8. bölüm · sihirbazın şapkası

kafesteki güvercin

Fisher Night

Ölümün sessizliği tuhaftı, sihirbaz gençliğinde fısıltısını duyduğu bu sessizliğe yirmili yaşlarına girdiğinde bizzat şahit olmuştu. Bu gürültüyü sadece o duyuyordu, gizli bir çığlıktı ölüm, sihirbaz annesini yitirdiğinde bu çığlık onun yüreğine pençelerini geçirmiş, canını hiç olmadığı kadar yakmıştı. Annesinin ölümü sürpriz değildi, çok hastaydı, çok üzgündü. Sihirbaz her anına dahil olduğu bu yok oluşu bütün ruhunda hissetmiş, annesinin vedasından sonra yıkılmıştı. Annesi; saçını okşayan, onu gerçekten seven, sihrine gülümseyen kişiydi. Muhtaç olduğu, kalbini sevgisiyle doldurduğu insandı. Sihirbaz için her şeyin ölçüsü annesiydi, çocukluğundan beri böyle olmuştu. Annesi üzüldüğünde üzülür, bütün dünyaya düşman olur, nefret boğazında dolanırdı, bu nefretten en çok pay alan kişi hep babası olmuştu.

Sihirbaz annesi ve onun nasıl bir araya gelmiş olduğunu çözememişti, arada aşk olmadığını biliyordu, eğer olsaydı evin üzerindeki karanlık gölgeler asla var olmazdı. Bir şekilde bu hayata, o adama saplanıp kalan annesi bütün olanlara rağmen solmayan bir gülüşle dik durmaya, çocuklarına mutlu gözükmeye çalışırdı. Sihirbazın abisi babasına benzerdi, bu rolün gerisinde yatan acıyı hiç sorgulamazdı, kız kardeşi ise küçük ve duygusaldı, anlamıyordu, sihirbazın gözleri açıktı, görüyordu, yukarı kıvrılan dudakların nasıl titrediğini görebiliyor, puslu ifadeyi seçebiliyordu. Annesinin acısına herkes kör ve sağırdı, sihirbaz için belki de bu yüzden annesi çok daha önemliydi, yanında kalan tek oydu.

Ama onun hayattan yavaş yavaş kopuşunu ne durdurabilmiş ne de ağzından bir kelime çıkabilmişti. Annesi her çöktüğünde sihirbaz babasından nefret etmiş, onun ihanetinin getirdiği hüzünle boğulmuştu. Annesi öldükten sonra yalnızlık nehrine atılan sihirbazın ilk arkadaşı satın aldığı bir güvercin olmuştu. Beyaz, tüyleri temiz, vakur tavırlarıyla alıngan olan bir güvercindi bu, kanatlarını dar kafesin içinde çırpmaktan hoşlanan, yeminin arasına katılan bulgur tanelerine gagasını dahi sürmeyen bir kuştu. Sihirbaz bu kuşu kafes numarası için almıştı, bir eşine, kopyasını daha ihtiyacı vardı ancak kuşa her baktığında onun yaşam dolu ötüşünü duymak bu fikrin değişmesini sağlamıştı. Bu kuşu kafesin içinde ezip, öldüremezdi. O kimseyi öldüremezdi. Ölümün acı şerbetini yudum yudum içtikten sonra sihir için bile olsa şerbeti tekrar tadamazdı. Güvercini sevdi, kafesin tamir edip normal bir hale getirdi. Sihirbaz bu numaradan öyle nefret etti ki asla yapmamak için kuşa bir isim verdi, o isimle ona bağlandı, onu ailesi saydı. Gerçeğin ondan kopardığı aileyi sihirle tekrar inşa etmeye çalışan sihirbazın kuşlarla olan dostluğu bu reddedilen numara ile başladı.

*
Hikayeler asla bitmezdi, dilden dile yayılır, kulaktan kulağa dolaşırdı. Ömürleri buna bağlıydı, ne kadar yaşayacaklarına insanlar karar verirdi. Yetişkinliğinin başındayken içinde bulunduğu hayat fazlasıyla abes olsa da Korkut alması gereken eğitimleri almış biriydi, hiçbir zaman sınıfın gözde, çalışkan, parmakla gösterilen öğrencisi olmamıştı ama lisede o da edebiyat dersi almış, kültürlerinin bir parçası olan destanları, efsaneleri dinlemiş, onlar hakkında ödev yapmıştı. Tabi ki Göç Destanı'nı biliyordu. "Evet." diye yanıtladı Müge'yi.
Kızıl saçlı kız biraz da ayrıntı paylaşmalıydı ama hangisinden başlayacağı konusunda kararsızdı, Korkut'un şoka uğramasını istemiyordu, fiziksel, görünebilen yaraları büyük bir ustalıkla iyileştirebilse de psikolojik bir travmayı halledemezdi. "Bu... Gerçekliğinden neredeyse emin olduğumuz," duraksadı, sözünü düzelterek devam etti. "Olduğum bir destan."
Korkut yerden ateşe atılmayan uzun çalılardan birini aldı eline, daldaki toprak parmaklarına bulaşırken çalıdan piramidi tamamen saran alevleri dürtükledi. "Ağacın olduğu hikaye..."
"Hikaye değil, gerçek." dedi Müge. Bu konu hakkında konuşurken ilk defa bu kadar tıkandığını hissediyordu, ölümün kıyısına geldiğinde bile kelimeleri hiç tutukluk yapmamıştı. Ama şimdi değişen bir şey vardı. Artık Korkut'un bu oyunda bir piyon değil, ortak olması gerekiyordu.
Korkut kaşlarını çattı. "Ağaçtan çıkan bebekler gerçek yani?" Müge başını salladı, bu destanla ilgili saatlerce araştırma yapmıştı ve ağaçlar en basit kısmıydı. Sihirbaz gülmeye başladı, dudakları yukarı kıvrıldı, bir kahkaha ateşin başında yankılandı. "Ne?" dedi Müge bu tepkiyi yersiz bularak.
"Günlerden beri sırf ağaçtan bebekler için mi yanımdasın?" Bunun komik bir tarafı yoktu ama Korkut'un eğlendiği barizdi. Genç adam nasıl bir efsane beklediğini bilmiyordu ama Müge'nin bütün gizemli tavırlarından sonra daha fantastik bir şeyle karşılaşacağını düşünmüştü. Göç Destanı da kendince doğaüstüydü ama kulaktan kulağa gelen bir hikayede abartılardan bol ne olabilirdi ki? Hem ne ağaç ne de çocuklar Korkut'a peşine düşülesi bir şey gibi gelmiyordu. "Hayır, bebek falan yok." dedi Müge, anlatıcı olan oydu ama Korkut kafasını karıştırmıştı.
Korkut'un dizleri Müge'ye çarptı, kız onun gülüşünü tüm ayrıntılarıyla görebiliyordu. Samimi bir kahkahayla ortaya çıkan bir gülüştü, düzgün dişlerinin arasından fırlayan şen bir sesti ama acemi bir tonu vardı. Edindiği mesleğe karşın Korkut'un gülmeye yabancı olması kırıcıydı. "Az önce bebekleri onaylamıştın."
Müge soluğunu bıraktı, bu konuşma kesinlikle planladığı gibi ilerlemiyordu. "Bebekleri unut."
"Gerçek değiller mi yani?" diye sordu Korkut meydan okurcasına. Aralarındaki alev esen rüzgarla birlikte büyüdü, sallandı. Müge pes ederek ellerini havaya kaldırdı. "Gerçekler! Ama önemli olan o değil."
Genç adam kızıl saçlı kızı kızdırmanın verdiği mahcubiyet ile neşeli gülüşünü alçak gönüllü bir tebessümle sonlandırdı. "Önemli olan ne?"
Müge asıl odağa tekrar dönebilme şansına eriştiği için memnuniyet duydu ve oyalanmadan söyleyeceğini dile getirdi. "Taş."
Korkut sessizce bakmayı sürdürdü, Müge onun sessizliğine hak vererek devam etti. "Bu destanda bir taş vardı, hatırlıyor musun?"
Korkut başını salladı. Her nokta zihninde olmasa da Müge'nin gerçek dediği hikayeyi kaba yapısıyla hatırlıyordu. Ağaçtan doğan beş çocuk, onların soyundan gelen bir hükümdar, düğün hediyesi olarak verilen bir taş parçası. Destanın genel çerçevesi Korkut'un kafasında böyleydi, sonrasında bütün herkesin, hayvanların bile o taş gittiği için göç etmek istediğini anımsıyordu. Bu konuyu işlerken ona saçma gelmişti, bir taş yitirildi diye her şeyi bırakıp gitmek ne tuhaf diye düşünmüştü, ta ki yıllar sonra kendisi annesini yitirmesiyle her şeyi bırakıp gidene kadar. "Dağın parçası değil miydi o taş?"
"Evet, anlatılanlara göre öyle ama gerçeğinin daha ufak olduğunu tahmin ediyorum." dedi Müge ciddi bir sesle, bu araştırmaya çok uzun mesaisini yatırdığı için bunu diyebiliyordu. Korkut parmaklarını dizlerine vurarak ritim tuttu bir süre. "Taş da mı gerçek?"
"Gerçek." diyerek onayladı Müge. Korkut yutkundu, başını salladı, Müge bu konuşmayı bugünden önce yapmış olsaydı tavırları bu kadar rahat olmayabilirdi ama kızın hayatına dair hatırı sayılır kadar çok şey görmüştü, Müge gözünde daha insandı. "Bebek değil, taş için buradasın o zaman?"
Müge bir onay daha verdiğinde Korkut "Neden?" diye sordu. "Ne, neden?" dedi Müge, oysa ki genç adamın neyi kast ettiğini anlamıştı.
"Tamam bunlar gerçek olabilir. Sana inanıyorum." dedi Korkut, gülümsedi, başını iki yana salladı, dişlerini dudağına batırdı, gülüşünü soldurarak "Senin anka olduğu bildikten, bugün bir kabusla-"
"Kamos." diye düzeltti Müge. "Kamosla tanıştıktan sonra buna inanmamam saçma olur." diye sözünü tamamladı Korkut. "Ama anlamadığım şey, ki başından beri bunu anlamıyorum, neden bana geldin ki? Neden bu efsaneyi benimle sınamak zorundasın?"
Müge dudaklarını yaladı, ince ince esen rüzgar yüzünden çatlamış olan deriler diline battı. "Başka kiminle yapacağım?"
Bu Korkut'un cevaplayamayacağı bir soruydu, Müge yalnızca biraz daha zaman kazanmaya çalışıyor, aklında sözlerini toparlıyordu. "Şu kamosla yap, Ozan'la."
Gülme sırası Müge'deydi. "Ozan kendi çapında iyidir ama ona güven olmaz."
"Sen öyle diyorsan." Korkut Müge'nin oynadığı uzatmanın farkında olabilirdi ama bunun sonlanacağını şekli asla varsaymamıştı. Müge "Benim senin yardımına ihtiyacım var." dedi.
"Daha önce de demiştin." dedi Korkut. "Ama bu sefer nedenini bilmek istiyorum."
Müge Korkut'un ellerine uzandı, genç adamın kucağında olan ellerini kavradı, avuçları sıcak, üstü kuruydu. Korkut'un parmaklarına bulaşan toprak Müge'nin tenine de dağıldı. Korkut tepkisiz kaldı, Müge'nin tutuşları onu hep bir yöne sürüklemek için olmuştu fakat ellerini örten beyaz, yer yer çilli ten bu defa duruyordu. "Şu ana kadar nedene ihtiyacın olmadı."
Korkut ellerini çekmedi, hiç hareket ettirmedi. "Senden korkuyordum." diye itiraf etti. Bunu söylemesinde sıkıntı yoktu, gören herkes bir zamanlar bu korkuyu rahatlıkla seçebilirdi. "Şimdi peki?"
"Korkmuyorum. En azından eskisi kadar." dedi Korkut, Müge'nin bir tebessümle başını eğmesini izleyerek. Kızıl saçlı kız kısa bir anın ardından "Yapabildiklerimi bilsen korkmaya devam ederdin." dedi.
Korkut "Sanmıyorum." dedi parmakları Müge'nin avucunda gerilirken. "Ankalar şifacı gibi değil mi? En kötü ne yapabilirsin?"
Müge Korkut'un elini sıkıca tuttu. "Umarım bunu asla öğrenmek zorunda kalmazsın." Ağaçların arasından bir ses yükseldiğinde ikisi de o tarafa döndü ama elleri ayrılmadı. Kalın bir ötüştü bu. "Baykuştur." dedi Korkut ormanın bilgesi olarak.
Kuşun sesi Müge'ye güç vermiş gibi kız bir nefesle aylardır bildiği, günlerdir ertelediği, saatlerdir bahaneler uydurduğu ve dakikalardır yuvarlağı şeyi söyledi. "Korkut, sen belirginsin."
Sihirbaz sessiz kaldı, heykeli andıran görüntüsünün ardında duyduğunu anlamlandırmaya çalışıyordu. Korkut. Korkut oydu, onun ismiydi, buraya kadar tamamdı her şey. Sen. Müge'nin hitap ettiği kişi kesinlikle kendisiydi, bunda şüpheye yer yoktu. Belirginsin. İşte burası anlamsızdı, Müge'nin ona açıkladığı bir kelimeydi bu, o ve onun gibilerin kendileri taktığı bir ad. Müge, Ozan ve Korkut'la henüz karşı karşıya gelmemiş birkaç kişiydi belirgin olan. Genç adam ise değildi, o sihirbazdı. Şapkadan tavşan çıkarmaktan daha büyük bir numarası yoktu. "Saçmalama."
İnkar, Müge bu duvar ile karşılaşacağını tahmin etmişti. "Ciddiyim. Bu yüzden başkasına değil de sana ihtiyacım var." Korkut başını iki yana salladı, Müge'yi deli sandığı o geceye geri dönmüş gibiydi fakat bu defa kızın kanıtlama şansı yoktu. Korkut ellerini çekti, parmakları Müge'nin sıcak teninden sıyrıldı, soğuk rüzgar ile buluştu, ardından siyah saçlarının içinden geçirdi. "Böyle bir şey olsa bilirdim herhalde."
"Efsanelerin soyları her yerde ama çoğu kişi bundan haberi olmadan ölüp gidiyor." dedi Müge, efsaneler iç içe geçmiş sarmallar gibiydi, dokunmadığı kişi azdı, tıpkı belirginler gibi, öyle ki bir belirginin soyunu bilmesi bile şans sayılırdı. "Aynı şekilde her belirgin de ne olduğunun farkında değil. Senin gibi."
"Öyle bir şey yok." dedi Korkut keskin bir sesle. Hayatında emin olmadığı çok şey vardı, babasının onu sevip sevmediği, annesinin hayatında bir an olsa gerçekten mutlu olup olmadığı, doğru yolda ilerleyip ilerlemediği gibi muallakta kalan şeyler. Ama bir efsanenin kanını taşıyor olsaydı hayatı daha kolay olmaz mıydı? Müge'ye bakıyordu, kız şu an onunla aynı sefaletteki yaşamı paylaşıyordu ama kısa maceralarında bazı şeyleri yakalamıştı, Müge başarılı biriydi, arkadaşları vardı, iyi bir aileden geldiği ise çok barizdi. Ve kızıl saçlı kızın kendisine olan güveni büyüleyiciydi, kabuslara, korkulara hakim olabilen Ozan'a davranışları bile bunu açık ediyordu. Müge'nin korkularını sindiren bir hediyesi vardı. Eğer Korkut da onun dediği belirgin ise neden ona atılan tokatları hiç durduramamış, hiç karşılık verememişti? "Yanılıyorsun."
Müge belki de Korkut'un bunu kendisinin keşfetmesini beklemeliydi, Müge için zamanında anka olduğunu bu yoldan öğrendiği için kabullenmek kolay olmuştu, tabi çocuk olmasının da bir etkisi kuşkusuzdu. Fakat ok yaydan çıkmış, Müge dilini tutmanın daha fazla yararı olmayacağına inanmıştı, sıra genç adamı buna inandırmaktı. "Hangi soy olduğunu sormadın bile."
Korkut "Öyle bir şey yok çünkü ." diye tekrarladı. Bu Müge'yi susturmadı, sorulmayan sorunun cevabını verdi, Korkut ve ağaçlar cevabı dinledi. "Bu destanın soyundansın, Göç Destanı."
Rüzgar esmedi ama ağaçların yaprakları hışırdadı. Korkut yakındaki bir ağaca konmuş iki baykuşu gördü, kuşlar iri gözlerini Müge'ye dikmiş, pür dikkat ona bakıyorlardı. Yabani kuşların insanlara çok yaklaşacağını sanmayan genç adama hayvanların Müge'ye tuhaf bir sıcaklıkla baktığı izlenimine kapıldı, kızın karavandaki ilk gecesinde Pırpır'ı nasıl sakinleştirdiğini hatırladı. Müge'nin kuşlarla bağı neydi diye merak etti. Zihni ona bu kaçamağı ikram etmişti ama Müge onun sessizliğini bozdu. "İnanmak zor fakat gerçek bu. Olduğun şeyden kaçamazsın."
"Beni biraz yalnız bırakır mısın?" dedi Korkut sakinliğini koruyarak, bir şakanın içinde gibi hissediyordu, büyük tepkiler vermek pek Korkut'un olayı değildi, çoğunlukla sessizliğe sığınır, sonrasında patlamaya hazır olana kadar dudaklarını mühürlerdi. Bunlar normal yaşamında olan aksilik silsilesinin doğurduğu bir tepkiydi. Müge'nin anlattıklarıysa onu bu defa korkutmamıştı. Hiçbir zaman özel hissetmemişken böyle bir şeyin olma ihtimali büyük bir fanteziydi. Müge yalan söylemiyordu ama kızıl saçlı kızın buna inanıyor olması gerçeğin o olduğunu göstermezdi. Korkut sihirbazdı, ötesi değildi. Müge "Pekala." diyerek Korkut'a istediği mahremiyeti verdi.
Kız karavana girerken Korkut "Müge?" diye seslendi. Müge ona döndüğünde "Hayvanların yemini verir misin?" diye rica etti. Karşılaştığı yeni gerçeğin Korkut'ta vuku bulmaması Müge'yi şaşırtsa da kız başını salladı ve Korkut'u yalnız bıraktı.
Ateş dişlerini çalılara öyle vahşice geçirmişti ki yavaş yavaş kül haline gelen dalların sıcaklığı kuru hale geçmişti, bu mezara dönüşmek üzere olan alevin tepesinde duran genç adam gecenin serin havasını çekmeye çalıştı ama alevler yakındaki havayı boğuyordu. Dolayısıyla Korkut'u da boğuyordu. Destanlar, efsaneler, soylar... Hepsi boştu, bu Korkut'un hayatı değildi, onun derdi değildi. Müge'nin onu dahil ettiği, hiçbir kuralını bilmediği bir oyundu her şey, şimdi, bir anda o oyundakiler gibi olamazdı. Göç Destanı demişti Müge. Nasıl olur da o destanın bir soyu olabilirdi? Korkut okulda öğrendiklerini hatırlamaya çalıştı ve hatırladıkça bu fikir ona daha da saçma gelmeye başladı.
Göç, Türeyiş Destanı'yla bağlantılıydı. Ağaçtan doğan beş çocuk ve düşmana verilen bir taş. Böyle bir soy mümkün müydü? Hayır, Korkut'a göre değildi. Sihirbazlığına rağmen materyalist biriydi Korkut, evim dediği karavanın içinde efsanevi bir kuşun soyundan gelen bir insan vardı ama genç adam kendisine atıf edilen soyu mantığına ters düştüğü için reddediyordu, belirgin olmadığına emindi. Hem eğer öyle olsaydı ailesinden biri bilirdi değil mi? Müge'nin bahsettiği cehalete kapılanların arasında yer aldıklarını hiç aklına getirmeyen Korkut, eğer bu gerçek olsaydı annesinin ondan saklamayacağını düşünüyordu.
Annesi... Annesi burada olsaydı ne derdi? Korkut tahmin etmeye çalıştı, önce sakin olmasını söylerdi fakat Korkut zaten şaşırtıcı bir şekilde sakindi çünkü inanmıyordu. Peki ya sonra? Dinlemesini söylerdi, annesi Korkut'un yeteri kadar dinlemediğini düşünürdü ama yanılıyordu Korkut'un hiçbir şeye cevap vermemesinin sebebi onun travmasını tekrar diriltmek istememesinden dolayıydı. Sonuç olarak genç adam Müge'yi dinlemişti, annesinin sonrasında söyleyeceği şey büyük olasılıkla şu olurdu: "Ona güveniyor musun?" Hayır, aralarındaki buzdan mesafe erimişti ama Korkut kıza bütün benliğiyle güvenmiyordu, kimseye güvenmiyordu. Belki de bu yüzden inanmıyordu. Bilemiyordu. "Yapma böyle oğlum, hep yalnız mı kalacaksın?" demişti annesi Korkut bir gün bütün asabiyetiyle odasında otururken. Sorunlar vardı, duyulan, görülen sorunlar, Korkut'un aşamadığı sorunlar. Bütün bunlar onu yalnızlığa mahkum etmişti zaten. Ve eğer Müge'nin dediği kişi olsaydı her şey farklı olurdu. Korkut bu düşünceye saplanarak oturduğu yerde uykunun kollarına teslim oldu yavaşça.
Müge elinde bir battaniye ile dışarı çıktığında sihirbaz çoktan uyumuştu. Kızıl saçlı kız onun üzerini örttü, kül haline gelen alevli çalılar sıcak bir duman yayıyordu. Müge baykuşların hala orada olduğunu gördü. Kolunu uzattı, bir ıslık çaldı, kuşlardan biri itaat ederek uçtu, kızın koluna kondu. Müge hayvanı okşarken Korkut'un efsaneyle taş dışında bir bağlantısı olup olmadığını kafasında değerlendiriyordu. Bazı efsanelerin insanda somutlaşması hep Müge'de şekillendiği gibi olmuyordu, kız ankanın bazı yeteneklerini taşıdığı için şanslıydı, bunları kontrol edebiliyor, her birine çoğunlukla hakim olabiliyordu.

Ama bir de kafa karıştıran efsaneler vardı, Korkut'un kanında gezen hikaye gibi. Genç adamın içinde nasıl bir cevherin saklandığını kendisinin çözmesi gerekiyordu. Ozan, Aras ile bu kadar yakın olmasaydı Müge ondan yardım isteyebilirdi. Fakat kıvırcık saçlı gencin ağzının kilidi yoktu, kız bu yüzden onu tanıdığında pek anlaşamamıştı. Baykuş kanatlarını kabarttı, kalın bir ötüşü gagaladı. Müge hayvanın gitmesine izin verdi, ormanda bu kadar kuşun oluşu onu rahatlatıyordu. Korkut'un karşısına oturdu, sönmüş alevi uzun bir çalıyla karıştırarak dağıttı, is burnuna dolduğunda öksürüğünü yuttu. Uykusu gelmemişti, zihni capcanlıydı. Başını geriye yasladı, geceyi izledi. Işıktan yoksun olmanın verdiği avantajla yıldızları seçebiliyordu. Yıldızları böyle izlediği son zaman çok geride değildi, yaklaşık iki yıl evveldi, belki de eskide kalmıştı. Mutlu, dostları olduğunu sandığı bir dönemdi, yıkılışa giden görkemli bir felaketin ortasındaydı.

Hoş bir anıydı. Geceydi, hava ılıktı, Müge uçuşan kuşların sesini dalgalar bastırsa bile duyabiliyordu. Yıldızlara bir sahildeyken şahit olmuştu. Keyif için geldikleri bir yer değildi, Müge'nin bulduğu bir bilgiyi test etmek için oradalardı. Ozan tüm ciddiyetsizliğine rağmen oradaydı, Müge'nin ona yüklediği görevi yapıyor, sahilin kenarındaki deniz kabuklarını şarkı mırıldanarak topluyordu. Peri de yanlarındaydı, çıplak ayaklarıyla sanki evindeymiş gibi dalgaların arasında geziniyordu, o gün Müge arkadaşının haline içten bir biçimde gülmüştü ama gelecekte bu gülüş damağında zehir tadı bırakacaktı. Sahil güzeldi, eğer sırf zaman geçirmek için ayaklarını buraya basmış olsaydı Duygu’nun da orada olmasını isterdi ancak bunun gerçekleşmeyeceğini biliyordu; Aras ve Duygu birbirini sevmiyor, diğer bütün herkes ise Duygu’nun yabancı olduğu sırları bedenlerinde taşıyordu.
Müge karanlığa rağmen fotoğraf çekiyordu, sahilin boşluğu düşünüldüğünde karanlık katlanılabilir bir engeldi. Önüne bakmadan yürürken kum tepeciğine takılan kızıl saçlı kız dengesini kaybetti ama düşmedi, onu yakalayan kolların sahibi orada olmaması imkansız olan biriydi. Aras Müge'yi kollarının arasında tutarken gülümsemişti. "Dikkatli ol tatlım." Müge samimi bir tebessüm ile ona karşılık vermişti, Aras'ın kollarında gayet isteksiz bir şekilde sıyrılarak işine devam etmişti. "Denerim."
Kusursuz bir çift. Kimilerinin gözünde Müge ve Aras böyleydi, birbirini tamamlayan bir ikili. Okulda tesadüfen denk gelişlerinin ardından başlayan arkadaşlıkları gün geçtikçe katlanarak ilerlemişti ve bir gün Müge Aras'ın ona başka şeyler, daha sıcak duygular hissettirdiğini fark etmişti. Kızıl saçlı kız duygularını hiçbir zaman gizleme gereği duymamıştı, özgür büyümüş, kalbi serbest bırakılmıştı. Bu yüzden Aras'a onun yanındayken değerli hissettiğini söylemekten çekinmemişti, bu şaşırtıcı bir şey değildi, Aras'ın yanında herkes öyle hissederdi. Tek bir fark vardı, o da sarışın genç adamın da aynı duyguları taşımasaydı.
Aras, Müge'den üç yaş büyüktü. Üç yıl büyük bir uçurum değildi ama Aras'ın kızdan daha sakin olan yapısı belki de bundan kaynaklanıyordu, öyle ki dalgaların vurup durduğu sahilde en ifadesiz olan oydu, ne karanlıktan ne de sonrasında olacaklardan endişesi vardı. Denizin üstünden yükselen bir rüzgar suratına çarptığında alıştıkları ılık hava sarsılmıştı. Aras Müge'ye "Üşüdün mü?" diye sordu, kız gözlerini devirdi. "Ben üşümem."
Farkında değillerdi ama her diyalogları bile bir rekabet üzerine kuruluydu, güçlü olmanın verdiği anlamsız, görünmez bir yarıştı bu. Aralarındaki aşk ile bastırılan lüzumsuz bir çabaydı. "Daha ne kadar fotoğraf lazım?"
Omuz silkti Müge. "Bir şey yakalayana kadar." Kızıl saçlı kız sıkılmıştı, belgelere olan güveninin kahrını çekiyordu. Sandaletlerinin içine yine kum dolduğunda ayağını havaya kaldırdı, salladı. Aras o esnada Müge'yi tutarak düşmemesi için destek oldu, kolu bu kez kızın belini sarmıştı. Temastan pek hoşlanmazdı ama Müge'ye sarılmak hep hoşuna gitmişti, en dişli kavgalarının sonu bile sarılma ile gerçekleşirdi, sarılan taraf tek Aras olurdu, Müge ise öfkesini yutmaya çalışan. Sarışın adam böyle olacağını hiç düşünmemişti, Müge'nin kendisinde bu kadar etkisi olması ona doğru gelmiyordu, dizginlemeye çalıştığı bir tarafıydı bu. Fakat her şey yolundayken sadece bir gizemin içindeki ortaklar değil, aynı zamanda sevgililerdi. "Sahilden bu kadar şikayet etmene rağmen neden buraya gelmekte ısrar ettin ki?"
Aras'ın ela gözleri Müge'yi delip geçiyordu, birbirlerini ezbere biliyorlardı, bu aşırı aşktan kaynaklanmıyordu, benzedikleri için böyleydi. Müge Aras'ın dağılan sarı saçlarını yumuşak bir dokunuşla düzeltti. "Dört kez burada gözükmüş. Bir kanıt bulabiliriz."
Aras'ın da parmağı Müge'nin omzuna düşen kızıl tutama dolandı. "Keşke toprakta olan bir şeyin peşine düşseydik."
Müge güldü, eli genç adamın boynuna kaydı, bileğinde takılı olan iki tokanın rengi karanlığa karışıyordu ama mavi ve yeşil oldukları cılız ay ışığında barizdi. "Gerçeğin nerede olduğunu bilemeyiz, değil mi?"
"Gerçek her yerde." dedi Aras, bir gülümseme ile daha Müge'ye yaklaşırken Ozan'ın sesi yükseldi, zamanlaması gayet iyiydi, gelecekte kızgınlıkla anılacak bir hatırayı engellemişti. "Yeteri kadar deniz kabuğu topladım bence! Artık gidebilir miyiz?"
İki sevgili birbirinden ayrılırken Müge patron edasıyla söylendi. "Tek bir bölgeden topladın!"
Ozan elinde kovasıyla onların yanına ulaştı. "En azından siz cilveleşirken ben işimi yaptım."
"Düzgün yapmak çok mu zor geldi?" diye çıkıştı Müge. Aras yüzünden başlayan arkadaşlıkları asla doğal bir kıvama ulaşmamıştı ama Müge'nin, Ozan'ın rahatsız edici dürüst söylevlerine sonradan minnettar olacağı dönem gelecekti, Ozan'ın yardım için tek seçeneği olacağı ise çok uçuk bir ihtimaldi eskiden. “Bu kadar örneği analiz edecek benim, bırak da ben karar vereyim.” diye cevap verdi Ozan, asla sözünü sakınmayan biriydi.
"Tamam, sakin." dedi Aras hem kız arkadaşını hem de yakın arkadaşını sustururken. İkisini de o bulmuştu, tesadüf ya da kader fark etmezdi. Aras'ın yolu her zaman bir şekilde bir efsaneden gelen ile denk gelirdi. "Bu kadar kabuktan ne çıkmasını bekliyorsun ayrıca?" diye sordu Ozan, aynı anda Müge'ye yan bir bakış atmayı ihmal etmemişti. Kızıl saçlı kızın korkularına ulaşabilseydi, hayat onun için daha kolay olurdu, misal bu sahilde olmak yerine yatağında olabilirdi.
"Pul var mı diye bakacağız." dedi Müge boynundan sarkan fotoğraf makinesini düzeltirken. "Samanlıkta iğne arıyoruz." dedi Ozan. Ankadan gelen bu defa cevapsız kaldı, bu konuda kıvırcık saçlı gence hak veriyordu, işleri zordu.
"Denememekten iyidir." Aras Müge'nin omzunu kavradı, her daim arkasında olduğunu belli etmek istiyor gibiydi fakat bu sadece roldü. Sahilde dikilen üç gencin arasına dördüncüsü de katıldı. Peri ıslak ayaklarına yapışan kumlarla birlikte geldi.
Karma, biraz uyumsuz olan bir gruptu bu. Peri grubun en genciydi, Müge'den bir yaş küçüktü, Aras'ın bir araya getirdiği bir başka arkadaşlığın çelimsiz tarafıydı. İşletme okuyan sıradan bir tipti. Ozan ise Peri'yle yaşıttı, ay olarak büyüktü, ondan daha zekiydi, ortaokuldayken sınıf atlamıştı, Aras ile o yaşlarda tanışmışlardı. Zaman ve yaşadıkları onları dost kılmıştı. Aras için Ozan ne olursa olsun silinmez biriydi.
Ozan ise Müge'ye hep tuhaf gelmişti. Neşeli karakteri ve karanlık yeteneği ile arada kalmış gibiydi. Buna karşın Aras'ın aklına ilk gelen isim hep Ozan olurdu. Müge bunun nedeninin arkadaşlıkları mı yoksa Ozan'ın zekası mı olup olmadığını merak ederdi. Ozan tembel hareketlerine karşın biyoloji bölümü birincilikle bitirmişti ama kendi hakkındaki keşifleri öyle kafa karıştırıcıydı olmuştu ki, bir süre ara verip babasından kalan marangoz dükkanından çıkmamaya başlamıştı.
Aras orada bulanan herkesin ortak noktasıydı, onları buluşturan oydu. O ve hepsinin paylaştığı sır. Efsanelerin diri olduğu bir dünyada dördünün birbirini bulması büyük şanstı. İşte bu özellik kaba taslak çizilmiş uyumsuzluğu kırıyordu.
Peri "Deniz normal gibi ama karanlıkta daha ileriye gidemedim." dedi, suyun ona verdiği hülyalı bir hal vardı. Evden çıkıp suyla buluştuğunda hep böyle olur, tuhaf bir huzur bulurdu, köklerine ulaşmış gibi davranırdı, bilinmeyeni bulduğunu hissederdi belki de. "Boşuna uğraşıyoruz. Başka bir şeyi deneyelim." dedi Ozan.
"Olmaz, bunu bulmamız daha kolay olur." diye itiraz etti Müge. Kimsenin öğrenmeyeceği bir araştırmaya gereğinden fazla enerjisini veriyordu o sıralar. Ozan güldü. "Deniz kızı bulmamız nasıl daha kolay olacak?"
Peri kuma bir tekme attı, tırnakları kumla doldu. "Daha güvenli olacağı kesin." Öteki seçenekleri asla onaylamayacağı suratından belliydi. Ozan'ın umurunda olmadığı da açıktı. "Deniz kızlarının vahşi olmadığını kim söyledi?"
"Kimse." dedi Peri burnundan kayan gözlüğünü iterek. Aynı anda kolundaki saate göz atıyordu. "Ama arçuradan daha güvenli olduklarına eminim."
"Mesele tehlikeli olup olmaması değil." dedi Müge. Bu tartışmanın farklı versiyonlarını günler boyunca dinlemişti. "Bunda daha fazla delil var. Gerçek olması daha yüksek bir ihtimal."
Müge'nin açıklamasını kısa bir sessizlik izledi. Peri "Benim için öyle. Herkes senin gibi iyileşemiyor." dedi küskün bir sesle. Kızıl saçlı kız gözlerini devirdi, oradaki en iyi arkadaşının yeteneklerini abarttığı çok oluyordu. "Merak etme Peri, sizin için her zaman gözyaşım var."
Hepsi buna gülerken sahildeki o karamsar, soğuk bulut dağıldı. "Yine de artık gidebilir miyiz? Yoruldum." dedi Ozan, bu defa itiraz eden olmadı, yolun başını geçeli çok olmuştu ama hala ortasına bile gelmemişlerdi. Bu biraz zaman alacaktı. Dört gencin gecenin köründe deniz kızı avına çıkması çok tuhaftı, asıl sebepleri ise görünenden daha garipti. Taşın gerçekliğini kanıtlamak için atıldıkları bir maceraydı bu, eninde sonunda başaracaklardı fakat bu onların umduğu gibi deniz kenarında olmayacaktı.
Peri ve Ozan arabaya doğru yürümeye başlamışlardı. Ece de onlara eşlik etmek için hazırdı, Hazar ise olduğu yerde dikiliyor, gökyüzüne bakıyordu. "Aras?"
"Efendim tatlım?" dedi sarışın genç gözlerini gökyüzünden çekmeden. "Hadi, arabayı sen kullanacaksın." dedi Müge.
Aras omuz silkti. "Bırak biraz beklesinler." Düşünceli gibi duruyordu, kaşları çatık, koyu gözleri kısıktı. "Bir sorun mu var?"
Müge'ye doğru döndü, ona bakarken gülümsedi, sonra gülüşü soldu, yüzünü bir ciddiyet kapladı. "Bulabileceğimize inanıyor musun?" Kızıl saçlı kız sırtını dikleştirdi, aylardan beri peşinde oldukları şey Ozan için eğlenceydi, Peri'ye göre ise arzu ettiği bir imkansızlık. Aras ve Müge'ye göre ise bir şanstı. Her şeyin daha iyi olmasını sağlayacak mucizevi bir şans. Müge ikisinin aynı arzuyu paylaştığını düşünmüştü uzun bir zaman zarfı boyunca. Orada, sahildeyken de öyle düşünüyordu. Fakat Aras, aynı temelden beslense de başka fikirlere, isteklere sahipti, Müge'nin biraz daha cahil kalacağı şeylerdi bunlar. "Evet, inanıyorum."
Aras'ın Müge'yi çekip ona sarılması şaşırtıcı olmamıştı. Müge'nin de kolları onu sararken "Bir gün de yıldızları izlemek için gelelim buraya." dedi. Kız başını kaldırıp havaya baktı, yıldızlar gerçekten çok güzeldi, yeryüzünde gezen olağanüstülüğün aksine ürkütücü bir yönleri yoktu büyüleyicilerdi. "Tamam." diyerek kabul etti Müge, Aras'ın teklifini. Ama o sahile bir daha asla gitmediler ve Müge'nin kalbi Aras sayesinde bir daha hiç aşkla ısınmadı. Öfkeyle kavruldu.

Sönmüş bir alevin dibinde yıldızlara bakarken geçmişin sivri tırnakları zihnini gıdıklayıp durdu Müge'nin. Bileğindeki tokayı yine çekiştirmeye başladı, teni tokayla dişlenirken gözlerini yummaya karar verdi. Rüyalarının anılarıyla kirlenmeyeceğini umuyordu ve yanılmadı da, gün doğana kadar Korkut da, o da gözlerini aralamadı.
Güneş tepeye doğru yükseldiğinde arsız ışıklar ağaçların yapraktan örtüsünü delerek süzülüyordu. İlk uyanan Korkut oldu, daha dingin ve daha yorgundu. Kamp sandalyesinde uyumanın verdiği katılık üzerindeydi. Doğrulmasıyla birlikte toprağa düşen battaniye ilgisini çekti, uykuya dalarken bunun onu örtmediğinden emindi. Diğer sandalyede uyuklayan Müge'yi gördüğünde ise kısa muamma hemen çözüldü. Battaniyeyi topladı, ayağa kalktı, bedenine iğneler batarken yüzünü buruşturdu. Karavandaki yatağı da pek rahat değildi fakat sandalyeyle kıyaslandığında kuş tüyünden yapılmış gibi kalıyordu. Genç adam sessiz olmayı denedi, işe yaramadı, karavanın kapısı açılırken Müge de uyandı. "Günaydın." diye mırıldandı kızıl saçlı kız.
"Günaydın." dedi Korkut, ardından son konuşmalarındaki boşluğu kapatmak için "Teşekkürler." dedi battaniyeyi işaret ederek.
"Mühim değil." Müge gözlerini ovuşturdu, Korkut'un suratında bir arayışa kapıldı. Hiçbir belirti yoktu, ne ufak bir şaşkınlığın izi, ne de bir kabulleniş gölgesi. Korkut'un dün gece kafasında dolanan sorular silinmişti, hiçbir şey olmamış gibi davranmayı tercih ediyordu. "İyi uyudun mu?" diye sordu Müge, asıl konuyu tekrar açmak için kibarca bir yol döşüyordu.
Korkut sandalyeyi toparlarken başını salladı, büzülen oturağı karavana yaslayarak bıraktı. "Jeneratörü henüz tamir ettiremem, bu akşam için de çalı toplamamız lazım." Yaptığı son gösterinin üzerinden epey zaman geçmişti, kazandığı paradan pek bir şey kalmamıştı. Tamamen bir yoksulluk içerisinde değildi ama jeneratörün tamirini karşılayamazdı. Müge'nin kalıcı olduğunu anlamıştı, sorumluluklarından artık çoğul olarak bahsetmeye başlamıştı.
Müge ayağa kalktı, kendi sandalyesini kaldırdı, Korkut'a "Düşündün mü?" diye sordu bu defa. Korkut'un dalgalı saçları gece boyu yediği ince rüzgardan dolayı dağılmıştı, onu olduğundan daha pejmürde gösteriyordu. Genç adam ağaca baktı, baykuşlar gitmişti, dallar boştu. Onların her anına şahit olan kuşlar göklerde geziyor olmalıydı. Elini saçlarına daldırdı Korkut, siyah telleri geriye doğru itti. "Düşündüm."
"Ve?" Kızıl saçlı kız dikkatle dinliyordu ama meraklı olduğu söylenemezdi. Çünkü Korkut'un zihnindekiler suratına vuruyordu. "Yalan söylediğini sanmıyorum." dedi Korkut Müge'ye ufak bir umut vererek. Ardından "Fakat inanmıyorum." diyerek bir soru işaretini ortaya çıkardı.
"Nasıl yani?" dedi Müge, daha net bir inkar bekliyordu, Korkut'un ifadesini yanlış mı okumuştu. "Tanışalı aylar, yıllar olmadı. Ayrıca sır küpüsün ama yalancı olduğunu düşünmüyorum." dedi Korkut.
Müge gözlerini toprağa indirdi, dürüstlük en iyi özelliklerinden asla olmamıştı, Korkut'un buna vurgu yapması garip gelse de ufak bir memnuniyet doğurmuştu. "Öyleyse neden inanmıyorsun ki? "
Korkut kendi kendine tekrarladığı bahaneyi dile getirmek hakkında pek istekli değildi. Yutkundu, kelimeleri tarttı. Kulağa olduğu kadar acınası gelmemesi için bir yol aradı. Sonunda pes ederek "O kadar özel hissetmiyorum. Hayatımda hiç hissetmedim."
"Korkut-"
Genç adam kızın sözünü kesti. "Her neyse, hadi kahvaltı yapalım." Korkut karavana girdiğinde Müge ayağını umutsuzca toprağa vurdu. Genç adamın bu kadar inatçı olacağını tahmin etmemişti. Belirgin olma fikri Korkut'u korkutuyor olmalıydı. Müge'nin de alışması zaman almıştı ama o, o zamanlar daha çocuktu. Korkut gibi dağınık bir kadere saplanıp kalmış bir yetişkin değildi. Kızıl saçlı kız Korkut'a yardım etmek için hareketlendi, ayağını karavanın kapısından geçirdiğinde durdu, kulağına gelen sesi dinledi. Bir kuş ötüşüydü, bunun Müge'yi her zaman olduğu gibi rahatlaması gerekiyordu ama kızın ruhu tedirginlikle doldu, hangi kuş olduğunu anlayamıyordu. Gözlerini etrafını saran ağaçlara ve kapattıkları yola dikti, bodur çalıların ezilişi sessizliği dolduruyordu. Müge yürüdü, dünkü ateşten kalan külü geçti, birkaç adım attı, ince gürültünün kaynağını görür gibi oldu.
Ağaçları aşarak karavanın olduğu yere gelen bir adam vardı, iri, boyu uzun ve bir trolü andıran cüssesi olan bir adamdı. Müge bu ormanda Peri dışında davetsiz bir misafire rastlamamıştı, Korkut da Müge dışında.
Adam giderek yaklaştı, Müge ile aralarındaki ağaç dalını sert bir vuruşla aradan kaldırdı, dal kırılarak başını toprağa düşürdü. Adamın gözlerindeki donukluk ürperticiydi. Ayakları bir robot gibi inip kalkıyor, kolları yürürken hiç oynamıyordu. Müge bu kukla haline daha önce şahit olmuştu. İçi buz gibi bir kızgınlık ve endişeyle doldu. Kızıl saçlı kız bir adım geriye giderken "Sen kimsin?" diye sordu, adamı kapıldığı büyülü halden çıkartamayacağını bile bile. Yanıtı ise başına inen darbe ile aldı.
Adamın bütün gücünü taşıdığı bariz olan eli, bir dokunuşla Müge'nin yere yığılmasına yetmişti. Müge bedenine değen otları hissedebiliyordu. Gözleri açıktı ama görüşü buğuluydu, kulakları uğulduyordu. Pelte halini almış vücudunu kaldırmaya çalışan Müge dönen başına yenildi, ayağa kalkamadı. Karavandan gelen sesleri kesik kesik duyuyordu, ankanın kendisine gelmesi için birkaç dakikaya ihtiyacı vardı ama bu zaman çok geçti. Çünkü cam sesinin ardından orman eski sessizliğine kavuşmuştu. Kızıl saçlı kız kapanmakta olan gözlerine direniyordu. Mücadeleyi kaybetmeden evvel onu bu hale getiren adam yanından geçerek ormana yöneldi, yürüyüşü tempolu, adımları ise ağırdı. Omzuna çuval misali attığı gencin bedeniydi bu ağırlığı yapan.
Müge'nin gördüğü son şey adamın sırtında sallanmakta olan Korkut'un siyah saçları oldu.