3. bölüm · SON VURUŞ

3. Bölüm YILDIZ

Fatma Ylz

“Peki e-spor dünyasında, kendini gerek oyun tarzı gerekse mesleki olarak yakın gördüğün örnek aldığın biri var mıdır?” diye sordu sunucu, dönerci de şakası geçen şeyden sonra yayına kadar BEACS kaptanını araştırmayı kendime huy edinmiş ve herkes uyuduktan yayın bahanesiyle kendimi bilgisayar başına atıp hiç beklemediğim şeyler duymuştum. O kadar beklemiyordum ki bu yaklaşık beşinci izleyişim oluyordu.

BEACS kaptanı sunucuya o ikonik cevabı tam olarak bu saniyede vermişti. “E-spor dünyasını bilirsiniz sürekli bir yıldız doğup ölür, benimde bu yıldızlar arasından ışığını takip ettiğim biri var tabii ki.” Kelimeleri kusursuz bir denklem gibi tane tane dizerken gözleri sunucu da değil kameradaydı. Sanki izleyeceğimi biliyormuş da göz göze gelmek için yapmıştı. İstemsizce ürperip ekrandan uzaklaştım.

Beynim refleksle geçen gece ki maçtaki çocuğun sesiyle karşılaştırıyor aynı kişi olduklarına inanmak istemiyordu ama maalesef oydu.

Sunucu bıyık altı gülerek, “Bir isim verecek misiniz peki?” diye sordu bu kez. BEACS kaptanının şu cümlesi bile sosyal medyayı sallayacakken sunucu isim soruyordu.

BEACS kaptanı oturduğu yerde rahatça dikleşti. Hareketiyle üstündeki neredeyse önünün yarısı açık olan kumaş gömleği de hafifçe dalgalandı. “İsim vermeme gerek yok, zirveyi isteyen, zirvedekine bakar.”

“AAS Avrupa ligine geçince zirve BBYG’ye kaldı,” dedi sunucu, resmen ortalık karıştırmaya çalışan bir laf cambazıydı. Adama kilitlenerek gözlerimi kıstım.

BEACS kaptanı elini, önü hafifçe ikiye ayırmış olduğu kumral tonu saçlarına götürdü. Saçlarını karıştırırken gözleri tekrar kameraya kaymıştı.

Hem de bunu öyle doğal yapmıştı ki yakından izlemeseniz sadece saçını karıştırdığını düşünürdünüz, gözlerini tekrar sunucuya çevirdiğinde o oyunbaz gözler ateşin sarısıyla harlanmıştı. “Şahsen zirve hep BBYG’nindi. AAS’ın o maçı alması tamamen şans.”

Sunucu oturduğu yerde hafifçe hareketlendi. Artık eskisi gibi eğlenmiyordu sanırsam. “Final maçında BBYG kaptanı tam eksilerde bir performans gösterdi, kupanın AAS’ın hakkı olduğuna kanıt olmaz mı sizce de bu?”

BEACS kaptanı öne doğru eğildi, çenesinin kenarı hafifçe kasılmıştı sanki. “Bakın maçı tekrar tekrar izledim, Asaf Bey. Sonuçta ben de bir e-sporcuyum ve analiz yeteneğim takdir edersiniz sizden daha gelişmiş. Siz orada maç açısından bakıyorsunuz ben kaptanın gözünden bakıyorum. Ve söyleyebileceğim tek bir şey var; BBYG kaptanı o gün oynayamadı değil, oynamadı.”

Çocuğun sözleri bittiği anda oturduğum sandalyede öylece kalakaldım. Video uzun diye BEACS kaptanının zirveden bahsettiği yere gelince başa sarmıştım ve bu kısımları ilk defa görüyordum. Üstüme anlamsızca tonluk bir ağırlık çökerken göğüs kafesim kalbimi içeriden sıkıştırdı.

Daha kendime itiraf edemediğim gerçekleri tanımadığım birinden duymak… tam olarak soğuk suya dalmak gibi hissettirdi. Su o kadar soğuktu ki kendi nefesimi duyamaz oldum, kulaklarım uğulduyordu sanki. Aceleyle videoyu kapattım. Koca salonda beş bilgisayardan sadece benimki açıktı ve ekranın parlak ışığı zihnimi kör ediyordu şu an.

“Ne izledim ya ben?” sesim kulaklarıma ulaşmadı. Masanın kenarına tutunan ellerime baktım. Ekrandan tenime yansıyan ışığın altında parmaklarım zangır zangır titriyordu. “Saçmalık! Daha yüzümü kanlı canlı görmemiş bir adam! Hangi. Cesaretle. Hakkımda. Böyle. Konuşabilir.”

Tanrım, kafayı yiyeceğim… eğer bu video eskiyse ki öyle, yoksa kızlar daha önce söylerdi. Eğer bu video yeniyse sosyal medya birbirine girdi demektir. Elim istemsizce klavyenin yanındaki telefonuma gidiyordu ki durdum.

Hayır bakmayacağım. Şu an bakıp kendimi strese sokamam. Telefona uzanan elimi sıkıp yumruk yaptım. Baksam mı?

He, bakayım da saçma sapan dedikodularla kafam şişsin oldu. Telefona uzanan elimi klavyeye uzatmıştım ki gelen bildirim sesiyle ekran aydınlandı. Aman! Bakacağım ne olursa olsun. Ekranı açıp bildirime bakınca istemsizce gözlerimi devirdim.

“Ekranı bırak, uyu.” Gelen bildirim Serra’nın gece saat başına ayarladığı otomatik mesajdı. Neyin hayali neyin kırgınlığı bilmiyorum ama yüzümün garip bir hâl aldığından şüphem yoktu. Serra’nın mesajına gram kulak asmadan oyunu açtım. Gece oyunları… en güzel aktivitelerden biriydi şüphesiz.

Oyunun ana sayfası açıldığında silah kaplamalarını değiştirmek için envanteri açacaktım ki birden durdum. Gözlerim benden izinsiz arkadaşlar sekmesine kaydı. Beklemeden açtım.

Sayfa açıldığında aklımdan geçen başıma gelmişti. BEACS kaptanından ekranıma mesaj bildirim düştü.
“Uyumamışsın, gece maçı mı?”

Adam sanki kankammış gibi mesaj atıyor… ters ters ekrana baktım. Ciddi olamazdı herhalde. Özellikle o videodan sonra, bu ne rahatlık be! Parmaklarım kendiliğinden harekete geçip hızla yazmaya başladı.

“Pardon da sen kimsin_” durdum ve ekrana baktım. Böyle olmaz kızım silah çek adamın kafasına. Mafya mısın lan sen bu nasıl cümle? Kendime kızarak mesajı sildim. Ne yazacağıma dair aklıma hiçbir şey gelmiyordu. Bir yanım beni niye savundun, sen kimsin diye hesap sormak isterken diğer yanım odunsun Selin diye bağırdığı için yazacak bir şey bulamıyordum.

“Gece daha sakin oluyor oyun_” bir kez daha yazıp bomboş bir ifadeyle ekrana baktım. Rapor verseydin Selin! Kızım rakip takım o rakip. Of ne yapıyorum ben ya! Parmaklarımı saçlarımın arasına geçirip gözlerimi sıkıca kapattım. Ne yazacağım ben bu adama? Birkaç saniye hareketsiz bekledikten sonra tekrar tuşlara dokundum.

“Evet.” Yazıp düşünmeden gönderdim bu kez.
Mesajı gönderdiğim an cevap geldi, sanırım klavye başında yazmamı bekliyordu. “Cevap vereceğini tahmin ediyordum da bu kadar uzun süreceğini düşünmemiştim.”

Aman ne güzel şimdi de kafa buluyor. “Rakip takımın kaptanı benim için ne ifade edecekte hemen dönme zahmetine gireyim? Ayrıca beni neden savunduğunu sorabilir miyim?”

“Demek röportajı izledin, iyi konuşmuşum değil mi?” diye yazdı bu sefer. Ya kafası güzeldi ya da başına bela almak işitiyordu. Parmaklarım hırsla harekete geçti.

“Gözüm üstünde Demirtaş.” Yazıp yolladım.
Hiç sakınmadan anında bir şeyler daha yazdı ekranıma düşen mesaja baktım. Baktım ama ne gördüğümden emin değildim. Tek elimi gözlerime çıkarıp sildim. Kör mü oldum yoksa hayal mi görüyorum anlamak için ekrana eğildim.

“Şeref duyarım yıldızım.”

Yıldızım.

Yıldız. Yıldızım. Sahiplik eki.

Ne oluyoruz lan?

Tam hesap sormak için klavyeye uzandığımda bir mesaj daha geldi.

“Yanlış anlama idolüm anlamında:)”

“Tam gırtlağını kesmek için bıçak seçiyordum, iyi yırttın HAYRANIM.”

Belki gururu incinir yazmaz diye kocaman hayranım yazmıştım ama ters etki etmişti galiba. Bir mesaj daha geldi. Bu sefer kocaman harflerle yazmıştı.

“ONUR DUYARIM!”

Bir süre ekran bana ben ekrana öyle mal gibi baktık. Çocuk gerçekten ya aşırı ciddiyetsizdi ya da idol seçeceğim diye bana takıntı yapmıştı. Aman ne güzel. Elimi klavyeye uzattım. Bir şeyler yazıp şunu başımdan kovmak istiyordum ama lanet olası insaflı tarafımda röportajdaki savunmasını sol gözüme batırıyor, parmaklarımı kilitliyordu.

Bir süre öylece ekrana baktım ve bu sürede onun oyundan çıktığını gösteren çevrimdışı ışığı yandı. Bir şey yazıp şu lanet bilgisayarı kapatmak istiyordum. Peki asıl soru şu; neden bir şey yazmak istiyordum. Küçük bir hesaplaşma sadece.

Ellerimi ağır ağır hareket ettirip üç kelime yazdım. “Benden ne istiyorsun?”
🎮
“Anlaşıldı mı?” Serra’nın sesi toplantı odasında yankılandı. Gözleri hepimizin üstünde ağır ağır geziyor. Turnuvaya kalan üç hafta ile ilgili bilgi veriyordu. Dün her hafta yaptığımız gibi Cuma toplantısı yapmak için toplanmıştık tabii sonucu kaosa bağlayınca cumartesi sabahının beşinde yine bir toplantı yapıyorduk.

“Selin, dikkatini buraya ver. Uyukluyorsun.” Kafamı kaldırıp duvardaki ekranı işaret eden Serra’ya bakıp hafifçe kafamı salladım ve o anlatmaya devam etti.

“Pazartesi’den itibaren girmiş olduğumuz üç hafta dolu geçecek, oldukça yorulacaksınız bunun için takım psikoloğumuz program çıkartıyor yukarı da. Programı sonra konuşacağız. Şu an size önümüzdeki önemli etkinlikleri söylemem gerek. Öncelikle pazartesi, Salı hiçbir etkinliğimiz yok sadece refleks hızlandırma çalışacağız. Pazartesi turnuvaya katılan takımlar sunulmaya başlanacak. On altı takım pazartesiden perşembeye eşit olacak şekilde bölünmüş durumda. Çarşamba bizim ve diğer üç takımın var. Günün geri kalanındaysa diğer üç takımla birlikte hayran buluşması ve soru cevap var. Kura çekimini merak ettiğinizi biliyorum ama onun için daha kesin bir bilgi gelmedi.”

Serra kısa bir soluk alıp anlatmaya devam etti. “Federasyon yeni takımların tanınması için ilk iki güne turnuvaya ilk kez katılan takımları koydu. Bu bizim için büyük avantaj hafta başını kendimiz için kullanabileceğiz. Bunları tekrar konuşuruz diğer önemli konumuza geçelim,” duvardaki slayta tıklayıp yeni sayfaya geçti.

Ekranda beliren yazıları okumaya üşendiğim için Serra’yı dinledim.

“Kişisel hayatınız ve gizliliğiniz. Turnuva boyunca psikolojiniz ve hayat düzeniniz oldukça zorlanacak bunu zaten biliyorsunuz o yüzden sosyal medyaya malzeme vermemeniz için sizi özellikle uyarıyorum.”
Serra’nın ekrandan ayrılan gözleri beni buldu. Yine ne diye gözüne battıysam laf işitecekmiş gibi hissediyordum ki Serra söze girdi.

“Sosyal medya hepinizin üstüne gelecek. Özellikle Selin senin, birde şu BEACS kaptanının sözlerinden sonra gözler artık iki üç katı üstünde.”

İnanamadan sandalyemden doğruldum. “Ne yani röportajı izledin ve bana kızmıyorsun öyle mi?” yanımdaki Zeynep’i omzundan ittirdim, “git bak şunun ateşine.”

Zeynep, kısa bir an Serra’ya bakıp analize daldı. Bir gariplik var mı diye ciddi bakıyordu. O sırada karşımda oturan Aylin elini masaya gelişi güzel vurup güldü. “Boş verin ateşi olsun bu hali daha iyi.”
Kısa bir an hep birlikte güldük, Serra beşimize siz iflah olmazsınız bakışı atıp devam etti.

“Önümüzdeki günler ölçüleriniz alınır ve formalarınızı diktirir fotoğraf çekimlerine gideriz. Ondan sonrası zaten-”

Serra’nın sözü yarım kalırken Merve ayağa fırladı. “Kupa!”

“Şampiyonluk!” diye Aylin de ayağa fırladı.

Onlara eşlik edip asıl hedefimle bende ayağa fırladım. “Avrupa!”

Ne ara gaza gelip yumruğumu kaldırdım bilmiyorum ama kimsenin bundan şikâyet ettiği yoktu. En azından Merve ve Aylin’in. İkisinin de gözlerinin içinde zafere aç canavarlar belirmişti. Aslı, tişörtümün solundan Zeynep sağından tutup ikisi birden oturmam için çekiştirdiler. “Sakin ol kaptan orası ikinci kitapta,” diyerek güldü Aslı.

“Enerjiniz bu kadar yerindeyken gidin kahvaltı edin ve aim çalışın, akşam turnuvada olacak takımlardan biriyle antrenman maçınız var.” Serra hepimizin yüzünü buruşturacağı o cümleyi kurdu. İstemeye istemeye de olsa yerlerimizden kalktık.

Toplantı odasından çıktığımızda ilk durağımız, mutfak ardından uzun bir çalışma olmuştu. Bilgisayar başındaki kaçıncı saatimiz bilmiyorum ama gün çoktan dönmüş güneş batmaya yaklaşmıştı. Tahminen saat yedi civarı bir şeydi ama ilkbaharın sonu yazın başı olduğu için güneş daha yenice yerini aya bırakmaya hazırlanıyordu. Saatlerdir oturmanın verdiği hamlık sadece vücuduma değil ruhuma da işlemişti.

Klavye üstünden ayrılmayan parmaklarım buzlanmış gibiydi. Artık o kadar yorucu geliyordu, fareyi avuç içimden ittirip sandalyemi de geriye ittirdim. “Az daha tuşa basarsam parmaklarım kopacak.”

Ellerimi öne uzatıp art arda aç kapa yapmaya başladım. Amacım belki olur belki olmaz kan dolaşımını hızlandırıp şu parmaklarımdaki karıncalanmayı biraz olsun geçirmekti.

“Fena çalıştık ha sabahtan bu yana,” dedi Aylin o da benim gibi ellerini aç kapa yapıyordu. Kollarını havaya doğru kaldırıp olduğu yerde gerindi. “Her tarafım tutuldu.”

“Bir dakika da yüz yetmiş olan isabet sayım şu an yüz doksana varıyor, bu sene de kupa gelmezse istifa,” Merve kafasını geriye attığında hem esniyor hem bir şeyler söylüyordu. Öyle ki anlamak için dikkat kesilmem gerekmişti.

“İyi fark atmışsın,” diye cevap verdi Aslı ona. Onlar kendi arasında sohbete daldığında solumdaki Zeynep hâlâ isabet çalışıyordu. Sol eli klavyenin üstünde bir yıldırım kadar hızlı ve anlık hareket ederken, sağ eli sürekli fareyi döndürüyordu. Eğilip ekranını izlemeye başladım. Düz duvarın farklı farklı yerlerinde çıkan hedefleri anında vuruyor, asla hedef atlamamaya çalışıyor ve başarıyordu da. Süre sıfıra vurduğunda başını geriye atıp gözlerini kapattı. “Gözlerim ağrıdı, nişangah takip etmekten.”

“Çalışmamız bittiğine göre gidip biraz spor yapalım da kafamız yerine gelsin,” diyerek ayağa kalktım. Ayaklarımın üstüne bastığım anda kısa bir duraksama hissettim. Uzun çalışmalara alışıktık ama arada mola verirdik ve bu sefer vermemiştik. Uzun zaman oturmanın bedeliyse aniden çöken uyuşukluktu. Gözlerimi hızlıca aç kapa yapıp kendime geldim.

“Bu saatte ne sporu!” Aylin kelimeleri uzata uzata yüzünü buruşturmaya başladı. Yanına gidip sandalyesinin başından tuttum ve kalkması için öne doğru ittirdim. Bir kâğıt parçası gibi süzülerek koltuktan yere kaydı. “Burada kalacağım ben,” dedi yere boydan boya uzanarak.

“Harbi ha, vallahi bileklerim bitti benim ağırlık falan kaldıramam,” dedi Merve de. Tembel bir, tembel iki. İkisine de ters bir bakış attım. Turnuva öncesi fazla rahatlardı.

“Selin Haklı kalkın,” yan tarafımdaki Zeynep her zamanki gibi arkamda durup kalkmaları için onlara emir yağdırmaya başladı. Hem emir verip hem tehdit ettiği için ikisi de sızlanarak kalkmaya başladılar. Merve ayağa kalkıp rüzgardaki ağaç gibi silkelendi. “İyi be kalktık hadi.”

O kalkmıştı ama Aylin hâlâ yerdeydi, sarı saçları fayans zemine iplik telleri gibi yayılmıştı. Aslı göz devirerek onun başına gidip elini uzattı. “Tembellik abidesi kalk da koşu yarışı yapalım, hadi.”

Aylin’in gözleri Zeynep ve Merve’yi buldu, küçük bir çocuk gibi işaret parmağını onlara doğrulttu. “O ikisi gelecekse ben yokum,” dedi. Ve haklıydı da Zeynep ve Merve yarış atlarıyla yarışacak kadar hızlı koşuyorlardı ve Aylin onlarla kaç kere yarışmış olsa da bir kez bile geçemediği için deliriyordu.

Zeynep’in yüzünde önce kazanmanın verdiği o zevk dolu gülüş parladı hemen ardından tekrar ciddiyetine döndü. “Ben pilates yapacağım,” deyip Merve’yi de kolundan yakaladı. “O da bana lazım.”

Bakışlarıyla yardım çığlığı atan Merve’nin haline gülmeden edemedim. Sorun şuydu ki Merve de benim gibi ağırlık sporları seviyordu, ama Zeynep’se ona pilates öğretmek için uğraşıyordu.

Ve yalan yok fitness yapan herkese pilates biraz garip gelir. Ya da basit mi demeliyim. Şimdi içinizden yo ne alaka demeyin çünkü kendinizi kandırmış olursunuz, neyse kendinizle yüzleşmek sizin işiniz.

Tam bir geyik eşliğinde üssün spor salonuna girdik. Salon birbirine bağlı üç dört odadan oluşuyordu, oldukça geniş ve büyüktü. Ayrıca burası eksi bir de olduğu için gün ışığı yerine sarı ışıkla aydınlatılmıştı. Daha kapıdan girdiğimiz anda metalik ama temiz bir koku genzimize doldu.

Daha fazla konuşmadan herkes kendi alanına ilerlerken dambıl stantlarından tarafa geçip sehpalardan birine boydan boya uzandım. Ellerimi başımın altında bağlayıp tavanı izlemeye başladım.
Buraya gelmek isteme sebebim spordan çok Serra’nın önünden ayrılmak ve kızların çalıştığına emin olmaktı.

İkisini birleştirmek için salonu bahane etmiştim. Boş boş uzanmak aklıma dün geceyi getirdi. Kendi kendime kalınca uzun bir sorgulama başlıyordu. Her yerimde hissediyordum. Aklım dönüp dolaşıp bir yere o isme ve o röportaja takıldı.

Daha önce hiç tanımadığım, varlığından haberim olmadığı bir adam herkesin izleyeceği röportajda beni savunmuştu. Ama neden? Ve nasıl bu kadar emin olabilir? Ya da asıl soru amacı neydi? Acaba abartıyor muydum? Sonuçta kendisi de e-sporcu ayrıca kaptan olan birinin diğer kaptanı savunmasına ne anlam yükleyebiliriz ki…

Diyecektim ki aklıma bir detay daha geldi, turnuvada en dişli rakiplerinden biri biziz ve adam beni savunuyor!

Beynimden vurulmuş gibi afalladım. Dün gece attığım son mesaja kaydı aklım. Hay! Ne vardı da yazdın be kızım. Olduğum yerden kalkıp koşa koşa salonun çıkışına ilerledim. Bir an önce bilgisayarı açıp bakmam görmediyse bir şekilde silmem gerekiyordu.

Nefesim boğazımda düğüm olurken sonunda gelmiştim. Bilgisayarı açarken kendi aptallığıma olan sinirimden ellerim titriyordu. Ekran açıldığı gibi oyuna tıkladım. Bir dakikalık beklemenin ardından oyun açılmıştı. Titreyen elimle fareyi arkadaşlar bölümüne getirip sohbetleri açtım.
Ve geçmiş olsun yazmış.

Birkaç saniye ben ekrana ekran bana baktıktan sonra elimi yavaşça hareket ettirip mesaj sayfasına girdim.

“Numaranı desem kızar mısın? Kesin kızarsın o yüzden ben vereyim.”

“0534*******”

Kısa bir süre değil upuzun bir süre nereden baksan beş dakika ekranı izledim. Eğer biraz beynim varsa flört ediyor gibi hissediyorum… Rakip takım kaptanın numarasını istemek. Mükemmel dahiyane çocuk seni.

“Bu yasak değil miydi? Yasak olmasa bile etik mi? Tanımadığın birinden numara istemek_” yazıp mesajı atmadan bekledim. Cümlenin saçmalığına bak şimdi, tanımadığın biri yazıyor ama adam en büyük travmamızı çözmüş bile. Tekrar yazmaya başlayıp ikinci cümleyi komple sildim.

“Bu yasak değil miydi? Yasak olmasa bile etik mi_” bir kez daha ekrana öylece bakakaldım. Ne yazacağım hakkında en ufak bir fikrim yoktu ama tek bir şeyi biliyordum, bu numarayı kaydedemezdim.

Bununda çok mantıklı iki sebebi vardı. Birincisi biz rakip takımların kaptanıydık, yarı yarıya düşmandık yani. İkincisi bir daha aynı kuyuya düşüp kupayı kaybetme ihtimali olacak hiçbir şeyi göze alamazdım. Bütün cümleleri silip baştan yazdım.

“Ne numarası ya, seni tanımıyorum bile. Hayırdır ne oluyoruz.” Enter’a basıp beklemeden yolladım. Ve daha fazla düşünmeden ekranı kapattım. Bu akşam ekrandan uzak dursam iyi olacaktı.

Gidip duş alıp uyuma kararı aldım ve kendimi odama attım. Suyun altına girdiğimde hiç hissetmediğim kadar garip hissediyordum. Bir yanım ateş bir yanım buzdu sanki. Sert mi yazdım ya acaba diye düşündüm. Ve bu düşünceden hemen kurtulmak için başımı iki yana salladım. Saçmalama kızım turnuva var, rakip o ve rakibe acımak yok!