9. bölüm · sihirbazın şapkası

anahtarsız kelepçe

Fisher Night

Özgürlük insanın ruhuna işlenmiş bir istekti. Havada dolanan rüzgarda, yerde yürüyen karıncada olan özgürlük bazen insandan koparılır, çalınırdı. Sihirbaz özgürlüğüne düşkün değildi, hiçbir zaman özgürlüğünün peşine düşmemişti ama sırtını örten pelerin bununla örülmüştü, sihirbaz farkında olmasa da hapis edilmekten nefret ediyordu, ruhunu zedeleyen her acının üstesinden özgür kalarak gelmeye çalışıyor, onu tutan her bağı kesip atıyordu.

Hayatında kendi isteğiyle, sevgisiyle kabullendiği tek bağ annesiydi, onun için her tutsaklığa boyun eğerdi fakat sonra onu kaybetmişti. Ne kadar değer verse de kız kardeşi bile onu o boğucu evde tutamamıştı. Kaçmak, demişti kardeşi. Doğruydu, sihirbaz kaçmakta üstadı. Gitmek, kaybolmak isterdi hep, küçüklüğünden beri içinde kalp gibi atan bir arzuydu bu ama gidemezdi çünkü annesi varken diğer her yer yabancıydı, annesinin yokluğunda ise yabancı olan birden evi oluvermişti, o demir kapı onun gidişini engelleyememişti. Kapıları açmak zor değildi, kapıyı ve mührünü anlamak, dinlemek yetiyordu bazen.

Liseye giderken aldığı sihir malzemeleri arasında bir kelepçe de vardı. Normal, metal bir kelepçe. Bir saniyede parmaklarını kurtardığı Çin kelepçesinden daha kuvvetli bir kilitti bunlar. Kilitleri açmayı öğrenmek kolaydı, kilit oradaydı ve sihirbazın parmakları hep serbestti.

Abisiyle bir odayı paylaştığı zamanlardı, sihirbaz eşyalarını düzeltiyor, bir gün önce babasının ona armağan ettiği morluğun yanağında solmasını bekliyordu, yine gözlerini dört açmış, işlenen günahın gölgesini yakalamıştı, baş kaldırdığı, kör taklidi yapmadığı için onu yere düşüren bir yumruk ile ödüllendirilmişti. Sihirbazın abisi bütün bu sahne boyunca oradaydı, babası "Senin diyecek bir şeyin var mı?" diye sorduğunda başını iki yana sallamış, kardeşini kolundan tutarak odaya götürmüştü. "Neden susmuyorsun ki?" diye söylenmişti.

Sihirbaz "Sen nasıl konuşmuyorsun?" diye karşılık vermişti. Sessizlik sihirbaz için o zamanlar bir parmaklıktı, devamlı aşmaya çalıştığı bir esaretin melodisiydi.

Eşyalarını düzenlerken önce renkli, kız kardeşinin çok sevdiği mendilleri katlamakla başlamıştı, o suratı bu halde görmesin diye saatlerden beri odasından çıkmıyordu. Zihni bunlarla dolup taşarken sihirbaz abisinin kelepçeyi aldığını görmemişti, bileğine geçirildiğinde hissettiği soğukluk onu düşüncelerinden uyandırmıştı. "Ne yapıyorsun?" demişti bileğini çekmeye çalışarak ama kelepçenin metal ağzı kapanmış, öteki sihirbazın diğer bileğini sarmıştı bile. Bir suçlu gibi elleri kelepçeli kalan sihirbaz abisine bakmıştı.

"Neden bir kelepçen var?" Abisi cevap vermezdi, hesap sorardı, azarlardı, sustururdu ama cevap vermezdi.

"Sihir için." diye mırıldanmıştı sihirbaz, onun bu hobisi asla onay almamıştı.

"Ne kadar aptalsın." demişti abisi. Sihirbaz ona bakmayı sürdürmüştü, parmaklarını kelepçenin yüzeyinde gezdirmişti, o zamanlar şimdi olduğu kadar hızlı değildi, yaklaşık bir dakika sonra kelepçenin kilidi açılmış, sihirbazın ayaklarının dibine düşmüştü.

"Sessiz olmaktansa aptal olmayı tercih ederim." demişti. Bu cümle bütün hayatlarına hitap eden bir sitemdi. Sesini hep çıkartan sihirbazdı, susmayan kişi, gerçekleri gören kişi sihirbazdı, yalana esir olmayan oydu.

Özgürlüğünün peşinde olan tek kişiydi. Onu ne bir kelepçe ne de bir yalan tutabilirdi. Ailesinin, hayatının ondan çaldığı özgürlüğü sihir ona geri vermişti.

*

Ufak tefek şeyleri unutmak kolaydı, her ayrıntı hatırlanmazdı. Ve bu ayrıntılar bazen olması gerekeni geciktirir ya da onu erken buyur ederdi. Korkut tezgahın altına sıkıştırılmış minik buzdolabının jeneratöre bağlı olduğunu aklından çıkarmıştı. Kısa sürede bozulacak bir şey yoktu içinde ama ikinci el aldığı bu makineye yardımcı olmak için koyduğu buzlar erimiş, Müge'nin yatağı olan yerdeki örtüler tarafından çoğunluğu emilmiş bir su yığınına dönüşmüştü. Kahvaltı hazırlamak için karavana giren Korkut can sıkıntısıyla ıslak örtüleri kaldırdı, bunları kurutması gerekecekti. Kumaş yığınını masaya, el çantasının etrafında darmadağın duran eşyalarının yanına bıraktı.
Müge genç adamın aksine düzenliydi, Korkut bunu kızın odasına girdiğinde görmüştü, gerçi o odadaki zamanının çoğu dolap içinde geçmişti. Yine de Müge'nin bu dağınıklığa hiç müdahale etmemesi ya pek umursamadığındandı ya da Korkut'a ait olan bir şeyi bozma hakkını kendinde görmediğindendi. Her ne kadar kızıl saçlı kız kendisini kabul ettirmiş olsa da karavanda Korkut'un kuralları geçerliydi, evin sahibi oydu. Belki de bu yüzden kahvaltıyı hazırlarken Müge'nin yardımına gerek duymamış ve hala dışarıda olan kızı çağırmamıştı. Bu bir hata mıydı bilinmez ama karavana giren yabancıyla karşılaştığında yalnız olmasının sebebiydi.

Açık kapıdan atılan adım sesi, Müge'nin çıkarabileceği sesten daha yüksekti, Korkut istemsizce arkasını döndüğünde elinde içine dört yumurta koyduğu geniş cezvesi vardı. Cezvenin içinde sallanan yumurtalar Korkut ile birlikte hareket etmeyi kesmişti, genç adam karşısındaki iri yarı adama bakakalmıştı. Yabancıların karavanına girmeyi artık alışkanlık edindiğini sanmıyordu ama bu yabancı Müge'den daha tekinsiz gibi görünüyordu. "Kimsiniz?" diye sordu ilk olarak Korkut, adam kapının girişinde donuk bir halde duruyordu, belki de kaybolmuştur diye düşündü. Adam sessizdi ve bu sessizlik Korkut'un sinirini bozuyordu. "Yardıma mı ihtiyacınız var?"

Sessizlik devam etti, Korkut pes ederek adama doğru ilerledi. "Kardeşim hadi başka kapıya, seninle uğraşamam." Adam kıpırdamadı. Korkut "Hey! Duyuyor musun?" diye seslenirken boştaki elini adamın gözünün önünde salladı.

Hala tepki alamazken genç sihirbazın aklına Müge geldi, sahiden bu kargaşa yaşanırken Müge nasıl olup da hala burnunu sokmak için gelmemişti? Adamı görmemiş olması imkansızdı, atılacak bir çöp olmadığına göre ormanın içine de girmiş olamazdı. Korkut aradığı cevabı adamın bedeniyle kapattığı kapının ardındakini omzunun üstünden baktığında gördü.

Karavanın birkaç metre ilerisinde, ağaçların sıklaştığı yerde biri vardı, toprağın üzerine yığılı vaziyetteydi. Bunun Müge olduğunu anlamak için o kızıl saçları görmek yeterliydi. Korkut refleks olarak dışarıya doğru koşmak istedi. "Müge!"

Ama önüne siper olan kol kızın yanına gitmesine izin vermedi. Korkut "Çekil, fena olacak yoksa pol-" derken birden duraksadı. Yabancı adam, devamlı tetikte olan Müge. Parçaları birleştirdiğinde kıza bunu yapanın dibindeki adam olduğunu anladı. Adam ondan iriydi, hem de çok fazla. Fakat Korkut korku hissetmiyordu, aklı Müge'deydi. Bütün gücüyle adamı itti, adam ise bir tuğla gibiydi, kıpırdamadı. Korkut bir kez daha sordu. "Kimsin sen?"

Adamın parmakları aniden boğazını kavradığında her kimse niyetinin iyi olmadığını bir kez daha fark etti. Korkut bu ani hamle karşısında savunmasız kaldı, kendini geri çekmeye çalıştı ama manasız bir çabaydı bu.

Adamın parmakları boğazına gömülürken Korkut elindeki cezveyi adamın kafasına indirdi. Yumurtalar dışarı fırlayıp havada süzüldü ve şiddetle zemine inerek kırıldı. Adam sarsılmış olmalıydı çünkü Korkut'u bıraktı. Korkut elindeki cezveyi attı, karavanın içinde kendini savunabileceği bir şey aradı, karavandan çıkması şu an seçenekleri arasında değildi, adam hala kapının önündeydi. Onun yumurtalara basıp kaymasını dilerken, eli masadaki sihirbazlık aletlerine gitti.

Kullanabileceği bir şey olmalıydı ama en zarar verici gözüken şey masanın altındaki testereydi, bu olmazdı, aynı reddediş mutfak dolabında olan bıçaklar içinde geçerliydi. Korkut kendisini kurtarmak isterken katil olmak istemiyordu. Adam ona doğru gelirken eline ilk geçeni aldı, ne yazık ki bu bir iskambil yığınıydı. Korkut gösterişli bir şekilde iskambilleri adamın suratına fırlattı. Görüşü kesilen adam eliyle yüzüne siper oldu. "Ne istiyorsun bizden?"

Genç adamın aklı Müge'deydi, böyle bir şeyle ilk defa karşılaşıyordu, telaşlıydı. Öyle ki Müge'nin iyileşebildiğini unutarak kızın iyi olup olmadığını merak ediyordu. Korkut kaptığı boş sürahiyle adamın kafasına vurmak için hareket etti ama o kadar çevik değildi. Okuldayken bile neredeyse hiç kavgaya karışmamıştı, nasıl kavga edildiğine dair fikri yok denilecek kadar azdı.
Ailenin kavgacı tipi hep abisi Sezgin olmuştu ve Korkut'un aksine hiç cezalandırılmamış ya da uyarılmamıştı. Abisi burada olsaydı ne yapardı? İlk olarak kesinlikle burada olmazdı, diye düşündü Korkut, böyle bir hayat Sezgin’e göre değildi. Ama abisinin adamın boyutuna aldırış etmeden ona saldıracağına neredeyse emindi fakat Korkut yenileceği bariz olan bir savaşa girme konusunda çekimserdi, kendini korumaya devam etmekten başka tercihi yoktu. Sürahiyi sıkı sıkı tuttu.

Adam elinin tersiyle sürahiyi geri savrulurken Korkut bu defa eline değneği almıştı. Adama vurmak için değneği havaya kaldırdı, indirdi. Değnek adamın gövdesine çarparken zayıf, pembe bir çiçeğe dönüştü. Korkut bir küfür savurdu, ne yapacaktı? Sihir ona yardım etmiyordu. Hiçbir gösteri malzemesi acımasız değildi. Fakat düşünürken aklına bir tanesi geldi.
Zincirler... bu ona yardım edebilirdi, tabi Korkut onların nerede olduğunu bilseydi, karavan küçüktü ancak bazı şeyler kaybolabiliordu. Korkut'un pek talep görmeyen gösterisinin yıldızı da bu kayıplar arasındaydı, eğer ulaşabileceği bir yerde olsaydı belki genç sihirbaz biraz daha dayanabilirdi. Ama bu sadece yitirilen bir ihtimaldi. Eli bomboştu, adamın onunla ne derdi vardı bilmiyordu, kolayca teslim olmak için ise fazla sorgulayıcıydı.

Tavşanı kafesinin en dibine sığınırken, Pırpır öfkeyle kanatlarını çırpıyor, sahibini desteklemeye çalışıyordu. Korkut en sonunda ağzı açık olmasına rağmen çantasını aldı, başka kullanabileceği bir şey kalmamıştı, sahte bozuk paralar işe yaramazdı. Çantayla adamın ona uzanmaya çalışan koluna vurdu. Adam ya çok dirençliydi ya da umursamazdı, hiçbir tepki vermeden çantayı Korkut'un elinden çekti, geriye doğru fırlattı. Çantanın içinden dökülen metal halkalar soluk bir ses çıkardı. "Ne istiyorsun?"

Korkut köşeye sıkışmıştı ama sorularını sürdürüyordu. Adam geri gidecek yeri kalmayan Korkut'u yakasından tutarak yakaladı, genç sihirbaz kurtulma ümidiyle çırpınırken, başını saran eli hissetti. Ve ne olduğunu anlamadan başında dayanılmaz bir acı hakimiyet kurdu. Adam Korkut'un başını hızlıca masaya çarpmıştı. gözüne doğru akan sıcak bir damla Korkut'u gıdıklarken genç adamın bakışları bulanıklaşmıştı. Acı bir iğne misali saplanırken bir tanesi daha ardından geldi. Korkut'un kanı masaya bulaştı güvercin kafesinin içinde debelenirken büyük bir yaygara kopardı. Korkut'un gözleri bu darbeden sonra kapandı, bedeni kendini bırakarak yığıldı.

Adama Korkut'un bedenini bir çuvalmış gibi yerden kaldırdı, omzuna attı. Genç adamın göz kapağını boyayan kan bu defa siyah saçlarına doğru akmaya başladı. Korkut'un başı adamın sırtında sallanırken, adam yerde yatan Müge'nin yanından geçti. Başka birinin kulak zarını patlatmaya yetecek ve artacak kadar güçlü vurduğu kız elbette ki sarsılmıştı fakat bu sarsıntı çok uzun sürmeyecekti. Yine de adama ihtiyacı olan zamanı verecek kadar uzundu.

Müge gözlerini açtığında ne kadar süre baygın olduğunu bilmiyordu, yalnızca birkaç dakika geçmişti. Kız ellerini toprağa dayadı ayağa kalktı. Artık başı dönmüyor, kulakları uğuldamıyordu. Sağ kulağından akmış olan kan boynunu süslemişti. Müge karavanı kontrol etme gereği duymadan ağaçların arasına daldı, gözleri kapanmadan evvel Korkut'u görmüştü. Adam onu yakalamıştı.

Ağaçların arasında geçilecek çok yol vardı ama bazı ağaçlar o kadar sıktı ki yolu kullanmak için sahiden ince almak gerekiyordu. O adam fazlasıyla iriydi, aynı anda Korkut'u da taşırken geçebileceği en geniş yolu tercih etmiş olmalıydı. Müge'nin ayakları toprağı döverken kız aynı anda ıslık çalıyordu, adamın duyup duymaması mühim değildi. O adam her kimse bunu tek başına ve isteyerek yapmıyordu. Peri'nin kuklalarından biriydi. Müge'nin bunu çözmesi için adamın gözlerindeki bakışı görmesi yetmişti. Bu Peri'nin eseriydi.

Onun siren olduğunu ilk öğrendiğinde Müge nasıl önyargıyla yaklaştığını hatırlıyordu, arkadaşlıklarının sahte olduğuna inanmıştı. Tanışmalarının üzerinden en fazla birkaç ay geçmişti, Müge’nin sırrını bilen tek kişi Aras’tı.
Peri ile birlikte dışarıda gezinirken rahattı, onun gözünde bu basit ve gelişmekte olan bir arkadaşlıktı. Peri hakkında bir şeyleri biliyordu, gözlüksüz aşırı bulanık gördüğünü, okuduğu bölümden nefret ettiğini, ailesiyle yaşadığını bu kısa zaman içinde keşfetmişti. Gözlüklü kız Müge’nin yanında kendisi gibiydi, en azından kızıl saçlı kız öyle sanıyordu ama Peri’nin onun yanındayken sönük kaldığı inkar edilemez bir gerçekti.
Ayrıntıları Müge sonradan öğrenmişti, Peri’nin sırrını duyduktan sonra. Peri ailesinin içindeki yabancıydı; evlatlık değildi ama onların çocuğu da değildi. Annesinin ani ortadan kayboluşunun ardından çok küçükken babası tarafından amcasına bırakılmıştı, bu trajedi o kadar erken yaşanmıştı ki Peri ne öz annesinin yüzünü hatırlıyordu ne de öz babasının. Terk edilişine rağmen amcası ve yengesi onu ailelerine kabul etmişti ama bu onun görünmez yaşamının ilk düğümünü atmıştı sadece. Ablam dediği bir kuzeni vardı Peri’nin, anne baba dediği insanların kim olduğunu öğrenene kadar huzurla yaşamıştı, sonra ise istenilmeyen sıfatının yüklendiği bir yaşam sürmüştü. Müge bu hikayeyi defalarca dinlemişti.
Peri'nin kimsesizliğinin içinde nasıl kaybolduğuna, görünmez sayıldığına, her zaman yetersiz olduğuna sayısız kere kulak vermişti. Çocukluğunda, on yaşlarında ortaya çıkan yeteneği ise her şeyi değiştirmişti, onu büyütmüş olsalar da asla evladı bilmeyen amca ile yengesine yeniden anne baba demeye başlamıştı, siren oluşunun en büyük armağanı bu olmuştu, gözlüklü kız bu soyun hiç tanımadığı annesinden geldiğine inanıyordu. Fakat Peri’nin sesinin bir sınırı vardı, kendi kendine kurduğu küçük ailesinin üzerindeki büyü eninde sonunda sönüyordu. Siren olmasına karşın Peri'nin eli hala bomboştu, o hala geride kalandı. Bu his, Peri’nin bütün hatalarının altına imza atacaktı.

Anka’nın bu sırrı öğrendiği gün gayet basit başlamıştı. Müge’nin ısrarı ile bir sergiye girdiklerinde her şey normaldi, tabloların sıralandığı, şekilsiz heykellerin boy gösterdiği bir sergiydi. “Peri, şuna bak!” demişti Müge bir tabloyu işaret ederek, boyaların iç içe geçtiği, tuvale iplerin de saplandığı renkli bir tabloydu. Tablo Müge’nin hoşuna gitmemişti ama komik olduğunu düşünmüştü. Peri onun yanına gelirken serginin ortasındaki sütunlardan birine çarpmış, seramikten heykel yere düşüp dağılırken Müge soluğunu tutmuştu. Peri bir adım geriye sıçradıktan sonra elleri havada etrafına baktı, sergideki güvenlik hızla yanına gelmişti. Müge tabloyu unutarak Peri’nin yanındaki yerini almıştı, dudağını dişliyor, yerdeki heykelin zararını ölçmeye çalışıyordu. “Kazaydı, kusura bakmayın.” diye söze atılmıştı Peri’den önce, gözlüklü kız biri tarafından korunduğunu hissetmekten çok yine geride kaldığını hissetmiş, bu alışkanlık halini alan his karnında bir yumru olmuştu. “Dokunmayın diye boşuna mı uyarı koyuyorlar?” diye azarlamaya başlamıştı güvenlik onları.
Müge tatlı gözükmeye çalışarak bir kibar bir şekilde bunun sahiden bir kaza olduğunu açıklamaya çalışıyordu ancak Peri aniden sesini kullanarak “Biz bir şey yapmadık, buraya hiç gelmedik bile.” demişti. Müge kaşlarını kaldırarak arkadaşına baksana güvenlik buna inanarak başını sallayıp yerine geri dönmüştü. Bu kukla gösterisi çok kısaydı, Müge daha sonraları bunu birkaç defa daha görecekti ama ilk tanıklığı şaşkınlığı beraber getirmişti. “Hadi gidelim.”

Müge onu duymayarak yerdeki heykele bakmayı sürdürmüştü. “Müge, hadi.” demişti Peri onun koluna girerek. “Anlatacağım.” Sergiden çıktıklarında kızıl saçlı kız açıklama bekler gibi ona bakmıştı. Peri’nin itirafı basitti, siren olduğunu, insanları belli bir süre kontrol edebildiğini söylemişti. “Özür dilerim senden sakladığım için.” Eğer kendisi anka olmasaydı Müge ona deli muamelesi yapardı fakat anka olmasına rağmen şaşkınlık üstüne şaşkınlık yaşamaktan kendini alamamıştı. “Bu zamana kadar beni de mi kontrol ediyordun?” diye çıkıştığını anımsıyordu Müge. ”Hayır.” demişti Peri, “Seni kontrol edemiyorum.”

“Niye?” diye sorduğunda Müge’nin beklediği cevap farklıydı fakat Peri’den duydukları Aras’ın ona ilk ihanetiydi . “Bilmiyorum, belki anka olduğun içindir.” Müge eğer o gün körlüğe sığınmasaydı, gelecekte olacaklardan kaçması daha kolay olurdu ama Aras’a emanet ettiği sırrın çoktan dilden dile yayılmış olması bir iki haftalık küslük ile cezalandırılmıştı. “Ben de özür dilerim sakladığım için.”
Karşılıklı özürlerle inşa edilen arkadaşlıkları sırlardan temizlendiği için parlak bir yolda ilerleyebilirdi ama Müge’nin bilmediği şeyler bununlar sınırlı değildi, olmayacaktı. Peri ne Müge’yi ne de Aras’ı kontrol edebiliyordu. Ama diğer insanlar en fazla birkaç saatliğine Peri'nin kölesi olabiliyordu, tıpkı o günkü güvenlik gibi, tıpkı günler sonra Müge’ye anlattığı ailesi gibi, tıpkı bu adam gibi. Müge içinde köpürüp duran öfkeyi yakalayarak hızlandı, Korkut'a bir şey olmasına izin veremezdi. Peri'nin genç sihirbazı inciteceğini düşünmüyordu ama sesini onun üzerinde kullanması çok olasıydı.

Müge ıslık çalmayı attığı her adımda sürdürüyordu, ağaçların tepesindeki kuşlar ise ona eşlik ediyor, daldan dala atlıyordu. Kızıl saçlı kızın elinde başka bir silah yoktu, o kalıptaki birini yenemezdi, şifa yeteneği ise bu durumda işlevsizdi. Kuşlar tek şansıydı, muhtaç olduğunda bu hayvanlar onu asla tek başına bırakmamıştı. Müge koyu gözlerini her köşede gezdiriyordu ama hala Korkut'u görememişti. Ağaçların dalları, çalılar tenini çizerken ormandan sıyrılarak genişleyen yola atladı, Peri eğer buradaysa kendini riske atmazdı, ormanın dışında bekliyor olmalıydı. Fark etmezdi, adam Korkut'u da aynı yoldan götürecekti.

Müge hızlandı, en son ne zaman bu kadar hızlı koştuğunu hatırlamıyordu. Kasları yanarken aynı anda soğumaya başlıyordu, ankalığını en fazla zorladığı gün, bugün olmalıydı. Korkut'a hakkında sırrı vermişken onu kaybetmesi talihsiz, şeytanca bir rastlantıydı. Aras şehrin dışındayken bununla uğraşmazdı, Müge onu tanıyordu, bu Peri'nin işiydi. Son, arkadaşça görüşmelerinin ardından Peri'nin kendi kurallarıyla oynadığını düşünmeye başlamıştı. Ne acınasıydı, Müge ve Aras'ın olduğu yerde kendisine bir taht bulmaya çalışıyordu. Kuşların onu parçalanmasına belki izin vermeliydi, kızıl saçlı kız Peri'yi gördüğü anda yumruk atacağına artık emindi, arkadaşlıklarının külü bile onu kurtaramazdı.

Müge bir çalının daha üstünden atladı, saçları dağıldı, yerdeki taşa takılıp düşmekten son anda kurtulduğunda biraz ilerideki adamın ormandaki sakin manzarayı bozduğunu fark etti. Korkut orada, hala baygındı. Müge koşarken kuşlar da kanat çırpıyordu.
Kızıl saçlı kız adamın anayola doğru ilerlediğini anlamıştı ama hızlı uçan bir karga adamın etrafında bağırarak pençelerini gösterirken kukla adam durmak zorunda kaldı. Karga pençelerini vahşice adamın alnına geçirirken, omzundaki Korkut sarsıldı, adam kargayı kovmaya çalışırken rehinesini tutmayı bıraktı ve Korkut'un bedeni oyuncak bir bebek gibi yere düştü.

Müge oraya ulaştığında adamın kargayla olan mücadelesine yeni askerlerin katılmasını sağladı, bir ıslığı ile birkaç karga, kara tavuk ve ankanın büyüsüne kapılmış bir avuç serçe iri yarı adamın etrafını sardı. Müge onun sadece bir kukla olduğunu biliyordu, asıl cezalandırması gereken kişi Peri'ydi ama kızıl saçlı kızın ahlaki kuralları gözetecek bir ruh hali yoktu, zira Korkut baygın bir biçimde yatmakta, başındaki kan sızmaya devam etmekteydi.

Müge onun yanına çöktü, dalgalı saçların sardığı başını nazikçe tutarak dizlerinin üzerine yerleştirdi, gömleğinin koluyla Korkut'un başındaki kanı silerken adamın bağırışını işitebiliyordu, Müge öfkeliydi, o yüzden kuşlar da öfkeden ibaretti. Kan yapış yapıştı, Korkut'un yüzüne tekinsiz bir resim çizilmişti, Müge genç adamın alnındaki kan yağmurunu dağıttı, yarayı buldu. Derin bir nefes aldı, ağaçlarda izleyici olan saksağanlar kargaların arasına katıldı.
Müge gözlerini yumdu, birkaç saniye sonra gözleri yaşardı, yaşlar kirpiklerinin arasından fışkırdı. Bir gözyaşının yanağında süzülmesine izin verdi ama yaş çenesine yönelip atlamaya kalkmadan onu parmağına aldı, Korkut'un yarasına bıraktı. Gözyaşı açlıkla kanın içinde gezindi, tadını beğenmedi ve kan sızıntısı kesildi. Açık yara kusursuz bir şekilde kapanırken Korkut'un dudaklarında ince bir inilti çıktı, canı acıyor olmalıydı ama acı birazdan yok olup gidecekti.

Adam bağırmaya başladığında Müge bir ıslık daha çaldı, kuşlar pençelerini geri çekti, her biri havada bir kavis çizerek uslu uslu ağaçlara kondu, bir sonraki emri beklemeye koyuldu. Yerler yine kuş tüyüyle kapanmıştı, kuşlar hırçınlaştığında kendilerinden bir parçayı yitiriyordu. Adamın yüzü ve kolları çizik doluydu, kırmızı izler bedeninde dolanıyordu,
Müge bu kadar acının adamı kendine getireceğini umuyordu. Aynı anda Korkut'un yarası tamamen kapanmıştı ama genç sihirbazın suratında başka izler vardı, bronz tenini damgalayan morluklar şimdilik hafif pembelikler gibi gözüküyordu. Bilinci diriliyor, göz kapakları açılıp kapanıyordu, sonunda gözlerini aralamayı başardığında gördüğü ilk şey yüzüne dökülen kızıl saçlar oldu.

"Korkut?" dedi Müge, genç adam onun sesini bir yankı olarak işitti, gözlerini kapattı, tekrar açtı. "Neredeyim?" diye sordu usulca. Kollarına batan toprak, ona en son hatırladığı yerde olmadığını gösteriyordu.

Müge diz çökmüş adama bir bakış attı, kukla çiziklerle dolu bedenini acıyla ovuşturuyordu. "Güvendesin."

Korkut doğrulmaya çalıştı, Müge'nin desteğiyle duruşunu düzeltirken kızın kızıl saçları yüzüne sürtündü. Müge bir doktor edasıyla Korkut'un suratındaki çürüklerde parmaklarını gezdirmeye başladığında Korkut irkildi. "Pardon."

"Önemli değil." dedi Korkut ve duraksadı, kendi kendine sızlanmakta olan adamı fark ettiğinde beyninde bir şimşek çaktı. Müge'ye telaşla "Sen iyi misin?" diye sorarken aynı anda ayağa kalktı.

Müge başını sallayarak onayladı, Korkut ise gözleriyle kızı kontrol ediyordu. Boynundaki kan gözüne çarptığında elini kurumakta olan kana değdirdi. "Değilsin." derken kanın yönünü takip etti, Müge'nin kulağına baktı. "Kulağın... Hastaneye gitmemiz gerek. Beni duyabiliyor musun?"

Korkut'un endişeli sözleri Müge'de garip bir şaşkınlık yaratmıştı, kendisi enkazdan çıkmış gibi olan genç adamın onun sağlığı hakkında telaş yapmasını hiç ummamıştı. "Duyuyorum, ben iyiyim Korkut."

"Kulağın kanamış, o mu sana vurdu?" diye sordu Korkut adama düşmanca bakarken.

Müge de adama baktı, yaralarının sızısını sessizce çekiyordu, ayağa kalkmaya korkuyor gibiydi. Müge'ye attığı kaçamak bakışlar da tedirgindi. Adam Peri'nin büyüsünden sıyrılmış, Müge'nin büyüsüne şahitlik etmenin verdiği huzursuz bir anı yaşıyordu. Korkut'un soluk alışı derindi, sinirli olduğu belliydi. Onu daha önce sinirli gördüğünü düşünen Müge yanıldığını anladı. Bu gerçek, hakiki bir sinirdi. "Sakin ol, o sadece bir kukla. İsteyerek yapmadı."

"İsteyerek yapmadı mı?" dedi Korkut inanmayan bir tavırla. "Kulağını patlatmış."

Müge kendine hakim olamayarak hafifçe güldü. "Korkut ben ankayım."

"Biliyorum." dedi genç adam. Aynı anda Müge'nin kulağını incelemeyi sürdürüyordu. "Yani yara alsam da iyileşebilirim."

Korkut "İyileşiyor olman kimseye senin canını yakma hakkını vermez Müge." dedi sert bir biçimde, koyu gözleri öfkeyle irice açılmış, adamı süzüyordu. Kızıl saçlı kız yutkundu, genç adamın söyledikleri daha önce işitmediği bir kaygıydı. Anka olduğunu bilen hiç kimse ona böyle yaklaşmamıştı, Müge içinde bir şeylerin ekşidiğini hissetti, karnında tuhaf bir boşluk oluştu, ruhunu tekmeledi. Kız gözlerini yumduktan birkaç saniye sonra Korkut'un "Müge neden ağlıyorsun?" dediğini duydu.

Yanağından süzülen yaşı parmağına alan kız "Ağlamıyorum." diye yanıtlarken Korkut'un suratındaki morluğa gözyaşını ikram etti. Genç adamın sızlayan suratı önce uyuştu, bir süre sonra ise soğuk bir hisle titredi. "B-bu neydi böyle?"

"İllüzyon." dedi Müge gülümseyerek. Korkut artık acımayan yüzünü yoklarken Müge adama doğru ilerledi, tek bir gözyaşı adamı bu sıyrıklardan kurtarabilirdi ama bu Müge'nin değil, Peri'nin problemiydi. Adam Müge'yi görünce ayağa kalkmaya çalıştı, onun tökezlemesini sabırla izleyen Müge sonunda konuştu. "Seni buraya gönderen kim hatırlıyor musun?"

Adam başını iki yana salladı. Müge bunu tahmin etmişti, hiçbir kukla sahibini bilmezdi. "Pekala, buradan git." Adam yanlış duymuş gibi gözlerini kaldırdı. "Bu ormandan çık ve git. Tekrar söylemeyeceğim." dedi Müge tehditkar bir tavırla. Kızıl saçlı kız Korkut'un yanına geldi, genç adamın koluna girdi. Bir hemşire edasıyla "Biz de gidelim."

"Dur bir saniye." dedi Korkut. "Bu adamın böyle gitmesine izin mi vereceksin?" Dağılmış olan siyah saçlarının birkaç teli kapanmış yarasından kalan kana yapışmıştı. "Asıl suçlu başka biri, o değil." dedi Müge.

Ayağının altında otlar ezilirken "Kim o zaman?" diye sordu Korkut. Müge dürüstlük çizgisini aşalı çok olmuştu, geride kalan birkaç ufak tefek sırrın saklanması artık gereksizdi. "Sana sirenlerden bahsetmiştim. Sen de bana tanıdığım siren var mı diye sormuştun."

"Evet." diye onayladı Korkut ve kızın devam etmesini bekledi. "İsmi Peri. Bir zamanlar çok yakın arkadaşımdı ve siren soyundan gelen bir belirgin kendisi. Neler yapabileceğini çok iyi biliyorum." Onlardan ters yöne doğru yürüyen adamı işaret etti. "Bu onun eseri."

Bir, iki, üç, dört, beş. Korkut yürümeyi kesti. "Senden ne istiyor peki?" İnanmamak artık genç adam için bir seçenek değildi, sirenlerin varlığını sorgulamayı karşılaştıklarından sonra hiç düşünmemişti. "Benden değil." dedi Müge. "Senden istiyor."

Genç adam kaşları çattı. "Nasıl yani? Beni tanımıyor ki, ne isteyebilir?"

Müge derin bir nefes aldı, bütün bu yorgunluğun ardından ciğerlerine doldurduğu soluk ağır gelmişti. "Sana söyledim. Sen bir belirginsin."

"Ama-"

"Aması yok." diyerek onun sözünü kesti Müge. "Belirginsin ve şu gerçek olabilir dediğim taş var ya, onu bulabilecek, dahası kullanabilecek tek kişisin." Korkut sustu, Müge'nin ağzından çıkanlar ona yine imkansız bir grup kelimenin çarpışması gibi geliyordu. "Sen kabul etmiyor olabilirsin Korkut ama sandığından daha özelsin. Sen hariç herkes bunun farkında. Peri sadece başlangıç, seni daha ötesi bekliyor." Müge bunları söylerken kızarmış olan çilli suratı hüzünlü bir ifadeyle kaplandı, sanki bir cenazedeydi.

Korkut bakışlarını kızıl saçlı kızdan kaçırırken "ötesinin" ne olduğunu merak etti.