6. bölüm · sihirbazın şapkası

çiçek değnek

Fisher Night

Dünyada çok fazla insan vardı, bir sürü ayak dünyayı eziyor, bir sürü göz dünyayı süzüyordu ama birçoğu olanı görmekten acizdi. Sihirbaz onlardan değildi, detayları ve hileleri yakalamakta ustaydı. Gerçek olan her şey gözüne ilişir, bütün numarasını çözerdi, geriye görünmez olanın bedenleşmiş kalıbı kalırdı. Çocukluğunda hoşuna giden bu beceri büyüdükçe zevkini kaybetti, bir lanet halini aldı. Dışarıdaki dünya önemli değildi, her gizli ayrıntı ona yabancıydı, onun derdi değildi. Fakat evin içinde olanlar… İşte kimi zaman onlara kör olmak istiyor, detayların boğazını tıkadığını hissediyordu. Babası dikkatsiz bir insandı ya da sihirbaz fazla dikkatliydi, bu çember halinde olan bir düğümdü, çözülmezdi. Sihirbaz babasının ihanetini ilk liseye gittiği dönemlerde yakalamıştı, gençti fakat çocuk değildi. İhanetin verdiği ağırlığı omuzlarında hissediyor, midesi bulanıyordu. Başka bir dokunuş babasında mühürlüydü, bir leke, belki de bir saç. Sihirbaz bilmiyordu, bu yakalayış o kadar fazla tekrarlanmıştı ki, ilk hangisi olduğu kafasında devamlı dolanıyordu. “Bu ne?” diye sormuştu ilk defasında, yakaladığı detay canını çok yakıyor, sinir bütün bedenini sarsıyordu. “Seni ilgilendirmez.” demekle yetinmişti. Sihirbaz dudaklarını aralamış “İğrençsin.” demişti. Daha fazlasını söylemek istiyordu, bir öfke alevi dilini kavuruyordu, annesine yapılan bu hakareti kabullenecek ya da göz yumacak biri değildi. Suç garip bir tabirdi, asıl sahibinin benimsemediği, diğerlerine yükleyerek kurtulmaya çalıştığı bir damgaydı. Babasının elini yanağında hissettiğinde sarsıldı, aldığı sert darbe ile yüzü cayır cayır yandı. Dudağından sızan sıcak kan ise babasının kendi suçunu temizlediğini anladı. O akşam annesinden saklayacak çok şeyi vardı, odasına sığınmış, suratını gözlerden uzak tutmak için çabalamıştı. Ama o annesiydi, gelmiş, sihirbazın ihtiyacı olan koşulsuz sevgiyi ona vermişti. Gözyaşları içinde oğluna sarılırken sihirbaz bilinen ama susulan bir şeyi yakaladığını anlamıştı. Annesi neden susuyordu, anlamıyordu, anlamayacaktı. Morarmaya başlamış yanağına buz tutulurken yatağının yanındaki sepetten bir değnek aldı, eğlencesinin tek kaynağını yanı başında tutmak alışkanlığı olmuştu. Değneği elinde ustaca salladı, pembe, yapma bir çiçeğe dönüşen değneği annesine uzattı, ona asla gösterilmeyen değeri sihirle vermek istedi. Annesi ona bir defa daha sarılırken yapma çiçeklerin olmayan dikenleri yüreğine battı. Sihri böyle kirlerin acısını örtmek için kullanması onun tercihi değildi, elindeki tek şeydi.

*****

Bir insanı kaybetmek sihirbazlıktaki en zahmetli gösteriydi. Kurmaca ile dolu bir dolabın taşınması, etkinliği sabote etmeyecek uyumlu bir seyircinin bulunması gerekiyordu. Korkut bunu o kadar az yapmıştı ki, parçalara böldüğü dolabın yaptığı yolculuk bir elin parmağını geçmezdi. Şu an ise o dolaba ihtiyacı olduğunu düşünüyordu. Ayak sesleri evin içinde dolanıyordu, Müge'nin arkadaşı bütün odaları tek tek kontrol ediyordu, bu doğaldı. İki defa kilitlediği kapısı anahtarın tek dönüşüyle açılmıştı.

Korkut odanın diğer köşesine geçmişti, oradaki ufak boşlukta görünmez olabileceğini düşünüyordu fakat Müge'nin farklı bir fikri vardı. Genç adama sessizce kapakları açık olan dolabı işaret etti, Korkut reddetse de gözleriyle yaptıkları tartışmayı kızıl saçlı kız kazandı ve Korkut kendisini dolabın içinde buldu. Karanlıkta bir kıyafet yığınının üzerinde oturuyordu, askılardan sarkan kıyafetler ise başına değiyor, alanını olduğunda daha dar hale getiriyordu. Şanslıydı ki Korkut'un klostrofobisi yoktu. Önündeki elbisenin eteğini geri iterken Müge'nin sesini işitti.

"Duygu?" Müge arkadaşına sesleniyordu, yakalanmadan önce teslim olmayı seçmişti. Uzun boylu kız kontrol ettiği odadan çıktı. "Müge?"

Duygu alıştığı ama şu an davetsiz konuma düşen misafirine şaşkınca baktı bir süre, elinde uğruna geri döndüğü askıdan aldığı hırka vardı, ev arkadaşının aksine o çabuk üşüyen biriydi, kızıl saçlı kıza bakmayı sürdürdü ardından Müge’ye sımsıkı sarıldı.

Duygu Müge’den uzun, siyah saçlı, siyah gözlü bir kızdı, bu karanlıkla bezenmiş renkler cılız bedeninde koyu değil, zarif bir aydınlıkla duruyordu. İki arkadaş birbirinden ayrılırken dolabın içindeki sihirbaz tanımadığı sesi duydu ilk önce. “Vicdansız! Niye aramıyorsun?”

“Telefonumu kaybettim.” diye bir yalan öne sürdü Müge ama bu pek de yalan sayılmazdı. Duygu’nun çatılmış kaşları arkadaşının endişelendiğini resmediyordu ancak bir şeyler Müge’ye eksik geldi. Müge bu şehre geldikten birkaç ay sonra Duygu’yla tanışmıştı, o yurttan kurtulmaya çalışırken Duygu da masraflara ortak olabilecek birini arıyordu. Bu mecburiyetlerin bir araya getirdiği bir arkadaşlıktı onlarınki fakat zaman ilerledikçe biri diğerini öğrenmiş, dost olmuşlardı. Bağlar sağlamdı, aynı şeye kahkahalar atılıyor, dertler fısıldanıyor, çözümler aranıyordu. Fakat Müge bu yakınlığa rağmen sırrını paylaşamamış, cesaret edememişti. Duygu’nun ondan korkması en kötü kabuslarından biri olurdu. Pişman değildi, bu efsane fırtınasına sıradan, masum birini dahil etmenin alemi yoktu. Kızıl saçlı kız arkadaşının ne kadar meraklı olduğunu biliyordu, onu karşısında görür görmez sorgulaması gereken şey nerede olduğuyken bu sorunun ötelenmesi Müge’ye garip gelmişti.

Duygu kısık gözleriyle Müge’yi süzdü. “Ondan arasaydın ya.”

“O?” diye sordu Müge anlamayarak. Duygu hoşlanmadığını saklamaya gerek duymadan “Aras’ı diyorum.” dedi bezgin bir sesle. Şaşırma sırası Müge’ye geçmişti. Evden en son Aras ile görüşmek için çıktığı bir gerçekti ama o kadar çok gün birbirini kovalamıştı ki, Müge’nin bir muamma olması gerekiyordu. Duygu "Aras'ın yanındasın sanıyordum." diye ekledi. Müge bu tahmine sebep olan geçmişe lanet okumaktan kendisini alamadı. Müge'nin hayatında her şey iç içe vaziyetteydi, Aras da kuşkusuz her yerden çıkıyordu. Kızıl saçlı kız zoraki bir biçimde gülümsedi. "Biz Aras ile ayrıldık."

Yine yarı gerçek yarı yalan olan bir söylev Duygu tarafından dinlenirken dolabın içindeki Korkut, Müge'nin hayatına dair ilk defa net bir isim duymuştu. "Emin misin?" diye sordu Duygu.

"Tabi ki eminim Duygu. Ayrıldık işte." dedi Müge. "Aras dosyası kapandı." diyerek gülümsedi, parmakları bileğindeki tokayı çekiştirdi istemsizce, ayrılmışlardı ama gerçek Aras ile henüz tanıştığı için o genç adamın hayatından öyle kolayca çıkmayacağını ne yazık ki biliyordu.

Duygu başını sallayarak onaylasa da üzerinde bir çekimserliği vardı. "Ne zaman oldu bu?" diye sordu. Müge arkadaşının öğüt vermesine, bir anne misali onu uyarıp durmasına alışıktı, ev arkadaşı Aras'tan hiçbir zaman haz etmemişti fakat Duygu pek kararlarına karışan bir insan değildi, bu sorunun arka planında bir şeyler vardı. "Neden soruyorsun?" diye karşılık verdi Müge. Her şey Korkut'un karavanına ulaştığı geceden önce meydana gelmiş, ortaya çıkmıştı. Fakat o günün tarihini vermek Müge'nin zihninde oynayıp duran ayrıntıları diriltmekten başka bir işe yaramazdı.

"Şey..." diye söze başladı Duygu, kuşkulu ve çekingen bir tavrı vardı. "Aras üç dört gün önce buradaydı."

Müge nefesinin boğazında düğümlendiğini hissetti. Gözleri bedeninde yükselen öfke ve endişe ile yanarken sakin kalmaya çalıştı. "Neden gelmiş?" Bu cevabını sahiden istediği bir soruydu. Aras'ın neyi, neden yaptığını öğrenmeliydi. Onun bir adım gerisinde kalmak, kaybetmek demekti. "Sen not defterini istemişsin."

"Not defterimi mi aldı?" Müge defterde nelerin yazılı olduğunu düşünmeye koyuldu, çoğu harflerin karalamasından ibaret olan sayfaların içinde çoğunlukla tez konusu ile ilgili araştırma notları vardı. Fakat ufak tefek olan başka yazılar da bulunuyordu. Detaylıca not edilen çeşitli efsaneler, devamlı tartıştıkları o destan ve sihirbaza ulaşmak için atılacak bazı adımlar. Yine de Müge'nin endişeleneceği bir şey yoktu çünkü o kısa notları her şey çok güzelken Aras'a kendisi göstermişti. Büyük ihtimalle hafızasını tazeleme ihtiyacı hissetmişti Aras, Müge’ye olan sonsuz güveni ve onun bağlılığına olan inancı, çoğu şeyi ankaya bırakmış, bilgileri depolayan o olmuştu.

"Evet, senin onunla olduğunu söylemişti." dedi Duygu tane tane. "Üzgünüm Müge, ayrıldığınızı bilmiyordum. Defteri ona verdim."

Müge "Önemli değil." dedi ama kafasının çoktan başka yere gittiği bakışlarından anlaşılıyordu. Aras, Korkut'un yerini biliyordu, Müge'ye zamanında söyleyen oydu. Ama günler geçmesine rağmen kızıl saçlı kız yalnızca Peri ile karşılaşmıştı. Aras'ın bir planı olmalıydı, Müge'nin bilmediği, fikrinin olmadığı ve onu rahatsız eden bir plan. Müge'nin önceliği Korkut'un ona güvenmesi üzerine kuruluydu, bunu başarmaya pek yakın sayılmazdı ama başlangıçta olduğu gibi arada koca bir mesafede yoktu. Aras her ne yapıyorsa Müge'den farklı bir strateji izliyordu yoksa çoktan genç sihirbazı kuklası yapmak için mücadele ediyor olurdu. Müge içinde kaynayan öfkenin tırmandığını hissetti. Canını acıtacak kadar sert bi şekilde mavi tokayı çekti, tenine saplanan bir saniyelik anında yok olsa da öfkesi sönmemişti.

"Neredeydin o zaman? Bu kılığın ne böyle?" Duygu'nun sonunda sorduğu bu soruya dürüst bir cevap vermek bir seçenek değildi. Çünkü bu cevap ondan sakladığı sırlar ile bir bütündü. Müge üzerine kaçamak bir bakış attı, Korkut'un tişörtü ve ona kesinlikle büyük gelen eşofman ile duruyordu, geri dönmeden önce üstünü değiştirmeli ve bu dağınık görüntüyü kendinden silmeliydi. "Sarp'ın yanındaydım, bunlar da onun zaten."

Etrafını saran kumaş yığını yüzünden sıcaklamış olan Korkut, bugün Müge'ye dair çok fazla şey öğreniyordu. Müge'ye karşı olan şüpheleri törpülenmişti ama hala diri bir tarafları vardı. Kızıl saçlı kızın hayatı hakkında bir şeyler duymak ise onu gözünde daha insan ve daha az tuhaf yapıyordu. "Sarp yurt dışında değil miydi?" diye sordu Duygu, Müge’nin bu yokluğunun gölgesinde nelerin kaldığını anlamaya çalışıyordu, önüne çekilen perdeyi aralayamasa da görmek için gözlerini irice açmıştı.

Müge yalanına devam etti, ağabeyi buradan çok uzakta, kız kardeşinin nasıl tehlikeli sularda yüzdüğünden habersizdi. "Öyleydi ama beni almak için geldi. Annemle babamın yanına gideceğiz." Güzel bir yalandı, geçmişe açıklama yapıyor, geleceğe ise bahane üretiyordu. Müge buna sıkı sıkı tutundu.

“Sarp’tan arayabilirdin.” dedi Duygu, anka dilini ısırdı, bahane üstüne bahane bulmaya çalışıyordu. Korkut'un nefessiz kalmadığını ümit ederek konuşmaya devam etti. “Ben, biraz yalnız kalmak istedim.” Ayrılığın depresyonu kullanabileceği tek malzemeydi. Aras ile olan ayrılığı onun canını yakmıştı ama bu bir ayrılık acısı değil, daha çok ihanetin ateşlediği bir yanığın sızısıydı. Kendisini kurtarmak için kaçtığı bir yolda yeni bir serüvene atılmak zorunda kalmış, her şeyden habersiz bir sihirbazı da yoldaş edinmişti. Duygu’ya bunları söyleyemezdi, çok isterdi ama dudakları mühürlüydü.

“Yanında olurdum, eve gelseydin keşke.” dedi Duygu Müge’nin omzunu sıvazlarken. Müge onun arkadaşlığına minnettardı, onun sahte hislerini samimiyetle teselli ediyordu. Gülümsedi. “Ben iyiyim.” dedi, gerçekten iyi miydi, bilmiyordu ama bir şey kesindi. Aras için bir daha asla gözyaşı dökmeyecekti.

“Sarp nasıl karşıladı? O da pek sevmezdi onu.”diye sordu Duygu. Müge ise eskiden gelen bir alışkanlık olarak direkt savunmaya geçti ve saniyesinde sustu. "O kötü biri d-" Yutkundu. "Boş ver." Artık savunan tarafta olmadığını kabulleneli epey olmuştu ama bir şekilde zihni ondan bağımsız sözcükleri serbest bırakıyordu. Kalbinin aklından farklı çalıştığının fakat Müge'nin görmeyi reddettiği kanıtlardan biri buydu, öteki kanıtların gün yüzüne çıkması için biraz daha zaman geçmesi ve Müge'nin kalbinin parçalanması gerekecekti. “Sarp gayet memnun.” Eh, bu yalan sayılmazdı, Müge abisinin bu ayrılığa sevineceğine adı kadar emindi. Aras’ı ülkeye döndüğü zaman iki üç kez Müge yüzünden görmüştü ve veda saati gelene kadar iğnelemekten vazgeçmemişti.

Bu sohbetin kulak misafiri olan Korkut ise çok sıkılmış, bunalmıştı. Müge’nin evin diğer sahibinden nasıl kurtulacağını bilmiyordu, sadece biraz hızlı olmasını umut ediyordu. "Ben hazırlanmaya devam edeceğim, beni beklemek zorunda değilsin." dediğini duydu Müge'nin. Ankaların zihin okuma gibi bir özellikleri olduğunu sanmıyordu ama kızıl saçlı kızı tanımadan önce ankaların da gerçek olduğunu hiç düşünmemişti. Dolaptan çıktığında Müge'ye soracağı çok soru vardı, soruların birçoğu yeni öğrendiği isimlerle alakalıydı, yanıt alabileceğine pek inancı olmasa da bunların beynini kurcalamasındansa bilinen bir boşlukta kalmak daha iyi bir seçenekti.

"Yardım edebilirim." dedi Duygu, arkadaşıyla vakit geçirmeyeli çok olmuştu. "Yok." dedi Müge, "Neredeyse hazırım, çok bir şey almayacağım." Koyu renk gözleri evin içinde dolandı, Duygu odaya girmemişti fakat Korkut her ihtimale karşı dolaptaydı. Sihirbaz, karavandaki Pırpır değildi. Onu artık dolaptan çıkarmalıydı. "Senin kanalda olman gerekmiyor mu hem?" dedi arkadaşına azarlar bir tavırla. Şanslıydı ki Duygu onayladı ve şanssızdı ki kız evden ayrılmadan evvel "Gitmeden önce gel mutlaka ve telefon al." diye ricada bulundu. Duygu Müge’ye bir kez daha sarıldı. “Sakın onun için üzülme.”

Müge asla tutmayacağı sözü verdikten sonra arkadaşını evden çıkartmayı başarmıştı. Çelik kapı kapatıldığı anda hızlıca dolabın kapaklarını açtı, büzülmüş halde oturan Korkut'a "Acele etmeliyiz." dedi. Kalan birkaç parça eşyayı da çantasına tıktı, dolabın içinden bir iki kıyafet alarak odadan çıkmaya yöneldi. Korkut ayaklarını dolaptan sarkıtmış, iğne gibi batan karıncalanma hissinin geçmesi için ovuşturuyordu. "Nereye?"

"Üstümü değiştireceğim, sen de dolaptan benim için ceket falan alır mısın?" diye açıklama yapıp, istekte bulunan Müge odadan çıktı, Korkut yalnız kaldı. Müge'nin tekrar yakalanmak istemediği için acele ettiğini düşünerek dolaptan kalın, kot bir ceketi aldı, kızın hazırladığı çantanın üstüne bıraktı. Kızın geri dönmesini beklerken odayı biraz daha inceledi, kardeşi Rana'nın odasının aksine burası abartıdan yoksundu. Rana parlak renkleri ve ışıkları çok severdi ama Korkut artık bu konuda çok da emin değildi. Aradan geçen zamanda kardeşi büyümüştü, değişmesi çok olasıydı. Genç adam kendisi aynı kalmazken küçük kardeşini bıraktığı gibi bulamayacağını biliyordu. Gerçi kardeşini bulmak, onu görmek için herhangi bir çaba sarf etmiş değildi. Korkut terk eden taraftı, her şeye noktayı koyan, giden kişiydi. Kafasında dolaşan anılar ve ihtimaller ailesinin gölgesiydi. Eli bir an için cebine, bozuk paraya gitti fakat vazgeçti, bir bozukluk hislerini hafifletmeyecekti neticede. Elini siyah saçlarından geçirdi, devamlı dönüp dolaşarak zihnini gıdıklayan bu düşüncelere sağır kesilmeyi denedi.

Dikkatini Müge'nin odasındaki panoya yöneltti.
Panoda fotoğraflar vardı, her fotoğraf karesinde Müge mutlaka bulunuyordu, kızıl saçları ve koyu bakışlarıyla gayet tanıdıktı ama çoğu fotoğrafta kocaman bir gülümseme de ona eşlik ediyordu. Fotoğraflardaki diğer insanlar yabancıydı. Yalnızca Korkut'un gözcülük yaparken gördüğü ev arkadaşı yabancı değildi, bu ev sahibi hatırı sayılır sayıda karede gülümsüyordu. Müge'nin kendi içine kapanık, dünyadan uzak biri olmadığı çok belliydi, en azından pano Korkut'un gözünde böyle bir imaj çizmişti.

Gözlüklü bir kızın ona eşlik ettiği fotoğraf bir müzenin önünde çekilmişti, Çağrı kıza bu tarih ilgilisinin sebebini sormalıydı, aklına bir not düştü. Panoyu kaplayan fotoğraflardan birinde Müge kendisi gibi kızıl saçlı bir adama sarılıyordu, adamın Müge'yle bir kan bağı olduğunu düşünmek yerindeydi, benzerlik kızıl saçlardan ibaret değildi çünkü. Birkaç tane kalabalık olan fotoğraf vardı, bir iki karede olan kıvırcık saçlı bir gencin aksine gözlüklü kız tıpkı Müge gibi bu karelerin çoğuna dahildi. Fakat bir kişi daha vardı, hem kalabalığın arasında hem de Müge'nin yanında olan. Müge'den uzun, sarışın, ela gözlü genç bir adamdı bu. Korkut'un bir adım daha yakından baktığı fotoğrafta kızıl saçlı kız başını bu sarışın gence yaslamıştı. Boynunda altın rengi zincir bir kolye olan genç adamın yüzünde ince bir tebessüm vardı, mutlu gibi gözüküyorlardı ama Korkut fotoğrafa baktıkça rahatsız hissetmesine engel olamadı. Fotoğrafta bile olsa sarışın adamın böyle bir etkisi vardı, o kişi Aras'tı. Anka olan kızın hayatına yapışıp kalmış olan anı oydu.

Müge odaya geri geldiğinde Korkut kızın çantasını eline aldı. "Gidiyor muyuz?" Müge yeni giydiği pantolon ve koyu mavi gömleğiyle daha ılımlı, daha az vahşi duruyordu. Kızıl saçlı kız ceketi sırtına giydi. "Gidiyoruz."

Çıkışları, girişlerinden daha tedbirli oldu. Kimseye gözükmeden orayı terk etmişlerdi, Korkut Müge'nin hızlı adımlarına ayak uydururken otobüs durağına zıt olan yönde ilerlediklerini fark etti. "Eve gitmiyor muyuz?" diye sordu. Ev. O karavan Korkut'un eviydi, onun ne yazık ki dünyadaki tek sığınağıydı ama işgalci misafiri o evin bir parçası olmayı başarmıştı. Müge genç adamın sorusundaki detayla gülümsedi. "Henüz değil. Biriyle görüşmem gerek."

Korkut gökyüzüne baktı, bulutlar beyazdı, hava şikayet edeceği ölçüde değildi. "Ben gelmek zorunda mıyım?"

"Hayır ama gelmeni tercih ederim." dedi Müge samimiyetle. Korkut'u olabildiğince tehlikeden uzak tutmaya çalışıyordu fakat aynı anda güvenini de kazanması şarttı. Ve bütün bunların sebebi olan o gizli dünyayı Korkut'a tanıtması sert fakat sağlam bir adımdı. Kendi varlığı genç sihirbazın bildiği tek canlı efsaneydi. Ama tüm sırlar Müge'den ibaret değildi.

"Pekala." diye kabul etti Korkut. "Ama bazı sorularım var." diyerek görünmez anlaşmaya koşul ekledi. Müge yürümeye devam etti, şaşırmamıştı. Korkut her sorusundan sonra cahil kalmayı sürdürse de sormaktan hiç bıkmıyordu. "Tamam. Sor."

Kaldırımda uyuyan köpeğin etrafından dolandılar, hayvan hiç istifini bozmamıştı, dünyadaki kaos ona basit bir ninni gibi geliyor olmalıydı. "Sen zihin okuyabiliyor musun?" Korkut'unilk sorusu buydu.

Müge sırtındaki çantayı çekiştirdi. "Hayır." Korkut'un efsaneler konusunda hala anlamlandıramadığı şeyler olduğu açıktı. Genç sihirbaz kısa bir sessizlikle bunu onaylamasının ardından öteki sorulara geçme hakkını kendinde buldu, kişisel olduklarını biliyordu ama hayatına birden dahil olan kızın özelini bir ölçüde sorgulayabilirdi, zira Müge bu ayrıcalığı onun elinden bir ölçüde almıştı. "Sarp kim?"

Kızıl saçlı kız sağında yürüyen genç adama baktı, elbette ki konuşmanın tamamını işitmişti. "Abim." diye yanıtladı, Sarp'ın kimliği zararsızdı. "Yurt dışında, antropolog. Bahsetmiştim." Müge Korkut'a ondan bahsetmekten çekinmedi ama bir sonraki soruda duraksayacağı kesindi.

"Aras kim peki?" Gelecekte kaçması gerekecek isim Korkut'un ağzından ilk kez döküldü. Müge bir an için durdu, yüzü soldu. Aras kimdi? Bir sürü şey söyleyebilirdi ve aynı anda tamamen susabilirdi. Aras böyle bir çelişkinin nefes alan haliydi. Müge'yi yüreğinde yayılan gerginlikten kurtaran bir şey vardı, Korkut dile getirdiği bu isme yabancıydı. "Onu hatırlamıyor." diye düşündü, bu kızıl saçlı kızı memnun etti. Aklından geçen kelimeleri bir bir kontrol etti, Korkut'u tatmin edecek bir yanıt aradı. Ve gerçeğin gölgesini söylemeye karar verdi. "Eski sevgilim."

Genç sihirbaz kaşlarını çattı, bugün Müge'nin hislerini okumaya başladığı gündü, kızın suratındaki kederi seçebiliyordu. Oysa ki Müge'nin maskesi çok karışıktı, genç adam sadece en belirgin olanı görebiliyordu. Korkut'un neredeyse hiç ilişkisi olmamıştı, gençliğinden kalan anılar vardı ve ormanda yaşayan bir sihirbaz olarak uzun zamandır yalnızdı. Aşk nedir, bilmezdi açıkçası ama Müge'nin yüzündeki ifade kızın bu kavrama aşina olduğunu gösteriyordu. Konuyu deşip, kızı üzmek istemedi. Merak ediyordu fakat her şeyi öğrenmesini sağlayacak yakınlık henüz aralarında kurulmamıştı, yavan soru ve cevaplarla idare etmek zorundaydı. “Tarihi seviyor musun?” diye sordu kızın zihnini rahatlatmak için, cevap barizdi ama Korkut bunun sebeplerini de öğrenebileceğini umdu.

Kaldırım taşlarını delerek gün yüzüne çıkan otların üzerinden atladı Müge, yaşamak için bu kadar çaba gösteren bitkileri ezmek istemedi. “Evet, sanırım. Tarih okudum sonuçta.” Raflardaki kitaplar, müzelerden kareler şimdi sihirbaza daha mantıklı geliyordu. Müge’nin hayatını nasıl kazandığına dair fikri yoktu, hiç düşünmemişti. Kızın onun gibi iskambil kartlarıyla oynamadığı aşikardı, ancak tarih Korkut'un tahminlerinin arasında bugünden önce hiç olmamıştı. “Annen arkeologdu değil mi?”

Müge başını salladı, hassas bir konuya dokunulmuş gibi sırtını dikleştirmişti ama bunu belli etmeden Korkut'u dinlemeye devam etti. “Sen niye arkeoloji okumadın?”

“Tarih daha çok ilgimi çekti.” dedi Müge, ki bu bir gerçekti, tarihi hep sevmişti, yaşanmışları incelemek ona bir tür büyü gibi geliyordu hep. Ama arkeolojiden asıl uzak durma sebebi bu ilgi değildi. “Ve kazı alanlarını pek sevmem.” Bu bir itiraftı, Korkut'un uzun bir süre anlam veremeyeceği, geçmişten kopan, çocukluğundan gelen bir itiraf.

Kazı alanını hatırladığında damağında kuru toprağın tadını hissetti Müge, öksürmeye başladı. Durduğunda Korkut “Fazla mı kirli?” diye sordu. O kırmızı hissettiren günü anımsamamaya çalışan Müge yine başını salladı, bu konudan kaçmak istiyordu. Zihninde yansıyıp duran toprak, onu temizlemeye çalışan fırçalar, altından çıkan kalıntılar… bunların hepsi karanlık ve kırmızıydı onun için. “Tarih daha güzel.” dedi kendisinden emin bir biçimde.

Korkut Müge’nin gizlemeye çalıştığı yutkunuşları fark etmesine rağmen sesini çıkarmadı. Kızın parmaklarının o bileğindeki mavi tokaya gittiği de sihirbazın gözüne çarpan başka bir alışkanlıktı. “Ne iş yapıyorsun sen?” diye sormayı seçerek merak ettiği başka bir şeyi dile getirdi.

“Yapmıyorum.” dedi Müge, Korkut ona bakmayı sürdürdüğünde ise “Yüksek lisans yapıyorum, daha doğrusu yapıyordum.” diye açıkladı. Müge tarihten hep hoşlanmıştı ama önüne çizilen tozlu yollar arasında anılarından en uzak olan o olduğu için sayfalarca yaşayan geçmişin bilimini seçmişti. Ankalığı ile uğraşırken ise neredeyse hiç çalışmamış, abisi Sarp’ın yardımseverliğini memnuniyetle kabul etmişti. “Ya sen?”

“Ya ben, ne?” dedi Korkut. “Hep sihirbaz mıydın?” diye sordu Müge, Korkut sustu, kızıl saçlı kız onun hayatından bir şeyler duyup duyamayacağını merak ederek sihirbazın suratını izledi. Uzun yüzü hüzünle puslanmış gibiydi. İnce dudakları aralandı. "Nereye gidiyoruz?" diye sorarak konudan kaçtı. Müge ısrar etmedi, kendisinde bu hakkı görmüyordu. Korkut'un sorusuna kulak verdi.

Cevap sanıldığından daha derindi. Müge içindeki hüznü, kızgınlığı ve ateşi yuttu. Bu duygu yumağını en yakın zamanda çözmeliydi, Aras ile karşılaşacağı gün elinde saf bir şey olmalıydı, saf bir kararlılık, saf bir öfke. Yanına gideceği kişi bu öfkeyi hak etmiyordu ama Aras ile bağı olan her şey ve herkes Müge’ye bu hissi tattırıyordu. Diğer sıcak hislerin hepsi ise geçmişteki bir mezara gömülmeliydi. "Bir arkadaşımın yanına demiştim."

Genç adam anlam çağrıştırmayacağını bilse de "Kim?" diye sordu. Müge tereddütlü bir biçimde gülümsedi, yapacağı hamle tuhaftı ama onu öne geçirebilirdi. "Başka bir efsane."

"Nasıl yani?" dedi Korkut, efsanelerin gerçek olduğunu keşfettikten sonra bu somutluğu Müge ile sınırlamıştı. Kızın ısrarla söylemediği fakat peşine düşecekleri efsane dışında şapkasını dolduracağı bir sırrın daha olacağına ihtimal vermemişti.
"Benim gibi biri. Tabi anka değil, onun geldiği soy farklı." diye açıkladı Müge, asıl amaca yönelmeden evvel birkaç gizemin Korkut ile paylaşılması sağlam bir karardı ona göre.

Korkut dudağını dişledi, Müge'ye eşlik etme konusunda az öncekinden daha gönülsüz gibiydi. "Hangi soy?"

"Kamos diye bir şey duydun mu hiç?" Müge de Korkut'un değişen yüzünü izledi, şaşkınlık endişeye, endişe ise cahilliğe dönüştü. Basit bir hayattan kopuşa şahit olmanın en kısa yoluydu bu. Müge ara sokaklardan birine girdi, genç adam peşinden hızlı adımlarla ilerledi. "Hayır."

Kızıl saçlı kız ceketinin kollarını kıvırdı, sırtındaki çanta ağırlık yapıyor, uzun yürüyüş onu bunaltıyordu. "Karabasan." dedi Müge, omuzlarını silkti. "Aslında tam olarak ne, ben de bilmiyorum ama karabasan gibi varlık diyebiliriz. Çoğu kültürde var."

"Karabasan." diye tekrarladı Korkut. Müge başını sallayarak onayladı. Korkut elini alnına götürdü, parmaklarını kaşlarına bastırırken kafasındaki gerçeklik algısının bir kez daha darbe aldığını hissetti. Parmakları bir nokta koymak ister gibi saçlarının arasından geçti. Müge'nin kendisini yaraladığı günden sonra kızın herhangi bir insan üstü davranışına denk gelmemişti, yalnızca bedeninin her hava şartında sıcak olduğunu gözlemlemişti. Ve Müge'ye alışmıştı, onun varlığını bir şekilde mantığına kabul ettirmişken bir başka belirgin ile yüz yüze gelme fikri tedirgin ediciydi. "Ben geri dönüyorum."

Müge genç adam adım atmadan evvel ceketinin yakasını tuttu ve yürümesine engel oldu. Korkut omuzlarını düşürdü. "Karabasanlarla uğraşmak istemiyorum." diye mızmızlandı haklı olarak.

Müge onu bırakmadan "Canavar değil, korkma." dedi. Yaklaştıkları atölyenin içindeki kişi canavar olarak tanımlanacak en son insanlardandı ama Müge'nin canavar diyebileceği kişinin sadık bir dostu olması onu temiz yapmıyordu.

Korkut "Karabasanın nasıl bir soyu olabilir ki?" diye şikayet etti.

"Fikrim yok." dedi Korkut aradığı yere ulaştığını fark ederken. Burası işlek bir sokakta yer alan bir marangozluk atölyesiydi. Yeşil duvarlarıyla dost canlısı gözüküyor, içeri davet ediyordu. "Kendisine sorarsın."

Korkut önünde durdukları yere baktı. "Geldik mi?" Atölyenin kapısına doğru bir hamle yaptı ama Müge onu kolundan geri çekti. "Geldik ama girmeden evvel konuşmalıyız."

Korkut kolundaki eli kışkışladı. "Yine ne var?" Müge'nin ona bir kilit daha açtıracağını düşünüyordu. Bir gün için bu kadar sihir yeterliydi, akşam karavanına gitmek istiyordu, bir karakola değil. Ama Müge'nin söylediği onun aklına gelmeyecek bir şeydi. "İsmini söyleme, olur mu?"

Korkut önemsiz biriydi, bir evi bile olmayan, dışlanmış bir adamdı. Bu sihirbazın kendisi için kullanacağı tanımdı ama Müge'nin geldiği yerde neredeyse aylardır Korkut'un adı anılıyordu, onu tanıyan çoktu ve o hiçbirini tanımıyordu. Müge hayatına dahil olma mecburiyetine düşmüştü, Korkut'un kendi gizemiyle tanıştırmak onun göreviydi. Fakat genç adama damla damla verdiği gizem şerbeti umduğu kadar tatlı değildi, Korkut her yudumdan sonra kusmak istiyordu sanki. "Sebep?"

"Sadece dediğimi yap lütfen." dedi Müge, Korkut'un yanıtlaması için fırsat vermeden cam kapıyı itti ve talaş kokan atölyenin içine girdi. İçerisi sıcaktı, geniş bir tezgah, raflarda duran oyulmuş objeler, yerde birikmiş tahtaların olduğu hoş bir yere benziyordu. Tezgahın üzerinde yarısı içilmiş bir çay vardı ama görünürde hiç kimse yoktu. Korkut "Gelmeden önce haber vermeliydin belki de." diye fısıldadı Müge'ye.

Cevap olarak atölyenin içinde cılız bir ıslık sesi yankılandı, Müge’nin alışık olduğu ritimli bir nefesti bu. Müge gözlerini devirdi. "Ozan?" diye seslendi boş atölyenin içinde. Rafların gerisinde boncuklu perdeyle kapatılmış bir boşluk vardı, Müge'nin sesinin yankılanmasının ardından perde sallandı, boncukları birbirine vurdu, ıslık çalmaya devam eden genç bir adam dışarı çıktı. Siyah kıvırcık saçlar göze ilk çarpan özellikti, uzun bir boyu, dar omuzları vardı, gözleri açık, yeşile çalan tonlardaydı. Kollarını saran kareli gömlek, siyah bir önlük ile örtülmüştü. Islığıyla tutturduğu melodiyi sonlandırdı. "Müge?"

Kıvırcık saçlı adam şaşkındı, Müge ise sakindi. "Neden geldin?" diye sordu atölyenin sahibi. Korkut başka bir efsaneden gelen gence dikkatlice bakıyordu, Müge gibi o da normal gözüküyordu ama onun ne gibi numaralar yapabildiğini merak ederken aynı anda kaçmak istiyordu. Bir kamosun ya da karabasanın çiçekler çıkarmasını beklemiyordu. Tedirginliğine karşı Korkut sabit kalmaya özen gösteriyordu, henüz korkacağı bir şey olmamıştı sonuçta. Korkut önünde duran Müge'nin alıp verdiği derin soluğu işitti. "Yardımın lazım."

Ozan etrafına bakındı, parmağıyla kendisini işaret etti. "Benim mi yardımım lazım?"

"Evet." dedi Müge ama bundan hoşnut değil gibiydi. Buğra kaşlarını çattı, Müge yabancı bir dilde konuşuyor ve o da çeviriyormuş gibi bir süre bekledi. Bakışları kızıl saçlı kızdan Korkut'a kaydı. "Sen kimsin?"

Korkut dudaklarını araladı ama Müge "Boş ver şimdi bunu. Yardım edecek misin, onu söyle." diye araya girdi. Ozan'ın yüzüne ince bir gülümseme oturdu, dile getirilmeyen her şeyi duyuyorcasına bir memnuniyeti vardı. "Ne yardımı?"

Müge, Korkut'a döndü. "Biraz burada bekle." Verdiği talimatın ardından kıvırcık saçlı gencin çıktığı boncuklu perdenin gizlediği yere yöneldi. Parmaklarını havada birbirine vurdu, çıkan sesten sonra Ozan alaycı bir biçimde güldü, Müge'yi takip etti. Kızın girdiği yer minik bir mutfaktı. Dar bir tezgah, üzerinde kaynamakta olan bir çay vardı. "Son gördüğümde daha kibardın."

"Son gördüğünde hiçbir şeyden haberim yoktu, belki ondandır." dedi Müge.

Ozan çayın altını kıstı. "İster misin?" diye sordu. İyi bir arkadaşı ziyaretine gelseydi bu soru yerinde olabilirdi ama Müge artık onlardan kimsenin arkadaşı değildi. "Hayır."

Ozan duvara yaslandı, kollarını kavuşturdu. "Ne istiyorsun o zaman?"

Kızıl saçlı anka oyalanmadan aklındaki şeyi dile getirdi. "Aras'ın ne yaptığını öğrenmek."

Ozan güldü. Bu şen, güçlü bir gülüştü, öyle ki tahtaların dibinde Müge'yi bekleyen Korkut bile duymuştu. "Sahiden mi?"

"Evet. Ne yaptığını anlamıyorum. Duygu'nun yanına gitmiş, defterimi almış. Neyin peşinde?" dedi Müge tek solukla.

Ozan "Neyin peşinde olduğunu biliyorsun." dedi yorgun bir tavırla. Müge'yi uzun zamandan beri tanıyordu ama onun gözünde sadece Müge'ydi, Aras'ın sevgilisi olmasından ibaretti. Fakat bir gün bütün işler değişmişti, Müge de sırların bir ortağı oluvermişti. "Şu andan bahsediyorum Ozan." diye detaylandırdı Müge.

"Önce sen." dedi Ozan, kollarını çözdü, gözlerini Müge'ye dikti, elini kızın omzuna koydu ama faydasızdı, önceden olduğu gibi Müge yine hiçbir güçten etkilenmiyordu. "Anlamadım." dedi Ozan’ın elini iterken.

Kıvırcık saçlı genç boncuklu perdenin ardını işaret etti. "O kim?"

"Seni ilgilendirmez." dedi Müge keskin bir tavırla. Ama ruhu o kadar emin değildi, Ozan umursamazdı ama aptal değildi. Korkut'un suskunluğu kimliğini saklamak için yetersiz kalabilirdi, ki öyle de oldu. "Bu o değil mi?"

Müge derin bir soluk aldı. "Seni ilgilendirmiyor." diye tekrarladı. Ozan yine güldü. "Siz ikinizin bu yarışı nasıl bitecek acaba?"

"Neyden bahsediyorsun? Yalnızca sorduğum şeye cevap ver."

Ozan biraz daha güldü. Yaşananlar, kendisinin de içine düştüğü durum ona hiç trajik gelmiyordu, o izleyiciydi, zarar görmezdi. En azından umduğu şey buydu. "Aras ve sen. O kadar aynısınız ki!"

Müge'nin suratı gölgelendi. Öfkesi göğsünün içinde tırnaklarını çıkardı. Ani bir sinirle kolunu Ozan'ın boğazına dayadı. "Aynı falan değiliz. Şimdi sana sorduğum şeye cevap verir misin?"

Ozan ellerini havaya kaldırdı. "Tamam sakin ol karga beyin. Ayrılık sana hiç yaramamış." Boğazındaki baskı arttı, Müge'nin koyu gözlerindeki ateş yakıcıydı. "Tamam söyleyeceğim, geri bas!"

Müge çekildi, şiddeti sevmezdi ama kavgaya girmekten hiç çekinmemişti. Canı acımazdı, acısa da iyileşirdi, bir nevi yenilmez sayılırdı. Ozan ise karşısındaki Müge değil başka biri olsaydı, bir dokunuşu ile mahvedebileceğini bilmesine rağmen gerginliği hep huzursuz karşılardı. “Öfke sorunun geçmemiş bakıyorum da.” diye homurdandı Ozan, Müge’nin koyu bakışları üzerindeydi. Boğazını ovuşturdu. "Aras şehir dışına çıktı."

Bu Müge'nin varsaymadığı bir yanıttı. "Nereye gitti?"

"Anadolu gezisi. Baya uzun sürecek gibi." dedi Ozan ve Müge henüz bütün ayrıntıları dinlememişken rahatladı, Aras'ın planı samanlıkta iğne aramaya benziyordu, Müge bu imkansızlığın keyfini sürmeye hazırdı ama bunu fark eden Ozankonuşmaya devam etti. "Yalnız değil."

Kızıl saçlı kız, serbest kalan bir tutamı kulağının arkasına sıkıştırdı. "Kiminle? Peri ile mi?" diye sordu, Peri'yi daha yeni görmüştü ama aklına sarışın genç adama eşlik edebilecek başka kimse gelmiyordu. "Peri değil."

"Kim?"

Ozan itiraf etmek üzere olduğu ironiye gülmek istedi ama Müge'yi bir kez daha sinirlendirmekten kaçındı. "Sezgin ile."

Müge dilini ısırdı, her şey düşündüğünden farklı bir boyuta kaymıştı. Emin olmak için sordu. "Sezgin, şey olan Sezgin mı? Şey-"

Ozan başını salladı. Kafasıyla atölyenin içini işaret etti. "Evet. Senin yeni arkadaşının ağabeyi olan Sezgin."

Müge'nin kulakları uğuldadı. Sandığı gibi Aras'tan önde falan değildi. Aynı yerdelerdi, belki de daha gerideydi.

Şu ana kadarki bütün sabrı ve başarısı illüzyondu. Tıpkı Korkut'un gösterileri gibi.