kifayetsiz kalırdı resmen.
Ekranı açıp alarmı kapattıktan sonra genelde bakmamın sakıncalı olduğu sosyal medya hesabıma girdim. Benim paylaşımlarımın yanı sıra Zeynep'in takım için paylaştığı duyurular da vardı.
Beş kişilik takımda üçümüz paylaşımlarla uğraşmayı sevmediği ve hesaplarımızı menajerimize vermek istemediğimiz için bu işe Aslı ve Zeynep bakıyordu.
Post atma işini her ne kadar ikisi almış olsa da postlara gelen yorumlara cevap vermek ve hayranlarımızla bağlantı da kalmak da bizim görevimizdi. Zeynep'in hesabıma en son attığı posta göz atmak için tıkladım.
Turnuvaya kalan günleri bildiren posta girdim. Altında binden fazla yorum vardı. Öyle ki bazıları tartışmaya bile tutuşmuştu. Hepsine azar azar göz gezdirdim.
"Bu sene de aynısı olmaz umarım!!!"
"Bu sefer kupa bizim olacak!"
"BBYG kadroda değişiklik olacak mı Solaster?"
"Selin yayın açmanı bekliyoruz. Seni özledik!"
Ve akıp giden sonsuz yorumlar, ekranı kapattım ve yastığımın üzerine bırakıp olduğum yerden doğruldum. Bütün gece oyun oynadığım için beynim isyan olarak göz kapaklarımı esnafın kepenkleri indirmesi gibi pat diye kapatıyor ve inatla uyanmama izin vermiyordu.
Sarsak adımlarımı odamın köşesindeki duşa açılan kapıya yönelttim. Hızlı bir duş alıp kendime gelmeliydim yoksa Serra'nın gözleri üstümden ayrılmaz, beynimdeki bütün hücreleri yiyene kadar durmazdı.
Hızlıca soğuk suyun altına girip çıktıktan sonra dolabımın önüne koşa koşa gittim. Duştayken aklıma küçük bir detay gelmişti.
Çalan alarmın kaç alarmı olduğu gibi...
Umarım geç kalmamışımdır diye dualar ederek odamdan çıktım. Kapıyı ardımdan yavaşça kapattığımda katta hiç ses olmaması da ayrı bir gerginlik yaratıyordu.
Parmak uçlarımda dönen merdivene kadar ilerleyip korkuluklardan zemin kata bilgisayarlarımızın olduğu alana ve açık mutfak tarafına göz attım. Etrafta tüy bile oynamıyordu. Öyle bir sessizlik hakimdi evde.
Kontrol etmek adına merdivenleri hızlıca indim. Son basamaktan indiğimde karşımda uzun masanın üstünde yan yana sıralı oyun bilgisayarlarımız duruyordu. Birkaç saniye sessizce izledim. Garip hiçbirinin ekranı açılmamış, koltukların düzeni bozulmamıştı.
Bilgisayarların başından ayrılıp açık mutfağa doğru yöneldim. Birkaç adımdan sonra sonunda yaşama dair bir şeyler buldum, yoksa cidden insanlığın silindiğini düşünmeme az kalmıştı.
"Erkencisin," diyen Elif ablaya döndüm, kendisi takımın mutfağından sorumlu olan orta yaşlı tonton aşçımızdı. "Geç otur," dedi kahvaltılıkların olduğu masayı işaret ederek. Dediğini yaparken üsteki garip sessizliğe bir anlam vermeye çalışıyordum, "herkes nerede Elif abla?"
"Uyuyorlardır," dedi üst kata bakarak, "daha erken ya."
Bocalayarak başımı kaldırıp Elif ablanın elmas gibi gözlerine baktım. "Erken mi? Abla alarmla koşa koşa indim ben aşağıya ya!" hatta koşmaktan alarma bakmaya bile zahmet etmemiştim ve telefonumdaki gereksiz onlarca alarmı düşürsek...
İnleyerek yüzümü parmaklarımın arasına aldım. Telaşla saate falan bakmamış kendimi duşa attığım gibi aşağıya inmiştim. Sabahın köründe!
"Kuzum niye koşturuyorsun saat daha sekize yeni geliyor," halime tatlı tatlı güldüğünde bende istemsizce halime gülümsedim. "Kahvaltı tabağını al, sucuklarını soğutma. Diğerleri de gelir az sonra."
Dediğini yapıp tabağımı aldım ve tekrar yerime oturdum. "Gece oyun oynayınca gecemi gündüzümü şaşıyorum," gözlerimi istemsizce devirdim. "Serra sağ olsun."
"Onu bilirsin ayaklı disiplin gibidir," dedi Elif abla, bilmez miyim der gibi başımı sallayıp çatalımı elime aldım. Yemeye başlamadan tabağımdakilere çatal batırmaya başladım. Birkaç zeytin, bir parça peynir ve yüzünü görmeyi bile sevmediğim yumurta.
Kısa bir an gözlerimi kısıp yumurtaya düşmanımmış gibi baktım. Yumurtayla olan düşmanlığımı art arda gelen adım sesleri kesti. Ve sonra Zeynep'in sesi duyuldu. "Koşmayın kızım sabah sabah!"
Ve hemen sonrasında merdivenleri birbirleriyle yarışarak inen Aslı ve Aylin göründü. Dönen merdivenleri öyle bir iniyorlardı ki bir ara üç basamak atlayıp indiklerine emindim.
Merdivenlerin sonuna geldiklerinde Aslı az farkla öndeydi, tabii Aylin onu kolundan tutup geriye savurana kadar.
"Bırak be beni!" diye bağırdı Aslı, bir yandan da kolunu Aylin'den kurtarmaya çalışıyordu.
"Hiçbir yere kaçamazsın," Aylin Aslı'yı yakalarken bir yandan da birbirlerine laf yetiştiriyorlardı. İkisi koşarak üssün uzun koridorlarından birine girerken Zeynep merdivenleri bitirmiş yemek masasına yaklaşıp yanımdaki boş sandalyeye kuruldu. "Günaydın," dedi her zamanki sakin sesiyle.
Aylin ve Aslı'nın gittiği tarafı işaret ettim. "Bayağı aymış cidden."
Zeynep gözlerini boşluğa doğru devirdi, ikisinin bu yaramaz halleri onun koruma güdülerini tetiklemekle kalmıyor resmen değnek dürtüyordu, "sabahtan başladılar. Ne zaman büyüyecekler çok merak ediyorum."
Elif abla, tezgâhtan bize dönüp, "bazı insanların ruhu hep çocuk kalır kızım, kalsın ki koca dünyada birkaç eğlenceli ruh olsun ve etrafa ışık saçsın," olarak karşılık verdi. Elif abla arada sırada bu dünyadan değil de fantastik bir yaşamdan gelmiş gibi konuşurdu.
Zeynep bana baktığında haklı der gibi omuz silktim. Zeynep düşünceli düşünceli baktıktan sonra başıyla onaylayıp tabağına döndü. Onun gibi bende kendi tabağıma döndüm ve daha ilk lokmayı yutamadan arkamızı dönmek zorunda kaldık.
"Bana ne lan! Ayrılmak mı istiyorsun, e ayrıl." Merve bütün üssü başımıza yıkacak şekilde merdivenlerden inerken elindeki telefonla hararetli bir konuşma içindeydi.
"Ne demek ayrılacak mıyız? E ayrılmak istiyorum dedin tamam dedim ayrıldık." Bir süre sessizce dinledikten sonra bir kaşı seğirdi. Dudağımın kenarını ısırıp Zeynep'e baktım, o da aynı şekilde bana bakıyordu.
Yanılmıyorsam beş saniye bile geçmeden Merve o telefonu kapatacak oğlanı da engelleyecekti. Ve hiç de sekmedi.
"Ay uğraşamam!" son kelimeleriyle birlikte telefonu kulağından indirip kapattı. Merdivenleri bitiren adımları bize yöneldi, az önceki deli halinden geriye hiçbir şey kalmamıştı.
Anlık değişimine en az Zeynep kadar şokla bakıyordum. Koyu dalgalı saçlarını omzunun üstünden geriye ittirdi. "Bakmayın öyle turnuva geliyor zaten ayrılacaktım."
Merve yanımıza otururken Zeynep ona kınayan bakışlar attı, "sıkıldım demiyor da turnuvayı bahane ediyor."
Zeynep'in sözleri Merve'ye gol olması gerekirken benim kaleme girdiği için sessiz kalıp tabağıma odaklandım.
Boğazımdan sanki dikenli bir yumru geçmiş gibi yutkundum. Geçmiş hedefe ulaşan bir bıçak gibi tam göğüs kafesime saplanmıştı. Çatalımı tutan elim istemsizce boşaldı. Metal parmaklarım arasından kayıp tabakla buluştuğunda ortaya çıkan tınlamanın kalbimi kör etmesini istedim.
"Zeynep ne yaptın," diye dişleri arasından mırıldandı Merve. Dışarıdan nasıl gözüktüğümü bilmesem de bir robot gibi anında doğruldum. Sandalyem fayans zeminde küçük çığlıklar atarak geriye kaydı.
"Ay! Of ben öyle söylemek istemedim, Selin." Zeynep'in sesi kulaklarıma zar zor ulaştı. İkisine bakmadan arkamı döndüm.
Boğazıma takılan her neyse kalbimi zorluyor, kalbimin yangını dışarı buz gibi bir volkan gibi vuruyordu. "kahvaltınızı bitirip masaya gelin antrenman maçımız var."
Hep birlikte bilgisayarların başına geçtiğimizde masada herkesin iliklerine kadar işleyen buz kadar soğuk, bıçak kadar keskin bir gerginlik vardı.
Normalde masadaki gerilimi ya Aylin, ya Merve yada ben keserdim ama bu sefer kimsenin dudakları aralanmıyordu.
Sessizce mousemi hareket ettirip oyunu açtım. Birkaç dakika bekledikten sonra sıradan başlayarak hepsine göz gezdirmeye başladım.
İlk önce sağımdaki Aylin'e baktım, gözlerimden anlamış gibi ekranını işaret etti. "Girdim lobideyim."
Solumda sırayla önce Zeynep, Aslı ve Merve vardı. Üçüne hitaben, "hazır mısınız?" diye sordum, sesim bir duvardan farksızdı. Üçünden de onaylayan mırıldanmalar döküldü.
Daha fazla beklemeden hepsini takıma çektim. "Silahlara kaplama seçecekseniz beş dakikanız var, bekliyorum."
"Ben değiştirsem iyi olur," dedi Zeynep o kadar çekingen konuşuyordu ki sesinin bana okyanusların ötesinden geliyormuş gibi hissettim.
Boynumdaki kulaklığı kulaklarıma çekerken göz ucuyla ona bakıp hafifçe kafamı salladım. Kimseyle tek kelime edecek gibi hissetmiyordum. Enerjim bir anda sönmüştü.
Boş boş oyun ekranına bakarken arkadaşlar simgesinin yanındaki minik bildirim ışığı dikkatimi çekti. Mouse'mi oraya kaydırıp tıkladım ve arkadaş istekleri bölümüne geçtim. Tanımadığım ama yakın gelen bir nick'den istek vardı.
Nox.
Bu kim ya şimdi? Ekrana birkaç saniye bomboş baktıktan sonra dün geceyi anımsadım. Son maçta denk gelen çocuk eklememi söylemişti ama çocuğa o kadar gıcık olmuştum ki bilgisayarı direkt kapatmıştım.
Avuç içimde kayarak hareket eden imleç eklemek ve silmek arasında öylece kalakaldı. Neyi düşünüyorsun kızım? Bassana silmeye. Silmek için elimi hareket ettirmiştimki birden durdum. Niye sileyim ki?
Bir saniye bomboş ekrana baktım. Silecek miyim? Silmeyecek miyim? İmleci ikisi arasında bıraktığımda kafamın içinden bir hayaletin dolanmsı gibi soğuk bir ürperti gelip geçti.
En son oyundan biri ile tanıştığımızda olanları hatırlıyor muydum? Evet, kesinlikle. Çıkarmak için elimi masanın pürüzsüz zemininde kaydırmıştım ki durdum. Aynı kişi olacak halleri yokya? Aynı olsalar bile yüzüne sövmek için iyi bir fırsat... isteği hızlıca kabul edip ana sayfaya döndüm.
"Giriyorum maça," hepsi sessizce onayladıklarında oyunun bizi online bir maça atmasını beklemeye başladık. Aradan geçen bir dakikadan sonra rakip bulunmuştu. Oynayacağımız haritayı gördükten sonra ajan seçme ekranına geçtik.
Takımda belli başlı kurallar vardı mesela benim main ajanımı takımla oynarken bende başka kimse seçemezdi ki oyunda da bir maça girerken takımda bir ajandan sadece bir tane olurdu. Her zamanki gibi gözümü bile kırpmadan Reyna'yı alıp kilitledim.
Mor ve siyahtan oluşan düalist bir ajandı, hızlı girişler ve ilk kan genelde düelloculardaydı. Diğerleri de kendi main ajanlarını seçtiğinde maç başlıyordu. İtalya sokaklarından esinlenilmiş harita açıldığında oyuna atak olarak başlıyorduk.
Valorant atak ve savunma isimleriyle iki ayrı takımın karşı karşıya gelmesiyle oynanıyor, atak taraf belli bölgelere bomba kurmaya çalışırken saavunmacılar bunu engellemeye ve bombayı çözmeye çalışıyordu, en basit anlatımıyla valorant tam olarak buydu.
"İlk el lobiden ve midden a'ya gidip kuralım." Takımın içindeki sessizliği bu sefer Aslı bozmuştu. "Olur mu?"
Kimseden ses çıkmayınca başımla onayladım. "Sen gel benimle mide Aslı, diğerleri siz üçünüz direkt side girin."
Merve, "Tamamdır," diye onayladığında oyunda başlamıştı.
Parmaklarım tuşların üstünde rüzgara kafa tutacak bir hızla harekete geçtiğinde Aslı ile orta koridora girmiştik bile.
Karşımıza iki farklı yerden rakip çıkabilirdi. İkimizde bunu bilerek pozisyon aldık. "Uzuna bakıyorum. Sola bak Aslı. Ses verelim gelsinler."
Aslı sesli bir cevap vermek yerine oynadığı karakterin kafasını salladı. Oyunda yaygın anlaşma şekillerinden biriydi yine.
"Biz site giriyoruz, çabuk gelin içeride ses veriyorlar," direyek rapor verdi aylin. Ve sözlerinden bir saniye sonra silah sesleri kulaklılarımızı doldurmaya başladı. Anlaşılan iki tarafta birbirini avlamaya oynuyordu.
"bunlar site dört kişi tutuyor!" Zeynep'in isyan eden sesi kulaklarıma dolduğu aynı anda beşinci kişi de bizim karşımıza çıkmıştı bile.
"Aslı sağa kaç!" dedim fareyi avuç içimde sağa sola döndürürken, deli gibi bir o yana bir bu yana zıplayıp duruyordum.
Aslı, "Öleceksin şimdi," dedi bana cevap olarak.
"Ben oyalarken vurursan ölmem! indir şunu artık," sesim git gide yükseliyor parmaklarım klavye üstünde ışık hızıyla A-D yapıyordu. Aslı sözlerimle birlikte atağa geçip adama son mermiyi de attığında ilk kanı almış oldu.
Nefesimi bırakıp sağa site'ın diğer girişlerinin kapısında pozisyon aldım. Burası kıyamet yerinden farksızdı cidden. Daha adım atmamla mermiler olduğum yere yönelmişti bile.
Mermilerine karşılık verip duvar arkasından bir mermi atıp geriye çekildim. Amatörce ateş ediyorlardı ve az sonra mermileri bittiğinde üstlerine yağmur gibi çökecektik.
"Hazır olun mermileri bitiyor," duvar arkasından birkaç mermi attığımda biri hakkın rahmetine kavuştu. Aynı saniyeler içinde üçü de ilk öldürmelerini almış ve Merve kilinden hemen sonra ölmüştü.
"Lan son anda nasıl ölebilirim!" sesinin bütün üsse yayıldığına şüphe yoktu.
"Canın azdı son anda gelen mermiye öldün," diye kahkaha attı Aylin. Son anda ölmek nadiren başınıza gelirdi ve öleni sinir krizine takımıysa gülme krizine sokuyordu.
"hayır yani üç kişiyiz ve vura vura beni mi vurdu?" Merve isyan ederken, Aylin ve Aslı ona gülerek karşılık verdi. Ben ve Zeynep'ten ise buzdan birer küp gibi ekrana kitlenmiştik. Gözlerimi ondan tarafa çevirmemin sebebi o değildi aslında. Canımı sıkan geçmişin asla peşimi bırakmamasıydı. İkinci maç başlarken çenemi avuç içimle destekleyip sağıma doğru esnettim.
İkinci el için silah pazarı açıldığında Zeynep solumdan mırıldandı, "ekonomi kalacak mıyız?"
Soruna varla yok arası kafa salladım. Şayet bugün pek konuşmak istediğimi sanmıyordum. Sessiz kalmayı seçmiş olsamda Aslı buna müsaade edecek gibi değildi. "Sana soruyor Selin."
Silah panelini açıp hafif makineli ve ajan özelliklerini seçtikten sonra sol kulağımdaki kulak pedini geriye itip Aslı'ya baktım, "kafa salladım ya," Sesimde istemsiz bir mesafe vardı.
Aslı'nın kestane rengi gözleri şüpheyle kısıldı, "sizin aranızda bir şey olmuş," gözlerini kısa bir an Zeynep'e de çevirdi. Bakışları ikimizin arasında bir pinpon topu gibi dönüyordu. "Grubun zekisi ve kaptanı kavga etti öyle mi? Kıyamet kopacak. Söyleyin çabuk ne oldu?"
Aslı, ikimizi sorguya tutarken ikinci raund başlamıştı. Kulaklığı kulağıma geçirdim. "Maçtan sonraya sakla sorularını şimdi işimiz maçı kazanmak."
Zeynep, "Selin haklı," diye destekledi. Sağ yumruğunu bana doğru uzattığında sol yumruğumla karşılık verdim.
İlk bölüm sonuuu oyları ve yorumları unutmayın
