10. bölüm · SON VURUŞ
10. Bölüm ACI TATLI GEÇMİŞ
10. Bölüm ACI TATLI GEÇMİŞ
Kahveyi hep çok sevmişimdir ama zafer kahvesini çok daha fazla seviyordum ve buna tam şu an takım odasına giderken karar vermiştim. Bir yıl sonra arenaya dönmenin de tekrar herkesin önünde oyun oynama korkumu da aldığımız ilk haritada atlatmıştım.
Zaten mizaç olarak korkularımın üstüne bir adım atarsam ve o adım geri sekmezse bir daha o şeyden çekinmez, siler geçerdim.
Beyaz koridorları geçerken ruhum zıplayarak, vücudumsa dışarıdan buz dağı lakabıma yakışacak şekilde ilerliyordu. Kahvenin sonunu da içmek için dudaklarıma yasladım, kahve boğazımdan kayıp giderken şunun verdiği tadı başka hiçbir şeyin vermediğini fark ederek takım odasının kapısını açtım. İçerisi tam bir diskoya dönmüştü, masanın üstündeki ses bombasından gümbür gümbür bir şeyler çalıyordu.
Daha içeriye adımımı atmadan kocaman kollar tarafından etrafım sarıldı, afallayarak öylece kala kaldım. Kolların sahibi ne kızlar ne de Serra’ya aitti. Bir senedir küs olduğumuz hem takımımızın menajeri hem de yakın arkadaşlarımdan diyeceğim tek adama aitti bu kollar.
“Arman beycik,” dedim kinayeyle. “Siz bana küs değil miydiniz efenim?”
Geri çekilip iki omzumdan tuttu, avuçlarının soğukluğu formamdan omzuma geçti. Benden biraz daha uzun olduğu için alttan gözlerine baktım.
“Yemin ederim, o final günü sana çok kızmıştım hem de böyle değil.” derken hem ciddi hem de dürüsttü. “Ama kızma sebebim turnuvayı kaybetmen değil, o bir boka yaramaz zurna yüzünden kariyerini yaktığın ve takımının başında duramadığın içindi.”
Bir saniye durup devam etti, “Ve hâlâ öyle.”
Zaten bildiğim şeyler bir kez daha gün yüzüne çıkarken rahatsızca yutkundum. Göz bebeklerim beyaz spor ayakkabılarımın ucuna kaydı. “Bel altı vurdu resmen.”
Kafamı kaldırıp tekrar ona baktım. “Bilsem o telefonu bin parçaya bölmez miydim?”
“Bölerdin,” başıyla biliyorum der gibi başını salladı. “Yine de sana kızgınım,” işaret parmağını omzuma bastırıp gözlerini kıstı. “Kendini affettirmek için ikinci haritanın altını üstüne getirmeden gelme.”
Gözünü karartmış dünyaya hükmetmek isteyen psikopat adamlar gibi yumruğumu kaldırdım. “Ayıpsın! Bu sefer sadece haritanın değil bütün arenanın altını üstüne getireceğim.”
“Biz konuşunca bu kadar gaza gelmiyor, menajeri iki kızdı diye havalara bak!” masa başınca oturan Aylin eliyle beni işaret etti. Takım odasında büyük bir kahkaha silsilesi koparken ona tatlı tatlı gülüp tekrar Arman’a döndüm. Ses tonumu kısarak işaret parmaklarımın uçlarını birbirine yasladım. “Maçı alacağım ama senden bir şey istemem lazım.”
Ellerini düz takım elbisesinin yanlarına koydu ve bir kaşını kaldırdı, “İste bakalım ne isteyeceksin.”
Gözlerimi kaçırıp azıcık şirinlik yaptım. Yoksa Arman’ın kininden kurtulmak mümkün değildi. “Şey… üsse gidip bana birkaç kıyafet getirebilir misin?”
Daha Arman ağzını açmadan, arkadaki kızlar -Serra dahil- hepsi birden aynı soruyu sordu. “Sebep?”
Onlara bakmadan genele konuştum. Birazcık yalana girecekti ama gerçeği söyleyip hepsinin başıma kakmasına izin veremezdim. “Dedemin yanına şirkete uğramam gerekti,” formamı omuzlarımdan tutup üstünde olmasına rağmen silktim. “E, bunlara gidemem ve beni buradan aldıracağını söyledi,” At yalanı seveyim inananı be Selin! Odanın içinde kısa bir sessizlik oluştu. Kimse bir şey demezken cevap vermesi için Arman’a baktım.
Birkaç saniye düşünceli şekilde baktıktan sonra çenesini kaşıyarak kabul etti, “Tamam. Sen maçtayken getiririm istediklerini söyle.”
Olduğum yerde sevinçle zıplayarak saymaya başladım. “Dolabımdaki askı da takım şeklinde duruyorlar zaten, beyaz kolsuz üst ve lacivert şortu eteğimi, birde onların üstüne kısa deri ceketimi, takı olarak da kapakta asılılar zaten oradan; küçük yıldızları olan gümüş küpelerimi ve lacivert Pandora’mı getirir misin?” gözlerimi hızlı hızlı kırptım.
“Çanta?” dedi sorarak.
Önemsiz dercesine omuz silktim, “Ona gerek yok ya.”
Arman’la anlaştıktan sonra ikinci harita için tekrar arenaya taraftarların önüne çıkmıştık. Bu sefer o eşiği geçmekse hepsinden kolay olmuştu.
İlk haritanın verdiği tatmin duygusu ikinci haritayı da hızla bitirmemize sebep oldu. 13-8’lik ezici bir farkla rakip takımı evine uğurlamıştık. Ki bu baştan da az çok belliydi, biraz ego olacak ama geçenin finalist takımının önünde dev takımlardan başka kim durabilirdi ki? Grup maçları bizim için sadece zorlu ısınma turu gibi bir şeydi.
Maç bittiğinde en çok alan oyuncuyla röportaj yapılıyordu ve bunu bildiğim için Aylin’in benden fazla kill almasını sağlayıp kendim köşeden izliyordum. Aylin soru soran spikere nazik cevaplar vermeye çalışırken kötü kötü bana bakıyordu. Onun sorgulamasından kaçmak için onu MVP yaptığımı biliyordu, uzaktan görebileceği şekilde sırıtıp arkamı dönüp kaçtım.
Kusura bakma, aşkım. Seni MVP yapmasan sen beni sorularınla ex yapardın…
Işıl ışıl olan koridorlardan takım odasına gidip kıyafetlerimi alırken hiç olmadığım kadar dikkatliydim. Her an önüme kızlardan biri atlayabilirdi. Tabii bunu da düşündüğüm için, Merve, Zeynep ve Aslı’nın başına da başka bir şey forma imzalama işi kitlemiştim. Böylece hiçbiri kolayca karşıma çıkamayacaktı.
Lavabodaki kabinlerin birine girip hızlıca üstümü değiştirdim. Tek şey küpeleri takmak kalmıştı. Onları da aynanın karşısında hallettiğimde durup şöyle bir kendimi süzdüm.
Dalgalı saçlarımın altında saklanan minik yıldız küpeler varlıklarını abartısız olarak belli ediyordu. Biraz daha alttaki deri ceketim ve içindeki beyaz crop onlara bakmam için göz kırpıyordu adeta. Aynada kendime anlamsızca sırıttım. Bir anlık iç sorgulamadan sonra lacivert eteğimi düzenleyip ‘aman’ diyerek lavabodan çıktım. Çıkar çıkmaz ceketimin cebindeki telefonum titredi.
Kim olduğunu az çok tahmin ederek kilit ekranını açtım.
Bora: çıktığını gördüm, arka kapıdayım.
Kısa bir an ekrana tuhaf tuhaf baktım. Gözünde radar mı var be adam?
Siz: lan senin tek işin ben miyim nereden gördün çıktığını.
Bora: küçük hesaplamalar yaptım tabii;)
Siz: salaksın-_-
Siz: bekle geliyorum.
Uzun koridorları tabelalarla takip edip çıkışı aramak kadar saçma bir şey olmadığını hayatımda daha kaç kez tecrübe edeceğim çok merak ediyorum! Lan git git bitmiyor, görende beyaz ışığa çıkacak sanacak.
Bütün söylenmelerim eşliğinde sonunda çıkışı bulup kendimi kapıdan dışarıya, otopark ile gökyüzünün birleştiği açık havaya atmıştım. Birkaç basamağı geçip etrafıma bakındım.
Çok sürmeden o kehribarlar buradayım der gibi parlayıp dikkatini üstüme çekmişti, bile. Saniyenin onda biri kadar duraksayıp gözlerimi baştan aşağıya üstünde gezdirdim. Çok bir değişiklik yapmamıştı, beyaz tişörtünün iki yanını saran kahverengi deri ceketi ve lacivert kotuyla tam karşımdaydı. Tek bir sıkıntı vardı o da elinde tuttuğu kasklar.
“Oha,” dedi yanına yaklaşırken, yeşil gözlerimi sorgulayarak ona diktiğimde boğazını temizledi. “Kıvırmayacağım, sahadaki Selin’le şu an karşımda duran,” gözlerini üstümde hızlıca gezdirdi. “Selin arasında dağlar var.”
“Soyadım Karadağ ya ondandır,” deyip göz kırptım. “Dağ.”
Beynindeki bellek kısa bir an tutukluk yapmış gibi kaldıktan sonra yüzü yavaşça gevşedi, o yaramaz çocuk gülümsemesi yerine gelirken başını salladı, “Kesinlikle ondan olabilir.”
Aramızdaki bu garip anı dağıtmak için elindeki kasklara baktım. “E, cici çocuk bunları ne yapacağız.”
Susun! Sorunun saçmalığının farkındayım ama çocuğa inme indi yazık. Başka ne deyip dikkatini dağıtsaydım, aklıma bir şey gelmedi ki. Bora işaret ettiğim yere kasklara kısa bir an bakıp hafifçe sağa kaydı. Ve şimdi inme inmesi mi korkudan bayılma sırası mı hangisini seçerseniz o sıra bendeydi.
Uzun uzun önümdeki motora baktım. Alev kırmızısı rengiyle bıçak kadar keskin agresif bir duruşu vardı. İstemsizce yutkundum ve bunu ona fark ettirmemek epey zordu. “Kaç CC bu?”
“Bin.”
“Buna mı bineceğiz?”
“Evet.”
O eveti sindirmem kesinlikle üç dakikamı almıştı. Ayak bileklerimden tırmanan ürpertiyi hissederek ona döndüm. “Ben daha önce motora binmedim,” süt dökmüş kediden bile daha masum baktığıma yemin edebilirdim şu an.
Bora kısa bir an gözlerimin içine bakıp tam olarak hayvan gibi gülmeye başladı. Resmen kükrüyordu. Ayı. Boz ayı!
Kollarımı göğsümde bağlayıp bir ayağımı yere vurmaya başladım. “Az daha gülersen seni burada bırakıp giderim.” Derken sesim son derece huysuzdu. Biraz daha güldükten sonra elleriyle yüzünü kapatıp sakinleşmek için bekledi. Az arkasında ki motoruna yaslanırken hâlâ gülüyordu, salak.
“Bora,” dedim uyaran bir sesle.
“Psikolojim bozuldu,” diyerek burun kemerini tutuyordu. Hâlâ gülmemek için kendisini kasıyordu. Sabrımın doruklarına gelerek yaklaşıp karnına yumruğumu geçirdim. Kahkahası anında silinirken acıyla inledi. “Elinde sertmiş,” derken dişlerinin arasından konuşuyordu.
“Kafanı motorun deposuna sokmadığıma dua et mal herif!”
Teslim olarak ellerini havaya kaldırdı. “Tamam, tamam gülmüyorum.” Yüzündeki kaslar seğirirken kaşlarımı çatmaya başladım. Bunu da fark ederek ifadesini toplayıp yaslandığı yerden doğruldu. Kaskın birini tutmam için uzatıp diğerini deponun üstüne bıraktı. Uzattığı kaskı somurtarak aldım. Ve ne yapacağını izlemeye başladım.
Üzerindeki deri ceketini çıkarınca sorarak ona baktım. “Beline bağlayalım, eteğin uçuşur.” Ceketi kollarından tutup yaklaşmam için başıyla işaret etti. Sesimi çıkartmadan dediğini yaptım çünkü haklıydı.
Kollarımı havaya kaldırdığımda ceketini bağlayıp önde düğüm olacak şekilde bağladı, adamın her hareketi garip şekilde dikkatliydi. Daha az önce kahkaha atıyordu. Çözülmesi gereken bulmacaya bakar gibi Bora’yı izledim.
O ise ona bakan gözlerimi fark etmeden yaptığı düğümle ilgileniyordu. Ceketin sıkılığını kontrol etmek için birbirine bağlı kollar arasına elini geçirdiğinde göbeğime de dokunmuş oldu, gıdıklanarak nefesimi tuttum. Ne acayip acayip tiklerim var ya benim!
“İyi mi?”
Etrafta dolaşan gözlerimi ona çevirdim, “Ne iyi mi?”
“Sıkılığı.”
“Ha, evet.” Fena boşluğuma gelmişti. Ne sorduğunu zor idrak etmiştim.
Kısa bir an gözlerimin içine baktıktan sonra bıyık altı gülerek elimdeki kaskı aldı, daha önce takıp takmadığımı ima eden bakışlarıyla hayır anlamında başımı iki yana salladım. Kaskı başımın üstüne getirip uzun boyunun avantajıyla yukarıdan sırıttı, “Takım kaptanından prensesliğe terfi etmene az kaldı, bilgin olsun.”
Kollarımı göğsümde bağlayıp doğrudan gözlerine baktım. “Bir yumruk daha ister misin hayranım?”
“Kalsın,” diyerek dünyanın en sıkıcı şeyini kafama taktı. Kaskın camından somurtarak ona baktım. Motora bineceğimi neredeyse unutmuştum. Ama o kader anı dönüp dolaşıp gelmişti.
Bora, nasıl bineceğini anlattıktan sonra bir nefes bırakma hızında kendimi motorun üstünde buldum.
Malum motorda tutunacak yer yok ya! -bunu icat edene saygılar- mecbur olarak kırmızı depoya avuç içlerimi yasladım.
Bora, kontağı çevirdiğinde motor uykusundan uyanmış aslanlar gibi kükreyerek yavaşça harekete geçti. Oyun oynadığımız için tırnak yaptıramıyorduk ama eğer şu an tırnağım olsaydı çoktan depoya imzamı atardım.
“Gidiyoruz,” dedi yola çıkarken, sesi bisiklete binermiş gibi rahattı. Buna daha çok gıcık oldum.
“Hadi ya! Ben uçacağız sanmıştım,” diye homurdandım. Kasktaki cihaz yüzünden seslerimizi duyabiliyorduk. Motorun sesi yükseldikçe ayağımın altındaki artçı pegleri eriyormuş gibi hissediyordum ve bunun tedirginliği dizlerime vuruyordu.
Bora’dan anlık bir kahkaha yükseldi, “onu da yaparız da sen biraz acemisin. Kaskının çene kısmını sırtıma yasla, dizlerini de bana yaslayarak sık.”
“Lan nasıl yaslanayım, arkadaki oturaktayım ben salak!”
“Kay gel.” Dedi normal bir şeyden bahseder gibi.
“Hadi bak. Motorun dengesini bozarsan patlarız. Sabit durmak için bana yaslan.”
Dediğini yaparken en sesli nefeslerimden birini bıraktım. Resmen çocuğa yapışacaktım. Ki yapışmasam düşeriz falan filan vallahi bu sefer takımdan değil direkt dünyadan atılırdım.
İstemesem de uslu uslu dediğini yaptım ve bunu yaptığım için daha çok söylendim. Yolda giden arabaların arasından halüsinasyon gibi bir var bir yok olarak geçip gidiyorduk. Bir süre sessizce ilerledikten sonra tekrar söylenmeye başladım, “Nereye gidiyoruz biz bu kadar?”
“Yarış sever misin Yıldızım?”
“Hazır mısınız?” diye sordu pist görevlisi olan çocuk. Bora’nın motor üstündeki sorusundan sonra geldiğimiz yer bir kafe değil, go kart pistiydi. Ve şimdi yol boyunca girdiğimiz ben seni yenerim iddialarının cevabını binmek için arabalara binmiştik.
Görevliye cevap vermeden önce yanımdaki Bora’ya dönüp sinsice sırıttım. “Gaz pedalı sağdaki Bora, haberin olsun da direksiyonu sıkarak gaz vermeye çalışma.” Daha fazla gülerek görevliye döndüm, adam sabahtan bu yana bizle uğraştığı için artık alışmıştı. Bora’ya attığım laflara benimle birlikte güldü.
“Virajlarda görüşürüz yıldızım,” sinsi gülüşüyle kaskının camını kapattı.
“İddialaşmalar bittiğine göre,” sarı tulumlu görevli tekrar dikkatleri üstüne çekmişti. “Yarış iki tur olacak, önünüzde dört viraj var. Yukarıda ki geri sayımla yarış başlar. İyi eğlenceler!”
Görevli çocuk çekildiğinde gözüm otomatik olarak sayaca gitti. Beşten geriye sayıyordu, ayağımın altındaki gaz pedalını hafifçe yokladım. Sol elim en iyi bildiği şeyi yapmak üzere direksiyonun üstünde saat on iki yönünde konumlanmıştı.
Üç.
İki.
Bir.
İkimizde aynı anda gaza yüklendiğimizde sırtımı koltuğa yasladım. Az bir farkla önde başlamıştım, bunu fırsat bilerek yolu ortalarken geriye yaslandım.
Direksiyon hakimiyeti hâlâ sadece sol elimdeydi. İlk viraja yaklaşırken direksiyonu hafif hafif çeviriyordum, sağ elim el frenin üstünde hazır bekliyordu. Virajlarda arabalara biraz iş kesmek için hazırlanıyordum ki birden yanımda belirdi. Kısa bir an ona baktıktan sonra ilk virajın eğimiyle direksiyonu kırdım, başlangıç virajı olduğundan olsa gerek fazla basitti.
İstediğim tehlike dozunu alamamıştım. En keskin viraja kadar birbirimizi geçmeye devam ettikten sonra sıra dördüncü viraja gelmişti. Bora viraj için yavaşlarken ben tam zıttını yapıyordum. Pistin keskin virajı olduğu için azıcık savrularak öne geçecektim ve bunu nasıl yapacağımı kendi arabamdan az çok öğrenmiştim.
Virajla aynı olacak şekilde direksiyonu tam kırdıktan sonra ayağımı gazdan çekip frene abandım. Tekerler asfaltta kaymaya başladığı anda, direksiyonu tam terse kırıp gaza köküne kadar bastım. Araba kendini öne atarken yolunu kendi bulmuştu bile.
“Manyak mısın!” diye bağıran Bora’yı umursamadım bile.
Savrularak virajdan çıkarken, kanımda yükselen adrenalinin hat safa da olduğunu hissediyordum. Tabii bunun verdiği mutluluk bitiş çizgisine doğru kat ve kat artmıştı ta ki Bora’yı yanımda görene kadar.
Çizgiyi ikimiz aynı anda geçmiştik.
Yaklaşık on beş dakika boyunca ben kazandım diye inatlaştıktan sonra gerçek cevabı öğrenmek için bitiş kamerasına bakma kararı almıştık.
Ve gözlerimi baya baya söyleyeceğim gıcık Bora son anda yetiştiği için ikimiz aynı anda geçmiştik. Görevlinin gösterdiği fotoğraflara bakarken bir yandan da Bora’ya huysuz bakışlar atıyordum. Tabii bey efendinin keyfi yerindeydi, aynı anda geçmesek benim kazanacağımı bildiği için beraberlikle yetiniyordu.
Pistten çıkana kadar sessizliğimi korudum, gözlerimden ateş çıktığına emindim. Birlikte motorun yanına geldiğimizde Bora, kaskı kafama geçirmekle uğraşırken kötücül bakışlarıma devam ettim. “Ben bunu kabul etmiyorum! Rövanşı olacak.”
Kaskın klipsini geçirirken keyiften dört köşeydi bey efendi. Kaskı bırakıp geri çekilirken bir kaşını kaldırdı. “Ben yarıştan kaçmam ama sen biraz kızdın sanki.”
Tam cevap verecektim ki ikimizin de dikkatini deri ceketimin cebinde varlığını unuttuğum telefona kaydı.
Telefonun sesiyle kafamın içinde binlerce olasılık oluştu. Düşünmek bile korkunçtu. Umarım kızlar değildir diyerek açıp ekrana baktım. Tabii ki arayan kızlardı, birde tek değil grup aramasıyla arıyorlardı.
Telefon titremeye devam ederken işaret parmağımı Bora’ya kaldırdım. “Seninle değildim. Beni en son şirket arabasına binerken arenada gördün. Olur ya kızlar dedektif gibidir, senle olduğumu öğrenirlerse de şarjım bitmişti.”
Sözlerimden hemen sonra telefonu tamamen kapattım. Onlardan kurtulmanın tek yolu üsse kefenle falan gitmekti artık.
Bora bir bana birde elimdeki telefona baktıktan sonra kafasını salladı, gözlerinde birkaç soru işareti görüyordum. Soracak mı diye bekledim ve beklediğim gibi sorular hemen geldi. Bir adım yaklaşıp o alışılmış ifadesinden kat ve kat daha yaramaz bir ifadeyle işaret parmağını kendi göğsüne bastırdı. “Beni suçuna alet mi ettin az önce sen?”
“Kaptan dayanışması diye sen dememiş miydin?”
“Kurnaz şey seni,” işaret parmağını bu sefer bana yöneltmişti. Hiç üstüme alınmadan omuz silktim. Ne olmuş yani azıcık yaramazlık yaptıysam? Gerçi ben yapmadım ki, adam davet etti ben davete icabet ettim. Düşüncelerim havada asılıymış hafifçe yukarıya baktım. Umarım bu davet başımıza iş aşmaz âmin.
Yol kimin geçtiğine dair inatlaşmaya devam ettik. Bir yerden sonra pes eder diye bekliyordum ama adamda keçi inadı vardı. Ben, ben kazandım dedikçe aksini iddia edip duruyordu. En sonunda tartışmaktan usanınca rövanşı ben ayarlarım deyip baskımı sırtına yasladım.
Her şey iyi hoştu da şu motora asla alışamıyordum. Rüzgâr ceketimin arasına sızıp karnıma vuruyor, ceketim iki yana savrulup duruyordu.
Üsse yaklaştığımızda aklıma küçük bir soru gelmişti. “Bora.”
Sokaklardan birine girerken hemen cevap verdi. “Efendim, yıldız.”
“Sizin maçınız ne zaman?” Yarın C ve D gruplarının maçı olduğunu biliyordum da saati hakkında pek bir fikrim yoktu. Sırtına yaslanmış kaskın içinden yanımızdan geçen arabaları izlerken cevap verdi.
“Yarın sabahtan olacak,” derken sesi son derece rahat ve umursamazdı. İkisinin birden nasıl olduğunu kısa bir an sorguladım. Bir insan hem nasıl umursamaz, rahat ve aynı anda ciddi olabilirdi ki?
“Hım,” anladığımı belli ederek mırıldandım. Kaska sürtünen rüzgârın uğultusu, motorun titreşimi derken iyice mayıştığımı hissediyordum, öyle ki düşüncelerim önüne perde çekilmiş gibi yavaşlayarak kapanmıştı. Düşüncelerime paralel olarak göz kapaklarımda ağırlaşıyordu.
“Yıldız.”
“Hım?”
“Parmakların gevşiyor, uyukluyor musun sen?”
“Seni tutmuyorum ki nerede gevşemiş?”
“Emin misin?” elimi karının üstüne bastırınca gözlerim birden açıldı. Selin…Allah belanı vermesin Selin! Motor üstünde uyuklayıp çocuğa mı sarıldın kızım? Ay rezalet! Ellerimi çekeceğimde durdurup karnına bastırdı.
“Dursun, uyuklayıp uyuklamadığını parmaklarının tutuşundan anlıyorum,” ilk kez sesini diğer anlardan çok daha farklı duyduğumu hissettim. Ya da kasktan dolayı öyle sandım, neyse ne üstünde çok durmaya gerek yoktu.
Göz kapayıp açana kadar biten yoldan sonra üsse gelmiş, Boyka’nın eşliğinde odama varmış, önce ona mamasını verdikten sonra kendimde duşa girmiştim. Her zamanki gibi soğuk su, üstümdeki yorgunluğu silip atarken ağırlaşan göz kapaklarımı da sonuna kadar açmıştı. Duştan çıkıp yatağımın üzerine bıraktığım kıyafetleri giydikten sonra insan dışı hareketlerle saçlarımın nemini almaya başlamıştım ki kapı çaldı.
Daha gel demen açılan kapıya yargılayıcı bakışlar atacakken içeriye Boyka girdi. Gri tüyleri odanın ışıkları altında gümüş gibi parlıyordu, tamam azıcık abarttım neyse. “Yakışıklı oğluşum,” diyerek ayak ucuma gelen Boyka’yı severken kapı ardına kadar açıldı. Sanırım benim odada konsey falan vereceklerdi.
Boyka kendini sevdirdikten sonra girdiği kapıdan çıkarak gözden kaybolmuştu.
Dördü de gözlerini üstümden ayırmadan, yatağımın üstüne sıralandılar. Yatağın başındaki telefonumun yanına Aylin, onun yanına Aslı, Merve ve Zeynep.
“Gelin, gelin müsaitim,” dedim iğneleyerek. Dördü de sözlerime kulak asmazken Merve başını sağa sola salladı. “Geldik zaten.”
Başımdaki havluyu omzuma atıp çalışma masamın sandalyesine yaslandım, “Ee, yedi cüceler gibi odamı basmanızın sebebi nedir acaba?”
Aslı, oturduğu yerde bağdaş kurarken hiç olmadığı kadar garip bakıyordu, “Gelemez miyiz, gelmeyelim mi?” diğer üçü de hadi buna cevap ver gibi başını yana eğdi. Onlardan daha garip olacak şekilde onlara baktım.
“Kızlar siz iyiminiz?”
İki farklı cevap aynı anda geldi.
Merve, “Evet, sen.” Derken son derece umursamaz duruyordu, yatağın başından aldığı yastığıma tuşlara tıklar gibi yastığı dürtüyordu. Aylin, ne saçmalıyorsun der gibi ona baktıktan sonra gözleri bana döndü. “Burada soruları biz sorarız.”
“Benim odamda mı?” rahatça sırıttım, “peki.” Dedikten sonra yaslandığım yerden doğrulup sandalyenin sırtını onlara çevirip, sandalyenin sırtına kollarımı yasladım. “Sizi dinliyorum Dedektif takımı buyurun sorun.”
Zeynep odaya girdiğinden bu yana ilk kez konuştu. “Ciddi ol, Selin.”
Ciddi olmak mı? Dördünün üstünde de gözlerimi gezdirip gülmemek için yutkundum. Abi, acayip komik duruyorlardı ama az sonra bu komedi net kafamı koparacaktı. “Tamam, aşkım.” Dedim Zeynep’e. Onun özellikle sevmediği kelimelerden biri de aşkımdı. İğrenerek yüzünü buruşturdu.
“Hani aşkın bendim,” diye atladı Merve. Bu çıkışı aslında Aylin’den beklerdim ama o son derece ciddiydi. Hatta o kadar ciddiydi ki Merve’ye bir kez daha ters ters baktı. “Dikkatimizi dağıtıyor sende kanıyorsun Merve.”
Merve, aydınlanmış gibi gözlerini kısarak bakınca üstün körü sırıttım. Tam olarak Aylin’in dediğini yapıyor olabilirdim. Ucundan. Minicik. Merve bana bakıp, “Hain,” dedi, yüzümdeki gülümsemeyi silmeden sessizce baktım.
Aslı ikisine birden, “Siz bir sussanıza.” deyip gözlerini tekrar üstüme çevirdi. Kestane gözleri öyle derin bakıyordu ki zurnanın patladığı ana sanırım gelmiştim. Game over, Selin.
“İki saattir neredeydin, Selin?” Başından bu yana beklediğim soru Aslı’dan geldi. Neyse ki hazırlıklıydım. Çenemi kollarıma yaslayıp direnmeden cevap verdim.
“Şirkette.”
“Telefonun kapalıydı.” Dedi Aylin, daha doğrusu sormuyor resmen yargılıyordu. Yanında şarjda duran telefonu işaret ettim.
Üstümdeki rahatlık seviyesi yüzünden profesyonel yalancı sanılacaktım. Ama alakam bile yoktu. Ki bunu söylememin de sebebi vardı. “Şarjı bitmişti.”
Zeytin yeşilleri içler ürpertecek derecede uzun uzun baktıktan sonra şarjda ki telefonuma uzandı. Telefonu eline alırken bile nabzımı yoklar gibi bakıyordu ama ne yazık ki önlemimi çoktan almıştım.
Telefonum kapalıydı ve açıldığında pin kodu isteyecekti. Hepsi şifremi biliyor olsa da pin kodunu bilmiyorlardı ve tüh, birden bende unutuvermiştim.
“Hepimizi bir şeye hapsedip kaçtın resmen,” dedi Zeynep. Eh, boşa takımın beyni demiyorum az çok çakmıştı tabi. Alakası bile yok der gibi omuz silktim.
Cevap bekleyerek sessiz kaldıklarında bende sessiz kaldım, savunmaya geçmedikçe ellerindeki deliller kendi kucaklarında patlıyordu. Zeynep’in sorusunu Aylin devam ettirdi, “Beni zorla MVP yaptın lan sen.”
Elimi ağzıma götürüp yalandan şaşırdım, “Kuru iftira.”
Açıkçası ortam şu an bayağı gergin ve komikti. Hepsi bir şeyler anlamış olsa da birleştirmeye çalıştıkları anda sabote ediyordum.
Gerçi hiçbir şeyde yapmıyordum durduğum yerde kafaları karışıyordu. Gülmemek için yanağımı ısırmaya başladım. Odada ki sessizlik uzarken
Merve kucağındaki yastığı birden yere fırlattı. “Bana bak lan, bu kadar rahat gevrek gevrek karşımızda duruyorsun Bulut’la ilgili-
“Saçmalama,” dedim anında. Rahat tavrımın yerini yine o buzdan kaptan almıştı. Hem de bir saniye içinde.
“Cidden bunun için mi odama geldiniz?” dedim dördüne birden. Sesimdeki soğukluk duvarlardan bana dönüp bana bile vurdu. Dördü de oturduğu yerde sessizleşirken başlar öne eğilmişti.
“Size inanamıyorum ya!” her şeyi bekliyordum da bu saçmalığın Bulut’la görüştüğümü düşünerek yaptıklarına inanamıyordum. “Lan adam gözümün önünde başkasıyla yiyişti! Siz bana ne ima ettiğinizin farkında mısınız?”
Aylin elini kaldırıp, “Selin…”
“Deme bir şey,” diyerek kestirip attım. “Gidin, maç mı çalışacaksınız ne yapacaksanız yapın. Ya da size daha iyi kaptanlık edecek birini bulun.”
Son kelimelerim odanın içine çığ düşse anca o bu kadar titretirdi. Sinirle oturduğum yerden kalktım. Dördüyle de biraz daha aynı odada kalırsam çok pis kalplerini kıracaktım. Daha yeni duştan çıkmış olmama rağmen banyoya yöneldim. Kapının kolunu kavrayan ellerimle durup onlara değil odanın kapısına baktım.
“Çıktığımda hiçbirinizi burada görmek istemiyorum. Gidin turnuvanıza çalışın.”
Kapıdan içeriye gireceğimde Aylin, hâlâ adımı sayıklıyordu. “Selin.”
“Aylin, sus. Gözünü seveyim. Sus. Gidin.” Banyoya girip kapıyı menteşeleri sökecek şekilde çarptım.
Kafamın içinde üç cephe birbirine girmişti. Üstümdekileri çıkarmaya bile gücümün yetmediğini hissederek kendimi duşakabinin soğuk fayansına bıraktım. İçimde bir yerler hiç beklemediğim anda paramparça olmuştu. Bulut, başlı başına bir depremdi ve ondan sonraki hayatımda depremin artçı dalgaları. Ağlamamak için yumruklarımı sıktım. Sürekli şu konu yüzünden ağlamaktan bıkmıştım ve tam atlattım derken bıçak bu sefer en beklemediğim açıdan gelmişti.
