44. bölüm · Sırdan düğüm

Hayat

Mabell .

"Hayat; senin kendinle girdiğin bir savaştır, kızım. Darbeler seni sarsar ama sen yıkılmak istemediğin müddetçe yıkamaz." dedi annem, saçlarımı örerken.

"Ama anne, bizi öldürecek bir darbeyse, aldıktan sonra nefes alamazsak, ölümden beter olursa hâlimiz?" deyince annem güldü.

"Benim küçük kelebeğim... Sen düşersen, muhakkak seni geri ayağa kaldıracak bir el çıkar. Sevdiklerin seni hep korur." demesiyle anneme sarıldım.

"Anne, ben seni çok seviyorum. Sen beni hep korursun."

Annem beni korumuştu, ben istememe rağmen. O lanet günde beni korumuş, kendini ölüme siper etmişti.

Anne, belli ki koruma sırası bende. Senin gibi ailemi koruyacağım bugün.

Sahilin kenarında, denize karşı bunlara dalıp gitmiştim. Hiç saate bakmadım. Sonuçta güneş batana kadar burada bekleyecektim. Ne Yaman'la, ne yengemle ne de kardeşlerimle veda ettim. Sıla, Adem Abi, Yaman, yengem ve daha niceleri sabahtan beri arıyordu. Sadece karakoldakilerin telefonunu açıyor, "Bulmuşlar mı?" diye son umutla soruyordum ama kimseden o konuda bir ses yoktu.

Ayağımın dibine gelen topla düşünmeye kısa bir ara verdim. Bakışlarımı toptan alıp başımda topunu vermemi bekleyen küçük kıza döndüm. Kız gülerek bana bakıyordu. Topu elime alıp ona uzattım.

Topu alınca gözleri parladı.

"Teşekkür ederimmmmm, abla."

Dudağımın kenarı kıvrıldı, hafifçe tebessüm ettim.

Kız bir anda burnunu kıvırdı.

"Abla, niye kötü gülüyorsun? Sahte bu gülücük."

Dümdüz ona baktım.

O, bilmiş bir tavırla yanıma oturdu.

"Ben ablama küsünce, yani hafiften kırgınken ama bak ufacık..." dedi, eliyle küçücük bir boşluk gösterip. "Şakacıktan gülüyorum. Mutsuzken güzel gülemiyormuşum. Sen de güzel gülmedin. Mutsuz musun? Biri mi üzdü?"

Gülümsemem kayboldu.

"Moralim bozuk ama azıcık. Bak, bu kadar." dedim, onun bana yaptığının aynısını yapıp.

Güldü. Çok güzel güldü.

"Abla, o zaman mutluluk iksiri iç. Güzel güldüğünü görmek çok isterim çünkü."

Ayaklarını tempolu bir şekilde sallıyordu.

Merakla sordum:

"O ne?"

Elini yumruk yaptı, içinde hafif bir boşluk bıraktı. Ağzına doğru götürdü.

"Sabah ablam beni sevmediğini söyledi. Biliyorum, şakacıktandı ama gerçekten üzüldüm. Buraya gelirken cenaze gördüm. Bir çocuk ağlıyordu. Ben sevdiklerimi hiç kaybetmeyeceğim. Bu abla çok üzgün, belki onu da ablası üzmüştür. Karşıda bir abi balık tutuyor, belki onun da bir bekleyeni vardır. Balık yemesinler."

Söylediklerini şaşkınlıkla, biraz da buruk bir şekilde izledim.

Elini sanki bir bardakmış gibi kullandı. Ayağa kalkıp denize yaklaştı, elini ters çevirip denize döktü.

"Bak, üzgün şeyler gitti. Şimdi bardağa mutlu şeyler söyleyelim."

Bardağı yine ağzına götürdü.

"Annem ve babam hâlâ benimle. Ailemle mutlu vakit geçiriyorum. Büyüyünce doktor olacağım ve insanları kurtaracağım. Mutsuz olan her şey beni terk etti ve birazdan ablanın güzel güldüğünü göreceğim."

Bana gülerek baktı, sonra elindeki bardağı kafasına dikti. Gerçekten içmiş gibi davrandı.

"Oh, harika! Mis gibi. Sen de bu lezzeti tatman gerek, abla."

Güldüm.

Evet, güldüm.

Beni bu hâlde güldürmeye masumiyeti yetmişti.

Ben gülünce o da gülüp etrafında döndü.

"Biliyordum. Çok güzel gülüyorsun, abla. Hep böyle gül."

Yanıma gelip elimi minik ellerinin arasına aldı, yumruk yaptırdı.

"Sen de seni mutsuz edeni yine denize dök olur mu, abla? Ha, bir de kardeşinse, kardeşinle konuş. Annem, kardeşler küs kalmamalı der. Kardeşinle küs olma. Annem beni merak etmeden ben gideyim. Görüşürüz, abla."

Bana sarıldı.

Topunu alıp annesine doğru koştu. Annesinin yanına gidince bana el salladı.

Hafif bir tebessümle ben de el salladım.O gidince telefonumu çıkarıp Sıla'yı aradım. En son dört saat önce beni aramıştı. Aramama rağmen açmadı. Bir daha aradım, telefon çalıp kapandı. Israrla aradım ama bu sefer telefonun kapalı olduğunu söyledi.

Yaman'ı aradım, onun da hattı kapalıydı.

İnanamıyorum... Şimdiden sırtlarını dönmüşler bana.

Telefonu kapatıp yanıma koydum. Ellerimi dizlerime çekip kızın bana yapmamı söylediği şeyi yaptım. Elime döktüm her şeyi. Denize yaklaştım, elimdekileri alıp suya döktüm. Mutlu şeyleri anlattım ama gülemedim.

Kalkıp arabaya bindim. Konum atılınca yola çıktım.

Eski bir fabrikanın önünde durdum, biraz mesafe bırakıp tekrar aradım ama yine açmadılar. Adem Abi'yi aradım, o da açmadı. Telefonu tamamen kapatıp koltuğun üzerine bıraktım.

Arabadan çıkıp oraya doğru ilerledim. İki koruma gelip koluma girmeye çalıştı.

"Uzak dur!" diye uyardım.

Başlarındaki adamdan işaret alınca bana mesafe koydular.

Yavaş adımlarla içeri girdim.

İçeride daha çok koruma vardı. En az on kişiydiler. En uçta bir masanın önünde bir sandalye vardı, geri kalan her yer karanlıktı. Işık sadece oraya vuruyordu.

Aynı tempoda oraya kadar ilerledim.

Sandalyeye bağlı amcamı görünce duraksadım.

Karşısına geçince amcam kafasını kaldırıp bana baktı. Yüzü kanlar içindeydi, bacağında da sargı vardı. Beni görünce kaşları iyice çatıldı.

"Oo, hoş geldin polis hanım."

Ortama, maskeliden başka biri daha dâhil oldu.

Maskelinin keyifli hâli daha da keyiflendi.

Gelen kişi Necmi'ydi.

Karanlıktan bizim olduğumuz tarafa gelince yüzü ortaya çıktı.

Elimi yumruk yaptım.

"Ne işin var senin burada?" dedim, öfkeme hâkim olmaya çalışarak.

Yavaş adımlarla maskelinin yanına gidip sandalye çekti ve oturdu.

"Bana geldin, bize geldin polis." dedi gülerek.

Bakışlarım amcama döndü. Bana ilk defa böyle bakıyordu. Kırık, üzgün ve bir o kadar öfkeliydi.

"Amcamı buradan yaklaşık bir kilometre uzaktaki istasyona bırakacaksınız. Polis ekipleri bir saat sonra orada olacak. Amcam hâlâ elinizde olursa HÜRJET burayı havaya uçuracak. Takip altındasınız, kaçamazsınız." dedim, sakin bir tavırla.

Necmi'nin kaşları çatıldı ama Bay Kim'in umrunda bile değildi sanki.

"Sana polissiz geleceksin demiştik!" diye bağırdı.

Yanındaki adam bana dikkatlice bakıp gülümsedi.

"Bunu dinleyecek bir kız değil. Baksana, ölüme gelmiş. Bizimle beraber kendi ölümünü de göze almış."

Amcamın kaşları havalandı.

"Öyle. Beni öldürebilirsiniz ama amcamı öldürürseniz..."

Cebimden bir kâğıt parçası çıkarıp onların tarafına attım.

"Necmi, kızının ve karının evine yerleştirdiğimiz bombalar patlayacak. Şirkete yerleştirdiğimiz adamlar şirketi hackleyip bilgilerini ve bütün mal varlığını devlete aktaracak. Bay Kim, öyle bir saklanmışsın ki Necmi'nin aksine sana pek bir şey yapamadım."

Bay Kim güldü.

Derin bir nefes verdi.

"Ah polis ah... Sen hâlâ küçük bir kızsın. Küçükken de kurduğun oyunları kazanana kadar tekrar tekrar oynardın. Ta ki kaybettiğini kabul edene kadar. Kabul ettiğinde hüngür hüngür ağlar, sevdiklerinin arkasına sığınırdın."

Duyduklarımla kaşlarım çatıldı.

Beni nasıl tanıyor?

Amcama baktım.

O ise adama bakıyordu.

Adam güldü.

"Benimle defalarca, yıllarca oynadın Nazlı. Defalarca fark etmeden kaybettin ama pes etmedin. Sevdiklerinden güç aldın. Peki sana yaşadığın bütün bunları yapan düşmanların değil de sevdiklerinse?"

Kaşlarım daha da çatıldı.

"Ah Nazlı... Sana gerçekten çok üzülüyorum. Benim ufak kızım, hâlâ büyüyememiş."

Amcam oturduğu yerden kalkmaya çalıştı ama ipler ona engel oluyordu.

Ses çıkaramıyordum.

Sanki bir el sesimi boğazımda düğümlemişti.

"Ne saçmalıyorsun sen?" dedim zorlanarak.

Adam gülerek ayağa kalktı.

"O zaman sır perdesi kalksın, kızım."

Duvardaki düğmeye bastı.

Birkaç adım sesinin ardından yanan ışıkla etrafımda çember oldular.

Korumanın yanında Sıla'yı görünce dondum.

Diğerleri de sırasıyla...

Yaman...

Adem Abi...

Nergis Yengem...

Ve...

Yiğit.

Tam arkamda duruyordu.

Kalbim sıkıştı.

Bakışlarım dondu.

"Sevdiklerine de sığınamayınca ne yapacaksın, kızım?" dedi.

Tekrar Bay Kim'e döndüm.

Keşke dönmeseydim.

Gördüğüm yüz, ömrüm boyunca unutamayacağım tek kabustu.

"Baba?" diyebildim.

Yüzündeki koca yara iziyle karşımdaydı.

Nefes alıyordu.

Kalbi atıyordu.

En son o lanet günde gördüğüm babam...

Bay Kim, karşımdaydı."Baba?" diyebildim.

Yüzündeki koca yara iziyle karşımdaydı.

Nefes alıyordu.

Kalbi atıyordu.

En son o lanet günde gördüğüm babam...

Bay Kim, karşımdaydı.