5. bölüm · sihirbazın şapkası
renkli mendiller
Hayat renksizdi, ışığın renk kazandırdığı kocaman bir illüzyondu. Sihirbazın kardeşi renkleri severdi, ruhunu karartan her şeye karşın renklere sarılır, onların güzelliğini kendi hayatına taşımaya çalışırdı. Bir zamanlar bir olan odalarını ayırdıklarında sihirbaz abisinin yanına sürülmüştü ama kardeşi halinden memnun olduğu için bu sürgüne itiraz etmemiş, evin içinde yabancı hissetmesine sebep olacak yıllara adımını atmıştı.
Kardeşine bıraktığı oda o gidince bir renk cümbüşüne dönüşmüştü. Renklerin sihri ile sihirbaz o zaman tanışmıştı. Güzeldi, dağınıktı fakat bir şekilde uyumluydu. Evden çıkıp gittiğinde o renklerin solup solmadığını merak etmişti hep ancak kendisinin gördüğü tek renk arabaların siyah motor yağı olduğu için renkleri özlemeye pek fırsatı olmamıştı. Bir kaportacının yanında çalıştı günlerdi, hakkında hiçbir şey bilmediği ama çok hızlı öğrendiği bir işti, dahası muhtaç olduğu bir işti. Kendisine denileni yapıyor, yaşamak için çabalıyordu. Bir gün kaportacıya artık hurda olmaya aday olmuş bir karavan geldi, sahibi bırakıp gitmişti, “İstersen yap sat, istersen at.” demişti kaportacıya. Sihirbazın patronu yaşlı bir adamdı, çok olmasa da asabi sayılırdı, çoğunlukla bacaklarından, romatizmasından hayıflanır, hala çalışmaya devam ettiği için çocuklarına ağzının içinde şikayet eder dururdu. Karavanı yapmayacaktı, atacaktı, onun için bir hurdaydı fakat evsiz ve artık kimsesiz sihirbaz için bu bir yuva şansıydı. “Ben yapabilir miyim?” diye sormuştu.
Kaportacı “Yapabilir misin ki?” demişti karşılık olarak. Yapabileceği çok şey yoktu sihirbazın, her şeyi yarım bırakmıştı ama beceriksiz de sayılmazdı. “Yaparım.” dedi. Sihirbazın sihirden en uzak kaldığı dönem bu oldu, ölü karavanı canlandırma çalışması belki de en fazla uğraştığı sihir oldu. Kaportacıdan çok fazla yardım aldı, ona olan borcunu kapatmak için saatlerce çalıştı fakat birkaç ayın sonunda bir evi oldu, tekerlekleri değiştirilmiş, motoru tamir edilmiş, içi temizlenmiş bir ev. Yeni yuvasını kutlamak istedi, eşyalarını karavanın emektar olacak o basit dekorunun içine yerleştirdi, çalışan motorunun şerefine karavanı temiz tutmak için bir şeyler almaya gitti. Kucağını deterjanlarla doldurduğu o akşam bir kutu renkli mendil gördü, daha evvelden liseden kalan mendilleri vardı, eskilerdi, yıpranmışlardı. Bu mendiller ise sihir için değildi, temizlik içindi. Ama renkleri güzeldi, geçmişe fısıldıyordu. Kardeşinin kullanmaya düşkün olduğu her ton bu bir kutu mendilde mühürlenmişti. Sihirbaz fazla düşünmedi, mendilleri aldı. Kendi tamir ettiği, dirilttiği karavanının içinde mendilleri birbirine bağlarken karanlıktan hiç olmadığı kadar uzak hissetti. Bir numara yapmak için mendiller kalın sayılırdı ama sihirbazın baş edemeyeceği gibi değildi, renkleri için buna boyun eğebilirdi. Hiçbir güzellik fedakarlık olmadan ruha erişmezdi. Sihir ise sihirbazın fedakarlıklarını örtecek kadar geniş değildi.
****
Gökyüzü canlı bir bulutla kararmıştı sanki, kuşların kanatları birbirine girmiş, koyu bir renk cümbüşüne imza atmışlardı.
Saksağanlar diğer kuşlardan daha fazlaydı, onların iri bedeni arasında kaybolan ufak baştankaraların hırçınlığı boyutlarına tezattı. Müge bu kargaşanın içinde ne olduğunu bilmediği mavi renkli bir kuş gördü. Peri elleriyle kuşların yüzüne değmesini engellemeye çalışıyordu, kuşlar ise Müge’nin öfkesinden beslenerek gagalarını kızın siyah saçlarına geçiriyor, kıvırcık buklelere tüylerini bırakarak kaçıyordu. “Müge!” diye haykırdı Peri, bir zamanlar bu haykırışa ilk koşanlardan biri olan Müge ise kayıtsız bir sesle “Ne var?” diye sordu.
“Yeter! Dur artık.” Müge, Peri’nin dizlerinin üstüne çöktüğünü gördü, kuşlardan oluşan hortumun içinde hapis olmuştu. Kızıl saçlı kız zalim değildi, bir ıslık dudaklarından döküldü, kuşlar durdu ama nedense Müge’nin içi soğumamıştı, ihanetin acısı kolay unutulmuyordu anlaşılan. Kuşların sesi dinmişti, her biri kanatlarını tekrar çırpmış, kimisi ağaç dallarındaki şekerlemesine, diğerleri ise gökyüzündeki yolculuğuna devam etmek için uzaklaşmaya başlamıştı.
Peri, yerden sarsılarak kalktı, yüzünde kuşların ona armağan ettiği kanlı bir çizik vardı, kaşının üstünde olan pençe izinden akan kan gözüne ulaşmadan eliyle dağıttı. "Sanırım benim için ağlamazsın." Sesi kırgın gibiydi ama hala Müge’yi kışkırtacak kadar pervasızdı. Müge'nin bakışlarındaki öfke hala diriydi. Yerdeki kuş tüylerine basmaktan kaçınarak Peri'ye doğru ilerledi. Peri’nin duruşu küçülmüştü, kız olduğu şeyin varlığına karşı her zaman daha aşağı gibi davranırdı, Müge bunu çok iyi biliyordu, Peri’ye yaşamı boyunca öğretilen buydu. Anka, Peri’nin gözükmeyen kamburunu ve onun nasıl ezildiğini biliyordu fakat artık ona acıma lüksü yoktu. Kızın yaşamına kenetlenen bu geride kalışın ironik bir hırsla kırbaçlanıp durması ise hiç yardımcı olmamıştı, şimdi ise aralarında bütün köprüler yıkılmışken Müge onu affedecek değildi, bazı şeyler yaşanırdı ama silinmezdi.
"O hatayı bir defa yaptım, bir daha yapmam." Sesi keskindi, Peri'nin sezemediği bir telkinlikle doluydu. Geçmişin izi Müge'nin üzerinden silinmiş, kuytu köşelere gizlenmişti. Peri ise o saklı yerden kaçan bir anıdan başka bir şey değildi. Hava ılıktı ama Müge ciğerlerini her doldurduğunda buhar solukluyor gibi hissediyordu. Onun içi ateşle kaplıyken karşısındaki eski dostu tam tersiydi, yüreği soğumuştu. "Aptallık ediyorsun. Beni dinlesen ölür müsün? Sebeplerim vardı!" dedi Peri az evvel olanları unutmuş gibi. Burada kontrol Müge'deydi, onun canını acıtmak konusunda şansı yoktu, hiçbir zaman olmamıştı.
"Konuşman gereken zaman sustun, şimdi neden dinleyeyim?” Anka kıza baktı. “Aras'a selamımı ilet." Müge yerdeki çöpü aldı, Peri'nin yanından geçerek yolun kenarına doğru yürüdü. Aras... Müge'nin geçmişinin en karanlık köşesinde yaşayan bir isimdi, Peri'yi onunla tanıştıran kişiydi ve Müge'nin bu kişiye bir zamanlar farklı sıfatlar yüklediği olmuştu, Aras onun için özeldi eski günlerde. Fakat sonra sırların dökülmeye başladığı o anda her şey değişmişti, bütün sevgi, bütün bağlar çürümüş, küllerini arasından yükselen şey iki rakip olmuştu. Dürüst olmak gerekirse Aras'ı, Peri'den evvel görmeyi bekliyordu ama şimdi nefretle andığı genç adam hakkında onun ne tür bir hamle yaptığını tahmin etmekten başka hiçbir şey yoktu elinde. Hamlenin ya da planın ne olduğu fark etmezdi, Korkut'un yanında olan Müge'ydi. Ne olursa olsun herkesten bir adım öndeydi. Belki de Aras’ı görmediği için şanslıydı, bunu kaldırabileceğinden tam olarak emin değildi, öfkesinin dinmesi için yürürken adımlarını saydı, pek işe yaramadı.
Ayağı topraktan asfalta bastığında çöp konteynırının geride kaldığını gördü. Oraya ilerlerken Peri de peşinden geliyordu. Alnından akmakta olan kan, kırmızı boyasıyla dalgalı bir desen çizmişti, kesik derin değildi ama büyük ihtimalle iz bırakacaktı. Kızıl saçlı kız bunu umursamadı. "Aras ile baş edebileceğini mi sanıyorsun gerçekten?" Peri artık kendisini anlatma çabasından vazgeçmişti. Siyah poşet, diğer çöp birikintilerinin arasına karıştı. Yoldan geçen arabanın yaptığı rüzgarla Müge'nin saçları sallandı. "Sanmıyorum. Biliyorum."
Peri pes eder gibi başını eğdi. "Kendini mahvedeceksin Müge. Yapma." Müge gülümsedi, bu gülümseme tanıdıktı. Alaycı, küçümseyen bir gülümsemeydi, Peri'nin defalarca şahit olduğu ve kızdığı bir tavırdı. Müge ona yaklaştı, hala arkadaşlarmış gibi bir samimiyetle "Bana bir şey olmaz." dedi. Başka bir şey demeden tekrar ormanın içine girerken birden durdu. "Peri?"
"Ne var?" Gözlüklü kız dinlenmemenin verdiği kırgınlıkla yanıtladı. Hala kanayan yaraya eliyle baskı yapmayı sürdürüyordu. "Bu oyun iki kişilik. Aras ve benim aramda. Sakın dahil olmayı deneme."
Müge ağaçların arasında kaybolurken Peri dudaklarını kemirdi, söylenecek daha çok şey vardı ama bir gün için bu kadar mücadele yeterli gelmişti. Peri gitmeye hazırlanırken omuzları düşmüştü. "İki kişilik ha? Sen öyle san."
Orman ve verdiği yalnızlık hiç bu kadar rahatlatıcı olmamıştı. Müge yalnız kalmayı pek sevmezdi oysa ki, boğulur, terk edilmiş hissederdi, eskiden bugüne çok şey değişmişti. Küçük bir çocukken yalnızlık en büyük düşmanıydı, çoğu zaman anne ile babası aynı vakitte çalışırdı, yaşananlardan sonra ise annesi onu kazı alanlarına götürmeyi bırakmıştı, babası da hiçbir zaman adliyeye giderken onu yanına almamıştı, evde ağabeyiyle birlikte beklemek zorunda kalırdı, bu iyiydi, ev daha güvenliydi ama yalnızlık rahatsız ediciydi. Müge bileğindeki mavi tokayı çekiştirdi, lastiğin beyaz tenine çarpmasını, bıraktığı kızarıklığın birkaç salisede yok olmasını izledi, bu çocukluğundan beri, gözyaşlarının sırrıyla yüzleştiğinden beri edindiği bir alışkanlıktı. Canı yanmıyordu ama denemekten hiç vazgeçmemişti. Buna sebep olan yalnızlık mıydı, emin değildi. Sonuçta canı acısaydı bile abisinden başka yakınabileceği birini bulamazdı etrafında.
Sarp Müge'den dört yaş büyüktü, oynadığı oyuncaklar hep arabalardan ibaret olur, gürültü yapmayı severdi. Yine de pencerenin kenarında ailesini gözleyen kardeşini hiç tek başına bırakmaz, kavga etseler bile onunla ilgilenirdi. Çocukluk tuhaftı, koşulsuz bir arkadaşlık, kardeşlik taşırdı. Ama herkes büyümekle lanetliydi, Müge de bu lanetle yüzleştiğinde uzaklara gitmek zorunda kalmıştı. Yeni bir okul, yeni bir şehir, yeni insanlar... Anne ve babasını birkaç aydan beri görmüyordu, şikayetçi de değildi, annesinin işi nedeniyle birkaç defa yer değiştirmek zorunda kalmışlardı, artık çocuklarına veda etmiş olan iki ebeveyn bu gerekliliği beraber sürdürüyordu. Sarp'ı ise neredeyse bir yıldan beri görmemişti, ağabeyi ondan daha uzaktı, sırlardan sıyrılmış bir hayatın keyfini sürüyordu.
Müge iç çekti, sırtını bir ağaca yasladı. Parmakları bir kez daha mavi tokaya dolandı, daha sert çekti lastiği. Belirgin olduğunu keşfettiğinde dokuz yaşındaydı, felaketlerin başladığı yaşı buydu. Okul tatildi, güneş tepede yükselmiş dünyayı kavuruyordu. Müge annesinin yanındaydı, kazıyı izliyor, kuru topraktan çıkartılan kırık parçalara anlam veremiyordu, o zamanlar açılan kuru toprak iyiydi, güvenliydi. Sonra Müge’nin canı sıkıldı, kendi kendine bir oyun uydurdu. Koştu, zıpladı ve sonunda düştü. Acı yakıcıydı, bir süre sonra ise unutulmaz olacaktı. Dizinden akan kan üzerindeki sarı elbisenin eteğini lekelemişti. Müge bağırmıştı, düşüş onu korkutmuştu ama daha yere çakılacağı güne çok vardı. Annesi yanına geldiğinde Müge bacağından süzülen kanı küçük eliyle dağıtmıştı. Kan oradaydı, yapış yapış, sıcakta kaynamış haldeydi ama yara yoktu, acı toz olup uçmuştu. Müge annesine "Ben bir şey yapmadım." dediğini hatırlıyordu sanki bir yaramazlıkla suçlanmış gibi. Annesi sessiz kalmıştı, kızına miras bıraktığı kızıl saçlarını sıkıntıyla karıştırmış, şaşkınlığını bastırmıştı. O akşam Müge ne olduğunu öğrenmişti, seneler sonra ailede çıkan ilk belirgin. “Sen ankasın.” demişti annesi. Öncesi yoktu, normal geçen dokuz yaşın saflığı vardı, soyları hep oradaydı. Damarlarında akan kandı. Ama neredeyse hiç hastalanmayan, yaralanmayan küçük kızın anka olduğunu öğrenmesi o günün sürpriziydi. Bu minik, olağanüstü özelliğine rağmen Müge sıradanlık çizgisini aşmamak için epey gayret gösterdi, okuldaki aşı günlerinden kaçtı, düşmemek için hep önüne baktı, kazı alanındaki o karanlık günü zihnine gömdü, üniversiteye başlayana kadar da büyük ölçüde başarılı oldu. Korktuğu yalnızlığa yenilmedi, dostlar edindi, yeni serüvenini hakkıyla yaşamak istedi. Fakat her şey mükemmel ilerlerken onunla tanıştı. Aras...
Müge elini yumruk yaptı, tırnaklarını avucuna gömdü. Bu isme vereceği tepki belki de ömrünün sonuna kadar böyle olacaktı. Sadece adıyla var olan bu genç adamın Müge'nin kalbindeki yeri, her şeyin bir anda nasıl tepetaklak olabileceğinin en iyi örneğiydi. Bir saniyenin geçişi dünyayı değiştirmeye yeterdi.
"Müge?" Korkut'un sesi kulağına dolduğunda kızıl saçlı kız kendisini toparladı. Yumruklarını serbest bıraktı, suratındaki sırlarla dolu pusu öteledi. "Buradayım."
Korkut ayağındaki yıpranmış spor ayakkabılarıyla toprağı eze eze Müge'nin yanına ulaştı. Dalgalı saçlarından birkaç tutam alnına düşmüştü. Koyu gözlerindeki sinir dinmiş, geçmişin yükü tekrardan kuytu bir köşeye saklanmıştı. Genç adam dudaklarını araladı fakat ne diyeceğini düşünmemiş olacak ki hiçbir sözcük çıkmadı. "Bir şey mi oldu?" diye sordu Müge.
Korkut başını iki yana salladı. "Hayır, sen gideli baya oldu da." Ayağının altında çiğnenmekte olan kuş tüylerinin farkında olmaksızın açıklama yaptı.
Müge gülümsedi, sabır zorlayan gülümsemelerindendi biriydi bu. "Beni merak mı ettin?" Korkut zor bir insan değildi ama görünmez halde olan sınırları öyle kuvvetliydi ki, geçmek için hakiki bir emek göstermek şarttı. Müge bunu nasıl yapacağından emin değildi, bu yüzden her yolu tane tane denemeye çalışıyordu.
Genç sihirbazın suratı hafifçe kızardı fakat Müge üşümese de soğuk sayılırdı, al yanakların suçu havaya atılabilirdi. "Saçmalama, ormanda ayı tuzakları var. Yakalanmışsındır diye geldim."
Kızıl saçlı kız kafasını eğdi. "Yani merak ettin." diye yineledi. Korkut "Hayır." diyerek reddetti.
Müge kaşlarını çattı. "O zaman tuzağa yakalanmamı mı umuyordun? Anlamadım." Korkut'un kafa karışıklığını bir kukla gösterisi gibi izliyordu, sıkıcı fakat aynı zamanda bağımlılık yapan bir etkisi vardı.
"Ben cani değilim." dedi Korkut ciddiyetle. Bakışlarını Müge' den kaçırmak için yere baktı, kuş tüylerinin fazlalığı karşısında şaşırmaktan kendini alamadı. "Burada ne oldu?"
Kızarma sırası Müge'ye geçmişti ama onunki utandığı için değil, açığa çıkma endişesiyle hararetlenen bir ateşti. Yutkundu, kontrolü eline aldı. "Bilmem, göçmen kuşlar geçmiştir belki de."
Korkut yerden bir tüy aldı. Bu bir saksağana aitti. "Sanmam, göç mevsimi biteli çok oldu."
Müge aniden hareketlendi, genç adamın kolunu tuttu. İkisi birbirlerinin gözlerindeki yansımayı seçebilirdi. Korkut Müge'nin yüzüne yakından bakma şansını kaçırmadı. Hayatına davetsiz bir şekilde katılan bu kızın kapalı bir kitap olduğunu artık anlamıştı ama Müge insan olduğunu söylemişti, bir şeyler suratında yazılı olabilirdi. Suratının yer yanına dağılmış olan çilleri harika bir örtü görevini üstlenmişti, kaşları her zamankinden daha çatık, gözleri daha koyuydu. Kızıl tellerin ona kattığı ürkütücü hava bugün yoktu. Bir şey olmuştu, Korkut ne olduğunu bilmiyordu ama farklılığı sezebiliyordu. Müge, daha insani gözüküyordu. "Gidelim hadi." Genç adam kolunu geri çekti, Müge'nin isteğine uyarak bir adım attı ve kızın ona eşlik etmesine izin verdi.
Karavan olduğu yerde duruyordu. Bozuk olabilirdi ama henüz o kadar yaşlı değildi. Tekerlekleri toprağa saplanmış, havası inmişti. Korkut'a ev olan bu aracın ömrünün geri kalanında burayı terk etme gibi bir şansı yoktu. Müge Korkut'tan önce karavana girdi, masanın üstündeki kafeslerden birinin boş olduğunu gördü. Tavşan yerinde yoktu. Genç adamın dağınık olan sihir köşesinde zıplayıp duran hayvanı görene kadar etrafa göz gezdirdi. Korkut'un birbirine bağlı renkli mendillerinin arasında ona tanınan kısa özgürlüğün keyfini çıkartıyordu. Müge hayvanı kucağına aldı, çok yumuşak ve sıcaktı.
Tavşan halinden memnun değildi, uzun kulaklarını salladı. Kızıl saçlı kız yatağa otururken tavşana pelüş hayvan muamelesi yapmaya devam ediyordu. Kuşlar onun emrindeydi, balıklardan nefret ederdi ama tavşanın huzur veren bir tarafı vardı. Korkut içeri girdiğinde tüylere bulanmış renkli mendilleri homurdanarak aldı, sandalyeye oturdu, hepsini tek tek çözmeye koyuldu. Müge'nin ona dik dik bakmasıyla birlikte "Yıkayacağım." diye açıklama yaptı. Müge "Silkelesen yeterli." dediğinde Korkut gözlerini devirdi.
"Bu mendiller ile fazla samimi oluyorum, yıkamam gerek." dedi ve sonra suratını buruşturdu, cümle kurmak bugün biraz fazla zordu. Mavi mendili turuncu olandan ayırırken acı bir duygu içini kapladı, babası bu mendillerden nefret ederdi. Bu sihir gösterileri Korkut için bir zamanlar boş vaktini geçirmek, Rana'yı eğlendirmek için yaptığı amatör hareketlerden ibaretti. Pek zevk aldığı bir şey değildi, iskambil kağıtlarını defalarca kaybedip destenin küçülmesine sebep olmuştu. Fakat hayatın tasarladığı planlar Korkut'a sürpriz olmuş ve onu bu basit hobiye hapis etmişti. "Mendilleri kullandığını görmedim hiç."
Müge kucağında debelenen tavşanı sonunda serbest bıraktı, hayvan kendisini kafese kapatacağını bilmesine karşın Korkut'un yanına zıpladı. "Yalnızca bir gösteri izledin." diye hatırlattı Korkut. Kızıl saçlı kız "Sonraki gösteri ne zaman?" diye sordu. Korkut'un sözleri ister istemez Müge'yi bir şekilde kabullendiğini gösteriyordu. Müge'nin her sorusu da ona başka bir çaresi olmadığını sık sık anımsatıyordu. Korkut mor mendili yerde yükselen renkli yığının içine attı. "Bilmiyorum, ne zaman iş gelirse." Sihirbazlık hiçbir zaman düzenli bir iş olmamıştı, Korkut aslında yarı işsiz sayılırdı. Yaşamını iyi ya da kötü sürdürebildiği sürece bu problem onu çok rahatsız etmiyordu. Fakat kafasının içinde diğer ihtimalleri hep fısıldayan bir ses vardı, kimi zaman onu susturmak zor oluyordu.
“Ama yine doğum günü partisi olursa görebilirsin.” diye ekledi. Müge gülümsedi, genç adamın farkında olmadan Müge’yi gelecek için de kabul etmiş olması onu rahatlattı. “Sihri seviyor musun?” diye sordu Müge.
Korkut yaptığı işle ilgili bu gibi soruları hep duyardı ama bizzat sihre dair bir şey daha önce sorgulanmamıştı. “Seviyorum, eğlenceli.” demekle yetindi. Sihir eğlenceliydi ancak Korkut'un eğlence bağlamı farklıydı, bir zamanlar annesi ve Rana bu numaralardan hoşlandığı için sihir Korkut'un gözünde eğlenceli bir konumdaydı. Şimdi ise yaşaması için bir gereklilikti, eğlencesi ise geçmişin gölgesinde bir sığıntıydı. Korkut mendilleri çözmeye devam ederken aklı yine Rana'ya takıldı, fotoğrafı gördüğünde üstüne çöken ağırlıktan kurtulmuştu ama tekrar boğuluyor gibiydi, kardeşi fotoğraf olmasa bile hep gözünün önündeydi, yine de onu aramaya cesareti yoktu, belki de hiçbir zaman olmayacaktı. Bu kez pantolonun cebinde duran bozuk paranın ağırlığı ona tokat gibi çarptı, ne olursa olsun o parayı yanından ayırmıyordu, ayıramıyordu, bir ceketinin cebinden çıkartıyor, diğerine koyuyordu. Sanki üstünde taşıdığı o eski bozukluk her şeyi düzeltecekti, bir zamanlar kulağından para çıkartıyormuş gibi yaptığı küçük kızın onu affetmesini sağlayacaktı. Ne garip bir teselli.
Mendiller çözüldü, renkler üst üste düştü. Tavşan yine Müge tarafından yakalanmıştı, onun kucağındaydı, sihirbaz nefes alamadı. “Kafesine koyarsın.” dedi Müge’ye ve karavandan çıktı. Ormanın ılık havası yüzünü gıdıkladığında telefonunu cebinden çıkardı, arama kaydı dardı, cevap verilmeyen isimsiz banka, abonelik numaralarının yanında kayıtlı olan isimlerden birini tuşladı. Korkut telefonu kulağına götürürken Müge kapının yanına sinmiş onu izliyordu. Ritmik melodi kulağını doldurdu, telefon çaldı, çaldı ve açıldı, melodi kesildi, yerini bir ses aldı. “Alo?”
Bu ses tanıdıktı, Korkut'un ertelediği planında duymayı beklediği sesti. “Yalçın? Benim Korkut.” diyerek sırtını dönmesine rağmen hala ona arkadaşlık eden adamın konuşmasını bekledi. “Vay, sen arayıp sorar mıydın?” dedi karşıdaki ses, şaşkınlık yoktu, büyük olasılıkla ekranda ismi gördüğü an bu şaşkınlığı yaşamış ve kurtulmuştu.
“Nasılsın?” diye sordu Korkut elini siyah saçlarından geçirdi, asıl merak ettiği şeyi dile getirmeyi tercih ederdi ama hal hatır soracak kadar terbiyesi kalmıştı.
“İyiyim,” dedi Yalçın. “Rana da iyiydi en son gördüğümde.” diye ekledi, Korkut'un arama sebebini defalarca tecrübe etmişti, sihirbazı kıvrandırmadan cevap vermek Yalçın’ın merhametiydi. “Teşekkürler.” dedi Korkut samimi bir tavırla. Gerçekten minnettardı.
Korkut'un arkası dönüktü fakat Müge onun ne kadar rahatladığını görebiliyordu, ne hakkında konuştuğunu duyamasa da sihirbazın dünyada önem verdiği gerçek bir şeyler olduğu barizdi. Müg’nin tahminleri vardı ama güvenilmek istiyorsa Korkut'un ona kendisinin açılmasını bekleyecekti. “En son ne zaman gördün?”
Yalçın bir süre sessiz kaldı, düşünüyordu. “Bir ay olmuştur, şehir dışındayım ben birkaç haftadır.” Korkut karşısındaki göremese de başını salladı. Bir ay uzun bir süreydi ama seneler ile kıyaslanamazdı. “Şehir dışında ne yapıyorsun?” diye sordu, bu kibarlık değil, doğal bir meraktı.
“Burada boşluk varmış.” dedi Yalçın, “Beni de buraya gönderdiler.” Korkut ayrıntılardan yoksundu ama Yalçın’ın bir şirkette çalıştığını biliyordu. Komşuluğunu yitirdiği için üzgün olsa da arkadaşının hayatına yorum yapabilecek konumda değildi. “Sen hala orada mısın?” Sihirbaz etrafına baktı, ağaçların çerçevelediği bir noktadaydı. “Evet, aynı yerdeyim.”
Ağaçlar huzur verecek kadar görkemliydi, yaprakları günlerce yediği yağmurla parlamış, yeşilliğinin son demlerine yaklaşırken esen rüzgarla birlikte sallanıyorlardı. Korkut'un hayatının basit, alışılmış macerası buydu. “Yakında görüşürüz belki.” dedi telefonun diğer tarafında Yalçın. Sihirbaz anlamadı, kaşlarını merakla çattı. Müge artık kir yüzünden oldukça eski gözüken babetleriyle toprağı dürtüklerken Korkut'un sabit durarak konuşamadığını fark etti, genç adam ileri geri adım atıyordu. “Şenliğe gelirim belki.” dedi Yalçın.
Şenlik. Korkut'un tamamen aklından çıkan bir işti. Yaklaşık iki ay sonra şehrin merkezinde gerçekleşecek bir çocuk şenliği vardı, Korkut orada sihirbaz olarak iş bulmayı başarmıştı, aslında bu onun saf çabasının bir meyvesi değildi. Yollar çizilmiş, adımlar belirlenmiş, Korkut bunlara uyarak kendisine ayrılan yeri kazanmıştı. Yalçın’ın emeği bunda da vardı. Sihirbaz boğazında bir ağırlık hissetti, borçlu olduğu bu kadar çok şeyin olması bazen tuhaf bir sisle ruhunu kaplıyordu. “Gelirsen hoş olur.” dedi Korkut kısa bir sessizliğin ardından. “İclal abla da gelecek mi?” diye sorma mecburiyeti hissetti, ona bu işi ayarlayan Yalçın’ın teyzesi İclal’di. Sihirbazın iletişim kurmaya zahmet etmediği başka bir isimdi. Ama kalan bir avuç kibarlığıyla ona çoktan teşekkür ettiği için nankörden çok umursamaz sıfatını taşıyordu. “Gelir sanırım.” dedi Yalçın. Korkut ayağını kuru, solmakta olan çimende gezdirdi, iki üç adım attı, arkasını döndü, onu izleyen Müge ile göz göze geldi. “O zaman görüşürüz Yalçın.”
Korkut'un aniden bittirdiği sohbette vedaya yer yoktu. Bu haber almak için yapılan bir konuşmaydı, sırf fotoğrafı gördüğü için haşladığı Müge’nin konuşmanın ne kadarına şahit olduğunu merak etti ancak kız hiçbir şey olmamış gibi “Güvercinin yemi nerede?”diye sordu.
“Ne?” dedi Korkut , Müge ciddi bir ifadeyle “Güvercini de beslemek gerekiyor, tavşana bakıyor dik dik.” diye açıkladı. “Kuşlar dik dik bakmaz.”
Müge gülümsedi, ayağa kalktı. İçeri girmeden evvel “Kuşları hafife alma.” dedi. Sihirbaz tekrar karavana girmeden başını iki yana salladı. Müge’ye alışmaya başlasa da hala anlamlandıramadığı bir durumun içinde sürükleniyordu.
Gökyüzü karardığında ise karavanın içi kuruması için asılmış olan renkli mendiller ile doluydu. Müge o küçük boşluğa kurduğu yatağında otururken Korkut'un yaptığı, bir kupaya koyduğu çorbayı yudumluyordu. “Çok fazla mendil var.” diye söylendi Müge karavanın tavanına bakarak.
“Yirmi üç tane.” diye yanıtladı Korkut, bu kadar fazla değildi normalde ama sihirbaz bir kısmını kaybettiği koleksiyonu yeni aldığına eklemişti. Müge sessizce renkleri izledi bir süre. “En sevdiğin hangisi?”
Güvercinin kafesinden suluğunu çıkartmıştı Korkut , küçük, dar lavobada onu temizliyordu. “Mendillerden mi?”
“Hayır, renklerden. En sevdiğin renk ne?” diye sordu Müge normal bir sohbet kurmaya çalışarak. Korkut omuz silkti. “Siyah galiba.” Anka gözlerini mendillerde dolaştırdı. “Siyah mendil yok burada.”
Korkut suyu kapattı, suluğu birkaç kez salladı, kirli damlacıkların süzülmesini bekledi. “Kimse sihirde siyah görmek istemez.” Favori renk seçecek yaşı geçtiğini düşünüyordu Korkut ama siyaha kendisini daha yakın hissediyordu, her şeyin üstünü örtebilecek, gizleyecek bir renkti siyah ve sonunda bütün renkler karıştığında siyaha ulaşmaz mıydı? “Takım elbisen siyah?” dedi Müge gülerek.
“Ama gömleğim beyaz.” dedi Korkut hafifçe gülümseyerek. “Ya senin rengin hangisi?”
“Mavi sanırım.” dedi Müge, bileğindeki tokanın rengi parlıyordu. “Yeşil de olabilir gerçi, kararsızım.” Kız çorbasından bir yudum daha alırken Korkut sürahideki ılık suyu güvercinin suluğuna doldurmaya başladı. “Tek bir renk seçmek zorunda değiliz sonuçta.”
Müge onun bütün tedirginliğine rağmen sakince hareket etmesini izledi, onun gibi sakin olmayı umdu. Boş olması gereken gün oldukça dolu geçmişti. Bedeni sağlamdı ama zihni karışık, ruhu ise yorgundu. "Korkut?"
Pırpır'ın suluğunu tekrar kafese takan genç adam "Efendim?" dedi. Güvercin suyunu içmeden evvel kanatlarını gösterişli bir tavırla çırptı, o gün için kuşa doymuş olan Müge gözlerini yumarak iç çekti. "Sirenleri hiç duydun mu?"
"Burası yola yakın, duyuluyor bazen." diye yanıtladı Korkut soruya anlam veremeyerek. Müge gülümsedi, başını iki yana salladı. "Taşıtların sirenlerinden bahsetmiyorum."
Korkut kendi yatağına oturdu, yarısı çorba dolu kupası elindeydi, üstündeki solgun mavi pijamasıyla bir çocuğu andırıyordu. "Başka ne sireni var ki?" Müge çorbadan bir yudum daha aldı, sıcaklığı geçmişti ama hala ılıktı. "Efsane olan siren, bahsettiğim o."
Korkut kendi kupasını masanın üzerine bıraktı, bu efsane meselesi hala aklını karıştırıyor, aptal gibi hissettiriyordu. "Duymuşluğum var, ne olmuş ona?"
Müge sıradan bir konudan konuşuyor gibi rahattı. "Onlar da gerçek olan efsanelerden." Korkut'un tepkisini dikkatle izliyordu ama genç adamın tek yaptığı şey omuz silkmek oldu. "Beni ilgilendirmiyor, denize gitme planım yok."
"Sirenler denizde yaşamıyor." dedi Müge içindeki gülme isteğini bastırarak. Peri onun gözünde artık basit bir balıktan ötede değildi. Ama nasıl ankalar kuş değilse, sirenler de balık değildi. Peri, Müge'nin tanıdığı tek sirendi, arkadaşlıkları bozulana kadar onun çok tehlikeli bir hareketini görmemişti, gerçi Peri’nin bir zamanlar ağlayarak onunla paylaştığı sırrın ne kadar masum olduğu meçhuldü. İnsanlardan basit şeyler ister ve elde ederdi, sesi birini bir süreliğine kukla yapmak için yeterliydi. Peri'nin yani sirenlerin numarası buydu, pek güçlü değildi, yarattıkları etki buz misali erir giderdi ama şimdi olmasa da gelecekte bir gün Korkut'un Peri ile karşılaşacağı kesindi. Müge için Peri tehlikeli olmasa da genç sihirbazı korumak için bir yol bulması şarttı. Herkes anka değildi.
"Nerede yaşıyorlar?" diye sordu Korkut. Öğrendiklerine karşı ilgisizdi ya da gerçek tepkisini ustaca gizlemeyi başarmıştı.
"Nereden bilebilirim Korkut? Ama balık gibi suda değiller." diye açıkladı Müge.
Korkut bacaklarını kendisine çekti, dalgalı saçlarını eliyle karıştırdı. "Bunu neden bana anlatıyorsun ki?" Korkut çok fazla soru sormuştu, bunların büyük kısmını Müge'nin değindiği keşfedilecek efsane oluşturuyordu ama kızıl saçlı kız çoğunu yanıtsız bırakmıştı. Şu an karşılaştığı sorgulama gayet yerindeydi. "Başka nelerin gerçek olduğunu sormuştun."
"Günler önce."
Müge kupasını yere bıraktı, kollarını kendine doladı. "Zamanla öğreneceksin demiştim." Sesi otoriter, başka bir soruya müsaade etmeyen tondaydı. Korkut kolayca itaat ediyordu, Müge'den ürktüğü için bunu yapıyordu belki de ama Peri ile yüz yüze geleceği gün sualsiz bir köle olabilirdi. Müge derin bir soluk aldı, ciğerleri havayla acıdı.
Aslında küçük bir umudu vardı, bazı kişiler Peri'nin büyülü sözlerine sağır olabiliyordu, kendisi gibi, Aras gibi... Korkut'un da onlardan biri olup olmadığını öğrenmek için zaman vardı, Müge'nin dileğine göre çok uzun zaman. "Müge?"
Korkut'un onun adını söylemesi kızıl saçlı kızı memnun ediyordu, sınırları oluşturan o kalın duvarlar kürdanla dahi olsa da adım adım kazılıyordu. Genç adama başıyla işaret ettikten sonra Korkut kafasındaki soruyu sordu. "Sen bir siren tanıyorsun değil mi?"
"Neden böyle düşündün ki?" dedi Müge gergin bir biçimde gülümserken. Korkut onun sandığından daha akıllıydı. Müge'nin etrafa fırlattığı detayları toparlıyor, birleştiriyor ve bir anlam çıkartıyordu. "Doğum günü partisinde, balıklardan nefret ettiğini söyledin."
Müge "Sevmek zorunda mıyım?" diyerek kendisini savunmaya çalıştı ama kelimeler ağzından dökülürken bile ona çok saçma geldi. Korkut aldırmadı, devamını getirdi. "Şimdi de sirenlerin balık olmadığını söylüyorsun."
İnkar edebilecek bir şey yoktu, ayrıntıları yutarak konuştu. "Evet, tanıdığım biri vardı eskiden." Tanıdığını sandığı biri. Müge kolay kolay kin tutmazdı fakat Peri'yi affetmeyi asla düşünmüyordu, ihanet ağırdı, özellikle en güven duyulan dosttan geldiğinde. Peri, Müge Aras’ın muazzam tuzağına düşerken susmuştu, bu ihanetin izi hiç geçmeyecek gibiydi anka için. Korkut'un daha fazla konuşmasına mani olmak için konuyu değiştirmeyi denedi. "Yarın işin var mı?"
Korkut başını iki yana salladı. "O zaman benimle eve gelir misin?" diye sordu Müge. Genç adam kaşlarını çattı. "Ne evine?"
Müge gözlerini devirdi. "Benim evime, bazı eşyalarımı almam gerek."
Korkut istekli değildi ve bunu saklama gereği duymadı. "Kendin alamıyor musun?"
"Anahtarım yok." dedi Müge, Korkut'un yanına gelirken ne anahtarını ne de telefonunu alacak an bulabilmişti. Hoş bir yolculuk olmamıştı. "Ben çilingir değilim." dedi Korkut.
"Sihirbazsın ama." Müge ev arkadaşının ne zaman dışarı çıkabileceğini hesaplamaya çalışıyordu, Korkut'un çatığı kaşlarını fark etmedi. "Bu beni profesyonel hırsız yapmaz." diyerek itiraz etmeyi sürdürdü genç adam.
Müge "Yani kilit açamıyor musun?" diye sordu. Korkut yenilgiyi kabul ederek "Açabiliyorum." diye itiraf etti. “O zaman gidiyoruz.”
“Neden başım belaya girecekmiş gibi hissediyorum?” diye homurdandı Korkut. Müge elini uzattı, serçe parmağı yine havadaydı. “Bela falan yok, söz.” Korkut isteksiz bir tavırla kendi serçe parmağını kızın ılık parmağına doladı. “Kendi evine hırsız gibi gireceğiz, en kötü ne olabilir, değil mi?”
Parmakları kenetli halde dururken Müge “Hiçbir şey. Birkaç eşyamı almam gerek sadece, endişenlenme.” dedi. Korkut serçe parmağını geri çekerken “Umarım.” diye söylendi.
Müge bir kez daha gülümsedi. "Güzel, uyu hadi. Yarın erkenden gideceğiz." Kendisi de kupasını uzanarak mutfağın tezgahına bıraktı, başını yastığa gömdü. Korkut ince yorganını üzerine çekerken "Emredersiniz majesteleri." diye söylendi.
"Seni duyabiliyorum."
"İyi geceler."
"İyi geceler." Güvercin hariç karavanın bütün üyeleri gözlerini yumdu ve yarına doğru yükselecek güneş doğana kadar uykuya teslim oldu.
Ertesi gün Korkut uykusuna yol boyu devam etmişti, Müge onu peşinde sürüklerken bu defa kimsenin dikkati onlarda değildi. Korkut'un silindir şapkası karavandaydı, o yüzden genç adam otobüsteki normal yolculardan biri sayılıyordu. Geldikleri konum Korkut'a yabancı gelmedi, birkaç defa doğum günü partileri için şehrin merkezinde olan bu bölgeye uğradığı olmuştu. Müge ile birlikte bir sokak direğinin arkasına sığınmış vaziyette beklerken etrafa bakıyordu. Binalar yeni değildi, her birinin en az on senelik bir geçmişi olmalıydı. Renkleri birbirinden farklı, uyumsuzdu. Müge'nin evi ise artık solmuş bir bordo rengini sırtlanan binadaydı. Korkut neden içeri girmediklerini sorduğunda Müge ev arkadaşının çıkmasını beklediklerini söylemişti.
"Neden?" diye bir kere daha sordu Korkut. Müge "Seni ilgilendirmiyor." dedi sertçe.
Korkut ellerini üzerindeki deri ceketin cebine soktu, parmaklarına değen bozuk parayı avucuna aldı, bir dikenmiş gibi tenine batmasını hissetti, ceketin kolları birkaç defa kıvrılmıştı. Bu kıyafet ağabeyi Sezgin’indi, aradan seneler geçmişti ama ceket hala Korkut'a büyük geliyordu. Bu emanet kıyafete rağmen Korkut gayet hoş, normal bir genç gibi gözüküyordu, pek fazla uzamayan sakalları sihirbazlığının damgasıydı, dalgalı saçlarını tarakla tanıştırmış, geriye doğru yığılmış teller her zamankinden düzgün bir görünüme kavuşmuştu. "Kilidi bana açtıracağını unutuyorsun."
"Kusura bakma." dedi Müge. Korkut'tan dilediği ilk samimi özür buydu. "Arkadaşımın beni görmemesi gerekiyor."
"Sebep?" Korkut'un bir cevap almadan vazgeçmeyeceği belliydi. Müge "O benim ne olduğumu bilmiyor çünkü." diye mırıldandı. Korkut kızın saniyelik bir anda gözlerini yummasını izledi. Müge'nin sırrını kendisi dışında kimlerin bildiğini merak etti ve neden bildiklerini. Binanın kapısı açıldı, uzun boylu, onların yaşlarında bir kız dışarı çıktı. Müge arkasını döndü, dar sokak lambasının gölgesinde gizlemeyi sürdürdü. Korkut bu kızın söz konusu olan ev arkadaşı olduğunu anladı. Kız siyah saçlarını bir bereyle örtmüştü, binanın kapısında bir cam vardı, kız yansımasına bakıp beresini düzelttikten sonra yürümeye başladı. Korkut onun yan sokağa dönüp, ortadan kaybolmasını gözledi. "Gitti."
Müge sığındığı gölgelerden başını kaldırdı.
Duygu onun hayatındaki normal olan tek kısımdı, öyle kalması için çok uğraş vermişti Müge, beraber yaşadığı insandan saklanmak zor olsa da bu gerekli bir sırdı ve Müge Duygu’nun bu sırrın dışında kalacağından hep emin olacaktı. Korkut'un takibinde binaya girdi, ikili merdivenleri tırmandı, üçüncü kata ulaştı. Çelik, kuş biçiminde tokmağı olan kapının önünde durdular. "Burası."
Korkut getirdiği maymuncuğu diğer cebinden çıkardı, bozuk para ise diğerinde tek başına duruyordu. Müge yanılmıyordu, Korkut kilit açmayı iyi bilirdi, başka bir dünyada profesyonel bir hırsız bile olabilirdi. Ama alışılmışın dışındaki hayatına rağmen genç adamın naif bir kalbi vardı, anahtarsız kilitler sadece gösterilerin parçası olabilirdi.
Kelepçeleri çözmek çok daha kolaydı, kapı, özellikle iki defa kilitlenmiş bir kapı daha uğraştırıcıydı ve biraz vakit alıyordu. Sihri öğrenmek hep yorucu olmuştu ama eğer bu bir yetenek olarak sayılıyorsa Korkut'un bazı numaralara dair özel bir yeteneği bulunuyordu, açtığı ilk kilit evinde, ailesinin evinde bir odaya aitti. Rana'nın evdeki o boğucu kavgadan sonra kendisini kilitlediği odanın kapısını açmıştı Korkut, annesinin kısık, yorgun sesiyle yalvarmaları ya da babasının titreten bağırışları bile kardeşinin kapıyı açmasını sağlamamıştı. Oda basit bir odaydı, abisi Sezgin’e aitti ama Rana'nın yaşlı gözlerle girdiği o oda bir anda değişmiş, cenaze yerine rakip olabilecek kadar kararmıştı. Kardeşi onu severdi fakat kırgınlık çok başka bir şeydi, hançeri saplayan el başkasına ait olsa da yanan herkes olurdu.
Korkut kardeşinin hıçkırıklarını dinlemekten usanmış, kalbi büzülüp ezilmişti, parmakları hızlıca hareket etmiş, bulduğu bir kredi kartı ile kilitlenmiş odayı on, on beş dakika içinde açmayı başarmıştı. Ağlamaktan boğulacak noktaya gelen Rana annesine sığınırken Korkut babasının “Başımıza hırsız mı olacaksın?” diye söylendiğini anımsıyordu.
Şimdi elinde maymuncuğu ile evin sahibiyle birlikte kapıyı kurcalıyordu. Geçen birkaç dakikanın ardından Korkut merdivenleri kontrol edip duran Müge'ye seslendi. "Bitti." Çelik kapıyı geri itti, giriş yolu açıldı.
Müge gülümseyerek "Harikasın." dedi ve içeriye girdi. Kızıl saçlı kızın yaptığı ilk şey ayağındaki babetlerden kurtulmak oldu. Günlerce giydiği bu kalitesiz ayakkabı canını yakıyor olmalıydı fakat çıplak ayaklarında bir çizik bile yoktu. Başlangıçta buna şaşırsa da "Doğru ya, o yaralanmıyor." diye kendisine hatırlatmada bulundu Korkut. Kızıl saçlı kızın evin içinde ezberden hareket ederken Korkut etrafı incelemekle meşguldü.
Ev hoş gözüküyordu, kısa koridordan çıkartabileceği tek şey buydu. Ayakkabıların olduğu beyaz bir dolap, duvara asılı büyük bir aynadan başka bir şey yoktu. Pastel renklerin olduğu bir halı ise zemini kaplıyordu. Müge Korkut'un kolunu yakaladı. "Sonra bakarsın, gel hadi. Acele etmemiz gerek."
Korkut adımlarını toparladığında sürüklendiği odaya baktı. Burası Müge'nin odası olmalıydı, Çünkü duvardaki panoda yer alan her fotoğraf karesinde onun da suratı vardı. Oda basitti. Bir yatak, bir masa, bir dolap ve dolu bir kitaplıktan ibaretti. Fakat bu kargaşa öyle uyumlu dizilmişti ki ne göz yoruyor ne de sade kalıyordu. Korkut kitaplığı yaklaştığında Müge dolabın içinden bir çanta çıkarmış, içine birkaç kıyafet sokuşturmaya koyulmuştu. Genç adam onu kendi haline bırakarak incelemesini sürdürdü. Kitapların iki kümeye ayrılmıştı, romanlar ve tarih kitapları. Çoğunluğu ise tarih kitapları oluşturuyordu. Müge'nin bu alana bir ilgisi olduğu barizdi. Korkut kitapları karıştırırken Müge masasına yöneldi. "Nerede bu?" diye söylenmeye başladı.
"Ne oldu?" diye sordu Korkut eline aldığı kitabı bırakarak. Bu Ortaçağ'ı anlatan bir kitaptı. Müge elini kızıl saçlarından geçirdi, masasında duran tokalardan birini alıp serbest olan saçlarını topladı, tepesinde bir topuz haline getirdi. Bir kere daha kıyafetlerine yönelirken "Bir şey değil, not defterim vardı. Onu bulamadım. Yine bakarım."
Masanın üzerinde iki tane saksı vardı. Saksılardan birinde kaktüs, diğerinde ise fesleğen topraktan fışkırıyordu. Kaktüs sağlam, güçlü gözüküyordu ama fesleğen için aynı şeyi demek mümkün değildi, kokulu yaprakları sararmaya başlamıştı. Müge elini çiçeğin üzerinde dolaştırdı, zayıf, tatlı bir koku odaya yayıldı. “Kuruyacak.” dedi Müge kendi kendine.
Korkut çiçeğin toprağına bir bakış attı, nemliydi. “Sulanmış.” Müge omuz silkti. “Bazen yaşamak için sudan fazlası gerekiyor.”
“İsterse giderken yanına al. Ama Pırpır kemirirse kızmak yok.” Kızıl saçlı kız Korkut'un tatlı teklifi üzerine gülümsedi. “Olabilir.” derken tekrar dolabına döndü, kıyafet seçmeye devam etti.
Müge çantasının içine bir çorap daha atarken Korkut yarım bıraktığı aylaklığa geri döndü fakat ikisi de işittikleri ses ile birden oldukları yerde put kesildi. Ses kapıdan geliyordu, anahtar kilitle kavuşmuştu.
Evin öteki sahibi geri dönmüştü.
