7. bölüm · sihirbazın şapkası

kıvılcım gösterisi

Fisher Night

Ruhu dolup taşıran bazı duygular vardır, bunların hepsi zamansızdır fakat yine de ana bağlıdır. Sihirbaz çok uzun bir süre üzüntüyü ruhunda misafir etmişti, günler ilerlediğinde, yıllar geçtiğinde ise yeni duygularla tanışmıştı. İlk gösterisine çıktığında yoğun bir heyecan vardı onu saran, nefesi boğazına dolanıyor, onu gıdıklıyordu, daha önce de böyle hissettiği olmuştu ama verdiği tat farklıydı, daha boğucuydu, sihirbazın heyecanın türleri olduğunu öğrendiği gündü bu. Daha lezzetli ama ekşi. Acı olandan daha iyi olduğu da kesin bir gerçekti. Heyecanlı olsa da hazırdı. Tek başınaydı, onu izlemeye gelen suratların hepsi birer yabancıydı. Yalnızlığa alışmış olması gerekiyordu, evi terk edeli epey olmuştu ama eksiklikleri her zaman ruhunu tırmalıyordu. Yine sihirbazın fazla tercihi yoktu, yalnızlığından şikayet edecek bir konumda değildi, yanında çalıştığı kaportacı sayesinde ilk gösterisine çıkacaktı. Bir doğum günü partisiydi bu iş, abartmasına, hatta çok fazla özenmesine gerek yoktu. Ama yine de doğum günü sahibi patronunun küçük torunuydu, insanların ailesine verdiği önem kimi zaman sihirbazı kıskandırıyordu. Çocuk değildi ancak bazı kırgınlıkların doğurduğu özlemler vardı, sihirbaz kimi gecelerde yalnızlıktan ürperirken bunları fark ediyor, anımsıyordu. Yıkıntılarla dolu ailesinin gölgesi sırtında hep bir pelerin olarak kalacaktı, silinmeyecek, unutulmayacak bir şey için mızmızlanmanın gereği olmadığını artık öğrenmişti sihirbaz. Kendisine verilen görevi yapmalıydı, doğum günü için tutulan mekana girdiğinde dışarıya çıkan bir adamla çarpıştı. Sarışın, tıpkı onun gibi şapka takmış olan bir adamdı ama sihirbazın siyah melon şapkasının aksine sarışın adamın şapkası şık, fötr bir şapkaydı. “Pardon.” demişti sihirbaz, sarışın adam önemli değil dercesine kafasını sallayıp yoluna devam etmişti. Sihirbaz şapkası başında, güvercini omzunda sahneye çıktığında gözlerini ona yapıştıran çocuklara gülümsedi, etkileyici bir giriş yapmak için güvercinin uçmasına izin verdi, avucunun içindeki yanmaya hazır toz barutu serbest bırakmak için kuşun biraz uzaklaşmasını bekledi, kıvılcımlarla havayı süsledi. Minik ateş taneleri yağmur gibi dağıldı, güzeldi, sıcaktı. Sönüşü yanışı kadar hızlıydı, alkışlar bitmeden önce kıvılcımlar sırayla öldü, sihirbazın gösterisi başladı.

*****

Ateş birden bire yanmazdı. Çaba isterdi, bahşedeceği sıcaklığı bir emek karşılığında vermeyi kabul eder, plansız olduğunda ise felakete dönüşür, yıkıp yıkardı. Müge bunun farkındaydı, plan yapmayı belki bundan severdi, çocukluğuna yapışan hatıralar onu ani olandan nefret ettirmişti ama şu an öyle bir anın içindeydi. Hayal kırıklığı ile Ozan'a baktı. "Sezgin'e anlatmış olabilir mi?"

"Sanmam." dedi kıvırcık saçlı çocuk, Müge'nin dertleşeceği en son kişilerden biriydi ama ona cevap veren tek kişi olduğu için bu iş ona kalmıştı. "Hemen gemileri batırma."

Kızıl saçlı kız kaşlarını çattı, siniri bozulmuştu, temelini attığı binanın kurdelesi onsuz kesilmişti bir nevi, Aras büyük düşünmüş, önce savaşın başlayacağı yeri bulmak için harekete geçmişti. "Bu hiç hoş olmadı."

Ozan iç çekti, bu kargaşanın içinde yer almadığı için kendi zekasına hayran oldu. "Sezgin sadece harita, anahtar ise sende."

“Kilit nerede peki?” diye sordu Müge keyifsiz bir tavırla. Ozan omuz silkti. “İşte orası muamma. Fakat anahtar en önemlisi, eninde sonunda kilidini bulur elbet.”

"Onun ne olduğundan haberi yok." dedi Müge Korkut'un her şeye karşı nasıl masum bir cehalet içinde olduğunu düşünerek.

"Söyle o zaman." dedi Ozan, basit ve net bir çözüm sunuyordu ama bu Müge'nin şu an istediği şey değildi. Kız cevap verme zahmetine girmeden Ozan'ın yanından geçti, boncuklu perde sallandı. Bir süre için elde ettiği yalnızlıktan faydalanan Ozan "Kesinlikle aynılar." diye söylendi, kızın arkasından çay ocağı misali olan küçük yerden çıktı. Müge Korkut ile beraber atölyeden çıkmaya yönelmişti fakat kıvırcık saçlı genç seslenince durdular. "Çay içer misiniz?"

Müge "Hayır demiştim." diye itiraz ederken Korkut "Tabi, olur." dedi. Ozan'ın asıl varlığı onu dehşete düşürse de bugün için yeteri kadar aksiyon yaşamıştı, bir çay gayet iyi olabilirdi. Ayrıca karabasan soyundan gelen bu gencin şu ana kadar korkutucu tarafına şahit olmamanın verdiği bir ferahlık vardı, belki de bu genç Müge gibi yeteneğini, soyunu kanıtlamaya meraklı değildi. Ozan yampiri bir gülümsemeyle Müge'ye bakarken zamanında kendi oyduğu tabureleri çıkartarak geniş tezgahın etrafına koydu. O çayları almaya giderken kızıl saçlı kız "Korktuğunu sanıyordum." dedi Korkut'a.

Korkut omuzlarını oynattı, eklemleri birbirinden ayrılıp tekrar birleşti, sert bir ses çıkardı. Karavanda uyumanın konforu bazen bedenine bu şekilde yansıyabiliyordu. "Korkuyorum zaten. Ama sen buradasın sonuçta, değil mi?"

Müge işittiğini başlangıçta kavrayamadığını düşündü fakat anlayınca dudaklarını geniş bir gülümseme kapladı. Öyle ya da böyle, Korkut ona bir şekilde güveniyordu. Ozan çayları sallayarak getiriyordu, demli içecek bardağın boş kalan ağzına ulaşıyor, bir dalga gibi duruluyordu. "Sana iki şeker koydum." dedi Ozan Müge'ye göz kırparak, kızıl saçlı kız gözlerini devirerek tabureye oturdu, Ozan'ın ayrıntılara olan düşkünlüğünü unutmuştu. "Sen şeker ister misin?"

Korkut başını iki yana salladı. "Kullanmıyorum." Pek çay içmezdi, minik tüpünü olabildiğince idareli tüketmeye dikkat ederdi. Şekeri sevmediği için değil, masraf olmaması için bırakmıştı, en sağlıklı alışkanlığının altında bile sefaleti yatıyordu. Müge ve Ozan çaylarını karıştırdı, Müge kaşığı döndürdükten sonra girdap olan çayın içinde bırakırken Ozan bardağın kenarına iki defa vurdu, tabak niyetine kullandığı tahta parçasının üstüne koydu. "Korkut'tu değil mi?"

Genç sihirbaz Müge'ye baktı, adını söylemekte bir problemi yoktu ama Müge'nin nedeni sır olan yasağını aşmayı istemedi. Müge gözlerini yumarak bu yasağın buhar olup gittiğini ilan etti. "Evet öyle. Sen de Ozan olmalısın."

"Ah, Müge mi anlattı yoksa?" dedi kıvırcık saçlı adam dramatik bir tavırla. Çayı yudumlayan Müge kaşlarını çattı. "Hayır, sana öyle seslendi geldiğimizde." dedi Korkut, Ozan ile muhabbet etmek içindeki ürpertiyi dindiriyordu. Müge kamosun karabasan olduğunu açıkladığında Korkut'un zihninde canlanan şey karanlık bir imge olmuştu, tüyleri diken diken eden, nefesi kesen bir imge. Şanslıydı ki şu an gördüğü Ozan'ın o resim ile alakası yoktu. "Dikkatliymişsin, sevdim seni! Sana da aşk olsun Müge aramız bu kadar mı kötü?"

"Bizim bir aramız yok." dedi Müge, çayı tahta parçasının üzerine bıraktı, önünden itti, şekerli olmasına rağmen aldığı yudumlar acı gelmişti. Ozam gülümsedi. "O zaman neden buraya geldin?"

Korkut geçmişlerini bilmediği iki kişinin atışmasını izlerken tarafsız olması gerektiğini düşündü ama Müge'nin haklı bir yönü olduğuna inandı, hiçbir şey bilmeden yüreğinde Müge'nin tarafında yer aldı. Müge "Çok konuşuyorsun çünkü." dedi.

Ozan bunu mantıklı bir cevap olarak kabul etti, başını sallayarak çayını içti. "Konuşulacak çok şey var."

Bir sessizlik oluştu, Korkut başını raflara çevirdi, bir sürü figür vardı, her biri tahtadan oyulmuştu. Oturduğu yerden ayrıntıları göremiyordu ama hepsinin hayvan olduğuna emindi. Ozan'ın kızıl saçlı kızı kızdırmaktan hoşlandığı belliydi, Korkut böyle tipleri biliyordu, herkesin hayatında en az bir kere karşılaştığı kişinin bir temsiliydi sanki Ozan. Rahat, komik, hiçbir şeyi umursamıyor gibi görünen, her insanla bir iki kısa sohbet eden sınıftaki çocuktu. Korkut asla o çocuk olmamıştı, olamazdı da. Kıvırcık saçlı genç ise o kişiliğin daha gelişmiş versiyonu gibiydi. Sihirbazın kısa diyaloglardan bütün bunları çıkartması zordu ama Ozan'ın ritim tutmakta olan parmakları, muzip gözleri de bu fikri destekliyordu. Korkut ona hüküm verme konusunda kararsızdı, iyi biri gibi duran bu gencin yürüyen bir kabus olduğu gerçeği zihninde hala tazeydi. Ozan'ın sesi Korkut'un ilgisini tahta hayvanlardan çekti. "Müge'nin ne olduğunu biliyor musun?"

Aniden ortaya atılan soru ile Korkut öksürük krizine girerken Müge "Cidden patavatsızlıkta üstüne yok." diye söylendi.

"Ben dürüstlük demeyi tercih ediyorum." dedi Ozan ve gözler Korkut'a döndü, sihirbaz dürüst olmaya karar verdi, karşısındaki kişi de bir efsane olduğuna göre çekinmesine gerek yoktu, sır onun değildi. "Evet, gösterdi bana."

Ozan kahkaha atmaya hazırdı ama kıkırdayarak kontrolü elden bırakmadı. "Gösterdi mi? Ne yaptın kendini mi kestin?" diye sordu Müge'ye. Kendisi bu durum ne kadar normal öğrenilebilirse o kadar normal öğrenmişti Müge’nin anka olduğunu, bir belirginin ötekini yargılama arzusu pek olmadığı için sırlar basitçe dökülmüş, ortak hale gelmişti. Aras böyle olmasını sağlamıştı, Müge’nin bu ortaklıktan hoşlanmadığını Ozan hep biliyordu ama Aras hangi yolu seçtiyse ondan ilerlemek gizli bir mecburiyetti bir zamanlar. Aras onun en iyi arkadaşıydı, Müge ise tanıdık olmaktan öteydi ama Ozan ikisinin de zehir saçıp durduğunu düşünüyordu, kuyrukları dolanmış iki zehirli yılan gibilerdi, ötekini yok etmeye çalışırken kendilerini yaralayan ve aynı anda sarılan iki yılan. Müge’nin sessizliği Ozan'ın kıkırtısını kesti. “Bir saniye, cidden kendini mi kestin?”

"Başka türlü inanan olmuyor." dedi Müge savunurcasına. “Manyaksın sen.” diye söylendi Ozan.

"Sen tam olarak nesin?" diye sordu Korkut cesaretini toplayarak. Ozan elini çenesinin altına koydu. Bu soru ile ilk defa karşılaşıyormuş gibi bir eda takındı. "Kamos." Korkut'un onun soyuna dair bir şeyler bilmediği gerçeğini görmezden geldi, tek konuşabilenin kendisi olmadığının farkındaydı. "Biraz karışık aslında. Efsanelere göre kamosun fiziki bir varlığı yok çünkü."

"Gölge gibi." diyerek aklından geçeni söyledi Korkut, Ozan'ın sıcakkanlı davranışları sihirbazın gerginliğini büyük ölçüde kırmıştı. Eskiden, daha gençken Korkut arkadaş edinmekte problem yaşamazdı, herkesle samimi olmazdı ama iki üç arkadaşı illa ki olurdu, bu arkadaşların çoğu ne yazık ki kalıcı olmamıştı, eğitiminin her döneminde başka insanlar ile sil baştan dostluk kurmaya başlamıştı ama yine de hayatının tepetaklak olduğuna inandığı o güne kadar yalnız kalmamıştı. Ozan ona benzemiyordu, ciddi bir dostluğun kılıfı ona yakışmayabilirdi ama cazip biriydi.
Müge ise muammaydı. Korkut arkadaş olduklarını sanmıyordu, bazen Müge'nin esiri olduğunu hissediyordu ama sonra kıza tavşanın kafesin temizlemesini söylediğinde birden aradaki mesafe eriyip gidiyordu, Müge oradaydı, bir yere gitmiyordu, belki arkadaş denilebilirdi ona. Korkut henüz emin değildi. Ozan adaylıkta kalan arkadaşlığın elenmesini sağlayacak özelliğini ilan etti. "Yani bilmiyorum ama kabus olarak düşün. Ben insanların korkularını yönetebiliyorum." Kıvırcık saçlı genç adam bunu o kadar basit bir şeymiş gibi söylemişti ki Korkut da bir an buna inanmıştı ama Ozan'ın kulağa gelenden daha öte olması büyük olasılıktı.

Korkular. Kimse bütün korkularını bilemezdi, bazılarının kesinlik kazanması için deneyim lazımdı, bazıları ise insan büyüdükçe yok olur giderdi. Korkut korkularını biliyordu, gülümsemesinden anlaşıldığı kadarıyla Ozan da korkuları biliyordu. "Etkileyici." dedi Korkut , ürkütücü demek kabalık olurdu.
"Sen ne yapıyorsun?" diye sordu Ozan. Müge'nin bu atölyede durmak için tutunduğu sabrı tükeniyordu. Ozan ile anlaşabildikleri çok bir zaman olmamıştı, sırlar ortaya dökülmeden evvel didişmekten ibaret olan arkadaşlıkları sonradan bir boyut kazansa da hala güçsüz, görmezden gelinebilir vaziyetteydi.

Korkut "İllüzyo- Sihirbazım ben." diye yanıtladı. Müge hafifçe gülümsedi, genç adamın nefret ettiği gerçeğini benimsemiş olması garipti ama aynı anda hüzünlü bir hoşluk taşıyordu. Ozan "Vay canına. Şapkadan tavşan çıkartabiliyor musun?" diye sordu.

"Evet." Bu Korkut'un öğrendiği son numaralardan biriydi, iskambil kağıtlarıyla başlayan biri için büyük bir ilerleme gibi duruyordu, eğer şu an olduğu konum farklı olsaydı belki kendisiyle gurur duyabilirdi. Fakat hayranlığını kazanabildiği onu pastayı yedikten sonra unutan çocuklardı. Ozan'ın marangoz olduğunu düşünmeye başlamıştı, bu atölye sırf zevk için kurulmuş olamazdı ama bunu sormak istemedi, sanki karşısındaki iki kişinin efsane kimliği diğer bütün özellikleri yutuyor, önemsiz kılıyordu. Müge’yi çoğu zaman sadece Müge olarak görüyordu fakat bütün bu efsane meselesi kafasını kurcalamaya başladığında kız gözünde bir belirgin, bir ankadan daha farklı şekillenemiyordu. Gerçi Korkut bu ankalığa ilk geceden sonra şahit olmamıştı, Müge'nin yapabileceklerini bilmiyordu. Buradan ayrıldıklarında sorulması gereken bir sürü soru olduğunu aklına kazıdı. Ozan ise ürkütücü olmaktan çok uzaktı, konuşmaya devam ediyordu. "Aklımdan bir sayı tutsam bulabilir misin?"

Korkut cevap vermek için ağzını açtı ama Müge "Artık kalkalım." dediğinde sohbet yarıda kesildi. Kızın aklında bir sürü şey dönüyordu, endişe ettiği zaman kendisini serbest bırakmıştı, hamlesini artık dürüstlükten yana oynamasının vakti gelmişti. Ozan'ın sorgu haline daha fazla katlanamayacaktı, konuşmanın sonunun iki genç adamın halı saha maçı ayarlamasıyla bitmesini istemiyordu. "Tamam."

Ozan ayağa kalktı. "Bekle bir saniye." Çaydanlığın olduğu küçük odaya gitti, bir dolap kapağı açıldı, kapandı. Müge sırtına tekrar yüklediği çantayla kapıya doğru ilerledi, tezgahtan uzaklaştı. Korkut da raftaki figürlere biraz daha yakından bakma şansı elde etti. Kıvırcık saçlı gencin bunda başarılı olduğu belliydi, hayvanlar saf ahşaptandı, güzelce oyulmuş, tek tek zımparalanmıştı. Ufak tefek ayrıntılar unutulmamış, filin hortumundaki kırışıklar bir bir eklenmiş, aslanın dişi sivrileştirilmişti. Ozan geri geldiğinde elinde bir dar bir kol çantası vardı, mavi renkte, üzerinde beyaz bir çiçeğin işlendiği bir çantaydı. Çantayı Müge'ye uzattı. "Bunu bırakmışsın."

Müge çantayı aldı, bakışları derindi, Korkut tam anlayamasa da Müge'nin ilk zamanlarda üzerinde olan elbiseyi ve şu an bileğinde olan mavi tokayı hatırladı, çanta onlarla hoş bir kontstart oluşturuyordu. "Nereden aldın bunu?"

Ozan yarım bir şekilde gülümsedi. "Aras gitmeden önce bıraktı. Eninde sonunda ortaya çıkacağını biliyordu."

Müge çantanın kolunu eline doladı, kumaş içindeki ağırlıkla sallandı. "Ona buraya geldiğimi söyleyeceksin değil mi?" Koyu bakışları yine delici hale gelmişti, Korkut yutkunsa da Ozan umursamadı, belki de sihirbazın gözlerinin önündeyken dokunulmaz olduğunu sanıyordu. "Elbette, ben çok konuşurum, bilirsin."

"Hoşça kal Ozan." dedi Müge beklediği cevabı duymasının ardından. "Dur bir dakika." dedi Ozan, kızıl saçlı kız omuzlarını düşürdü, geride bıraktığı başka bir şey olduğunu sanmıyordu ve bu konuda haklıydı. Kıvırcık saçlı genç raftan aldığı bir figürü ona uzattı. Küçük bir eşek modeliydi bu, semeri ile yuları ustaca oyulmuş, hayvanın kulakları dikkatle yapılmıştı. Ama kulakları normal bir eşekten çok daha iriydi, ahşabın üzerindeki oymalar yer yer acemileşse de kulaklara daha fazla önem verildiği açıktı. Müge dik dik Ozan'a baktı, gencin yüzünde aralarındaki bir espriyi dile getirmişcesine bir muziplik vardı. Müge ahşaptan heykelciği aldı. "Hoşça kal."

"Çay için teşekkürler." dedi Korkut Müge'nin ardından çıkmadan evvel. Muhabbetin havada, sorularının yarım kaldığını düşünüyordu ama onun anlamadığı bir şeyler döndüğünün de farkındaydı. Müge çoktan geldiği yöne doğru yürümeye başlamıştı. Korkut koşar adım yanına ulaştı. "Şimdi nereye?"

"Eve." Kız bedenini saran çantaları çekiştirdi. Bir çöp konteynırının hizasında geçerken elindeki eşeği poşetlerle dolu çöpün içine attı. "Neden attın?"

Müge gözlerini yumdu, şakaklarını ovaladı, bir anka için migrenden muzdaripmiş gibi melankolik bir tavır içindeydi. "Unutmak istediğin biri oldu mu hiç?" Bu soru derindi ama Korkut'un algıladığı anlam Müge'nin kastettiğinden biraz değişikti, Müge'nin sorusunun altında nefret, öfke vardı ama Korkut pişmanlıktan kurtulmak için bir unutkanlık arzusuna karşılık verebilirdi. "Bilmiyorum."

Yalan yalnızca başkalarına söylenmezdi. İnsanın belki de söyleyebileceği en beyaz ve aynı zamansa tehlikeli yalan, kendisine söylediğiydi. Aslında biri, birileri vardı Korkut'un unutmak istediği ama ruhundaki öfkenin gölgesi onları unutulmaz kılıyordu. Bu öfke derindi, uzun bir geçmişi yoktu, parça parça birikmiş, devasa bir hale gelip Korkut'u altında ezmişti.
Babasıydı bu öfkeyi doğuran, babası ve abisiydi. Bir çiçek vardı, bir sürü tohum döken, renk renk olan, yazın herhangi bir bahçede, bir dükkanın önündeki ağacın yanında rast gelinebilecek bir çiçek, pembe, sarı, beyaz bir yapraktan ibaret bir akşam sefası. Bu çiçek güneşin o cömert, büyüleyici ışığının altında yapraklarını huysuzca kapatır, karanlık çökmeye başladığında ise gözlerini açıp dünyaya bakardı. Korkut'un babasıyla ilişkisi, bu çiçeğin günlük rutini gibiydi. Hayatının en parlak, en mutlu, en gururlu günlerinde babası orada olmazdı, olsa bile öyle bir hal alırdı ki yabancıdan farksız olurdu. Fakat kötü günlerde, Korkut'un içindeki huysuz hayvan pençelerini kalbine sapladığında babası hemen orada bitiverir ve çoğunlukla o anların koyu olmasının ana sebebi olurdu. Korkut aydınlık olana odaklanmayı tercih ederdi, bu seçimin ona mutluluk getireceğini umardı ancak onun bu iyimser oyunu sürerken de neler yaşandığını bilirdi, bir kor daha öfke çukuruna gizlice atılırdı, yangına bir adım daha yaklaşılırdı. Abisi ile ise probleminin ne olduğu muammaydı bir noktada. Bazen iki kadim dost, bazen de iki azılı rakip gibilerdi. Ama Korkut'un emin olduğu bir şey vardı, abisi babasının oğlu iken Korkut annesinin oğluydu. Ve bunun doğurduğu mesafe asla kapanmamıştı. İşte Korkut'un içinde böyle bir karanlık vardı, ölü taklidi yapan ama devamlı gözlerini açık tutan bir öfke. Genç adam patlama anına gelene kadar böyle bir hissi taşıdığından habersizdi.

Korkut o günü hatırlıyordu, zihninde asla silemediği bir karartıydı, belki de kamos olan belirgin sihirbazı gördüğü zaman üzerinde kıyafet gibi taşıdığı bu karanlık günün izini algılayabilmişti. Duyguları toprağın altındaydı ama dirilmeye hep hazırdı. Boğazında onu boğan düğüm, gözlerini yakan öfke yaşları, kafasının içinde bam bam bağıran acı... O, babası, abisi ve küçük kız kardeşi Rana sessiz bir salonda oturuyordu. Rana ayağını yere vuruyor, abisi derin derin nefes alıyor, babası hiçbir şey yapmıyor, Korkut ise tırnaklarını avuçlarına batırıyordu. Müge'nin karavanda bulduğu fotoğraftaki herkes oradaydı, bir kişi hariç. Sihirbazın annesi yoktu, bir daha da o tabloya asla giremeyecekti, bu sessizlik onun yokluğunun acı serzenişiydi. Sözler, gözler buğuluydu Korkut'un zihninde ama içindeki boşluğun getirdiği her şey netti. Ayağa kalkmıştı Korkut, bu sessiz orkestraya daha fazla eşlik etmek istememişti. Belki sabrını zorlayabilseydi, sonrasında olanlar asla yaşanmayacak ya da erteleyecekti, bilemezdi. "Nereye?"

Bunu soran babasıydı, hala aynı biçimde oturuyor, suratındaki ifadesizliği koruyordu. Eşini kaybedişine elbette ki üzülmüştü, saatlerce kendini kapattığı odada yas tutmuş, ağlamış hatta belki de dövünüp durmuştu. Korkut bunun çok geç kalınmış bir pişmanlıktan olduğunu çok iyi biliyordu. Çocukları bunlara hiç şahit olmamıştı, sesler, iç çekişler duyulmuştu ama bütün gördükleri kılını kıpırdatmayan biri olmuştu. "Hava alacağım." demişti Korkut sanki rüzgar yüzüne çarptığında her şey düzelecekti.

"Otur oturduğun yerde." Kaba bir tavır, lüzumsuz bir emir, aslında kimsenin gözünün önünden ayrılmasını istemeyen, gittiklerinde gelmeyeceğini düşünen yaşlanmış aklın korkusunu dile getirebileceği başka sözcükler de vardı ama o en yaralayıcısını seçmişti. "Burada nefes alamıyorum." dedi Korkut, her soluğunda boğulmak zor bir zanaattı.

Rana burnunu çekti, gözlerini kuruladı, abisi başını kaldırdı. Babası "Bu tek senin acın değil." dedi.

Korkut uysal biriydi, hep öyle olmuştu. Bu yüzden susardı, kırgınlıklarını yutardı, kendisinin pandorası olurdu, tüm bunların eskiye gömülmesi ise o anda olmuştu, kürek toprağa saplanmış, toprak yığını büyüyüp durmuştu. "Senin de mi acın? Onu o kadar üzdükten sonra benim acım diyebiliyor musun?" Sesi zehirdi, yorgunluğun bedeliydi. Evin penceresinin dışında ve içinde farklı sahneler oynanırdı, mükemmel aile taklidi yapılırdı, annesi bir süre sonra bunun taklit olduğunu unutup ailesinin gerçekten hayalindeki gibi olduğuna inanmıştı yıllarca. Oysa ki hakiki olanın başrolü babasındaydı, kusursuz çerçeveyi çiziyordu. Korkut bu ucuz gösteriyi senelerdir izliyordu ve susuyordu. Çünkü konuşmak her şeyi daha gerçek yapardı, kabul ettiğine işaret ederdi, canını yakardı. Ama artık susmaya gerek yoktu, annesi gitmişti, bu fedakarlığa değecek kimse kalmamıştı. "Korkut." demişti abisi uyarırcasına.

"Ağzından çıkanı kulağın duysun." dedi babası, sesi yükselmiş, ifadesizliği son bulmuştu.

"Ben ne dediğimin gayet farkındayım." dedi Korkut , dolu gözleriyle onları izleyen kız kardeşini fark edince sustu, bazı şeyleri Korkut bilirdi yalnızca, evin içinde dönen sırların kardeşinin kulağına gitmemesi için elinden geleni yapardı. Ama babasının böyle bir çekincesi yoktu, kendisinde hata görmeyen tek boyutlu biriydi. "Terbiyesizliğini bugün bırak bari."

Korkut "Rahatsız mı oldun? Bütün onları yaparken hiç rahatsız değildin baba." dedi, kelimelerini özenle seçiyor, babasının anlayabildiği kardeşinin yabancı olduğu bir dili konuşuyordu. Babası ayağa kalktı, Rana oturduğu yerde büzüldü, Sezgin doğruldu, bunun alışık oldukları tartışmaları geride bırakacağını o da anlamıştı. "O benim eşimdi. Dediklerine dikkat et."

Korkut başını iki yana salladı, avuçlarına batan tırnakları artık kırmızıya boyanmıştı, annesinin üzerine toprak atalı daha birkaç gün olmuşken her şeyi yıkacağını hiç düşünmemişti ama öfkesi köpürürken dindirebilecek kimse yoktu artık. "Kıymetini anlaman için ölmesi şart mıydı?"

Suratına inen darbe ile Korkut sarsıldı ama yere düşmedi, önceden tecrübe edinmişti, adımları sağlamdı. Rana'nın tiz çığlığını soluğuyla bastırdığını duydu, bakmıyordu ama kardeşinin ağlamaya başladığına emindi. Acı acı güldü. "Kendini her sabah aynada gördüğünde nasıl tiksinmiyorsun, merak ediyorum."

Sezgin ayağa kalktı, Korkut'un kolundan tuttu. "Tamam yeter bu kadar, odana git dinlen biraz." Korkut kolunu abisinden kurtardı, bedenini silkeledi. "Sen karışma."

"Artık sussan mı Korkut?" dedi abisi otoriter bir tavırla. Ailenin gurur kaynağı, yüz karasına acıyarak baktı. Ama Korkut oralı olmadı, dili bir defa açılmıştı, susmak onun için günahtı. "Henüz konuşmadım." Babasını işaret etti. "Senin ne kadar bencil, sığ, duygusuz bir adam olduğunu daha söylemedim. Nasıl annemi paramparça ettiğinin, onu nasıl ağlattığının hesabını sormadım. Hayır, susmayacağım."

Sezgin kardeşini tekrar sürüklemeye çalıştı ama Korkut bir kaya kadar sağlamdı, yerinden kıpırdamıyordu. "Beş para etmez adamsın, burada bana mı hesap mı soracaksın sen?" dedi babası Korkut'un yakasını tutarak.
"Birinin sorması gerek. Birinin seni o salak dünyandan çıkarması gerek." dedi Korkut kılını kıpırdatmadan. Bu Korkut, Müge'nin tanıştığı Korkut'tan çok farklıydı. Lafını yine esirgemiyordu ama üzerinde hiç görülmeyen bir cesaret vardı o zamanlar. Ya da bu cesareti besleyen bir sabır tükenmişliği.

"Haddini bil." Babasının boynundaki damarlar belirginleşmişti, Korkut buna alışıktı, kendisini haklı çıkarmak için her söyleneni yutan bir sahte savunma, bir kaçıştı bu.

Korkut sabır çizgisini çoktan aşmıştı, geri adım atması hiçbir şeyi değiştirmeyecekti. "Ağır mı geldi?"

Babasının eli havaya kalktı, Rana'nın kısa, tiz çığlığı bu sefer evde yankılandı. Ama o el birkaç saniye önceki gibi Korkut'un suratına inmedi. Babası oğlunun yakasını tutmaya devam ederken tek nefesle fısıldadı. "Defol git." Parmakları Korkut'tan koptu. Genç adam yakasını silkeledi. "Zevkle."

Sonrası daha hızlı ve daha acısızdı. Rana'nın ağlamaları, yalvarmaları eşliğinde Korkut son birkaç senedir abisiyle kaldığı odada eline geçen birkaç parçayı tozlu bir bavula sıkıştırdı. Yumak haline gelen kıyafetlerin arasına Sezgin'inkiler de karışıyordu ama Korkut'un umurunda olmadı. Bu dakikalık tartışma sanki ona muhtaç olduğu kaçış biletini vermişti. Fakat annesi hayattayken asla bir ayrılığı hayal etmemişti, evde ne kadar huzursuzluk olsa da bağlı olduğu bir şey vardı, annesi vardı. O yokken onun köşelerinde ağladığı ev hapishaneden öte değildi. Korkut bavulunu kapattı, odasının kapısında dikilen Rana'ya sarıldı. "Gitme, ne olur."

Korkut derin bir nefes aldı, yanağı sızlıyordu ama kalbindeki acı öfke bunu bastırıyordu. "Özür dilerim."

Bavulunu sürükleyerek yıllarının geçtiği odadan çıktı, evin çelik kapısının kolunu kavradığında omzunda bir dokunuş hissetti, kaba olmayan ama nezaketten yoksun bir dokunuş. Korkut abisine döndü. "Ne var?"

"Saçmalamayı kes." dedi Sezgin, onun da sinirli olduğu yüzündeki çizgilerden anlaşılıyordu ama kızgınlığı babasına mıydı, kardeşine miydi yoksa annesinin yitirilişine miydi? İşte bu muammaydı.

Korkut omzundaki eli itti. "Saçmalamıyorum.Burada nefes alamıyorum. Bu evde kalmak için sebebim yok artık." Bunu kız kardeşinin yanında söylememiş olmayı dilerdi, ne yazık ki Rana'yı çok sevse de o bile onu bu evde kalmaya ikna edemezdi. "Nereye gideceksin?"

Abisinin sorusu meraktan gelmiyordu, Korkut'un gidecek hiçbir yeri olmadığını biliyor, yüzüne vuruyordu. "Başımın çaresine bakarım."

Kapıyı açtı, ayakkabılarını ayağına geçirdi. "Korkut."
Bavulunu sımsıkı tutan genç, abisine son bir kez baktı. Babasına benzeyen gözlerinde yine ona benzeyen bir bakış hakimdi. "Bir kere olsun annemin tarafında olmanı isterdim." Sezgin sustu, Korkut ise zaten cevap beklemiyordu, sırtını eve döndü, ayaklarını zemine vurdu ve geri dönmemek üzere gitti. Terk ediş bu kadar basitti.

Genç sihirbaz bu anı hiç unutmamıştı, babasını da, abisini de unutmamıştı. Kendisiyle hiç yüzleşmese de hafızasından birisini atmaya mecbur kalacak olsaydı eğer ikisinden birini seçeceğini derinlerde bir yerde biliyordu.

Sakin bir yolculuğun ardından ormana ulaştıklarında hava henüz kararmamıştı ama güneş batmaya hazırdı. Müge yol boyunca dudağını ısırıp durmuş, tokayla bileğine vurmaya devam etmişti, Korkut kızın anka olması sayesinde olası bir yaradan muaf olduğunu düşünmüştü. Ozan ile aralarında geçen konuşma neydi, fikri yoktu ama Müge'yi rahatsız ettiği barizdi. Fakat merak ettiği çok şey olmasına karşın Korkut bazı sorulardan bilerek kaçıyordu, cehalet bir mesafeyi koruyordu. Bu mesafe yok olduğunda Korkut'un normal, efsanelerden temizlenmiş hayatıyla olan bağı da eriyip gidebilirdi. Korkut Müge'nin çantasıyla birlikte karavana ulaştı, yolda yürürken kızıl saçlı kıza bu teklifte bulunmuştu, Müge bunu reddetmeyerek kıyafetlerle dolu çantayı Korkut'tan vermiş, Aras'tan kalan çantayı kendi taşımıştı ve bu ufak kol çantası ona daha ağır gelmişti. Sihirbaz anahtarı kilide yerleştirdi, çevirdi, kapı aralandı ama içeri girmedi. "Ne oldu?" diye sordu Müge.

Korkut çantayı kapı eşiğine bıraktı, hızlı adımlarla karavanın arkasına dolandı. Birkaç saniye sonra Müge onun "Allah kahretsin!" dediğini duydu.

"Korkut?" Müge genç sihirbazın yanına geldiğinde onun karavanın arkasındaki iri konteynırı kurcaladığını gördü. "Jeneratör bozulmuş." dedi Korkut cevap bekleyen kıza. "Bir bu eksikti."

Ormanın sessizliği Müge'nin dikkatini çekmemişti ama jeneratörün eksikliği tuhaf bir boşluk oluşturmuş, ağaçların arasında cıvıldayan kuşların sesleri daha iyi işitilir olmuştu. Korkut jeneratöre ufak bir tekme atarak pes ettiğini gösterdi. Elini saçlarından geçirirken "Bu gece ışığımız yok." diye ilan etti.

Müge "Mühim değil." dedi, Korkut'un canının sıkıldığı belliydi, o korkan, meraklı halinden eser kalmamıştı. Genç adam ceketini çıkartarak karavanın önüne doğru yürüdü, kızıl saçlı kız peşinden ilerlerken ceketi içeri attı, kollarını sıvadı. "Ne yapıyorsun?"

"Çalı çırpı toplayacağım." dedi Korkut alışık bir durumla yüz yüze gelmiş gibi. Genç adamın ne zamandan beri burada olduğunu biliyordu Müge ama Korkut'un o gizli kalan kimliği dışında hayatına dair bir şey bilmediğini yeni yeni fark ediyordu. Sihirbazın kendisi için inşa ettiği zorluklar vardı, bunlardan hoşlanmasa da pek şikayette bulunmadığı açıktı. Müge de ceketini çıkardı. "Yardım edeyim."

Bu iş sandıklarından daha kısa sürdü, birkaç hafta evvel, Müge'nin buraya geldiği gün kopan fırtınada bazı ağaçlar çok sarsılmıştı. Toprağa düşen dalların bazıları piknikçiler tarafından toplanmış olsa da Korkut'un yaşadığı bu yerin başka bir ziyaretçisi yoktu, bütün çalılar ona kalmıştı. Müge topladığı çalılarla geldiğinde Korkut'un karavanın önünde oluşturduğu bir yuvarlağı kuru çalılardan bir piramitle kaplamasına yetişti, genç adam piramidin içini eski gazete kağıtları ve bulduğu bir iki kozalakla doldurduğunu gördü, bu Korkut'un ilk ateş yakışı değildi, Müge onun bir göçebe gibi geçirdiği hayatına nasıl doğal bir uyum sağladığını düşündü. Korkut ateşin iki yanına piknik sandalyesi de yerleştirmişti, karavanın şoför mahalline sıkıştırdığı eşyalardan bazılarıydı bunlar. Müge sessizce sandalyelerden birine oturdu, Korkut'u izlemeye koyuldu. Dalgalı siyah saçları başıyla birlikte eğiliyor, esen meltemle sallanıyordu. Ateşe kavuşturduğu kibrite eliyle siper olması, onu gazete parçasıyla buluşturması tıpkı gösterileri gibi özenliydi. Korkut yaptığı her işe kendini veren biriydi, kozalaklardan birinin aleve tamamen teslim olmasını bekledi, sonra ayağa kalktı, gözleri Müge'yle buluştu. Koyu gözler birbirine çok şey söylemiş olabilirdi ama ikisi de birbirinin dilini hala tam çözememişti. Korkut da sandalyeyi çekti ve oturdu. "Akşam hava serinler."

Sihirbaz dirseklerine tırmanmış kıyafetinin kollarını indirdi ama Müge kumaş tenini kapatmadan evvel Korkut'un sağ kolundaki dikiş izini yakalamayı başarmıştı, küçük bir şeydi ama oradaydı, hikayesini merak etti, Korkut göründüğünden daha fazla gizem taşıyordu. "Ateşi severim." dedi Müge, o bir ankaydı, efsanesinin özünde ateş vardı. "Korkut?"

Müge'nin ona ismiyle seslenmesi garip hissettiriyordu, her şeyi daha gerçek yapıyor, içine atıldığı bu maceranın hayal olmadığını haykırıyordu. "Efendim?"

İnce kızıl teller Müge'nin yüzüne değiyordu. "Bugün yanımda olduğun için teşekkür ederim."

Korkut gülümsedi, Müge artık Müge'ydi, karanlık gecede hayatına dahil olan bir kabus değildi. Bu farkındalıkla Korkut arkasına yaslandı. "Rica ederim." Belki Müge ile sahiden arkadaş olmuşlardı, kızın varlığı onu rahatsız etmiyordu. Müge de aynısını düşünüyordu ama onun gerekçeleri farklıydı, Korkut'un güvenini istiyorsa ona tutunacağı bir şey vermesi gerekiyordu. Ozan haklıydı, gerçekleri söylemeliydi, en azından bir kısmını. Dürüst olması gerekiyordu. "Şu efsane var ya."

"Benimle sınayacağın efsane mi?" diye sordu Korkut , Müge'nin bu konuya çok sonra açıklık getireceğini düşünüyordu, sorduğu sorulara yalnızca bugün direkt bir cevap alabilmişti. Müge başını salladı. "Hangi efsane olduğunu bilmen lazım."

Korkut öne eğildi, kararmakta olan gökyüzüyle birlikte ateş yüzüne yansıyordu, aynı ateş Müge'yi kızıl, vahşi fakat güzel bir varlık gibi gösterirken, Korkut için olmadığı kadar güçlü ve sıcak bir tablo çiziyordu. Ateş onun siyah gözlerinde ayna misali yanarken "Zamanı gelince demiştin." dedi.

"Zamanı geldi." dedi Müge.

"Söyle o zaman."

Müge sandalyesini birkaç adım ileri aldı, Korkut'la dizleri birbirine değiyordu, çalıların alevin kızgın dişleriyle ısırıldığı an çıkarttıkları çığlıklar bir melodi gibi duyuluyordu. Kızıl saçlı kız bu sessizliğin içinde fısıldadı. "Göç destanını hiç duydun mu?"