39. bölüm · Son Bahar
Zırhların Ötesinde
36. Bölüm – Sınır Hattı
Alex'ten;
Monitörden yükselen o düz ve acımasız ses (Biiiiiiiiiiiiiiip) ameliyathanenin duvarlarında yankılanırken, zaman benim için tamamen durmuştu. Bir binbaşı olarak cephede saniyelerle kararlar alır, ölüme meydan okurdum; ama şu an sevdiğim kadının ve doğmamış oğlumun hayat çizgisi ellerimin arasından kayıp gidiyordu.
"Tekrar şarj edin! 360 Joule! Herkes çekilsin, bas!"
Doktorun komutuyla cihaz Violet’ın göğsüne tekrar dokundu. Bedeni masada bir kez daha sarsıldı. Gözlerimi monitörden ayıramıyordum. Yalvarıyordum. Hayatımda hiç yapmadığım kadar derinden, içimdeki o kırık dökük çocukla birlikte yukarıya yalvarıyordum. Onu benden alma. Beni o sevgisiz karanlığa geri gömme.
Bir saniye, bir asır gibi geçti. Ve sonra... Monitörde ani bir dalgalanma oldu. O düz çizgi kırıldı.
Bip... Bip... Bip...
"Nabız geri döndü! Sinüs ritmi yakalandı!" Doktorun rahatlama dolu sesi odada çınladı ama kriz henüz bitmemişti. "Kanama kontrol altına alındı ama durum hâlâ bıçak sırtı. Hemen yoğun bakıma alıyoruz!"
Violet’ın elini son bir kez öpüp beni dışarı çıkaran hemşirelere direnmedim. Ameliyathanenin o ağır, metal kapısı yüzüme kapandığında sırtımı duvara yaslayıp yavaşça yere çöktüm. Başımı ellerimin arasına aldım. Koridordaki o loş ışıkta, bir binbaşının tüm çelik zırhları tamamen un ufak olmuştu.
Violet'ten;
Gözlerimi açtığımda, o derin ve karanlık siyahlığın yerini loş, beyaz bir ışık almıştı. Burnumdaki oksijen maskesinin kokusunu ve kolumdaki serumların soğukluğunu hissettim. Burası ameliyathane değildi. Başımı hafifçe yana çevirdiğimde, başucumdaki sandalyede oturan Alex'i gördüm.
Üniformasının kolları sıvanmıştı, gözleri kan çanağına dönmüştü ve çenesinde günlerin yorgunluğunu taşıyan hafif sakallar belirmişti. Elimi iki elinin arasına almış, başını elime yaslamıştı. Uyumuyordu, sadece öylece duruyordu.
"Alex..." diye fısıldayabildim maskenin altından. Sesim o kadar çatlaktı ki, sanki bana ait değil gibiydi.
Sesimi duyduğu an Alex başını hızla kaldırdı. O koyu gözlerindeki o saf korku, beni gördüğü an yerini tarifsiz bir rahatlamaya bıraktı. Hızla ayağa kalkıp üzerime eğildi, yüzümü ellerinin arasına aldı. Dudaklarını alnıma bastırdı ve orada çok uzun süre kaldı. Nefesinin titrediğini hissedebiliyordum.
"Lavinia'm..." dedi, sesi o kadar boğuk ve hırıltılıydı ki içim sızladı. "Buradasın. Gitmedin."
"Bebek..." dedim, elim istemsizce karnıma doğru giderken. Gözlerim korkuyla büyümüştü. Bir cerrah olarak en kötü senaryoyu düşünmekten kendimi alamıyordum. "Oğlumuz... O iyi mi?"
Alex, elimi karnımın üzerine koyup kendi büyük elini de benim elimin üzerine yerleştirdi. Yüzünde, günlerdir ilk kez hafif ama gözlerini dolduran bir tebessüm belirdi. "O da senin gibi bir savaşçı, Doktor Rodriguez," diye fısıldadı. "Doktorlar mucize olduğunu söylüyor. Plasenta tamamen ayrılmadan müdahale ettiler. Oğlumuz iyi. Kalbi atıyor."
Bu sözleri duyduğum an gözlerimden akan yaşlar şakaklarıma doğru süzüldü. Ama bu kez acıdan değil, şükrandan ağlıyordum. Alex, eğilip gözyaşlarımı dudaklarıyla sildi.
"Seni kaybetmekten o kadar çok korktum ki," diye mırıldandı, alnını alnıma yaslayarak. "Bir daha asla o neşteri eline almayacaksın. Bu hamilelik bitene kadar bu hastaneye sadece kontrol için geleceksin. Bu bir emir değil, Lavinia'm... Bu benim sana olan yalvarışım."
Gülümsedim, ellerimizi karnımızın üzerinde daha sıkı kenetledim. Biz o derin siyahlıktan, birbirimize olan aşkımız ve içimizdeki o küçük can sayesinde el ele çıkmıştık.
