3. bölüm · sihirbazın şapkası
bir kart seç
Düzen kaosun getirdiği bir alışkanlıktı. Karmaşanın rutini düzen adını almış, hayata ilişmişti. Sihirbazın bunu anlaması geç olmuştu fakat tanıklığı çok daha önceye dayanıyordu. Çok fazla hediye almazdı, sadece doğum günlerinde bir pasta eşliğinde ufak bir hediye verilir, dünyaya gelişi kutlanırdı, bu hoştu, hayatındaki bir kırgınlığın, eksikliğin silinmesini sağlayan bir jest ancak sihirbazın hiçbir başarısı ödüllendirilmemiş, kutlanmamıştı. Bu yüzden küçükken sırları gören gözlerini takdir etmek için ona verilen iskambil kartlarına bu kadar bayılmış, düşkün olmuştu. Kartların hepsi aynı boyuttaydı, beyazlıkları aynı ton, üzerlerini süsleyen desenlerin şekli benzerdi. Ama kartların hepsi birbirinden farklıydı, arka arkaya, düzenle sıralanan deste sihirbaz onunla her oynadığında karışmış, sırasını yitirmişti. Zamanla azalmıştı da, bir gün sihirbaz onları annesine gösteriyordu. Annesi yatağına sığınmış, yorgun bedenini dinlendiriyordu, küçüklüğünde az da olsa bu sahneye şahit olurdu sihirbaz fakat büyümeye başladığında annesinin bu manzaraya saplanıp kalacağını hiç düşünmemişti. “Bir kart seç.” demişti annesine. Kartlar eğlenceliydi, kardeşiyle birlikte daha çok kule yapmak için kullanıyordu bu desteyi ama hızlı parmakları onları öyle ustaca karıştırıyordu, onu çağıran sihre kulak tıkayamıyordu. Annesi gülümsemişti, oğlunun onu eğlendirme çabasını bir gülüş ile kutsuyordu. Desteden bir kart seçmişti gözleriyle, gözleri… gözleri ne kadar yorgun ve kırgındı. Koyuydu, gözbebeği bile kayboluyordu bu koyulukta ama o kadar fazla sessiz satır yazılmıştı ki bu gözlere, okumak için günler, haftalar gerekirdi. Sihirbaz onu okumayı çok yavaş öğrenmişti, belki de okuyacağı şeyden çok korkmuştu, sihir varken gerçekler tercih edilmezdi, onlar can yakıcıydı, sahte huzur daha cazipti. Sihirbaz annesinin hangi kartı seçtiğini hiç bulamamıştı, seçtiği sinek ikiliydi ama bu kart yırtılan, surata fırlatılan yığının içinde kalmıştı. Babası sihirden, hayır, sihirbazdan nefret ederdi. Onun çocuksu oyununu iskambil kartlarının yarısını yırtarak bozmuştu o gün. Sihirbaz sesini çıkarmamıştı, sadece annesine bakmıştı, gözlerine ve onun ne kadar üzgün olduğuna. Sihir bir hileydi. Çalınan, engellenen mutluluğu biraz tadabilmek için sihirbazın sığındığı bir hileydi. Sihirbaz yarım kalan kartlarını gözü gibi saklamıştı, onları devamlı karıştırmış, parçalanan düzenlerini daha fazla bozmuştu, sakladıkları tüm numaraları bir şekilde öğrenmişti. Yıllar sonra ise tam olan bir deste ile kartları karıştırmış, gösterilerine bu numarayı da dahil etmişti. Bu kartlar acıydı, tatsızdı ama sihirbaz onları kendisine saklamayı hiçbir zaman düşünmemişti. Onlar sadece karttı, bir grup şekillerle süslü kart. Gölgelerinde besledikleri geçmiş, her dağılışta bir defa kopuyor, onları ilk bozan, yırtan kişiden sanki böyle intikam alıyorlardı. İskambil kartları düzenli, sihirleri karışıktı. Sihirbaz ise bu karmaşayı kendisine saklayacak kadar cimri değildi ama her defasında yüzleşecek kadar cesurdu. Sihrin cesareti ona tuzak gibi gelse de konu sihir olduğunda her ihtimal gerçekti. Bir defasında bir gösterisinde sarışın, ondan biraz büyük bir adama söylemişti bu cümleleri. “Bir kart seç.” Adam seçmişti, sihirbazın numarasını ilgiyle, yüzünde garip bir gülümsemeyle izlemişti, sihre yabancı olanlarda olabilecek bir ifadeydi bu ama sihirbaz doğru kartı bulduğunda sarışın adamın alkışlaması nedensizce kendisini değerli hissetmesini sağlamıştı. Geçmişin karanlık bir yüzü ona sihir sayesinde alkışlarla ve tebessümlerle dönüyordu. Kartlar düzendi, sihir kaostu, sihirbaz ise onların ipini tutan bir kuklacıydı. Seçilen her kartı bulurdu.
*****
Çocukluğunda masal dinlemekten hiç hoşlanmazdı, ona aptalca gelirdi. Gerçek daha keyifli, elde etmesi daha kolaydı ama hayallerle yazılmış, çizilmiş çok şey işitmişti. Sihirle uğraşan biri için gerçekliğe duyduğu bağlılık ironikti fakat hayata işleyen gerçekler onun geçmişini darmadağın ipliklerle örmüştü. Atılan her ilmek farklı bir model, farklı bir renkti, hepsi sonunda Korkut'un boynuna sarılacak bir atkıyı hazırlıyordu, ta ki sihirbaz onunla boğulacağını anlayana kadar bu devam etmişti. Sonrasında ise ilmekler kopmuş, Korkut tek başına soğukta korumasız kalmıştı. Masallar da bu örgünün içindeydi, göze dokunmayan, en dipte kalan düğümlerdi, zararsız olan, kimseyi kesip, boğmayan.
Küçük kardeşi Rana ile beraber uzun yıllar aynı odayı paylaşmışlardı, aralarındaki beş yaş uçurum gibi gelse de Korkut'un odayı paylaşmaya itirazı olmamıştı, tek derdi oyuncak bebeklerinin saçlarını örmek olan kız kardeşini abisine tercih ediyordu, hep öyle olmuştu. Annesi onlar küçükken geceleri onlara masal okumayı severdi, Korkut annesinin sesini en güzel melodiymiş gibi dinlerdi ama birbirinin kopyası olan masallardan midesi bulanır, bu rutine kapılmış kahramanlar canını sıkardı. Bir keresinde on, on bir yaşlarındayken annesi yine eline bir kitap almış, iki kardeşin yataklarının arasında duran sandalyeye çökmüş, okumaya başlamıştı. Korkut kitabın dışındaki renkli, birbirine karışmış figürleri hala hatırlıyordu. O gece babası işteydi, en azından öyle olduğunu söylemişti, evde tatlı bir sessizlik hakimdi, abisi kendisini odaya kapatmış, Korkut en sevdiği iki insan ile yapayalnız kalmıştı. Rana oyuncak bebeklerinden birini kucağına almış, örtünün altına girmişti, Korkut onun taze heyecanının yıllar geçtikçe nasıl söndüğünü izlemiş, izlemek zorunda kalmıştı. “Bunu çok seviyorum.” demişti kardeşi, tekrar tekrar dinlediği masal bir kuşun haylaz maceralarını anlatıyordu, ne efsanelerden ne mitlerden doğmuştu bu masal ama uydurmaydı, çocuksuydu, imkansızdı. Korkut'a komik ve aşağılayıcı gelen masal annesinin gülümseyen dudaklarından dökülüyordu. “Sıkılmadın mı?” diye sormuştu Korkut annesine. “Sizden asla sıkılmam.”demişti annesi. Evet sihirbaz masalları sevmiyordu ama bu deli saçması hikayeler geçmişin yıldızlarıydı, güzel anılardı, geri getirilemeyecek zamanlardı. “Kuş olmak istiyorum.”demişti Rana uykuya dalmadan önce, Korkut kardeşini alaya almıştı ama şimdi, yıllar sonra bir kuştan geldiğini iddia eden bir kızla ormanın ortasındaydı.
Dünya onun bu şikayetlerini yıllarca yutmuş, sindirmiş ve üzerine salmıştı. Gün dirilmeye başladığında hala kızın dediklerini düşünüyordu. Efsaneler gerçekti. Ve karavanının içinde bir anka vardı, ondan bir şey isteyen bir anka.
Korkut gecenin kalanında uyumamıştı, Müge'ye ne demek istediğini sormuştu fakat kız "Daha zamanın var." demekle yetinmişti. Korkut bunun da ne anlama geldiğini sormak istedi fakat yeterince cahil konumunda oyalanıp durmuştu. Müge uyuyordu, Korkut'un yatağına büzülmüş, onun terk ettiği tek lüksü ele geçirmişti. Ama sihirbaz bir şey dememişti, kızı uyandırmayı istemişti fakat uykuda çatık olan kaşlar kızın yorgunluğuna imza atıyordu, Müge’nin buraya nasıl geldiğini bilmiyordu, kirli kıyafetleri, çamura bulanmış ayakkabıları pek güvenli bir yol olmadığını söylüyordu fakat bu Korkut'un derdi değildi, kızın gitmesini istiyordu. Müge’nin ne diye onun yanına geldiğini ya da onu nereden tanıdığını sorgulamak için cesareti yoktu, çelimsiz gözükse de kız onu tedirgin ediyordu. Uykuya veda etmiş gözleri arada kıza değiyor, sonra sahiplerinin aksine rüyalara dalmış hayvanlara odaklanıyordu.
Gün ağardığında Korkut smokini sessizce giydi, ceketini sırtına geçirdi, cebinde her zaman duran bozuk parayı kontrol etti, orada olduğundan emin oldu, şapkasını kafasına yerleştirdi. Şapka kurumuştu ama her zamankinden daha ağır hissettiriyordu. "Sırlar." diye düşündü Korkut "Onu ağır yapan şey sırlar."
Müge anlattıklarından sonra genç adamı susması konusunda hiç uyarmamıştı. Korkut sır tutabilen biriydi ama aksi olsaydı bile bu öğrendiklerini, şahit olduğunu birine söylemeyi aklından geçirmezdi. Sırf iskambil numaraları yüzünden yıllarca lakap takılan bir insan olmuştu, uzayıp giden bu listeye bir de deliyi eklemek istemezdi. Masadaki eşyalarını çantasına yerleştirdikten sonra kafesleri almak için yöneldi ama güvercin hiddetlenerek kanatlarını parmaklıklara çarptı, kuşun sesiyle Müge gözlerini araladı. "Bir yere mi gidiyorsun?"
"İşe gitmem gerekiyor." dedi Korkut toparlanmaya devam ederken, açıklama yaparken tuhaf hissetti, birine, özellikle bir yabancıya, hesap vermek içindeki bir boşluğu titretti. Aynı anda çantasını ve iki kafesi yol boyu nasıl taşıyacağını hiç bilmiyordu ama her iki hayvanın yemini verip kafeslerini tekrar kilitledi. Müge doğruldu, gün ışığında dün gece olduğu gibi ürkütücü değildi. Sıcak tonlarda olan koyu gözleri, başını saran koyu kızıl saçları vardı, yüzü Korkut'un dikkat ettiğinden daha zayıf, beyaz fakat çillerle kaplıydı. Üzerindeki toprak lekesiyle kirli elbise onu olduğundan daha savunmasız gösteriyordu. "Bir sihirbazın ne işi olur ki?"
Mavi tokaya sıkıştırılmış saçları dağılmıştı. Korkut tavşanın kafesini eline aldı. "Doğum günü partisinde gösteri yapacağım."
Müge gözlerini karavanın içinde gezdirdi fakat aradığını bulamamış olacak ki "Saat kaç?" diye sordu.
"Henüz dokuz." diye yanıtladı Korkut.
"Parti için erken bir saatmiş." Korkut açıklama yapmak istemiyordu ama kendisini konuşurken buldu. "Parti öğlen, benim oraya gitmem zaman alacak."
Güvercin kafesin içinde bir defa daha çırpındı. Müge parmaklarını kafesin demirlerinde gezdirdi, kuş hipnoz olmuş gibi onu izlerken kız "Seninle gelebilir miyim?" diye sordu bu defa. Dün kırdığı bardağın izlerinin yok olduğunu fark etmişti.
"Hayır." dedi Korkut kesin dille. Kendisine itiraf etmekte bir sakınca görmüyordu, Müge onu ürkütüyordu. Gece kızın varlığının hayal olabileceğini düşünmüştü, bu fikir onu rahatsız etmişti, genç sayılırdı, delirmek için henüz erkendi. Sonra uyuyan Müge'nin yanına gelmiş, kızın saçına dokunmuş ve gerçekliğinden emin olmuştu. Bu onu daha fazla korkutmuştu. Müge ona ne olduğunu anlatmıştı fakat hala inanması oldukça güç geliyordu.
Kız omuzlarını düşürdü. "Lütfen, sana sorun çıkartmam. Hem doğum günü olacağına göre pasta da vardır."
Korkut tavşanı geri bıraktı. "Pasta için mi gelmek istiyorsun?" Müge mahcup bir biçimde gülümsedi, çillerinin arasında ifadesi koyulaştı. "Acıktım, senin de pek iyi bir ev sahibi olduğunu söyleyemem. Su bile vermedin bana."
Genç adam işittiği siteme karşı duyarsız kaldı, kafasını karıştıran bir soruyu serbest bıraktı. "Sen acıkabiliyor musun?"
"Ben de insanım."
"Anka olduğunu söylemiştin." diye hatırlattı Korkut, bir efsanenin canlı varlığı karşısında olsa da hala algılamakta güçlük çekiyordu. "Anka olan bir insanım. Oldu mu?" dedi Müge savunma haline geçerek.
Korkut bir yardım alabilirmiş gibi tavşanına baktı. Tavşanı kulaklarını hareket ettirdi, önündeki ot parçasını hızlıca yuttu. "Partiden sonra ne yapacaksın peki?"
"Bilmiyorum, sen ne yapacaksın?" Müge güvercin kafesini kucağına aldı. Gitmeye hazır gibi davranıyordu.
Korkut şapkanın altındaki saçlarının tenine battığını hissetti. "Demek istediğim buraya geri mi geleceksin?"
Müge başını yana eğdi, kızıl teller omuzlarına döküldü. Tek kaşını havaya kaldırmıştı. "Gelmemi istemiyorsun sanki."
Korkut içindeki bütün korku ve heyecanı bastırmaya gayret gösterdi. "Evet, istemiyorum" Her zaman dürüst biri olmuştu, düşüncelerini ya gizlerdi ya da en net biçimde söylerdi. Yalan pek becerebildiği bir şey olmamıştı. Ki bu özelliği onun hep canını yakmıştı.
"Kalbimi kırıyorsun." dedi Müge alayla. Korkutma doğru birkaç adım attı. Parmağıyla genç adamın alnına vurdu. "Bir konuda anlaşalım sihirbaz. Ben hiçbir yere gitmiyorum. En azından sen bana yardım edene kadar."
"Sana yardım etmek istemiyorsam peki?" dedi Korkut, kızın gözlerinin ne kadar koyu renk olabildiğini görebiliyordu ama tek görebildiği renkti, ötesi yoktu. Müge gülümsedi, Korkut bundan hoşnut olmadı. "Sana bir seçenek sunmadım. Ayrıca inan bana, yardım ettiğin için memnun olacaksın. Ankalar diğer yaratıklardan daha naiftir."
Korkut kızın dediklerindeki anlamı kovalamaya çalıştı, kaşlarını çattı. Hayatta pek çok kez emri vaki ile karşılaşmıştı, çoğundan sıyrılmaya başarmıştı fakat bulunduğu duruma bakınca bunun ne kadar iyi olduğunu söyleyebilirdi, bilmiyordu. Müge'nin tartışmaya kapalı talebinde ise tüylerini diken diken eden bir şey vardı. "Diğer yaratıklar mı?"
Müge, Korkut'un şapkasını düzeltti. "Endişelenme, şanslıysak onları hiçbir zaman görmeyeceksin." Sesinde gizlenmiş bir öfke vardı, Korkut yutkunarak geri çekildi.
"Benimle bulacağın efsane ne peki?" diye sordu Korkut bir süre sonra, içinde bulunduğu duruma itiraz etmeyi sürdürmenin pek bir anlamı yoktu. Kız sırıttı, bu defa normal bir insan gibi gözüktü, mutlu, sakin, samimi. "Bu yardım edeceğin anlamına geliyor o zaman?"
Korkut itiraz etti. "Hayır, beni zorlayamazsın."
"Bunu göreceğiz." dedi Müge karavandan çıkmak için hareketlenirken. "Efsaneyi de yakında öğreneceksin. Şimdi değil."
Genç adam olduğu yerde kaldı, sustu bir süre. "Bataklıktan çıkmış gibisin böyle gelemezsin. Çocukları korkutursun."
Müge gülerek içeri tekrar girdi. "Tatlı evinde temiz bir kıyafet var mı?" Kızın sesindeki alay Korkut'unkaşlarını çatmasına sebep oldu. Konforlu bir yaşamdan oldukça uzak olduğunu inkar edemezdi, kendisini avutabilecek kadar büyük bir mutluluğu da ne yazık ki yoktu. Yine yeni tanıştığı ve garip diyebileceği birinin hayatı hakkında espri dahi olsa yorum yapması onu rahatsız ediyordu. İsteksiz bir tavırla cevap verdi. "Yatağın altındaki bavula kıyafetler var. Dışarı da bekliyorum, gelirken Pırpır'ı da al."
"Pırpır?"
"Güvercinin adı." dedi Korkut ve bir elinde çantası, diğerinde tavşanın kafesiyle birlikte karavandan çıkarak kızı yalnız bıraktı. Dün geceki yağmur toprağı güzelce beslenmiş, otları sırılsıklam yapmıştı. Korkut çamurlaşan toprağa yapışan ayakkabılarını fark edince suratını buruşturdu, sulu otların olduğu yere adım atarak kendisini mümkün olduğunca temiz tutmaya çalıştı. Zihnini Müge'den, onun anlattıklarından arındırarak yapacağı gösteriye odaklanmayı denedi. Bir çocuğun dokuzuncu yaşı için düzenlenen bir doğum günüydü, en basit numaraları yapması yeterli olurdu. Hatta belki de tavşanını götürmesine gerek bile yoktu fakat Korkut her iki hayvanını da gösteriye dahil etmese bile hep yanında taşırdı, hayattaki yalnızlığına onları mahkum etmek istemez, ikisini birbirinden ayrı bırakmazdı. Yaklaşık bir yıldan beri güvercin ve tavşana bakıyordu, onları sihre dahil etmeyi çok önceden öğrenmişti fakat o zamanlar ne bir kuşun suyunu verebilecek ne de bir tavşanın salatasını hazırlayabilecek bir sorumluluk bilinci vardı. İskambil kartlarıyla, su fışkırtan çiçeklerle para kazanmaya çalışan bir gençti. Şu anda pek farklı sayılmazdı, hala gençti, hala para kazanması gerekiyordu. Tek fark içi dolu iki adet kafesi vardı.
"Hazırım!" Karavanın kapısının açılmasıyla birlikte Müge'nin sesi duyuldu. Kız kirli elbisesinden arınmış, Korkut'un sahip olduğunu unuttuğu bir tişört ve pantolonu giymişti, koyu renk olan pantolonun paçalarını birkaç defa kıvırmıştı. Kızıl saçlarını çözmüş, mavi tokayı bileğine takmıştı, saçlarında parmaklarıyla taramaya çalıştığı belli olan hafif bir dağınıklık okunuyordu. Ayaklarında kızın kendisine ait olan çelimsiz babetler duruyordu. "Yağmur yağdı dün." dedi Korkut.
Elinde Pırpır'ın kafesini tutan Müge "Yani?" diye sordu. Pırpır hiç olmadığı kadar uysaldı.
"Üşürsün böyle." diye uyardı genç adam onu, bu bahane kızın onunla gelmemesi için bir ümitti ayrıca. Müge gülümsedi, bu defa gülümsemesi rahatsız edici değildi fakat kesinlikle huzur da vermiyordu. Muzip bir havası vardı. "Ben kolay kolay üşümem, endişelenme."
Korkut omuzlarını silkti, kurtuluş yoktu. Bastığı yerin çamur olmamasına dikkat ederek yürümeye başladı sessizce, davetsiz misafir de peşinden ilerledi. Orman pek büyük sayılmazdı ama Korkur'un gözlerden uzak bir noktaya yerleşmesine müsaade etmişti. Ağaçların sık yaprakları yağmurun bütün kuvveti ile yere inmesini engellemiş, toprağı bataklık olmaktan uzak tutmuştu. Korkut'un ayakkabıları tahmin ettiği kadar kirlenmemişti. Yol boyunca Korkut arkasını dönüp Müge'yi kontrol etme gereği duymadı çünkü kız hemen ardından bir şarkı mırıldanarak geliyordu. Şarkı Korkut'un bildiği bir dilde değildi. Hangi dilde olduğunu da kız kısık sesle mırıldandığı için anlayamıyordu. Yola çıkmayı başardıklarında Müge şarkı söylemeyi kesti. "Şimdi ne yapıyoruz?"
Korkut kısa bir süre için tavşanı yere bıraktı, uyuşan parmaklarını açıp kapattı. "Otobüse bineceğiz."
"Hayvanlarla?" Müge sorgulamasının ardından gözlerini etrafa gezdirdi, yolun devamındaki otobüs durağını fark ederek soluğunu serbest bıraktı. "Kafeste oldukları sürece problem değil." dedi Korkut ve tavşanını geri alarak yürümeye devam etti. Ayaklarını asfalt zemine bastırarak yürüyor, yapışan çamurlardan kurtulmaya çalışıyordu. "Yanında otobüs kartın yoktur sanırım."
Müge sonunda kendisi ile diyalog kurmaya başlayan Korkut'a mahcup bir şekilde gülümsedi. "Maalesef, yanıma almaya fırsatım olmadı."
Otobüs durağına ulaştıklarında Müge soğuk, metal bekleme yerine oturdu. Onun gibi yorulmuş olan Korkut da arada bir tanesini boş bırakarak diğer yere oturdu. Müge boşlukta ayaklarını sallarken Korkut kızın ürkütücü havasının tavırlarından geldiğini düşündü, bedeni zayıftı, kolayca fark edilemeyecek sıradan bir görünümü vardı. Herhangi bir etki yayması imkansız gibiydi. Ama kızın dedikleri, hareketleri öyle garipti ki kafasını saran kızıl saçları bile sanki kana saplanmış hale getiriyordu Korkut'un gözünde. "Nereden geldin sen?" diye sordu genç adam bakışları kızın kirlenmiş babetlerine gittiğinde.
Müge ayaklarını sallamayı bıraktı. "Merkezden, orada yaşıyorum sorduğun buysa." Bu cevap fazlasıyla spesifikti ama Korkut'un kast ettiği bu değildi. "Demek istediğim gecenin köründe, yağmur yağarken nereden kaçıp da benim kaldığım ormana geldin?"
Cevapsız kalan Müge'nin sessizliğini kafesteki güvercin kırdı. Pırpır üzerine esen havadan rahatsız olarak kanatlarını açtı, beyaz tüyleri kafesin parmaklığına çarptığında şikayet eden bir biçimde öttü. "Kaçtığımı neden düşündün?"
Uzaktan kulağına dolan taşıt sesiyle birlikte Korkut sakince ayağa kalktı. "Ayakkabıların. Planlı gelmiş olsaydın bunları giymezdin."
Genç adam pantolonunun cebindeki otobüs kartını çıkartırken Müge bakışlarını ona dikti, ondan korkan sihirbazın bazı şeyleri anlaması hoşuna gitmemişti. Babetlerini birbirine vurdu, çıplak ayaklarına bulaşan çamur damlaları çoktan kurumuştu. Bir gün öncesinde bu ayakkabılar olabildiğince temizdi, Müge bugünün böyle olacağını tahmin edebilseydi Korkut'un değindiği gibi daha hazırlıklı olurdu. Fakat planları tepetaklak olmuştu. Beklemeye artık zamanı yoktu. Ayrıntılar çoktu, Müge'nin henüz dile getiremeyeceği kadar fazlaydı. Sustu ve yaklaşan otobüse binmek için Korkut'un yanına doğru adımladı.
Merakı yeni koparılmış bir çiçek kadar taze kalan genç adam yolculuk boyunca kızın sessizliğine eşlik etti. Bir kez daha sormak, ısrar etmek istiyordu ama duyacağı şeylerin hoş olmadığından içinde bir taraf emindi. Yolculuk yaklaşık bir saat sürdü, bu süre zarfı Korkut için uyuklamakla geçti. Cam kenarına oturmuş olan genç adam otobüs her çukurdan geçtiğinde kafasını cama vuruyor, dalmak üzere olduğu uykuya veda ediyordu.
Müge sessizdi, ormandaki enerjik hali yok olmuş gibiydi fakat suratındaki karanlık ifade onun derin düşüncelere daldığını gösteriyordu. Korkut'un sorusunun cevabı zihninde tazeydi, tekrar hatırlamak rahatsız edici sayılmazdı ama hoş değildi. Müge yan gözle yanındaki genç adama baktı, onun güvenini kazanmak için acele etmesi gerekiyordu. Korkut'un ondan korktuğunu görebiliyordu ama daha bir gün bile olmamıştı, bu doğaldı. Müge'nin bol bol kullanabileceği bir zamanı olmasa da Korkut'a kendisine alışması için bir süre izin vermesi gerektiğinin de farkındaydı. Kız derin bir iç çekti, kucağındaki kafese baktı. Pırpır usluydu, Müge'nin yanında bütün kuşlar uslu olurdu. Ama aynı şey insanlar için geçerli değildi. Korkut belki de karşılaştığı en uysal insandı, ankanın etrafında çok fazla insan yoktu, sınırlıydı fakat hepsi birbirinden farklıydı, baş etmesi zordu. Müge babetlerini otobüsün titreyen zeminine sürttü; yalnızca bir gecede her şeyin böylesine değişmesi onu hayrete düşürüyor, yüreği hala ihanetle sızlıyordu ama maskesi sağlamdı, içindeki ateş kuvvetliydi. “Boşa gözyaşı harcama.” Kulağını hep yakan bu cümle nefesini zehir tadına getiriyordu, defalarca duymuştu. Müge artık bu sözü dinleyecekti, ağlama zamanı değildi, oynanması gereken bir oyun vardı, yanında uyuklayan sihirbaz bunun için fazla masumdu, habersizdi fakat Müge gelmeden önce bile çoktan karanlık bir sihre adımını atmıştı.
Otobüs frene bastı, durağın önünde yavaşlayarak durdu, kapısı açıldı. Korkut esneyerek gözlerini ovuşturdu, uykulu halinden sıyrılmak için kafasını iki yana salladı. "Sonraki durakta ineceğiz." dedi Müge'ye. Kız sessizliğini bozmadan onay verdi, Korkut'un çantasını ve tavşanın kafesini toparlamasını izledi. Otobüs tekrar hareket ettiğinde Korkut ayağa kalktı, Müge de onu takip ederek oturduğu yerden ayrılarak genç adamın geçmesini bekledi. Otobüs kalabalık sayılmazdı, boşluğun içinde dağılmış olanların bir kısmı dünyadan kopuk gibi duruyor, ötekilerden bazıları ise alışılmadık kılığından dolayı Korkut'u süzüyordu. Koyu renk, dalgalı saçları kafasındaki silindir şapkanın altına gizlenmiş, bazı bukleler özgürlüğe kavuşarak kendilerini sunuyordu. Gözleri de koyu renkti fakat uykunun getirdiği yorgunlukla kızarmış, kısılmıştı. Kısa, düz bir burnu ve ince dudakları vardı, dudaklarının üstünü ve çenesini kaplayan seyrek sakalları ona ihtiyacı olan gizemli havayı veriyor, sihirbazlığını destekliyordu. Parmakları uzundu, iki tanesi tavşanın kafesini tutuyordu. Korkut'un ne olduğuna dair ilk bakışta yargıda bulunmak zordu. Bazen tiyatrocu diyen oluyordu, hangi oyuna yetişmeye çalıştığını merak edenler onun omzuna dokunuyor, olumsuz yanıt alacakları soruyu dile getiriyorlardı. Hayvanları yanında taşımadığı zamanlar da ise tam bir karmaşaya sebebiyet veriyordu. Kibar takımıyla alelade bir toplantıya katılabilirdi ama tuhaf şapkası tek başına kocaman bir soru işaretiydi. Dağınık görüntüsü ile yanında dikilen Müge de bu soru işaretinin büyümesini sağlıyordu.
Otobüsten indiklerinde serin hava ikisinin de yüzüne çarptı. Korkut telefonunu çıkartıp adresi bir kez daha kontrol ederken Müge onu bekledi. "Bu taraftan."
"Gösteri ne kadar sürecek?" Kaldırımda uyuyan köpeğin etrafından dolanan Müge bu yeri tanıyor gibiydi, gözlerini bir defa etrafta gezdirmiş ardından bütün dikkatini Korkut'a vermişti. Genç adamı diken üstünde tutan o keskin tavrı yolculuğun ardından dirilmişti ama Korkut'un fark edemediği bir öfke de Müge'nin üzerinde hakimiyetini kurmuştu. Anlaşılan burası, iyi anılar barındırmıyordu. "Üç saat." diye yanıtladı Korkut sokağın birine girerken. "Üç saat ne yapacaksın ki?"
Korkut omuz silkti. Edindiği sözde mesleği hakkında sık sık duyduğu sorulardan biriydi bu. "Numara işte. Zaten göreceksin."
"Benim gelmem sorun olur mu?" diye sordu Müge, önüne düşen kızıl bir tutam kulağının arkasına sıkıştırdı. Soğuk havada iyice beyazlayan teninin üzerindeki çiller gecedeki yıldızlar gibi parlıyordu. Korkut güldü. Bu, Müge'nin efsanelerle ilgili itirafından sonra ondan duyulan ilk samimi gülmüştü. "Ne oldu?"
Korkut ona baktı. "Sence bunu gelmeden evvel sorman daha iyi olmaz mıydı?"
Bir evin önünde durduklarında Müge "Belki." dedi gözlerini devirerek. Geldikleri yeri incelediğinde zihnindeki anılardan ve o anıların içindeki kişiden uzak olduğunu umdu. Zira bu ev ne Müge'nin ne Korkut'un ne de anka soyundan gelen belirginin öfkelendiği kişinin yanından geçebileceği bir yerdi.
"Senin için asistanım olduğunu söylerim." dedi Korkut kapı açıldığında.
Genç sihirbaz kızla konuşmayı kesmiş, onu karşılayan müşterileriyle hızlıca sohbet etmeye başlamıştı. Minik bir tebessümün ardından içeri giren Müge'nin dikkatini önce çocuklar çekti. Bu bir doğum günü partisiydi ve henüz başlamamıştı bile, doğum günü çocuğunun çok fazla arkadaşı olduğu barizdi. Hangisinin yeni yaşına girecek olan çocuk olduğunu anlamaya çalışırken Müge duvarda asılı olan tabloları gördü. Böyle büyük, görkemli evler nedense duvarlarını boyadan çok tablo ile süslerdi. Müge resimle ilgilenmezdi ama tablolara bakmak, cıvıl cıvıl kalabalığı gözlemekten daha cazipti. Korkut ev sahibiyle konuştuktan sonra Müge’ye işaret etti, kız onu takip ederek bir masanın yanına geldi, tablolara daha yakından bakabiliyordu artık. Korkut çantasındaki malzemeleri çıkartırken Müge kuşun kafesini masaya bıraktı, duvarı süsleyen tek şeyin tablolar olmadığını, geniş bir akvaryumun da bu resim koleksiyonuna rakip olabilecek bir görsel şölen sunduğunu fark etti.
Akvaryum doluydu, taşlarla süslenen zeminde sallanan yapay yosunlar, küçük bir hazine sandığı vardı. Siyah, turuncu renklerle bezenmiş bir balık grubu suya kuyruğunu vurarak yüzüyordu, balıklar bir aradaydı ve bir o kadar da ayrılardı. Siyah balıklardan biri hazine sandığına doğru kavis çizdi ancak turuncu bir balık da aynı yöne gidiyordu. İki balık hazineye ulaşamadan karşı karşıya geldi, turuncu olan hırçındı, daha iriydi, öteki balığı ısırmak için hamle yaptı. Siyah balık yüzgeçleriyle suyu deldi, geri kaçtı, akvaryum süsü olan hazine iki balık arasında duruyor, baloncuklarının suya karışmasına izin veriyordu. Siyah balık kuyruğunu sallayıp duruyordu, turuncu daha hareketsizdi, tekrar ısırmak için zaman kolluyordu. Müge merakla balıklara yaklaştı, yarışı kimin kazanacağını yakından izlemek istiyordu ama siyah balığın arkasında başka gölgeler belirdi, yalnız değildi, diğer balıklar da ona katılmıştı. Hazine önemli, turuncu balık ise yaramaz olmalıydı. Müge kendisine hakim olamayarak akvaryumun yanındaki yem kutusunu aldı, üzeri açık olan akvaryumun içine bir miktar döktü. Biçimsiz yemler suyun üzerine kondu, balıklar açlıkla imtihan oluyormuş gibi vahşice yeme saldırdılar. Turuncu balık tek başına kaldı ama hazineye kavuşmaktansa akvaryumun diğer köşesine, yosunların yanına sığındı. Müge midesinin bulandığını hissetti, balıklar zihninde anılarını, birisini tazelemişti. Ankanın öfkeden dolup taşmasına sebep olan biri, bu partinin olduğu semtte yaşayan biri.
Korkut “Kaçtın.” demişti, bir noktada haklıydı, kimseden korkusu yoktu, elleri boş, karşı taraftaki ise hızlıydı. Bir zamanlar eşit olduklarını sanıyordu Müge ama yanıldığını büyük bir darbeyle öğrenmişti. Akıllı olmalıydı, sessizce partinin bitmesini beklemeliydi. Korkut'un ne olduğunu hepsi biliyordu, iki üç ay sonra yapacağı işi bile biliyorlardı fakat basit bir doğum günü gereksiz bir ayrıntı olarak kaybolur, giderdi. Müge bugün kimseyle karşılaşmayacaktı. Yine de günün geri kalanının tatsız geçmesi için ruhuna gereken şüphe o engel olamadan ekilmişti. "Ya beni bulursa?"
